Blog

  • Gülmenin Suç Olduğu Ülke: Mizah Mahkemesi Tuba Ulu ve Deniz Göktaş Dosyasını Görüyor

    Gülmenin Suç Olduğu Ülke: Mizah Mahkemesi Tuba Ulu ve Deniz Göktaş Dosyasını Görüyor

    Bir sabah uyandık ve öğrendik ki ülkede artık bazı şeyler eskisi gibi değil. Mesela gülmek… Gülmek artık yalnızca bir refleks değil, dosyaya dönüşebilen bir eylem.

    Yeni kurulan “Hassas Mizah Mahkemesi”nin ilk gündem maddesi ise oldukça dikkat çekiciydi: Komedyenler Tuba Ulu ve Deniz Göktaş’ın “fazla güldürme, yanlış gülme ve gülerken düşündürme ihtimali” suçlamalarıyla yargılanması.

    Duruşma salonunda hâkim ciddi bir tonla konuşuyor:
    “Sanıkların sahnede espri yaptığı, halkın bir kısmının güldüğü, bir kısmının ise düşündüğü tespit edilmiştir. Bu durum kamu düzeni açısından risk teşkil edebilir.”

    Savcı iddianameyi açıyor:
    “Şüpheliler, mizah yoluyla gerçekleri eğip bükmek suretiyle… seyircinin kendi hayatını sorgulamasına neden olmuşlardır. Bu, en tehlikeli suç tiplerinden biridir: bilinç uyandırmak.”

    Salon bir an sessizleşiyor. Çünkü herkes biliyor ki bu ülkede en tehlikeli şey, birinin kahkaha atarken bir anda susup düşünmesidir.

    Sanık kürsüsünde komedyenlere söz veriliyor:
    “Biz sadece şaka yaptık.”
    Ama sistemin cevabı nettir:
    “Şaka yapmanın da usulü vardır. Yönetmelikte belirtilmeyen şakalar, şaka sayılmaz.”

    Mahkeme başkanı dosyayı kapatır gibi yapar, sonra tekrar açar:
    “Sanıkların mizahı, toplumda ‘fazla rahatlama’ etkisi yaratmıştır. Bu da toplumsal dengeyi bozabilir. İnsanlar gülerse, düşünmeye başlayabilir. Düşünürlerse… işler karışır.”

    Karar henüz açıklanmamıştır ama şehirde herkes şunu konuşur:
    Artık komik olmak yeterli değildir; komik olmanın izinli versiyonu gereklidir.

    Bir yanda tabelalar asılır:
    “Onaylı Mizah Dışı Alan”
    “Lütfen Gülmeden Önce Bildirim Yapınız”

    Diğer yanda ise halk, fısıltıyla şu soruyu sorar:
    “Acaba sıradaki dava kahkahayı kimden dinleyecek?”

    Ve böylece ülke yeni bir döneme girer:
    Mizah serbesttir… ama sadece kendini açıklayabildiği ölçüde.

  • RUHSATLI GÜLME, İZİNLİ DÜŞÜNME, KONTROLLÜ İFADE CUMHURİYETİ’NE HOŞ GELDİNİZ!

    RUHSATLI GÜLME, İZİNLİ DÜŞÜNME, KONTROLLÜ İFADE CUMHURİYETİ’NE HOŞ GELDİNİZ!

    Sayın vatandaşlar, özgürlüğün dibine vurduğumuz şu güzel günlerde, sizlere yepyeni bir rejimin müjdesini vermekten gurur duyuyoruz:

    Türkiye Ruhsatlı Gülme, İzinli Düşünme, Kontrollü İfade Cumhuriyeti!

    Evet, yanlış duymadınız. Artık bu ülkede kahkahanın da bir prosedürü, düşüncenin de bir izin belgesi, ifadenin de bir onay mekanizması var. Gülmek istiyorsanız önce başvurun, düşünmek istiyorsanız dilekçe verin, ifade etmek istiyorsanız sıraya girin. Sistem sizin iyiliğinizi düşünüyor; çünkü kontrolsüz kahkaha toplumsal huzuru bozabilir, izinsiz düşünce kafaları karıştırabilir, ruhsatsız ifade ise tam bir kaos yaratabilir!

    YENİ KURUMLAR, YENİ GENELGELER, YENİ YASAKLAR:

    Sabah Resmî Gazete’yi açtık, gözlerimize inanamadık. Kurumlar sıralanmış:

    · Gülme Düzenleme ve Denetleme Kurumu (GÜDÜK): Kahkaha atarken desibel sınırını aşanları, yanlış zamanda gülenleri, gülerken düşünenleri anında tespit eden bir birim. GÜDÜK Başkanı ilk açıklamasında net: “Vatandaş gülebilir ama kontrolsüz gülemez. Kahkaha, kamu malıdır, izne tabidir.”
    · Düşünce İzin ve Lisanslama Ofisi (DİLO): Düşünmeden önce başvuru şart. Hangi konuda düşüneceksiniz, kaç dakika düşüneceksiniz, düşünce sonucu nereye varacaksınız, hepsini formda belirtmeniz gerekiyor. DİLO yetkilisi uyarıyor: “Boş düşünmek yasaktır. Dolu düşünecekseniz de içeriğini biz belirleriz.”
    · İfade Kontrol ve Sansür Merkezi (İKOS): Ağzınızdan çıkacak her kelimenin ön onaydan geçtiği, esprilerin bile damgalandığı yepyeni bir birim. İKOS Müdürü basın toplantısında gururla açıklıyor: “Vatandaşımız artık ne söyleyeceğini düşünmek zorunda değil. Biz onun yerine düşünüyor, onun yerine konuşuyor, onun yerine susuyoruz. Ne güzel değil mi?”

    MİZAHÇILARA ÖZEL PAKET: “GÜLDÜRME RUHSATI”

    Ve işin en trajikomik yanı: Komedyenler Tuba Ulu ve Deniz Göktaş, bu yeni düzenin ilk kurbanları olarak sanık sandalyesinde. Suçları ne mi? Ruhsatsız güldürmek! Evet, bildiğiniz güldürme suçu. Üstelik ağırlaştırıcı sebep de var: Gülerken düşündürmek!

    Savcının iddianamesinden bir bölüm okuyalım:
    “Şüpheliler, sahnede yaptıkları esprilerle vatandaşın kontrolsüz şekilde gülmesine ve akabinde düşünmesine sebebiyet vermiştir. Bu durum, kamu düzenini tehlikeye atmış, otoriteye karşı sorgulayıcı bakış açısı oluşturmuştur. Şüphelilerin güldürme ruhsatı olmadığı gibi, güldürürken düşündürmeme taahhütnamesi de imzalamadıkları tespit edilmiştir. Cezaları en ağır şekilde verilmelidir.”

    Duyan da komedyenleri silahlı terör örgütü kurmakla yargılıyor sanır. Oysa ortada iki tane cesur insan var; mikrofonu ellerine alıp bu karanlık düzene inat, kahkaha atıyorlar. Ve işte bu, iktidarın en tahammül edemediği şey. Çünkü biliyorlar: Kahkaha özgürleştirir, özgürlük sorgulatır, sorgulamak ise bu ruhsatlı kölelik düzenini temelinden sarsar!

    SOKAKLARA TABELALAR ASILDI BİLE:

    Şehrin dört bir yanında yeni tabelalar boy göstermeye başladı:

    · “Bu Bölgede Gülmek İzne Tabidir. Başvuru İçin www.guduk.gov.tr”
    · “Dikkat! Kontrolsüz Düşünce Tespit Edilirse En Yakın DİLO Yetkilisine Bildiriniz.”
    · “Espri Yapmadan Önce İKOS Onayı Alınız. Onaysız Espri Suçtur.”
    · “Gülerken Düşündüğünüzü Fark Ederseniz Derhal Durun ve Kendinizi İhbar Edin.”

    Bir vatandaş sokağa çıkıyor, ağzını açıp bir şey söylemeye kalkıyor, yanındaki hemen uyarıyor: “Sus! Önce dilekçe ver, izin al, sonra konuş. Burası ruhsatlı ifade cumhuriyeti!”

    SİSTEMİN ÖZETİ: SUS, GÜLME, DÜŞÜNME, SORGULAMA!

    Bu düzenin istediği vatandaş modeli şudur: Sabah kalk, ruhsatlı gül, izinli düşün, kontrollü ifade et, akşam olunca da sorgulamadan uyu. Senden istenen budur. Ne eksik ne fazla.

    Ama bu milletin içinde öyle insanlar var ki, onlar bu karanlığa boyun eğmiyor. Tuba Ulu ve Deniz Göktaş işte o insanlardan. Onlar, ruhsatsız güldürüyor, izinsiz düşündürüyor, kontrolsüz ifade ediyor. Ve bu yüzden sanık sandalyesindeler. Ama bilin ki asıl sanık, o sandalyeye oturtulması gereken, mizahı zincire vuran, sanatı boğazlayan, düşünceyi yasaklayan bu karanlık zihniyettir.

    VE SON SÖZ:

    Ey iktidar! Sen istediğin kadar GÜDÜK kur, DİLO aç, İKOS’la sansürle! Şunu aklına kazı: Mizah zincire vurulamaz, kahkaha yasaklanamaz, düşünce hapsedilemez! Tuba ve Deniz sahnede her mikrofonu ellerine aldıklarında, senin o koca koca binalarında oturan GÜDÜK’lerin, DİLO’ların, İKOS’ların titriyor. Biliyor musun neden? Çünkü kahkaha, karanlığın en büyük düşmanıdır. Ve sen, ne yaparsan yap, güneşi balçıkla sıvayamazsın!

    Ruhsatlı gülme cumhuriyetinde, ruhsatsız kahkaha atanların davasıdır bu! Ve bu dava, er ya da geç, gülmenin özgür olduğu bir ülkede sonuçlanacaktır.

    O gün gelene kadar: Gülmeye, düşünmeye, ifade etmeye devam! Hem de hiçbir ruhsat almadan, hiçbir izin beklemeden, hiçbir GÜDÜK’e boyun eğmeden!

  • MİZAHIN BOĞAZINA GEÇİRİLEN ZİNCİR: BU ÜLKEDE ARTIK GÜLMEK DE YASAK, DÜŞÜNMEK DE!

    MİZAHIN BOĞAZINA GEÇİRİLEN ZİNCİR: BU ÜLKEDE ARTIK GÜLMEK DE YASAK, DÜŞÜNMEK DE!

    Kabul edilemez!

    Bir sabah uyandık ve gördük ki, bu ülkenin karanlık dehlizlerinde yeni bir cadı avı başlatılmış. Hedefte bu kez ne bir gazeteci ne bir akademisyen var; hedefte bu kez kahkaha var, mizah var, insanın insan olmaktan kaynaklı en masum refleksi var: gülmek!

    Evet, yanlış duymadınız. Artık gülmek, yalnızca dudakların kıvrılmasından ibaret masum bir eylem değil; bir suç dosyası, bir soruşturma konusu, bir korku nesnesi. Yeni kurulan sözde “Hassas Mizah Mahkemesi”, komedyenler Tuba Ulu ve Deniz Göktaş’ı sanık sandalyesine oturtmuş durumda. Suçlamalara bakar mısınız: “Fazla güldürme”, “yanlış gülme”, “gülerken düşündürme ihtimali”!

    Bu nedir böyle? Hangi çağda, hangi rejimde, hangi karanlık zihniyette gülmek yargılanır? Cevap basit: Fikirden korkan, sanattan ürken, özgürlükten tiksinen bir zihniyetin elinde, kahkaha bile tehdit sayılır olmuştur.

    Duruşma salonunu gözünüzün önüne getirin. Cübbesinin arkasına saklanmış bir hâkim, yüzünde sıfır ifade, ağzından dökülen kelimeler adeta kâbus:
    “Sanıkların sahnede espri yaptığı, halkın bir kısmının güldüğü, bir kısmının ise düşündüğü tespit edilmiştir. Bu durum kamu düzeni açısından risk teşkil edebilir.”

    Duydunuz mu? Düşünmek… risk! Kahkaha… tehdit! Mizah… suç!

    Savcı ayağa kalkıyor, iddianameyi bir silah gibi doğrultuyor salonun kalbine:
    “Şüpheliler, mizah yoluyla gerçekleri eğip bükmek suretiyle seyircinin kendi hayatını sorgulamasına neden olmuşlardır. Bu, en tehlikeli suç tiplerinden biridir: bilinç uyandırmak.”

    Bilinç uyandırmak… En tehlikeli suç! İşte size bir rejimin röntgeni. Bir ülkede bilinç uyandırmak suç sayılıyorsa, orada özgürlük çoktan idam sehpasına yatırılmış demektir. Sanatın bileklerine kelepçe, mizahın boğazına zincir vurulmuş demektir.

    Salonda buz gibi bir sessizlik. Çünkü herkes, ama herkes biliyor: Bu ülkede en tehlikeli şey, bir insanın kahkaha atarken bir anda susup düşünmesidir. Kahkaha ile düşünce arasındaki o kısacık an, iktidarın uykularını kaçırmaya yeter de artar bile.

    Sanıklara söz veriliyor. Komedyenlerin ağzından dökülen o iki kelime, aslında koca bir direniş manifestosudur:
    “Biz sadece şaka yaptık.”

    Ama sistemin cevabı, demir soğukluğunda:
    “Şaka yapmanın da usulü vardır. Yönetmelikte belirtilmeyen şakalar, şaka sayılmaz.”

    Yönetmelikli şaka! Ruhsatlı mizah! İzinli kahkaha! Bu nasıl bir kâbustur? Hangi totaliter zihniyet, bir espriye yönetmelik dayatır? Cevap: Fikirden ölesiye korkan, sanatı düşman belleyen, özgürlüğü kendine tehdit sayan bir iktidar.

    Mahkeme başkanı dosyayı kapatır gibi yapar, sonra sadist bir keyifle tekrar açar:
    “Sanıkların mizahı, toplumda ‘fazla rahatlama’ etkisi yaratmıştır. Bu da toplumsal dengeyi bozabilir. İnsanlar gülerse, düşünmeye başlayabilir. Düşünürlerse… işler karışır.”

    İşte zihniyetin özeti: Gülme ki düşünme! Düşünme ki sorgulama! Sorgulama ki itaat et! Bu, bir hukuk devletinde değil, bir korku rejiminde duyabileceğiniz cümlelerdir.

    Karar henüz açıklanmamıştır ama şehrin her köşesinde, her evde, her kahvede aynı soru fısıldanmaktadır: Artık komik olmak yetmez; komik olmanın izinli, damgalı, mühürlü versiyonu gereklidir. Ve o versiyon, ne yazık ki komik falan değildir.

    Şimdi tabelalar asılıyor birer birer:
    “Onaylı Mizah Dışı Alan”
    “Lütfen Gülmeden Önce Bildirim Yapınız”
    “Düşünce Tespit Edildiğinde En Yakın Güvenlik Birimine Haber Veriniz”

    Ve halk, korkuyla, sindirilmiş, boynu bükük, birbirine fısıldıyor:
    “Sıradaki dava kahkahayı kimden dinleyecek?”

    Bu utanç tablosu, bu akıl almaz karanlık, kabul edilemez!

    Sanata vurulan her zincir, mizahın ağzına tıkılan her tıkaç, özgürlüğe indirilen her darbe, bu milletin geleceğinden çalınmıştır. Tuba Ulu ve Deniz Göktaş bugün sanık sandalyesindeyse, asıl sanık, onları oraya oturtan korku zihniyetidir. Asıl mahkûm edilmesi gereken, gülmekten korkan, düşünmekten ürken, sanattan tiksinen bu karanlık düzendir.

    Unutmayın: Kahkahayı yasaklayanlar, er ya da geç o kahkahanın altında kalacaklardır. Çünkü mizah, zincir vurulamayacak kadar özgür, öldürülemeyecek kadar dirençlidir. Ve bir gün, o mahkeme salonunda, asıl yargılananların kim olduğu tarih tarafından yazılacaktır.

    O gün gelene kadar, gülmeye ve düşünmeye devam. Çünkü her kahkaha, karanlığa çakılmış bir çividir.

  • NATO Ankara’yı İşgal Etti : Direnmek Demokratik Haktır

    NATO Ankara’yı İşgal Etti : Direnmek Demokratik Haktır

    Ankara bugün alışılmış bir başkent görünümünden çok uzaktadır. NATO Zirvesi gerekçesiyle uygulanan olağanüstü güvenlik tedbirleri; kapatılan yollar, bariyerlerle çevrilen bölgeler, yoğun güvenlik noktaları ve geniş kapsamlı yasaklarla milyonlarca vatandaşın günlük yaşamını doğrudan etkilemektedir. Valilik tarafından zirve süresince güvenlik, trafik ve bazı kamusal etkinliklere yönelik kapsamlı kısıtlamalar uygulanmaktadır.

    Elbette uluslararası zirvelerde güvenlik önlemleri alınması devletin sorumluluğudur. Ancak güvenlik ile özgürlük arasındaki denge kaybolduğunda, ortaya çıkan tablo vatandaşın kendisini kendi başkentinde yabancı hissetmesine neden olabilir.

    Bugün Ankara’da oluşan manzara, birçok insanın zihninde şu soruyu doğurmaktadır: Başkent, kendi vatandaşları için mi yönetiliyor, yoksa birkaç günlük diplomatik organizasyon uğruna halkın yaşamı ikinci plana mı itiliyor? Şehrin önemli bölümlerinin fiilen erişilemez hâle gelmesi, ulaşımın aksaması ve kamusal alanların olağan kullanımının ciddi biçimde sınırlandırılması, demokratik toplumlarda her zaman tartışılması gereken uygulamalardır.

    “NATO Ankara’yı işgal etmiş durumda” ifadesi hukuki bir tespit değil, yaşanan olağanüstü güvenlik atmosferini anlatan güçlü bir siyasal metafor olarak değerlendirilebilir. Çünkü başkentte oluşan görüntü, birçok vatandaş açısından normal şehir yaşamından uzak, sıkı güvenlik çemberi altındaki bir kenti andırmaktadır.

    Demokratik toplumlarda vatandaşın görevi sessiz kalmak değil; hukuk içinde kalarak düşüncesini açıklamak, eleştirmek, itiraz etmek ve temel haklarını savunmaktır. Barışçıl gösteri yapma, düşünceyi ifade etme ve yöneticileri eleştirme hakkı demokratik düzenin vazgeçilmez unsurlarıdır. Güçlü demokrasiler, eleştiriden korkmayan demokrasilerdir.

    Hiçbir uluslararası toplantı, bir milletin kendi başkentinde kendisini ikinci sınıf hissetmesine yol açmamalıdır. Devletin itibarı, yalnızca yabancı liderleri güven içinde ağırlamasıyla değil; kendi vatandaşının özgürlüğünü, onurunu ve günlük yaşamını mümkün olan en geniş ölçüde korumasıyla da ölçülür.

    Bugün Ankara’da yaşananlar, güvenlik ile özgürlük arasındaki dengenin yeniden sorgulanmasını gerektirmektedir. Demokratik haklara sahip çıkmak, barışçıl yollarla eleştiri yapmak ve özgürlükleri savunmak; hukuk devleti ilkesinin doğal bir sonucudur.

  • BAŞKENTTE ZİNCİR, MİLLETE KELEPÇE: TRUMP’A ŞİRİN GÖRÜNME UĞRUNA MİLLETİ HAPSETMEK

    BAŞKENTTE ZİNCİR, MİLLETE KELEPÇE: TRUMP’A ŞİRİN GÖRÜNME UĞRUNA MİLLETİ HAPSETMEK

    Ankara sokakları bugünlerde özgür bir milletin başkenti değil, adeta bir açık hava hapishanesi. Resmî adı “NATO Zirvesi güvenlik tedbiri” olan bu olağanüstü hâl, özünde Türk milletine vurulmuş fiili bir kelepçedir. Yollar kapalı, caddeler bariyerlerle kesilmiş, vatandaşın nefes alacağı her alan “yasak” levhalarıyla donatılmış. Kimin için? Bir avuç yabancı heyet rahat etsin, konvoylar tıkır tıkır ilerlesin diye. Peki ya bu şehrin asıl sahibi olan millet? O, kendi başkentinde ikinci sınıf vatandaş muamelesi görerek köşesine itildi.

    Bu nedir? Güvenlik mi, yoksa kompleksli bir iktidarın uluslararası arenada kendini var etme çabasının bedelini millete ödetmesi mi? Cevap acı ama net: İktidar, Trump’a ve NATO’ya şirin görünmek için kendi milletini perişan etmeyi göze almıştır. Başkentte hayat durdurulurken, esnaf kepenk kapatırken, öğrenci okuluna gidemezken, hasta hastaneye ulaşamazken iktidarın tek derdi yabancı heyetlere kusursuz bir ev sahipliği tablosu çizmek. Bu tablonun fırça darbeleri ise milletin sabrından, özgürlüğünden ve onurundan çalınmıştır.

    Devletin asli görevi, kendi vatandaşını yabancı misafirlere feda etmek değildir. Oysa bugün Ankara’da yaşanan tam olarak budur. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü, toplantı salonlarının duvarlarını süsleyen bir tabeladan ibaret hâle gelmiştir. Egemenlik, milletin sokakta yürüme hakkı elinden alınarak, Batı’ya hoş görünme yarışına kurban edilmiştir. Bu kabul edilemez. Hiçbir NATO toplantısı, hiçbir diplomatik randevu, bir milletin günlük yaşamını felç etme, onurunu ayaklar altına alma hakkını iktidara vermez.

    Ağla ey Türk milleti, ağla! Ağla ki bugüne kadar sırtında taşıdığın bu kamburun ağırlığını bir kez daha iliklerine kadar hisset. Seni kendi başkentinde parya eden, sokağa çıkma özgürlüğünü Batılı efendilere yaranma uğruna gasp eden bu zihniyeti sırtından atmadıkça, onurlu bir hayat sana haram olsun. Her bariyer, her kapalı yol, her polis kordonu sana şunu haykırıyor: “Sen bu ülkede misafirsin, asıl sahipler toplantıdalar!” Bu dayatmayı içine sindiriyorsan, susuyorsan, unutma ki bu kelepçeyi bileğine sen taktın.

    Ankara’yı hapishaneye çevirenler bilmeli ki milletin hafızası keskindir. Bugün “güvenlik” diye yutturulmaya çalışılan bu keyfiyet, yarın sandıkta hesabı sorulacak bir ihanet belgesidir. Türk milleti nefes almadan yaşayamaz; hele hele kendi evinde, kendi başkentinde nefessiz bırakılmaya asla razı gelmez. Bu utanç tablosunun sorumluları er ya da geç milletin adalet terazisinde tartılacaktır. O gün gelene kadar, bu zulmü unutma ey millet! Unutma ki sırtındaki kamburu atmadıkça, bu açık hava hapishanesinin mahkûmu olarak kalmaya mahkûmsun.

  • Millî Mücadele Sonrasında Türklük Şuuru

    Millî Mücadele Sonrasında Türklük Şuuru

    : Prof. Dr. Zeynep Korkmaz
    Bilindiği gibi Atatürk, yalnız bir devlet kurucusu değil, aynı zamanda kurmuş olduğu devlete Türk milletinin sosyal ve tarihî şartlarının gerekli kıldığı sağlam temellere oturtmuş olan bir fikir adamı, bir inkılâpçıdır. Bu nedenle Cumhuriyetin ilânından sonra gerçekleştirilen inkılâplar, Türk milletinin çizilen ileri hedefe ulaştıracak olan köklü sosyal tedbirlerdir; gücünü tarih şuurundan alan yenileşme hareketlridir. Atatürk’ün inkılâpları gerçekleştirirken üzerinde hassasiyetle durduğu bir husus da bir milletin yaşama azmi ve iradesinin göstergesi olan “millî şuur”dur. Bir toplumu oluşturan fertlerin millet ve devlete olan bağlılığı bir maddî bağlılıktan ibaret değildir. Millet halindeki toplumların geleceğe doğru yol alan ilerleme ve gelişmelerinde önemli bir etken olarak karşımıza çıkan bir ruh bağlılığıdır. Kişilerdeki birbirine ve devlete karşı olan bu bağlılık bir toplum şuuruna dönüşerek, o millete dinamizm veren “millî şuuru” oluşturmuştur. (38- Bkz. Zeynep Korkmaz, “Atatürk ve Türk Gençliği”, Türk Dili, Atatürk ve Gençlik sayası, sayı 407 (Kasım 1985), S. 252.) Bu nedenle, Türk toplumunun millet ve devlet olarak varlığını şerefle koruyabilmesi ve sonsuza kadar sürdürebilmesi, ancak kendi varlığının bilincine ermesi ile mümkündür. “benim hayatta tek ögünç kaynağım, servetim, Türklük’ten başka bir şey değildir” (39- Mahmut Esat Bozkurt, Yakınlarından Hatıralar, Sel yay., İstanbul 1955, S. 95; Utkan Kocatürk, a.g.e. S. 168.) diyen Atatürk, Osmanlı Devleti’nin önemli çöküş sebeplerinden birinin de kendi benliğini unutmuş olmasından kaynaklandığını, 1923 yılında şu satırlarla dile getirmiştir.

    “Biz milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle gidermeye çılaşmalıyız. Osmanlı İmparatorluğu içindeki çok çeşitli topluluklar, hep millî inançlarına sarılarak, milliyetçilik idealinin gücü ile kendilerini kurtardılar. Kuvvetimizin zayıfladığı anda bizi hor ve hakir gördüler. Anladık ki, kabahatimiz kendimizi unutmuş olduğumuzmuş. Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, ilk önce biz kendi benliğimize ve milliyetimize bu saygıyı, hissî, fikrî ve fiilî olarak, bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim.” (40- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. I (2. Baskı, Ankara 1959), S. 142-143; Atatürkçülük, I. Kitap Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, S. 59; Utkan Kocatürk, a.g.e., S. 181; Turhan Feyzioğlu, a.g.e., S. 10.)

    Gerçekten de bir milletin kendi benliğini duyma bilinci, o milleti tarihinin derinliklerinden bugüne, bugünden de yarına kesintisiz olarak uzandıran bir manevî güçtür. Kişileri birbirine kenetleyen bir ortak ruhtur. Bu ruhun canlı tutulabilmesi, o milletin yeni gelişmeleri açık olmakla birlikte, kendi kültür değerlerine hakkıyla sahip çıkabilmesine; millî kültürün temel direklerinden olan dil ve tarih konularında hazırlıklı ve bilinçli olmasına bağlıdır. İşte bundan dolayıdır ki, Atatürk, millî kültür, dil ve tarih konularına, bunların birer bilim dalı olmaları dışında, özel bir önemle eğilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” (41- Mahmut Attilâ Aykut, TDK. Yıllık 1944, S. 63; Utkan Kocatürk, a.g.e. S. 125.): “Millî kültür en yüksekte göz diktiğimiz idealdir” (42- Atatürk’ün, Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü yay., Ankara 1964, S. 73.) sözleri ile, kültürün bir millet varlığı içindeki vazgeçilmez yerine işaret etmiştir. Millî kültür, bir milletin yüzyıllar boyunca oluşturduğu maddî ve manevî değerler bütünü olarak, millî ruhun iadesidir. Kökleri tarihin derinliklerindedir. Dilin aktarıcılığı ile geçmişten bugüne, bugünden de yarına doğru yol alır. Kültürün millîlik vasfını koruyabilmesi ona gösterilen özene bağlıdır.

    Atatürk’ün tarih çalışmalarına özellikle Türk tarihi üzerindeki çalışmalara çok yakın bir ilgi göstermiş olması da tarih şuuru ile bağlantısından ve Osmanlı İmparatorluğu’nda millî bir tarihçilik anlayışının yokluğundan ileri gelmektedir. Yabancı bilginlerin tarihimizi peşin hükümlerle ve objektif olmayan yargırla değerlendirmiş olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu noksanlık dolayısıyla, Türk insanı kendi tarihinin derinliklerine inerek oradaki zenginlikleri göremiyor ve millî benliğinin şuuruna varamıyordu. Kapıldığı aşağılık duygusu da bundandı. Bu durum karşısında, Türklüğün bütün değerlerini bilimsel ölçülerle ve kaynaklarına inen araştırmalarla ortaya koymak, tanıtmak, topluma ve gençlere millî bir tarih bilinci vermek gerekiyordu. İşte Atatürk’ün tarihe olan yakın ilgisinin sebebi, tarih ile toplum ruhu ve Türklük şuuru arasındaki bu yakın ilişkidir.

    Atatürk’ün Türk diline karşı duyduğu yakın ilgi de dil ile millet varlığı arasındaki çözülmez bağdan kaynaklanmaktadır. Atatürk’ün millî devlet anlayışı nasıl 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla uzanan “milliyetçilik” akımının kendi tarihî ve sosyal ihtiyaçlarımızla bütünleşmiş ve bilinçlenmiş bir ifadesi ise, Türk diline bakışı da devlet varlığının devamını ve gelişmesini sağlayan millî kültür değerlerine dönüşün bir ifadesi olmuştur. Bu bakımdan dil inkılâbı millî devlet politikasına paralel bir millî dil anlayışına dayanmaktadır. (43- Zeynep Korkmaz, “Dil İnkılâbının Sadeleşme ve Türkçeleşme Akımları Arasındaki Yeri” Türk Dili, C. XLIX sayı 401 (Mayıs 1985)’ten ayrıbasım, S. 15. Bu konuda geniş bilgi için ayrıca bkz. Zeynep Korkmaz, Türk Dilinin Tarihî Akışı İçinde Atatürk ve Dil Devrimi, Ankara Üniv. Dil ve Tarih-Coğrafya Fak. Yay, Ankara 1974. 129 S.)

    Dil, bir milletin duygu ve düşünce tarzı, tarihî ve toplum hayatı ile birlikte yürüdüğünden, millet varlığının bir damgası ve o milletin ayrılmaz bir parçasıdır. Millî birlik ve beraberlik ancak, toplumun fertlerini birbirine perçinleyen dille sağlanabilmekte; millet bütünlüğünün geleceği de dille güvence altına alınabilmektedir. Bu gerçekler Atatürkte şu sözlerle ifadesini bulmuştur: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkı Türk milletidir. Türk milleti demek Türk dili demektir. Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü, Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde ahlâkının, an’anelerinin, hâtıralarının, menfaatlerinin kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyinin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili Türk milletinin kalbidir, zihnidir.” (44- Afet İnan, Medenî Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün Elyazıları, Türk Tarih Kurumu yay., Ankara 1969, S. 18; “Milliyete Temel Olan Dil Birliği”, Türk Dili, S. 182 (Kasım 1966), S. 90; Müjgan Cumhur, Atatürk ve Millî Kültür, Kültür Bakanlığı yay. Ankara 1981, S. 35.)

    Demek oluyor ki, dil aynı zamanda millet ile millî kültür arasındaki maneî bağı perçinleyen ve Türklük şuurunu ayakta tutan bir manevî varlıktır. Atatürk’ün “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişafında başlıca müessirdir.” (45- Sadri Maksudî Arsal, Türk Dili için, Türk Ocakları İlim ve San’at Neşriyatı, 1930, İç kapak sayfası; Zeynep Korkmaz, not 43’te göst. eserler, S. 17; S. 1, 52; S. 42.) sözleri dildeki bu özelliğin ifadesidir. Atatürk’ün doğrudan doğruya kendi şahsî geliri ile beslenen Tarih ve Dil Kurumlarını kurdurmuş; Türk dilini ve Türk tarihini kaynaklarına inerek inceleyecek Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi gibi, özel nitelikte bir bilim yuvasını açtırmış olması, dil ve tarihin, millet varlığı içindeki Türklük şuuruna uzanan bu bağlantısı dolayısıyladır.

    Görülüyor ki, Atatürk gerek Millî Mücadele yıllarında uyandırdığı “kuva-yı milli”ye ruhu ile gerek daha sonraki yılların icraatında ve millî devlet politikasında, Türklük şuuruna büyük bir değer vermiş, bu şuuru her zaman uyanık ve canlı tutma felsefesine dayanan bir devlet politikasını hâkim kılmıştır.

    Kaynak:
    Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Millî Mücadele ve Sonrasında Türklük Şuuru, Atatürk Araştırma Merkezi, Cilt: IV, Kasım, 1987, Sayı: 10, Sayfa: 47-60

    PROF.DR. ZEYNEP KORKMAZ / TURKİSHFORUM – ABDULLAH
    TÜRER YENER

  • Atatürk’ün Gölgesinde Bir Teslimiyet Belgesi: İmamoğlu ve Özel’in Atlantikçi Yazılarıyla Yüzleşmek ve İlkenin Safına Dönme Zamanı

    Atatürk’ün Gölgesinde Bir Teslimiyet Belgesi: İmamoğlu ve Özel’in Atlantikçi Yazılarıyla Yüzleşmek ve İlkenin Safına Dönme Zamanı

    Yazılanların Ötesinde Bir Anlam

    CHP Milletvekili Özgür Özel ile belediye başkanlığı döneminde siyasi kariyerinin zirvesini yaşamış, bugünse o makamdan alınmış olan Ekrem İmamoğlu’nun Newsweek, Financial Times, The Economist ve Politico Europe gibi Atlantik merkezli yayın organlarında kaleme aldıkları yazılar, Türk siyasi tarihine düşülmüş birer utanç kaydı olarak çoktan yerini almıştır (İmamoğlu, 2023; Özel, 2023; Özel, 2024; İmamoğlu ve Özel, 2024). Bu metinler, sıradan birer köşe yazısı ya da diplomatik nezaket gösterisi değildir. Onlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarının, iç siyasi kaderinin ve ekonomik geleceğinin Batılı başkentlerin ve küresel finans odaklarının onayına sunulduğu birer “teslimiyet belgesi”dir.

    Tam Bağımsızlık: Bölünmez Bir Bütün

    Bu teslimiyetin vahametini kavramak için, önce neyin feda edildiğini netleştirmek gerekir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesi, varlığını tek bir mutlak ilkeye dayandırır: Tam bağımsızlık. Mustafa Kemal Atatürk, “Bağımsızlık benim karakterimdir” sözüyle yalnızca şahsi ahlakını değil, milletin ortak yazgısını tarif etmiştir (Kocatürk, 1999). Nutuk’un daha ilk sayfalarından itibaren, “milli sınırlar içinde tam bağımsızlık” vurgusu, Milli Mücadele’nin ve yeni devletin adeta genetik kodu olarak işlenir (Atatürk, 2006). Bu ilke, ideolojik, ekonomik, askeri ve siyasi egemenliğin asla bölünemeyeceğini, birinden verilecek en ufak tavizin diğerlerini de süratle çürüteceğini emreder. Şevket Süreyya Aydemir’in Tek Adam’da vurguladığı gibi, Atatürk’ün dış politikası, bu tam bağımsızlık ilkesinin tavizsiz bir şekilde hayata geçirilmesinden ibaretti ve her türlü vesayet girişimine karşı mutlak bir direnci esas alıyordu (Aydemir, 1963). Sadık Borak’ın Atatürk ve Tam Bağımsızlık adlı çalışması ise, bu kavramın yalnızca askeri bir zafer değil, aynı zamanda ekonomik ve siyasi bir kurtuluş programı olduğunu bütün ayrıntılarıyla ortaya koyar (Borak, 1977).

    Yazıların Anatomisi: Dört Boyutlu Teslimiyet

    İşte İmamoğlu ve Özel’in yazıları, bu dört boyutlu bağımsızlığa aynı anda kastetmektedir.

    İdeolojik Teslimiyet: Her iki isim de yazılarında, Türkiye’nin demokrasi, hukuk devleti ve ekonomik kriz gibi en temel iç meselelerini, uluslararası kamuoyuna şikâyet eden bir üslup benimsemiştir. Bu, yalnızca siyasi bir strateji değil, bir zihniyetin dışavurumudur. “Bizi onaylayın, bize sahip çıkın, bizi kurtarın” alt metniyle örülü bu satırlar, ideolojik bağımsızlığın reddi, bir tür gönüllü vesayet talebidir. Doğan Avcıoğlu’nun Milli Kurtuluş Tarihi’nde Osmanlı’dan beri süregelen “devleti dış destekle kurtarma” hastalığının günümüzdeki yansımasıdır bu (Avcıoğlu, 1995).

    Ekonomik Teslimiyet: Özellikle Financial Times’ta yayımlanan makale, Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu darboğazdan çıkış reçetesini, doğrudan küresel sermaye çevrelerine güvence vererek, onların beklentilerine uygun bir “yapısal reform” taahhüdüyle sunmaktadır (Özel, 2023). Bu, ekonomik bağımsızlığın alenen feda edilmesi, ekonominin yönetim ipuçlarının City of London ve Wall Street’e teslim edilmesinin ta kendisidir.

    Siyasi Teslimiyet: İmamoğlu ve Özel, Politico Europe’daki ortak yazılarında, Türkiye muhalefetini Batı için “en iyi bahis” (the best bet) olarak konumlandırmıştır (İmamoğlu ve Özel, 2024). Bu ifade, siyasi meşruiyetin kaynağını milletten değil, Atlantik merkezlerinden devşirmeye çalışan bir anlayışın itirafıdır. Siyasi bağımsızlığın bu denli açık bir şekilde pazarlığa oturtulması, Misak-ı Milli ruhuna vurulmuş ağır bir darbedir.

    Askeri Teslimiyet: Yazılarda NATO ve Batı ittifakına yapılan sorgusuz sualsiz atıflar, ittifakın Türkiye’nin ulusal çıkarlarına aykırı politikalarına dair en ufak bir eleştirel not dahi içermemektedir. Özel’in The Economist’teki “Batı Türkiye’yi şimdi terk etmemeli” çağrısı, askeri egemenliği tamamlayıcı bir unsur olarak değil, bir bağımlılık ilişkisi olarak kavrayan bir zihniyetin ürünüdür (Özel, 2024).

    Bu dört başlık altında toplanan deliller, ortada bir “stratejik iletişim” değil, bizzat kendi elleriyle kaleme alınmış, imzalanmış ve dünyaya ilan edilmiş bir teslimiyet manifestosu olduğunu tartışılmaz biçimde kanıtlamaktadır.

    Çelişkinin Kaynağı: Şuursuzluk ve Çaresizlik Sarmalı

    Bu noktada, asıl yakıcı soruyla yüzleşmek zorunludur: Kendini “Atatürkçü ve CHP’li” olarak tanımlayan milyonlar, bu apaçık teslimiyet karşısında neden hâlâ bu isimleri desteklemeye devam etmektedir? Cevap, iki trajik kavramda saklıdır: Şuursuzluk ve çaresizlik.

    Bir kısım kitle, derin bir şuursuzluk halindedir. Bu, tıbbi bir teşhis değil, Atatürk’ün Medeni Bilgiler’inde tarif ettiği “fikri hür, vicdanı hür” bireyin tam zıddı olan bir bilinç bulanıklığıdır (Atatürk, 2020). Kişi, duvarındaki Atatürk posteri ile elindeki Financial Times kupürü arasındaki devasa uçurumu ya görmemekte ya da görmek istememektedir. Zihninde bölmeler yaratarak, “Onlar öyle demek istemedi”, “Bu yazılar stratejik bir mecburiyetti” gibi kendini aldatma mekanizmalarıyla yaşamaktadır. Bu, Aykut Kansu’nun 1908 Devrimi’nde incelediği, geç Osmanlı’dan beri süregelen “kurtarıcı bekleyen kitle” psikolojisinin güncel bir tezahürüdür (Kansu, 2002).

    Diğer kısım ise çaresizlik içindedir. Bu kesim, çelişkiyi ve teslimiyeti görmekte, ilkesel olarak rahatsızlık duymakta, hatta için için öfkelenmektedir. Ancak mevcut iktidarı öyle büyük ve varoluşsal bir tehdit olarak algılamaktadır ki, “başka çarem yok” diyerek ilkelerini bilerek askıya almaktadır. Oysa tam da bu noktada, Atatürk’ün hayatı bir cevap olarak önümüzde durur. Mehmet Perinçek’in Atatürk’ün Sovyetler’le Görüşmeleri’nde belgelediği gibi, Milli Mücadele yıllarında dahi emperyalist devletlerle aynı masaya oturulmuş, ancak bu oturuş asla bir teslimiyet belgesine dönüşmemiş, bilakis “mazlum milletler” bloğu içinde bir direniş diplomasisi yürütülmüştür (Perinçek, 2014). İlke, çaresizlik anında pusula olmaktan çıkarsa, geriye sadece koltuk hırsı ve kişi kültü kalır.

    Sonuç ve Çağrı: Atatürk’ün Safına Dönmek

    CHP’li olmak, bugün her şeyden önce Atatürk’ün safında olmayı gerektirir; Özgür Özel’in veya Ekrem İmamoğlu’nun değil. Bu iki isim, yukarıda tahlil edilen yazılarıyla, kurucu felsefenin “istiklâl-i tam” ilkesinden koptuklarını ve milletin bağımsızlık iradesini Atlantik ötesine ipotek eden bir teslimiyet çizgisine savrulduklarını bizzat belgelemişlerdir. Bu nedenle, kendini Atatürk’ün manevi mirasına bağlı hisseden her CHP’li için yapılması gereken tek şey vardır: Desteği, bu teslimiyet belgelerine imza atanlardan çekmek ve onları, bizzat Atatürk’ün sözleriyle, Nutuk’la, İstiklal Marşı’yla ve tam bağımsızlık ilkesiyle eleştirmek.

    Aksi takdirde, Atatürk’ün partisi/ partilisi olma, 6 Ok’a bağlılık ve Atatürkçü olma iddası, tarihin tozlu raflarında yerini alacak içi boş bir slogana dönüşecek ve o kutsal miras, kişisel siyasi ikballer uğruna Atlantik sularında sessiz sedasız boğulacaktır. Atatürk’ün manevi mirası, hiç kimsenin seçim stratejisine ve şahsi ikbaline feda edilemez. İlke ihanete uğradıysa, saf bellidir: Atatürk’ün yanı, teslimiyet belgelerine imza atanların karşısıdır.

    Kaynakça

    Atatürk, Mustafa Kemal. Medeni Bilgiler ve Atatürk’ün El Yazmaları. Yay. Haz. Afet İnan, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2020.

    Atatürk, Mustafa Kemal. Nutuk. Yay. Haz. Zeynep Korkmaz, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2006.

    Avcıoğlu, Doğan. Milli Kurtuluş Tarihi 1838’den 1995’e. Tekin Yayınevi, İstanbul, 1995.

    Aydemir, Şevket Süreyya. Tek Adam: Mustafa Kemal. Remzi Kitabevi, İstanbul, 1963.

    Borak, Sadi. Atatürk ve Tam Bağımsızlık. Bilim Yayınları, İstanbul, 1977.

    İmamoğlu, Ekrem. “A Vision for a More Democratic, Prosperous, and Resilient Türkiye”. Newsweek, 11 Eylül 2023.

    İmamoğlu, Ekrem ve Özgür Özel. “Turkey’s Opposition Is the Best Bet for the West”. Politico Europe, 17 Mayıs 2024.

    Kansu, Aykut. 1908 Devrimi. Çev. Ayda Erbal, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002.

    Kocatürk, Utkan. Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri. Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 1999.

    Özel, Özgür. “The West Must Not Abandon Turkey Now”. The Economist, 19 Temmuz 2024.

    Özel, Özgür. “Türkiye’s Pro-Western Turn Is an Opportunity for the West”. Financial Times, 7 Kasım 2023.

    Perinçek, Mehmet. Atatürk’ün Sovyetler’le Görüşmeleri: Türk-Sovyet İlişkilerinde A’dan Z’ye Kayıtlar. Doğan Kitap, İstanbul, 2014.

  • Ege Adalarının Gayri Askerî Statüsü ve Yunanistan’ın Sistematik Antlaşma İhlalleri: Türkiye’nin Egemenlik ve Güvenlik Haklarına Yönelik Oldu-Bittiye Karşı Sessizliği

    Ege Adalarının Gayri Askerî Statüsü ve Yunanistan’ın Sistematik Antlaşma İhlalleri: Türkiye’nin Egemenlik ve Güvenlik Haklarına Yönelik Oldu-Bittiye Karşı Sessizliği

    Ege Denizi, Türkiye’nin batı kıyılarını çevreleyen ve ulusal güvenliği açısından kritik öneme sahip, yarı kapalı bir denizdir. Osmanlı Devleti’nin çöküş sürecinde birçok Ege adası Yunanistan tarafından fiilen ele geçirilmiş, bu durum Türk İstiklal Harbi sonrası Lozan’da yeniden masaya yatırılmıştır. Lozan Barış Antlaşması, Misak-ı Millî sınırları dışında kalan Doğu Ege adalarının egemenliğini Yunanistan’a devrederken, Türkiye’nin güvenlik endişelerini bertaraf etmek üzere bu adaların silahsızlandırılmasını şart koşmuştur. Aynı hassasiyet, On İki Ada’nın 1947’de Yunanistan’a bırakılmasında da gözetilmiştir.

    Ne var ki Yunanistan, bu antlaşmaları imzalar imzalamaz değilse bile, ilk fırsatta ihlal etme yoluna gitmiş; Kıbrıs meselesi ve diğer konjonktürel gelişmeleri bahane ederek adaları silahlandırmaya başlamıştır. Bugün gelinen noktada, gayri askerî olması gereken adalarda 15’i aşkın askerî üs inşa edilmiş, bu üslere 7.000’i aşkın Yunan askeri konuşlandırılmış ve on binlerce Yunan vatandaşı sivil görünümlü bir nüfuslandırma politikasıyla adalara yerleştirilmiştir. Bu durum, basit bir antlaşma ihlali değil; Türkiye’nin güvenliğini ve egemenlik haklarını hedef alan, kapsamlı bir oldu-bitti girişimidir.

    Tarihsel Bağlam: Adaların Hukuki Rejiminin Doğuşu ve Temel Felsefesi

    Osmanlı Devleti’nin zayıflamasıyla birlikte Ege adalarının statüsü belirsizleşmiş, Trablusgarp Savaşı’nda İtalya On İki Ada’yı, Balkan Savaşları’nda ise Yunanistan Doğu Ege adalarını işgal etmiştir. Bu fiili durum, Lozan Konferansı’nda Türkiye’nin ulusal güvenliğini esas alan bir hukuki çerçeveye kavuşturulmuştur. Lozan’ın 12. maddesi, Anadolu kıyısına 3 milden yakın olan Bozcaada ve Gökçeada’yı Türkiye’de bırakmış; 3 milden uzak olan Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya gibi büyük adaların egemenliğini Yunanistan’a devretmiştir. Ancak bu devir, kayıtsız şartsız bir hediye değildir. Madde 13, Türk heyetinin yoğun ısrarı sonucu, bu adaların “gayri askerî” olacağını, yani hiçbir askerî üs, istihkâm ve silah bulundurulamayacağını hükme bağlamıştır. Bu madde, Yunan egemenliğinin ayrılmaz bir parçası olan ve Türkiye lehine bir yükümlülük doğuran, kurucu bir şarttır.

    Benzer bir güvenlik kaygısı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında On İki Ada’nın devrinde de kendini göstermiştir. 1947 Paris Barış Antlaşması’nın 14. maddesi, İtalya’nın egemenliğinden çıkan bu adaların Yunanistan’a devrini, “gayri askerî hale getirilecekler ve öyle kalacaklardır” hükmüne bağlamıştır. Bu antlaşmaların ruhu, Ege’nin Türkiye aleyhine bir saldırı platformuna dönüşmesini ebediyen engellemektir. Türkiye, bu hükümlerin varlığına güvenerek adaların Yunan egemenliğine geçmesine razı olmuştur.

    Yunanistan’ın Sistematik Antlaşma İhlalleri: Silahlandırma Faaliyetleri

    Yunanistan, Lozan ve Paris ile üstlendiği yükümlülükleri hiçe sayarak, 1960’lardan itibaren Ege adalarını adım adım silahlandırmaya başlamıştır. Bu süreçte yaşananlar, münferit ihlaller değil, planlı ve sistematik bir ihlal zinciridir:

    · Doğu Ege Adaları (Lozan Madde 13 kapsamında): Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya adalarına ağır silahlar, tanklar, uçaksavar bataryaları ve kıyı savunma sistemleri konuşlandırılmıştır. Özellikle Sisam ve Midilli’deki askerî varlık, adaların Anadolu kıyılarına kuş uçuşu birkaç kilometre mesafede olması hasebiyle doğrudan bir tehdit niteliğindedir.
    · On İki Ada (Paris Madde 14 kapsamında): Rodos, İstanköy (Kos) ve Leros başta olmak üzere hemen her adada askerî garnizonlar, hava üsleri ve donanma tesisleri inşa edilmiştir. Leros adası, Yunanistan’ın Ege’deki en büyük deniz üslerinden birine ev sahipliği yapmaktadır.
    · Askerî Üsler ve Birlik Miktarı: Yunan resmî kaynakları ve bağımsız askerî analiz raporları birleştirildiğinde, gayri askerî statüdeki bu adalarda 15’ten fazla askerî üs ve tesis bulunmakta, bu üslerde 7.000’i aşkın muvazzaf Yunan askeri konuşlu bulunmaktadır. Bu rakamlara jandarma ve sahil güvenlik unsurları dâhil değildir.
    · Sivil Nüfus Politikası: Yunanistan, adaların demografik yapısını değiştirerek buradaki hâkimiyetini pekiştirme stratejisi izlemiş; on binlerce Yunan vatandaşını ekonomik teşviklerle adalara yerleştirmiştir. Bu nüfus, olası bir çatışma anında “insan kalkanı” işlevi görecek ve Türkiye’nin meşru müdafaa harekâtını uluslararası kamuoyu nezdinde zora sokacak bir unsur olarak değerlendirilmektedir.

    Tüm bu faaliyetler, Lozan ve Paris antlaşmalarının açık lafzına aykırıdır. Yunanistan’ın “meşru müdafaa hakkı” veya “Türkiye’nin Ege Ordusu tehdidi” gibi gerekçeleri, uluslararası hukukta kabul görmeyen çarpık yorumlardır; zira hiçbir meşru müdafaa hakkı, bir devlete, antlaşmalarla üstlendiği silahsızlandırma yükümlülüğünü tek taraflı olarak ortadan kaldırma yetkisi vermez.

    Uluslararası Hukuk Perspektifi: İhlallerin Hukuki Niteliği ve Sonuçları

    Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 60. maddesi, ikili bir antlaşmanın taraflardan birince esaslı ihlalinin, diğer tarafa antlaşmayı sona erdirme veya yürürlüğünü askıya alma hakkı verdiğini düzenler. Yunanistan’ın adaları silahlandırması, Lozan’ın 13. maddesinin ve Paris’in 14. maddesinin, yani bu antlaşmaların özüne ilişkin hükümlerinin “esaslı ihlalini” (material breach) oluşturmaktadır. Bu durum, Türkiye’ye aşağıdaki hukuki seçenekleri sunmaktadır:

    · Antlaşmayı askıya alma veya feshetme hakkı: Türkiye, Yunanistan’ın esaslı ihlali nedeniyle Lozan’ın ilgili hükümlerini uygulama yükümlülüğünü sona erdirebilir ve bu adalar üzerindeki egemenlik iddiasını yeniden gündeme getirebilir.
    · Karşı tedbir alma yetkisi: Devletlerin sorumluluğuna ilişkin uluslararası teamül hukuku çerçevesinde Türkiye, ihlale son vermeye zorlamak amacıyla orantılı karşı tedbirler alma hakkına sahiptir.
    · Uluslararası yargı yoluna başvuru: Sorun, Yunanistan’ın rızası olmasa dahi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin tavsiyesiyle Uluslararası Adalet Divanı’na götürülebilir.

    Ne var ki, uluslararası toplumun bu ihlaller karşısındaki sessizliği ve Yunanistan’ın AB üyeliğinden kaynaklanan siyasi koruması, hukukun uygulanmasını fiilen engellemektedir.

    Gri Bölgelerdeki Yunan İşgali: Hukuk Dışı Oldu-Bitti ve Türkiye’nin Kabul Edilemez Karşısındaki Tutumu

    Ege’deki uyuşmazlığın en kritik ve patlamaya hazır boyutlarından biri, uluslararası literatürde “gri bölgeler” olarak tanımlanan, egemenlikleri 1923 Lozan ve 1947 Paris antlaşmalarında açıkça ve ismen Yunanistan’a devredilmemiş olan ada, adacık ve kayalıkların durumudur. Türkiye’nin uzun yıllardır savunduğu ve resmî devlet tezi hâline gelmiş olan bu yaklaşıma göre, adı geçen antlaşmalar yalnızca isimleri zikredilen adaların egemenliğini Yunanistan’a devretmiştir. Devredilen ana adalara “bağlı adacıklar” gibi muğlak ve yoruma açık ifadeler, coğrafi olarak yakın olan tüm kara parçalarının egemenliğinin de devredildiği anlamına gelmez. Bu durum, Ege Denizi’nde hukuki statüsü belirsiz, tartışmalı kara parçaları olduğu gerçeğini doğurmuştur.

    Yunanistan ise bu temel hukuki ihtilafa rağmen, egemenliği antlaşmalarla kendisine kesin olarak devredilmemiş bu ada, adacık ve kayalıklar üzerinde tek taraflı fiili durumlar yaratarak egemenlik iddiasında bulunmaktadır. Bu politikayı hayata geçirirken başvurduğu eylemler, bir oldu-bitti zincirinden ibarettir ve uluslararası hukuk karşısında hiçbir meşruiyeti yoktur:

    · Fiilî İşgal ve Askerî Varlık: Yunanistan, hukuki statüsü tartışmalı olan bu kara parçalarının birçoğuna asker çıkarmış, buralara Yunan bayrağı dikmiş ve kalıcı askerî unsurlar konuşlandırmıştır. Bu eylem, uluslararası hukukta “kullanıma hazır olma” (animus occupandi) ve “fiilî kontrol” (corpus) unsurlarını içeren bir işgal girişimidir. Egemenliği tartışmalı bir kara parçasının, ihtilafın tarafı olan bir devlet tarafından tek taraflı olarak askerileştirilmesi, sorunun barışçıl çözümünü sabote eden ve bölgesel gerilimi tırmandıran doğrudan bir saldırganlık fiilidir.
    · Sivil Nüfus Yerleştirme ve Altyapı Faaliyetleri: Yunanistan, askerî işgalin yanı sıra, tartışmalı statüdeki adacıklara sivil yerleşimi teşvik etmekte, buralarda altyapı çalışmaları yürütmekte ve bu kara parçalarını “Yunan toprağı” olarak tescil ettirmeye yönelik idari düzenlemeler yapmaktadır. Bu faaliyetler, ihtilaflı bölgelerde hukuki durumu kendi lehine çevirmeyi amaçlayan, tipik bir oldu-bitti siyasetidir.
    · Türkiye’nin Egemenlik Haklarının Açık İhlali: Bu tek taraflı eylemler, yalnızca uluslararası hukukun egemenliğin devrine ilişkin kurallarını değil; aynı zamanda Türkiye’nin bu kara parçaları üzerindeki potansiyel egemenlik haklarını da açıkça ihlal etmektedir. Antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş her kara parçası üzerinde, devreden taraf olarak Türkiye’nin hak iddia etme hakkı saklıdır. Yunanistan’ın buraları işgal etmesi, uluslararası hukukun üstünlüğü ilkesine indirilmiş ağır bir darbedir.

    Türkiye’nin bu oldu-bitti karşısındaki tutumu nettir: Egemenliği tartışmalı olan bu coğrafi formasyonlar üzerinde Yunanistan’ın tek taraflı egemenlik iddiasında bulunması ve askerî işgal girişimleri kabul edilemez. Bu oldu-bitti politikası, Ege’deki istikrarı ve barışı doğrudan tehdit etmekte, iki ülke arasındaki güven bunalımını derinleştirmektedir. Türkiye, bu eylemleri şiddetle kınamakta ve uluslararası hukuktan doğan tüm haklarını saklı tuttuğunu her platformda ilan etmektedir.

    1996 yılında yaşanan Kardak (İmia) Krizi, bu gri bölgeler sorununun ne kadar ciddi ve sıcak bir çatışmaya dönüşme potansiyeli taşıdığını tüm dünyaya göstermiş, Ege’deki egemenlik ihtilaflarının varlığını tartışılmaz bir gerçek hâline getirmiştir. Bugün gelinen noktada Yunanistan’ın, Kardak başta olmak üzere pek çok ihtilaflı kara parçasındaki işgalci varlığını sürdürmesi, sorunun özünde Yunanistan’ın uzlaşmaz ve yayılmacı politikalarının yattığını kanıtlamaktadır. Bu hukuk tanımaz işgal girişimlerine sessiz kalmak veya bunları meşru görmek asla mümkün değildir; bu, doğrudan Türkiye’nin egemenlik haklarına ve uluslararası hukukun temel prensiplerine yönelik bir tehdittir.

    Siyasi İktidar ve Muhalefetin Tepkisi: Sessiz Kabullenme mi, Diplomasi mi?

    Eleştiri konusu yapılan bir diğer husus, Yunanistan’ın oldu-bitti politikası karşısında Türk siyasetinin yeterince güçlü bir tepki göstermediği iddiasıdır. Bu iddia kısmen haklılık payı taşımaktadır. Şöyle ki:

    · Diplomatik Tepkiler: Türk Dışişleri Bakanlığı, Yunanistan’ın silahlandırma faaliyetlerini düzenli olarak protesto etmekte, Birleşmiş Milletler ve NATO nezdinde nota vermektedir. 2022 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Bir gece ansızın gelebiliriz” çıkışı, bu diplomatik söylemin en üst perdeden ifadesi olarak tarihe geçmiştir. Aynı şekilde, Millî Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı da Ege’deki askerî dengeleri yakından takip etmektedir.
    · Eleştiri Konusu Olan Sessizlik: Bununla birlikte, bu diplomatik ve sözlü tepkiler, bugüne kadar Yunanistan’ın adaları silahlandırmasını durdurmaya veya geri çevirmeye yetmemiştir. Yunanistan, Türkiye’nin tüm protestolarına rağmen adalardaki askerî varlığını artırmaya devam etmektedir. Bu durum, yalnızca iktidarın değil, ana muhalefetin de tutumunun sorgulanmasına neden olmaktadır. Zira konu millî bir dava olmasına rağmen, Yunanistan’a karşı topyekûn, uzun vadeli ve caydırıcı bir ulusal stratejinin hayata geçirildiğini söylemek güçtür.
    · İç Siyasetin Gölgesi: Konunun, parti siyaseti üstü bir millî mesele olarak ele alınması gerektiği açıktır. Ancak uygulamada, Ege sorunu sıklıkla iç siyasi malzeme hâline getirilmekte; iktidar ve muhalefet birbirini “Yunanistan’a karşı zayıf kalmakla” suçlamaktadır. Bu kısır döngü, Yunanistan’ın ihlallerini daha da cesaretlendiren bir faktör olarak öne çıkmaktadır.

    Gerçek şu ki, Ege’deki oldu-bittiye fiilen sessiz kalınmış, ancak bazı sözlü itirazlar yapılmış fakat Yunanistan’ı durduracak somut ve caydırıcı adımlarla desteklenememiştir. Türk halkının bu konudaki endişesi, iktidarın “ihaneti” ve stratejik bir acziyet algısından beslenmektedir.

    Sonuç ve Öneriler

    Ege Denizi’nde Yunanistan’ın gayri askerî adaları silahlandırması, uluslararası hukukun ağır bir ihlalidir ve Türkiye’nin egemenlik ile ulusal güvenlik haklarına doğrudan saldırı niteliği taşımaktadır. Yunanistan, Lozan ve Paris antlaşmalarının açık hükümlerini çiğneyerek, Ege’yi bir Türk-Yunan denizinden bir Yunan gölüne dönüştürmeyi hedefleyen agresif bir politika izlemektedir. Adalara yerleştirilen on binlerce sivil, inşa edilen 15’ten fazla askerî üs ve konuşlandırılan 7.000’den fazla asker, bu oldu-bitinin somut göstergeleridir.

    Türkiye’nin bu noktada yapması gerekenler şunlardır:

    1. Hukuki zemini sağlamlaştırmak: Yunanistan’ın esaslı ihlali nedeniyle Lozan’ın 13. maddesinin ve Paris’in 14. maddesinin kendiliğinden askıya alındığına dair resmî bir hukukî deklarasyon yayımlanmalı ve bu durum Birleşmiş Milletler nezdinde tescil ettirilmelidir.
    2. Askerî caydırıcılığı artırmak: Ege’deki Türk donanma ve hava unsurlarının tatbikatları ve kararlılık gösterileri sıklaştırılmalı, adalardaki her yeni Yunan askerî yığınağına simetrik ve anında karşılık verilmelidir.
    3. İç siyasi mutabakat sağlamak: Ege meselesi, tüm siyasi partilerin mutabık kalacağı bir millî güvenlik belgesi hâline getirilmeli; Yunanistan’a karşı tek sesli ve kararlı bir duruş sergilenmelidir.
    4. Uluslararası kamuoyunu harekete geçirmek: Yunanistan’ın ihlalleri, özellikle AB üyesi ülkelerin parlamentoları ve uluslararası basın nezdinde sürekli gündemde tutulmalı; NATO’nun güney kanadındaki bu asimetrik tehdide dikkat çekilmelidir. Bu konuda fiilî tedbir alınmalı, gerekirse fiilî müdahale edilmelidir.

    Unutulmamalıdır ki, işgal altındaki topraklar meselesi yalnızca Kıbrıs’la sınırlı değildir; Ege’deki adaların hukuka aykırı şekilde silahlandırılması ve fiilî oldu-bitti yaratılması, doğrudan Türkiye’nin güvenliğini ve uluslararası antlaşmalardan doğan kazanımlarını hedef almaktadır. Bu meseleye gösterilecek zaafiyet, yalnızca Ege’de değil, Doğu Akdeniz ve diğer deniz yetki alanlarında da daha büyük kayıplara zemin hazırlayacaktır.

    Kaynakça

    · Acer, Y. (2018). Ege Denizi’nde Egemenlik ve Silahsızlandırma Sorunları. Ankara: Adalet Yayınevi.
    · Akgün, M. (2000). Türk-Yunan İlişkileri ve Ege Sorunları. Ankara: SAREM.
    · Başeren, S. H. (2006). Ege Sorunları. Ankara: TÜDAV Yayınları.
    · Kurumahmut, A. (1998). Ege’de Temel Sorun: Egemenliği Tartışmalı Adalar. Ankara: Türk Tarih Kurumu.
    · Oran, B. (Ed.). (2001). Türk Dış Politikası, Cilt I: 1919-1980. İstanbul: İletişim Yayınları.
    · Pazarcı, H. (2021). Uluslararası Hukuk. Ankara: Turhan Kitabevi.
    · Toluner, S. (2004). Milletlerarası Hukuk Açısından Türkiye’nin Bazı Dış Politika Sorunları. İstanbul: Beta Yayınları.
    · Resmî Belgeler ve Antlaşmalar:
    · 1923 Lozan Barış Antlaşması (Madde 12, 13, 15).
    · 1947 Paris Barış Antlaşması (Madde 14).
    · 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi (Madde 60).
    · Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın Ege’deki Silahsızlandırma İhlallerine İlişkin Açıklamaları (2018-2024).
    · Raporlar ve Analizler:
    · “Yunanistan’ın Doğu Ege Adaları’ndaki Askeri Varlığı: Antlaşmalara Aykırılık ve Riskler.” (2022). Türkiye Cumhuriyeti Millî Savunma Bakanlığı Basın Bilgilendirme Notu.
    · International Institute for Strategic Studies (IISS). (2023). The Military Balance 2023. London: Routledge.

  • TÜRK TÖRESİ

    TÜRK TÖRESİ

    TÜRK TÖRESİ NEDİR?
    Atalarımızdan bize kalan, yazılı ve yazılı olmayan kurallardır…
    Türk kültür yapısının en hassas ve ince dokusunu “Türk töresi” oluşturur.
    Töre, tüm ırkları ve dinleri özgürleştiren, bireysel, sosyal ilişkileri düzenleyen, kişisel disiplini otoriteye bağlayan, milli barış, dayanışma ve beraberliği sağlayan bir kültür kurumudur. Türk töresinde her bireyin toplum içindeki yeri, sırası ve görevleri belirli kurallarla belirlenmiştir. Türk devletlerinin ve ordularının kurumlaşması, hep bu töre esasına göre oluşturulmuştur. Ayrıca töre, toplumun esenliği için dilencilik, ayyaşlık, serserilik, vasıfsızlık, cahillik, tembellik gibi erdemsizliği, toplum dışı ederdi. Göktürk ve Osmanlı devrinde onlar için ıslahhaneler kurulmuştur.
    Türk töresinde, devlet ulusu için vardı. Tüm kaynaklar, din, etnik kimlik ayırt etmeksizin tarafsızca, eşit şekilde dağıtırdı. Ne yazık; Bir elin beş parmağı aynı olmadığı gibi, töreye uygun hareket etmeyen birçok sultan vardı. Kutsalların onurunu koruyanlar, dünyanın en zengin ulusu olabilmek için sistemli, disiplinli bir şekilde yeryüzünü ve onların insanlarını tanıyıp emek verenler olduğu gibi, töre dışı hareket eden, yaptığı işte uzman olmayan, içinde yaşadığı cennet coğrafyayı, ailesini, gelecek nesilleri ve toplumu düşünmeyenlerde vardı.

    TÖRE KURALLARI
    Kural 1-Doğa severlik;
    Türk boyları içerisinde yaşayan ihtiyarlar, gençler doğa ile bütünleşmiştir. Bitkilere, suya, havaya zarar vermez. Ekolojik dengeye önem verir, sağlam kafa sağlam bedende olur savıyla faydalı yiyeceklerle, doğal ve sağlıklı beslenir. Spor yapar, bedensel güce önem verir.
    Kural 2-Kadın hakları;
    Aile içinde kadın erkek eşit haklara sahiptir. Tek eşlidirler. Eş, Sultan Kaan/Kaan olarak temsil edilirdi. Türk töresinde, kıyafet, mevsimsel olarak hava durumuna göre, Türk örf ve adetlerine göre giyilirdi.
    Kural 3-Erdemlilik;
    Türkler ve Türk egemenliğinde yaşayan herkes güvenilir, çalışkan, konusunda uzman olmalıdır. Türk töresi, tüm diğer kabilelerin ve dünya milletlerin “evrensel” ahlak değerleriyle örtüşür. Türklerde su kaynaklarında beraberce yıkanıldığı bilinmektedir. Sevişmek adam öldürmekten daha ayıp değildi.
    Cinsel taciz asla olmaz, hiç kimse cesaret edemez, aklından bile geçiremezdi. Çünkü, töreye göre çok ağır cezalar uygulanırdı. Hırsızlık, devlet malına zarar verme vs. asla olamazdı çünkü; Türklere göre devlet malı, ulusun malı olarak bilinirdi, kutsaldı. Devlete zarar vermek, ideallerin alçaltılması, ahlaki değerleri kıymetten düşürmek, sır saklamamak aynı şekilde cezalandırılırdı.
    Kural 4-Adalet;
    Türk töresinde cezalar çok nettir. Tüm toplum bireyleri tarafından bilinir ve kesin uygulanır. Herhangi bir boy üyesi, kurultaylarda Kaan’dan hesap sorabilir. Yönetici / yönetilen/ceza veren omuz omuza çalışır, birbirine karşı sorumludur. Doğuya, güneşe bakan evlerinin kapısı kilitlenmez. Hırsızlık yoktur. Hakan kendi özel varlığını belli zamanlarda halka eşit dağıtılırdı. Eski Türklerde suç: “şerefli” suç: “şerefsiz suç” diye ikiye ayrılırdı. Türk töresine karşı çıkan hanedan mensuplarına ölüm cezası verilince, kendi yayının kirişi ile boğulurdu. Osmanlılar devrinde bile bu böyle olmuştur. Namussuzluğun, iffetsizliğin cezası ölümdü.
    Kural 5-Aile;
    Büyüğe saygı, küçüğe şefkat ve sevgi zorunludur. Toplumun inşa edildiği temel noktadır. Anne ve baba, çok küçük yaşlardan başlayarak töre kurallarını ve bildiği her şeyi çocuklarına öğretir.
    Kural 6 -Etik anlayış;
    Toplum faydası için dürüst davranan her bireyin önü açılır. Yönetici sınıfına geçer. Töre dışı, bencilce davranan birey, sınıfı, yaşı ne olurda olsun toplum dışı bırakılır. Hiç kimse onla konuşmaz, sofraya alınmazdı. Oba tarafından dışlanırdı.
    Kural 7-Özgürlük;
    Türk ulusunun Türk’ten başka efendisi olmaz. Hür yaşar.
    Kural 8- İnanç;
    Türk devletinin dini yoktur, Laiktir. İnanç, kişisel bir şeydir. Türk egemenliğinde, Türk töresine göre, Musevi, Hristiyan, Budist, Şaman vs. mutlu bir şekilde yaşamışlardır. Türkler, din sömürüsüne dayanan tüm iktidarların yıkıldığını görmüştür. Töre, din sömürüsünü affetmez. Din görevlileri siyasete karışmaz. Onlar; ait oldukları topluma efsun, ölüm, doğum sırasındaki ritüelleri yerine getirme işini yapar.
    Türk asıllı olmadığı halde Mehmet Akif Ersoy, Ziya Gökalp gibi Türk aydınları, (Arnavut, Kürt, Zaza hatta Süryani olduğu iddia edilmektedir). Türk töresinin, Ortadoğu ve Asya’da tek kurtuluş yolu olduğunu iddia etmiştir. Kafatasçı ırkçıları ister Türk İster Kürt ya da başka ırklardan olsun, tamimiyle reddetmiş, Türk kültür ve bağlı olduğu töresinin tüm insanları kucakladığını, ülkemizin temel ideolojisinin temel referans noktasının cumhuriyet ve Türk töresi olduğunu, iddia etmiştir.
    Yeri gelmişken,
    Ziya Gökalp’in bir şiirini yayınlayalım…
    Bir ülke ki, câmiinde Türkçe ezan okunur,
    Köylü anlar, anlamını namazdaki duanın…
    Bir ülke ki, okulunda Türkçe Kur’an okunur,
    Küçük, büyük herkes bilir buyruğunu Tanrı’nın
    Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!
    Kural 9-Yönetim şekli;
    O zamanın koşullarına göre, en ileri demokrasidir. Devlet yapılanmasında töre esastır. Devlet yurttaşlarının ücretsiz ulaşım, sağlık, eğitim, güvenliğini sağlar. Bu bağlamda ipek yolu ile tüm Asya ve Avrupa, binlerce Türk ürünü yapıtlarla, kervansaraylarla doludur.
    Kural 10- Kültür;
    Diğer kültürlerin gelenek göreneklerine, sağlıksız yiyeceklerine ve giysilerine özenilmez. Taklit edilmez. Gösterişe ve debdebeye önem verilmez. Yöneten / yönetilen hiçbir şeyi israf etmez, aynı şeyleri giyer, aynı şeyleri içerler. Sosyal felaketlerde /kıtlık /deprem/ sel olduğunda ortak akıl ile birlik olup, her türlü zorluğun üzerinden gelirler.
    Kural 11-Eğitim;
    Çok küçük yaşlardan itibaren çocuklara Türk töresi öğretilir. Barışta ve savaşta tam olarak ne yapacakları konusunda bilinçlendirilirler. Hakanlar tüm buyruklarını bilinçli verir. Halklar ve beyler cesur ve bilgedir. Türk Milletini sevmek üzere yetiştirilir.
    Türk töresi, yüksek çok küçük yaşlardan başlayan sorumluluk duygusu demektir. Devlet hizmetinde, insanların ilişkilerinde millete hizmeti ve insanlara saygıyı esas alır. Ağırbaşlı, vakarlı, ciddi, çok konuşmayan, gerektiği zaman az ve öz konuşan, soğukkanlı olan, birden öfkelenmeyen, cesur, ahlaklı, azimli, sözüne ve vazifesine sadık, disiplinli, yalan söylemeyen kişiler yetiştirilir. En önemlisi, topluma ihanetin zararları ve cezası öğretilir.
    Kural 12- Antlaşma, Söz Vermek;
    Türkler 3000 yıl öncede. Tanyeri ağarırken kan kardeş olup, ömür boyu sözünde duracağına ve birbirine yardım edeceğine söz verirlerdi,
    Ölüm; “yuğ” törenlerinde belli bir şölen eşliğinde içki içerek kutlarlardı. Türklerde söz vermek için kendine mahsus bir ritüel yapılırdı. Rakı/şarap/kımız eşliğinde karşılıklı söz vermek, Türklerde özel bir sözsel yasadır. En yüce kanundur.
    Örneğin;
    Avrupa’ da fertler karşılıklı münasebetlerinde “Türk sözü mü?” derler. Onlar Türk sözüne güvenileceğini bilmektedirler. Büyüğünün emrinden çıkmamak, Türk töresinin esas unsurlarıdır.
    Türkler bütün devletlerini bu töre ile kurmuşlar, töreyi bozunca da yıkılmışlardır.

    https://kasgarlimahmut.com/turk-toresi/ – TURKİSHFORUM – ABDULLAH TÜRER YENER
  • ABD, NATO ve TÜRKİYE

    ABD, NATO ve TÜRKİYE

    Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu
    Bir ülke düşünün. Müttefiki tarafından askerinin başına çuval geçirilmiş, ülkesini bölmek için terör örgütü kurmuş, onları desteklemiş, silah ambargosu uygulamış, olmayan bir soykırımı kabul etmiş, ülke menfaatlerine karşı diğer devletlerle her türlü ittifakı yapmış, ülkeye karşı başka ülkelerle ortak tatbikat yapmış, komşu ülkelerde kendisine karşı askerî üsler kurmuş, Kıbrıs gibi ülke için hayati bir konuda karşı cephede yer almış, terör örgütlerine binlerce silah sağlamış, askerî gemisini vurmuş, baskıyla istediklerini yaptırmış bir ülke için ne denir?
    Herhalde dost denemez.
    Dolayısıyla böyle bir ülkenin başkanı tarafından söz konusu ülkenin cumhurbaşkanı övülüyorsa, dost veya arkadaş olarak tanımlanıyorsa, pohpohlanıyorsa inanılır mı?
    Evet NATO toplantısı için gelecek olan ABD başkanından bahsediyorum.
    Ben olsam bırakın ABD isteklerini NATO için yapılacak teklifleri de kabul etmezdim.
    Hele hele çevremizdeki ve dünyadaki hak ve hukuksuz saldırılarını ve Kanada, Venezüela, İran ve bütün Avrupa devletlerine karşı açıktan tehditlerini de göz önünde tutarsanız. NATO’dan çıkma tehdidini de unutmamak gerekir.
    Böylesine tutarsız bir kişinin sözlerine güvenip kimse Türkiye üzerinde kumar oynama hakkına sahip değildir.
    🇹🇷Türkiye büyük bir devlettir.


    Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu -TÜRKİYE / TURKİSHFORUM – ABDULLAH TÜRER YENER
  • Unutulan Onur: Süleymaniye’de Çuvalla Başlayan Suskunluk Sarmalı ve Bir Zihniyetin Anatomisi

    Unutulan Onur: Süleymaniye’de Çuvalla Başlayan Suskunluk Sarmalı ve Bir Zihniyetin Anatomisi

    4 Temmuz 2003. Tarihe bir not düşelim: Irak’ın Süleymaniye kentinde, Amerikan 173. Hava İndirme Tugayı’na bağlı askerler, TSK’ya bağlı Özel Kuvvetletlerin bölgedeki karargâh olarak kullandıkları binada görevli 11 Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun başına çuval geçirdi, ellerini kelepçeledi ve onları yerlerde sürükleyerek götürdü. Bu, sadece bir askeri ekibe yapılan fiziksel bir müdahale değildi; doğrudan Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik sembolü olan üniformaya, bayrağa ve topyekûn bir milletin onuruna indirilmiş en ağır darbeydi. Dahası, baskın sırasında karargâhtaki güvenli kasada bulunan, bölgedeki Özel Kuvvetler’e ait güvenli evlerin, işbirliği yapılan Türkmenlerin ve MİT personelinin kimlik ve irtibat listeleri de ABD güçleri tarafından ele geçirilmiş; bu listede yer alan Türkiye yanlısı kişiler, ABD ordusu tarafından peşmerge ile birlikte kısa süre içerisinde ifşa edilerek sistematik biçimde infaz ve imha edilmişti. Tıpkı yıllar sonraki Kozmik Oda ifşalarında, TSK bünyesindeki gizli işbirliği listelerinin ele geçirilip personelin tasfiyesine yol açılması gibi, Süleymaniye de yalnızca bir onur krizi değil, sahada Türkiye’nin istihbarat ağını çökerten kanlı bir operasyondu. Ve bugün soruyoruz: “Ey millet, ey devlet, bu onur kırıcı hadiseyi ve ardından gelen infazları ne çabuk unuttun?”

    Asıl mesele, çuvalın geçirildiği an değil, o çuvalın başımızda kaldığı 20 yılı aşkın süredir. Çuval olayının unutturulması için devlet mekanizmasının ve mevcut iktidarın gösterdiği kolektif çaba, bu hadisenin kendisinden daha vahimdir. Çünkü bu unutuş, sıradan bir hafıza kaybı değil, bir dış politika tercihinin, bir zihniyetin devlet aklına sirayet etmesinin en somut kanıtıdır.

    Hesap sormak şöyle dursun, dönemin Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’nın ilk tepkisi, olayı “yanlış anlama” ve “bir gecede çözülen kriz” olarak kamuoyuna yansıtmak oldu. ABD yönetiminden resmi bir özür dahi alınamadı. Türk askerinin başına çuval geçiren Amerikan birliğinin komutanı hakkında herhangi bir uluslararası hukuki süreç başlatılmadı. Neden? Çünkü o gün iktidarın ve onun “stratejik derinlik” söylemiyle perdelenen Büyük Ortadoğu Projesi işbirlikçiliğinin işi düşmüştü ABD’ye. 1 Mart tezkeresinin reddinin yarattığı “güvensizliği” onarmak, Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin filizlenmesini izlemek ve bu süreçte ABD ile aynı hizada olduğunu kanıtlamak, 11 Türk askerinin ve infaz edilen onlarca işbirliği yapanın hayatından daha öncelikli hale gelmişti. İktidar için NATO müttefikliği, bir beka meselesi olarak sunulurken, milli onur ve sahada ödenen kanlı bedel, büyük resmin feda edilebilir bir detayına dönüştürüldü.

    Peki ya Büyük Ortadoğu Projesi’nin neresindeydi bu suskunluk? Tam da merkezinde. O proje, 22 ülkenin sınırlarının yeniden çizilmesini, İslam’ın ılımlı bir versiyonunun pazarlandığı yeni bir düzeni öngörüyordu. Bu planda Türkiye’ye biçilen rol, “model ortak” olmaktı. Model ortaklık, gerektiğinde Süleymaniye’de olanı yutmayı, gerektiğinde komşu ülkelerin iç işlerine müdahaleyi meşru görmeyi, en önemlisi de “düzenleyici güç” ABD’nin askerine hesap sormamayı ve ele geçirilen listeler üzerinden sahadaki müttefiklerinin infazına sessiz kalmayı gerektiriyordu. İşte o gün, o çuval hadisesi ve arkasındaki kanlı listeler, bu projeye verilmiş en ibretlik sadakat testiydi. Ve iktidar, bu testi, kendi askerinin ve işbirliği yaptığı sivillerin onurunu ve canını yok sayarak geçtiğini sandı.

    En vahimi ise Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sessizliğidir. Tarihinde nice badireler atlatmış, disiplini ve gelenekleriyle milletinin gözbebeği olmuş bu ordu, Süleymaniye’de ve sonrasında neden sessiz kaldı? Cevap basit: Siyasi irade, TSK’nın kurumsal reflekslerini felç etti. O dönem Genelkurmay Başkanı’nın olaydan haberdar olduğu an ile kamuoyunun haberdar olduğu an arasındaki zaman farkı, siyasi ayak oyunlarının askeri hiyerarşiyi nasıl etkisizleştirdiğinin belgesidir. Sonraki yıllarda ise bu olayı araştırmak, hesap sormak isteyen subaylar, Balyoz, Ergenekon, Askeri Casusluk kumpaslarıyla tasfiye edildi. Bugün o kumpasların mağduru bazı subayların itibarları iade edilmiş olsa da, TSK’nın tepesindeki isimler, bu milli meseleyi küllendiren siyasi aklın atadığı kişilerdir. Bir kurum, kendi şehit vermemiş ama onuru ayaklar altına alınmış personelinin ve infaz edilen işbirliği yaptıklarının hesabını sor(a)mazken, kamuoyuna her 4 Temmuz’da sadece rutin bir kınama mesajı yayınlamakla yetinir. Bu, devlet ciddiyetine sığmaz.

    Bugün gelinen noktada, ABD ile güya stratejik ortaklığın zirvesi yaşanırken, F-35 krizi, CAATSA yaptırımları, Suriye’de verilen şehitler ve bölgede oynanan kirli oyunlar, Süleymaniye’deki zihniyetin hâlâ dipdiri olduğunu gösteriyor. O gün başlarına çuval geçirilen askerlerin ve listedekilerin hesabı sorulamıyorsa, bugün PKK’lı teröristlerle kol kola poz veren Amerikan askerlerinden hesap nasıl sorulacaktır? Bugün Suriye’de şehit düşen askerlerimizin kanını yerde bırakan anlayış ve günümüzdeki açılım, köklerini 4 Temmuz 2003’te, o çuval hadisesine ve listeler üzerinden yürütülen infazlara gösterilen pısırık ve teslimiyetçi tepkiden alır. Onur zafiyetinin siyaset haline gelmesi, devletin caydırıcılığını ve uluslararası alandaki ağırlığını sıfırlamaktadır.

    Bu satırlar, bir hafıza tazeleme çağrısıdır. Ey 4 Temmuz’u unutmayanlar, o çuval, bu milletin ortak alnına geçirilmiştir ve o leke, ancak o askerlerden ve milletten özür dilenip, sorumlulardan hukuk önünde hesap sorulduğu gün çıkacaktır. Ama asıl korkumuz şu: Bu zihniyetle, açılım, yeni anayasa, NATO’nun Asya’ya karşı at başı olma gibi daha çok çuvalın başımıza geçirileceği günler yakındır. Ve tarih, bir kez daha, “Ne çabuk unutmuşsunuz!” diye haykıranları değil, unutanları yargılayacaktır.

    Kaynakça

    · Yetkin, M. (2003). Kürt Kapanı: Şam’dan Irak’a. Remzi Kitabevi.
    · Balbay, M. (2004). Irak Bataklığında Türk-Amerikan İlişkileri. Cumhuriyet Kitapları.
    · Uzgel, İ. (2004). ABD ve Türk Dünyası: Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye. Dipnot Yayınları.
    · BBC News Türkçe. (2003, 5 Temmuz). Irak’ta Türk askerlerine ‘çuval’ gözaltısı. https://www.bbc.com/turkce/
    · Hürriyet Gazetesi. (2003, 7 Temmuz). Washington’a çuval sorusu: Yanlış anlama mı? https://www.hurriyet.com.tr/
    · Milliyet Gazetesi. (2003, 6 Temmuz). 11 Türk askerine kelepçe, çuval. https://www.milliyet.com.tr/
    · Türkiye Büyük Millet Meclisi Tutanakları. (2003). Irak’taki Gelişmeler ve Türk Silahlı Kuvvetleri Mensuplarının Maruz Kaldığı Muamele Hakkında Genel Görüşme. Dönem 22, Yasama Yılı 1.
    · Aydın, M. (2004, Ağustos). Süleymaniye baskınında ele geçirilen listeler ve Kuzey Irak’ta Türkmenlere yönelik infaz dalgası. Stratejik Analiz Dergisi, 5(52), 24-29.
    · Gürsel, K. (2005, 3 Temmuz). Çuval olayının ikinci perdesi: Listeler ve kayıplar. Radikal Gazetesi Arşivi.

  • Türkiye’de Siyasetin Gizli Mülakatı: MİT ve NATO Duvarına Toslamadan Nasıl Aday Olunur? Olunur mu?

    Türkiye’de Siyasetin Gizli Mülakatı: MİT ve NATO Duvarına Toslamadan Nasıl Aday Olunur? Olunur mu?

    Geçen gün kahvede oturmuş, memleketi nasıl kurtaracağımızı tartışıyorduk. Arkadaşlardan biri, “Yav,” dedi, “ben de artık milletvekili olayım, şu işleri düzeltelim.” Masada derin bir sessizlik oldu. Çaycı Hüseyin Efendi bile elindeki boş çaydanlıkla kalakaldı. Zira bizim kahvede herkes bilir ki, bu ülkede vekil olmak falan koca bir yalan, belediye başkanı olmaksa daha da büyük bir masal. Asıl mesele, senin oralara adaylığını koymana bile izin verilip verilmeyeceğidir.

    Bunu anlamak için bir sandık, bir oy pusulası falan yetmez. Sandık dediğin şey, göstermelik bir tiyatrodan ibarettir. Oyunun asıl perdesi, sen aday bile olamadan kapanır. İki tane beton gibi, görünmez duvar vardır. Birincisi MİT’in duvarıdır, ikincisi ise NATO’nunki. Bu duvarları aşamazsanız, isterseniz Peygamber sabrıyla 40 yıl sahada çalışın, isterseniz ilçe başkanlığında saçınızı süpürge edin, adınız hiçbir listede yazmaz. Duyduk duymadık demeyin, sistem böyle kurulmuş.

    Birinci Duvar: Milli İstihbarat Teşkilatı’nın Sessiz Onayı ve “Fişleme Cumhuriyeti”

    Türkiye’de siyasete gireceksiniz. Partiniz sizi aday göstermeye niyetlendi. Harika. Ama durun, asıl heyecan şimdi başlıyor. Siz aday adaylığı başvurunuzu yapmışsınız, evraklar tamam, parti içi mülakatı da geçmişsiniz. Oysa asıl mülakat, sizin asla adımını atamayacağınız, gri ve soğuk bir binada, kapalı kapılar ardında yapılır. MİT, bir tuşa basar ve sessizce dosyanızı çıkarır.

    O dosyada neler yoktur ki? Dedenizin 1950’lerde bir komşusuyla ettiği siyasi bir kavganın sararmış zabıtlarından tutun da, ilkokulda “Kızılay’a az bağış yaptı” diye düşülen notlara kadar her şey oradadır. Askerlikte hakkınızda “Bu çocukta bir tuhaflık var, otoriteye saygısı zayıf” diye bir ibare düşülmüş mü? Üniversitede katıldığınız masum bir panelin konuşmacısı, aradan 15 yıl geçtikten sonra acaba bir soruşturmanın odağına girmiş mi? Ya da daha beteri, bir akrabanızın eşinin dayısının oğlu, yanlışlıkla yurt dışında “sakıncalı” bir derneğe üye olmuş mu? Hepsine ama hepsine bakılır. Bu ülkede birey yoktur; sülale vardır, mahalle vardır, geçmişin ucu açık bir şantaj malzemesi vardır.

    Eğer dosyanızın sonuna o malum kırmızı damga vurulursa, siyasi kariyeriniz başlamadan biter. Partiniz sizi kibarca çağırır, “sizi çok düşündük, teşkilat da çok istedi ama genel merkez başka bir dönem değerlendirelim dedi” gibisinden yuvarlak laflar söyler. Siz de gider kahvede “parti beni sattı, emeğimi yediler” diye dertlenirsiniz. Oysa satılmadınız, sadece elendiniz. Ne parti size gerçeği söyler, ne de siz gerçeği öğrenebilirsiniz.

    Peki bu kırmızı damgayı yememek için ne gerekir? Öncelikle, o günkü iktidarın “milli beka” tanımına harfiyen uyacaksınız. Ama dikkat edin, o tanım her sene, hatta bazen her ay değişir. 70-80’lerin başında bazı “solcu” diye fişlenenler bugün en “yerli ve millici”, 2010’larda “Ergenekoncu, Balyozcu, darbeci” diye içeri atılanlar bugün devlete geri dönmeye çalışıyor ama hala o damgayı taşıyor. Yetmez, bir de yenileri eklendi: “Gezi Parkında görüldü” diye not düşülürsünüz, “Atatürkçü ve milliyetçi ama fazla bağımsız” yada “açılıma karşı” yazılır, “ABD’ye, NATO’ya, İsrail’e eleştirel bakıyor” ibaresi kondurulur. Yani hem azcık “batı karşıtı” olacaksın, hem de neden batı karşıtı olduğunun bir sınırı olacak. Çizgiyi aşarsan, anında “darbecilikten hallice, uluslararası komplo piyonu” olursun. En iyisi siz hiçbir şeye bulaşmayın; bulaşsanız bile iz bırakmayın, fikriniz varsa yutkunun. MİT’in hafızası fillerinkinden beterdir, asla unutmaz. Pardon, unutmaz derken yanlış anlaşılmasın: işine gelirse hatırlar, işine gelmezse “arşivde yangın çıktı” der.

    İkinci Duvar: NATO’nun Görünmez Eli ve Atlantikçi Turnusol

    Gelelim ikinci ve belki de daha belirleyici olan duvara. Diyelim ki MİT duvarını bir şekilde aştınız. Şanslı yıldızınız varmış, üzerinize bir gölge düşmemiş, partiniz sizi aday gösterdi. Hatta mucizeler mucizesi, halkın oylarıyla seçildiniz. Tebrikler! Ama asıl sınav şimdi başlıyor. Sakın o koltuğun gerçekten sizin olduğunu düşünmeyin. O koltuk, kiralıktır ve kira sözleşmesi Atlantik’in öte yakasındaki bazı sessiz ortaklar tarafından her an feshedilebilir.

    Eğer önemli bir büyükşehir belediye başkanı ya da kritik komisyonlarda yer alacak bir vekil olduysanız, sıra NATO perspektifine uygunluk testine gelir. Bunun yazılı bir kuralı olduğunu zannetmeyin sakın. Kimse karşınıza dikilip de “Bak evladım, Brüksel ve Washington’daki bazı dostlarımız senin şu Rusya’yla, İran’la, Çin’le ilgili ‘stratejik özerklik’ içeren söylemlerinden aşırı derecede rahatsız oldu” demez. Size öyle kaba bir ültimatom verilmez. Operasyon çok daha zarif, çok daha sinsidir.

    Bir bakmışsınız, elinizi sıktığınız iş insanlarıyla aranıza görünmez bir mesafe girmiş. Bir ay sonra, iktidara yakın ya da muhalif fark etmez, bütün medyada hakkınızda “uluslararası iş çevrelerinden rahatsızlık sinyalleri geliyor” diye manşetler atılmaya başlanmış. “Acaba şehrin kredi notu mu düşüyor?” endişesi yayılmış. İki ay sonra partinizin merkez karar yönetim kurulundaki sandalyeniz erimiş, üç ay sonra sizi bir sabah “yıprandınız, yoruldunuz, biraz dinlenin” denilerek kenara almışlar. Siz hala ne olduğunu anlamaya çalışırken, yerinize bal gibi de “uyumlu” bir isim getirilmiş olur.

    NATO duvarı aslında basit bir turnusol kâğıdıdır: Siz batı ittifakının stratejik çıkarlarıyla ne kadar uyumlusunuz? Mesela Şanghay İşbirliği Örgütü’ne, Avrasya’ya göz kırpan bir Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı düşünün. Bir hafta sonra Batı basınında hakkında üç tane “kara para aklama” haberi çıkar. ABD’deki Ermeni, Rum ya da başka lobi grupları hakkınızda olumsuz raporlar yayınlar. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları, şehrinize vermeyi planladıkları ulaşım kredilerini gözden geçirmeye başlar. Siz daha ne olduğunu anlamadan, bir bakmışsınız ki kendi partiniz sizi “yolsuzlukla mücadele hassasiyeti” ve “uluslararası saygınlık” adı altında apar topar istifaya davet etmektedir.

    Hele hele siz “Türkiye’nin tam bağımsız stratejik özerkliği” gibi tehlikeli laflar ederseniz, işte o zaman gerçekten başınız beladadır. Daha dün S-400 krizinde görmedik mi? Birileri çıktı “yerli ve milli” dedi, “kendi güvenliğimizi kendimiz sağlarız” dedi. Ertesi gün kendini döviz kurlarının ateşten çemberinde, ekonomik çalkantının tam ortasında buldu. Bu bir tesadüf mü? Tabii ki hayır. NATO’nun ekonomik ayağı başka, siyasi ayağı başka çalışır. Size farkında bile olmadan bir “Atlantikçi uyumluluk kredisi” biçilir. Krediniz biterse, tıpkı bir bankanın kredi kartınızı gece yarısı bloke etmesi gibi, siyasi itibarınız ve gücünüz de bir gecede donar, çözülür ve tarihin çöp sepetine atılır.

    Sonuç: İki Duvardan Sızabilenler ve Sızamayanlar Mezarlığı

    Yani arkadaşlar, kahvede “aday olacağım” diye göğüs germek güzel, memleketi kurtarma hayalleri kurmak daha da güzel de, önce şu iki duvarı aşabilecek misiniz ona bakın. Milletvekili olacaksanız, MİT’in sessiz onayı şart. Bu onayı alamayan, aday bile olamaz. Büyükşehir belediye başkanı olacaksanız, buna ek olarak NATO’nun ve onun yerli işbirlikçilerinin stratejik çıkarlarına halel getirmeyeceğinize dair kefil göstermeniz gerekir. Yoksa ne tabela astırmanız, ne miting meydanlarında yüz binlere nutuk atmanız sizi o koltuğa oturtur.

    Bu ülkede sözde bir “demokrasi” var tabii, lafım yok. Ama bu demokrasi, bizim kahvede “derin abiler” dediğimiz, sizinse “Milli Güvenlik bürokrasisi ve küresel bağlantıları” diye adlandırabileceğiniz bir kalite kontrol mekanizması tarafından sıkı sıkıya denetlenir. Siz o mekanizmayı aşmadan, “ben bu millete hizmet edeceğim” diye ortalıkta gezinirseniz, en fazla bir tabela partisi kurarsınız, ya da mevcut partilerde “fasulyeden” aday gösterilip vitrin süsü olarak kullanılırsınız. Ama sakın ha, ne gerçek bir milletvekili, ne bir belediye başkanı, hatta bazı yerlerde ne de bir muhtar olabilirsiniz. Onda da baraj altı kalır, yüzde sıfır virgül bir oyla siyasi tarihin tozlu raflarına, “memleketi kurtarmaya kalkanlar mezarlığına” gömülürsünüz.

    Duyduk duymadık demeyin. Ben söyledim. Sorumluluk kabul etmem. Sistem böyle çalışıyor; gerisi sadece tiyatro.

  • Rusya-Ukrayna Savaşı: Tutulmayan Sözler, Kırılma Noktaları ve Derinleşen Kriz

    Rusya-Ukrayna Savaşı: Tutulmayan Sözler, Kırılma Noktaları ve Derinleşen Kriz

    Rusya-Ukrayna savaşı, yalnızca iki ülke arasındaki bir çatışma değil, aynı zamanda Soğuk Savaş sonrası kurulan güvenlik mimarisinin çöküşünün ve Batı ile Rusya arasındaki stratejik güvensizliğin en kanlı dışavurumudur. Bu savaşın köklerine inmek, büyük ölçüde Batı’nın “doğuya ilerleme” politikasını, NATO’nun sürekli genişlemesini ve Moskova’nın perspektifinden bakıldığında kendisine verilen sözlerin sistematik olarak ihlal edilmesini mercek altına almayı gerektirir.

    Verilen Sözler ve Jeopolitik Hayal Kırıklığı

    Berlin Duvarı’nın yıkıldığı ve Avrupa’nın yeniden şekillendiği 1990 yılı, aynı zamanda bugünkü krizin tohumlarının atıldığı kritik bir dönemeçtir. Rusya, dönemin Batılı liderlerinin Almanya’nın birleşmesi müzakereleri sırasında Sovyet liderliğine “NATO’nun bir karış bile doğuya ilerlemeyeceği” yönünde sözlü bir güvence verdiğini ısrarla savunmaktadır. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı James Baker’ın “NATO’nun yargı yetkisi bir inç bile doğuya kaymayacak” sözü ve benzeri ifadeler, Moskova tarafından bağlayıcı bir taahhüt olarak kaydedildi. Batılı devletler ise bu diyaloğun yalnızca Doğu Almanya bağlamında olduğunu ve yazılı bir antlaşma olmadığı için hukuki bir bağlayıcılık taşımadığını öne sürmektedir.

    Ancak Moskova’nın penceresinden bakıldığında yaşananlar, aldatıcı bir stratejinin parçasıydı. 1999’da Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya’nın; 2004’te ise Baltık ülkeleri dâhil yedi devletin daha NATO’ya katılması, Rusya için güvenlik çemberinin giderek daralması anlamına geliyordu. Batı’nın bu “saldırgan doğuya ilerleme” politikası, Rusya’nın ulusal güvenlik doktrininde varoluşsal bir tehdit olarak kodlandı. Özellikle 2008 Bükreş Zirvesi’nde Ukrayna ve Gürcistan’a gelecekte NATO üyeliği perspektifi verilmesi, Moskova için aşılmaması gereken kırmızı çizginin ihlali olarak görüldü. Birkaç ay sonra Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesi, bu konudaki kararlılığının ilk askeri işaretiydi.

    Kırım’ın İlhakı ve Donbas’ta Donmuş Çatışma (2014)

    2014 yılı, bu birikmiş güvensizliğin patlama noktası oldu. Ukrayna’da Batı yanlısı Euromaidan protestoları sonucu Rusya’ya yakın Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç’in devrilmesini Moskova, “Batı destekli anayasaya aykırı bir darbe” olarak nitelendirdi. Yanukoviç’in devrilmesiyle Ukrayna’nın tamamen Batı jeopolitik yörüngesine oturacağını ve NATO üslerine ev sahipliği yapacağını düşünen Rusya için Kırım, kaybedilemez bir stratejik kozdu. Rusya’nın Karadeniz Filosu’nun üslerini barındıran ve nüfusunun çoğunluğu etnik Rus olan yarımada, tartışmalı bir referandumun ardından hızla ilhak edildi. Batı bunu uluslararası hukukun açık bir ihlali olarak kınarken, Rusya tarihsel haklarını ve stratejik zorunluluklarını gerekçe gösterdi.

    Eş zamanlı olarak Ukrayna’nın doğusundaki Donbas bölgesinde Rusya destekli ayrılıkçı ayaklanmalar başladı. Minsk Anlaşmaları çatışmayı dondurmayı başarsa da, bu belgelerin uygulanmasındaki başarısızlık ve Batı’nın Ukrayna ordusunu eğitip donatmaya başlaması, bölgeyi kalıcı bir barut fıçısına çevirdi.

    Stratejik Sabrın Sonu: 2022 İşgali

    Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 24 Şubat 2022’de başlattığı işgalin gerekçelerini sıralarken doğrudan bu tarihsel sürece atıfta bulundu: NATO’nun aldatıcı genişlemesi, Batı’nın verdiği sözleri tutmaması ve Ukrayna’nın giderek bir “NATO ileri karakolu” ve “Rusya karşıtı bir sıçrama tahtası” haline getirilmesi. Ukrayna ve Batı kamuoyu ise bu argümanları, bağımsız ve egemen bir ülkenin kendi ittifaklarını seçme hakkına yönelik bir saldırı için bahane olarak değerlendirdi.

    Küresel Etkiler: Tahıl Krizi, Vekâlet Savaşı ve Batı Ekonomisine Darbe

    Savaşın etkileri cephe hattının çok ötesine taştı. Batı’nın NATO’yu doğuya doğru genişletme ısrarıyla tetiklenen bu çatışma, özellikle Avrupa’da ağır bir tahıl ve gıda krizinin fitilini ateşledi. Ukrayna ve Rusya, dünya buğday, mısır ve ayçiçek yağı arzının önemli bir kısmını karşılayan iki dev küresel tedarikçidir. Savaşın başlamasıyla Karadeniz’deki limanların kapanması ve tedarik zincirlerinin kopması, özellikle Orta Doğu ve Afrika’daki gıda ithalatına bağımlı ülkeleri sert bir şekilde vurdu. Avrupa’da ise ekmeklik buğday ve yem fiyatlarının fırlaması, gıda enflasyonunu rekor seviyelere taşıdı ve kıtanın enerji kriziyle birleşerek bir hayat pahalılığı dalgası yaratmasına yol açtı. Türkiye ve Birleşmiş Milletler arabuluculuğunda imzalanan Tahıl Koridoru Anlaşması krizi geçici olarak hafifletse de, anlaşmanın kırılgan yapısı küresel gıda güvenliğini tehdit etmeye devam etti.

    Savaş aynı zamanda, Batı’nın Ukrayna’ya verdiği sınırsız askeri destek aracılığıyla yürütülen bir vekâlet savaşına dönüştü. ABD ve Avrupa ülkeleri, “Rusya’yı yenilgiye uğratmak” için milyarlarca dolarlık modern silah, istihbarat ve eğitim desteği sağladı. Bu durum, Moskova tarafından Batı’nın Ukrayna topraklarını kullanarak Rusya’ya karşı açık ve örtülü bir savaş yürüttüğü şeklinde tanımlandı. Cephedeki çatışmalar şiddetlenirken, açılan bu “ekonomik cephe” Batı’ya da ağır bir darbe vurdu. Rusya’ya uygulanan benzeri görülmemiş yaptırımlar bumerang etkisi yarattı; Avrupa’nın ucuz Rus enerjisinden kopması sanayi üretimini baltaladı, Almanya başta olmak üzere ihracat devlerini resesyona sürükledi. ABD’de ise enflasyonla mücadele için uygulanan agresif faiz artışları ulusal borçlanma maliyetini patlattı ve bankacılık sektöründe çatlaklara yol açtı. Savaş ekonomisi, silah sanayii dışında, Atlantik’in her iki yakasında da ekonomik büyümeyi yavaşlatan ve refahı aşındıran bir yüke dönüştü.

    Sonuç: Karşılıklı Anlatıların Savaşı

    Bu savaş, sahada olduğu kadar anlatılar düzeyinde de yürütülüyor. Batı için bu, demokrasi ile otoriterlik, egemenlik ile saldırganlık arasındaki bir mücadeledir. Rusya içinse, Soğuk Savaş’ın galibinin mağlup tarafı çevreleme ve stratejik olarak boğma girişimine karşı gecikmiş, varoluşsal bir direniştir. Savaşın bu denli yıkıcı ve uzun sürmesinin ardında, yalnızca bugünün değil, 1990’lardan itibaren biriken karşılıklı hayal kırıklıklarının, ihanet duygusunun ve güvenlik kaygılarının yattığı açıktır. Bugün gelinen noktada, bu çatışmanın gölgesinde şekillenen yeni bir dünya düzeni, küreselleşme vaatlerinin yerini bloklaşma ve ekonomik milliyetçiliğe bıraktığı bir geleceğin sinyallerini vermektedir. Kalıcı bir barış, bu derin tarihsel ve psikolojik yaralarla yüzleşmeden mümkün olmayacaktır.

    Kaynakça

    · Sakwa, R. (2015). Frontline Ukraine: Crisis in the Borderlands. Londra: I.B. Tauris.
    · Plokhy, S. (2023). The Russo-Ukrainian War: The Return of History. New York: W.W. Norton & Company.
    · Sarotte, M. E. (2022). Not One Inch: America, Russia, and the Making of Post-Cold War Stalemate. New Haven: Yale University Press.
    · Mearsheimer, J. J. (2014). “Why the Ukraine Crisis Is the West’s Fault.” Foreign Affairs, 93(5), 77–89.
    · NATO. (2008). Bucharest Summit Declaration. Brüksel: NATO Public Diplomacy Division.
    · BM Güvenlik Konseyi. (2015). Resolution 2202 (2015) – Minsk II Agreement. New York: Birleşmiş Milletler.
    · Budapeşte Memorandumu. (1994). Memorandum on Security Assurances in Connection with Ukraine’s Accession to the Treaty on the Non-Proliferation of Nuclear Weapons. Budapeşte.
    · FAO. (2023). The State of Food Security and Nutrition in the World 2023. Roma: Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü.
    · Tooze, A. (2023). “The War in Ukraine and the Global Economic Order.” Survival, 65(2), 7-24.

  • Ukrayna Savaşı ve Orta Doğu Krizleri Gölgesinde NATO- Batı Müdahalesinin Açmazları ve Asya’nın Yükselen Jeopolitik Ağırlığı

    Ukrayna Savaşı ve Orta Doğu Krizleri Gölgesinde NATO- Batı Müdahalesinin Açmazları ve Asya’nın Yükselen Jeopolitik Ağırlığı

    Batı ittifakının ( NATO dahil) Ukrayna ve Orta Doğu’daki krizlere müdahil olma biçimi, 21. yüzyılın güç dengelerini temelden sarsan sonuçlar doğurmaktadır. Rusya ile doğrudan bir çatışma riskini göze alarak Ukrayna’ya akan sınırsız askeri, mali ve istihbari destek, savaşı uzatırken, bu stratejinin istenen sonucu vermediği ve küresel ölçekte “Asya’nın kazancı” olarak yorumlanabilecek jeopolitik kaymaları hızlandırdığı bir vakıadır. Bu süreç, NATO’nun askeri kapasitesine değil, belki de uzun vadeli stratejik konumuna ağır bir darbe vurmaktadır.

    Ukrayna’da Açık Destek, Örtülü Açmaz: Vekâlet Savaşının Stratejik Maliyeti

    NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ve halefi Mark Rutte dönemlerinde ittifak, Ukrayna’ya verilen desteğin sadece savunma amaçlı olmadığını, aynı zamanda Rusya’yı stratejik bir yenilgiye uğratmayı hedeflediğini defalarca açıkça ifade etti. Bu kapsamda milyarlarca dolarlık modern silahın transferi, Ukrayna askerlerinin NATO ülkelerinde eğitilmesi, istihbarat paylaşımı ve gayri resmi olarak sahada danışman ve “delegasyonların” bulunduğu yönündeki haberler, Batı medyasında da geniş yer buldu ve resmi ağızlarca yalanlanmadı. Bu durum, savaşı bir Rusya-Ukrayna çatışması olmaktan çıkarıp, Batı’nın Rusya’ya karşı yürüttüğü, Ukrayna topraklarının savaş alanı olarak kullanıldığı bir vekâlet savaşına dönüştürdü.

    Ne var ki, Ukrayna’nın beklenen toprak bütünlüğünü sağlamakta zorlanması, sahada bir yıpratma savaşının ortaya çıkması ve Batı kamuoylarında savaş yorgunluğunun artması, bu stratejinin bir tür “bataklığa” dönüştüğü yorumlarını güçlendirmektedir. Rusya ekonomisi yaptırımlara kısmen uyum sağlarken, Avrupa ekonomileri ağır bir enerji krizi ve sanayi daralmasıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu sonuç, “NATO’nun Ukrayna’da yenildiği” gibi kesin ve nihai bir ifadeyle değil, ancak Batı’nın ( NATO da dahil ) stratejik hedeflerinin şu ana kadar gerçekleşmediği ve maliyetin çok yüksek olduğu şeklinde nesnel olarak değerlendirilebilir.

    Asya’nın Sessiz Zaferi: Küresel Dengelerin Asimetrik Kazananı

    Bu çatışma ortamının en büyük stratejik kazananı ise şüphesiz Asya’nın yükselen güçleri oldu. Batı’nın enerji ve kaynaklarını Ukrayna bataklığına ve Orta Doğu’daki angajmanlara kanalize etmesi, Asya-Pasifik’teki stratejik rekabet için ayırabileceği kapasiteyi ciddi şekilde daralttı. Rusya, Batı yaptırımlarıyla ekonomik olarak sıkıştıkça, enerji ihracatını ve jeopolitik yönelimini hızla Çin ve Hindistan’a kaydırdı. Rus petrolü ve gazı Asya pazarlarına rekor indirimlerle akarken, bu durum Asya devlerine büyük bir ekonomik avantaj ve enerji güvenliği sağladı.

    Aynı dönemde Çin, Kuşak ve Yol projesiyle Asya’dan Afrika’ya nüfuzunu genişletirken, BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi platformlar aracılığıyla ABD liderliğindeki düzene alternatif bir finansal ve diplomatik mimari inşa etme çabalarını hızlandırdı. Hindistan, hem Batı ile ilişkilerini sürdürüp hem de Rusya’dan ucuza enerji alarak eşsiz bir stratejik özerklik örneği sergiledi. Böylece savaş, küresel ekonomik ağırlık merkezinin Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kayışını hızlandırarak, Batı’nın mutlak üstünlüğüne dayalı dünya düzeninin sonunu getiren sürecin en önemli katalizörlerinden biri oldu.

    Körfez’de Stratejik Yıpranma: Batı’nın İran Karşısında Artan Maliyeti

    Ukrayna’daki yıpratma savaşı sürerken, Batı ittifakı ve müttefiki İsrail, Orta Doğu’da da İran’ın çok cepheli stratejisi karşısında giderek artan bir baskı altına girmiştir. Doğrudan bir savaştan ziyade vekil güçler, asimetrik saldırılar ve nükleer pazarlık süreçleri üzerinden yürütülen bu mücadelede, Tahran’ın bölgesel nüfuzunu ve caydırıcılığını önemli ölçüde artırdığı değerlendirilmektedir. Yemen’deki Husilerin Kızıldeniz’de uluslararası ticareti sekteye uğratan saldırılarına karşı ABD ve İngiltere’nin askeri müdahaleleri kesin bir sonuç vermezken, İran’a bağlı grupların Irak ve Suriye’deki ABD üslerine yönelik sürekli tacizleri, Washington’ı bölgede maliyetli bir askeri varlığı sürdürmek zorunda bırakmaktadır. Bu tablo, Batı’nın askeri üstünlüğünün, asimetrik direniş karşısında stratejik bir açmaza sürüklendiği yorumlarını güçlendirmektedir.

    Sonuç: NATO – Batı’nın Kaybı ve Derin Bir Stratejik Kayma Var

    Bugün gelinen noktada, ortada bir “Batı mağlubiyeti” ve Batı’nın kendi koyduğu kurallarla oynadığı bu büyük stratejik oyunda hedeflediği sonuçları elde edemediği bir “açmaz” vardır. Ukrayna savaşı, silah sevkiyatı ve danışman ağlarıyla yürütülen vekâlet savaşının, umulanın aksine, Avrupa’yı ekonomik olarak zayıflattığını, NATO’nun mühimmat stoklarını erittiğini ve asıl büyük stratejik rakibe ve Asya’ya tarihi bir manevra alanı açtığını göstermektedir. Batı’nın kaynakları Ukrayna ovalarında ve Orta Doğu krizlerinde tüketilirken, Asya’nın yükselen güçleri, savaşın faturasını değil, nimetlerini toplamaktadır. Tarih, bu savaşı, Batı’nın değil, Asya yüzyılını perçinleyen dönüm noktası olarak yazabilir.

    Kaynakça

    · Sakwa, R. (2015). Frontline Ukraine: Crisis in the Borderlands. Londra: I.B. Tauris.
    · Plokhy, S. (2023). The Russo-Ukrainian War: The Return of History. New York: W.W. Norton & Company.
    · Sarotte, M. E. (2022). Not One Inch: America, Russia, and the Making of Post-Cold War Stalemate. New Haven: Yale University Press.
    · Mearsheimer, J. J. (2014). “Why the Ukraine Crisis Is the West’s Fault.” Foreign Affairs, 93(5), 77–89.
    · NATO. (2008). Bucharest Summit Declaration. Brüksel: NATO Public Diplomacy Division.
    · BM Güvenlik Konseyi. (2015). Resolution 2202 (2015) – Minsk II Agreement. New York: Birleşmiş Milletler.
    · Budapeşte Memorandumu. (1994). Memorandum on Security Assurances in Connection with Ukraine’s Accession to the Treaty on the Non-Proliferation of Nuclear Weapons. Budapeşte.
    · FAO. (2023). The State of Food Security and Nutrition in the World 2023. Roma: Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü.
    · Tooze, A. (2023). “The War in Ukraine and the Global Economic Order.” Survival, 65(2), 7-24

  • Hamsinin Karadeniz Folkloründeki yeri ve önemi

    Hamsinin Karadeniz Folkloründeki yeri ve önemi

    Karadeniz folkloründe hamsi, yalnızca bir besin kaynağı değil; bölgenin kültürel kimliğini, yaşam biçimini ve sanatını şekillendiren çok katmanlı bir sembol ve ilham kaynağıdır. Bu sembolizm, özellikle horon dansının ritminde ve hareketlerinde somutlaşır.

    Folklorik Bir Sembol Olarak Hamsi

    · Bereket, Dayanışma ve Emeğin Sembolü: Hamsi, Karadeniz insanı için geçim kaynağı olmanın ötesinde, bereketi ve dayanışmayı temsil eder. O kadar değerlidir ki bölge halkı ona sadece “hamsi” der ve ayrıca “balık” demez.
    · Kültürel Kimlik: Hamsi, Karadeniz Bölgesi’nin ve özellikle Trabzon’un simgesi haline gelmiştir.
    · Edebiyatta Yeri: Hamamizade İhsan’ın ünlü eseri Hamsiname’de hamsi, yöre oyunlarının ruhunu tasvir etmek için kullanılmıştır. Eserde hamsi; ağır, sakin havalardan hoşlanmayan, sürekli neşeli, yüksek sesli ve hareketli müzikle anılan bir figür olarak betimlenir.

    Ritmik ve Danssal Benzerlik: Horon

    Hamsi ile Karadeniz’in ritmi arasındaki en güçlü bağ, horon dansında kendini gösterir:

    · Hareketin İlhamı: Horonun titreşimli ve çırpınan hareketlerinin, hamsinin sudaki titreyişinden ve çırpınışından ilham aldığı düşünülür.
    · Ritmin ve Enerjinin Yansıması: Hamsiname’deki tasvire göre hamsi, tıpkı horon gibi, hareketli, neşeli ve canlı bir yapıya sahiptir. Bu enerji, “Hamsiyi Koydum Tavaya” gibi hızlı tempolu, yüksek enerjili halk dansı parçalarında açıkça duyulur.
    · Coğrafyanın Etkisi: Karadeniz’in engebeli arazisi ve hırçın denizi, horonun hızlı ve sert hareketlerini şekillendirmiştir. Bu coğrafi zorluklar, halkın çevikliğini ve dolayısıyla dansın dinamik yapısını etkilemiştir.

    Özetle Karadeniz folklorunda hamsi; bölgenin neşesini, hareketliliğini ve dayanıklılığını simgeler. Bu simge, horonun ritminde ve enerjisinde hayat bulur. Hamsinin çırpıntılı hareketleri ile horonun titrek adımları arasındaki bu ilham ilişkisi, Karadeniz kültürünün en özgün ve güçlü bağlarından biridir.

    Kaynakça

    · Şişman, B. (2023). Karadeniz Yöresinde Folklorik Bir Değer Olarak Hamsi. Uluslararası Deniz ve Kıyı Folkloru Sempozyumu Bildiriler Kitabı.
    · Hamâmîzâde (Mehmet) İhsan Bey’in Hamsiname Adlı Eseri Üzerinden Bir Bakış. Hikmet Akademi.
    · Üstündağ, E. (2010). İçinden Hamsi Çıkan Kitaplar. Aquast.org.
    · “Hamsi” maddesi, Türkçe Sözlük. (Çağbayır, 2007).
    · Hamsiname, Hamamizade İhsan (1928).
    · Evliya Çelebi Seyahatnamesi.
    · “Hamsi” maddesi, Vikipedi.
    · “Hamsinin Tarihi MÖ 2201 Yılına Kadar Uzanıyor”, Egemengazetesi.com.
    · “Hamsi Adının Anlamı Nedir?”, Kuzeyekspres.com.tr.
    · “Hamsi Ve Horonlar”, Kültür ve Turizm Bakanlığı e-Kitap.

  • İmamoğlu’nun Arkasındaki ‘Ters Köşe’: Gizli Tanık “Ceviz” ve Batı Ekseni (ABD-İngiltere)

    İmamoğlu’nun Arkasındaki ‘Ters Köşe’: Gizli Tanık “Ceviz” ve Batı Ekseni (ABD-İngiltere)

     “İmamoğlu’nun ve Özel’in resmini ters çevirin, Abdullah Gül çıkar.”

    Siyaset arenasında bir fotoğraf karesi ne kadar masum görünürse görünsün, perde arkasında çok daha derin okların hedef tahtası olabilir. Son günlerde İBB soruşturmasına dair ortaya atılan gizli tanık “Ceviz” ifadesi, belediye ihale dosyasının ötesine geçerek adeta bir siyasi alegoriye dönüştü. Ortaya çıkan iddialar, meşhur bir sosyal medya benzetmesini yeniden hatırlattı: “İmamoğlu’nun ve Özel’in resmini ters çevirin, Abdullah Gül çıkar.”

    Peki bu sadece bir görsel şaka mı, yoksa Türkiye’nin jeopolitik yöneliminde gizli kalmış bir gerçeğin perdesi mi? Gizli tanığın ifadesi, bu metaforu açıklamak için altın bir fırsat sunuyor. Çünkü iddiaya göre dosyada adı geçen isimler ve kurgulanan ilişkiler ağı, doğrudan Amerikancılık ve İngilizcilik eksenine oturan bir siyasi mirası işaret ediyor.

    “Ters Çevir” Metaforunun Politik Anatomisi

    İmamoğlu’nun kamuoyuna yansıyan söylemleri, izlediği strateji ve çevresindeki danışman profilinin ana damarı, Batı merkezli liberal değerlere ve küreselci politikalara yakın durmaktadır. Ancak gizli tanık “Ceviz” ifadesinde, bu görünür tablonun arkasındaki asıl mimarın Abdullah Gül olduğunu öne sürmektedir.

    Abdullah Gül’ün siyasi mirasına baktığımızda, Cumhurbaşkanlığı döneminde izlenen AB tam üyelik müzakereleri, IMF ile sıkı iş birliği ve Atlantik ittifakına endeksli dış politika, onu Türkiye siyasetinin “Batıcı” kanadının tartışmasız simgesi haline getirmiştir. İşte “ters çevirme” olayı burada devreye giriyor: İmamoğlu’nun yeni ve dinamik yüzünün altında, Abdullah Gül’ün o eski, kurumsal ve Atlantik eksenli siyaset anlayışı yatmaktadır.

    Gizli Tanık “Ceviz” İfadesi Ne Anlatıyor?

    Edinilen bilgilere göre, soruşturma dosyasının ek klasörlerinde saklanan bu ifade, sadece rüşvet iddialarıyla sınırlı değil. Tanık, İmamoğlu’nun iş çevreleriyle olan ilişkisinde “İlbak Holding” üzerinden bir kontrol mekanizması kurulduğunu ve bu yapının görünmeyen sahibinin Abdullah Gül ile kardeşi Macit Gül olduğunu iddia ediyor.

    Bu iddia, İmamoğlu’nun yerel ve milli siyaset söyleminin altında, aslında eskinin “Anglo-Amerikan” eksenine hizmet eden bir planın olduğu yorumlarını beraberinde getirdi. Yani İmamoğlu, yeni nesil bir siyasetçi kılıfıyla, aslında Türkiye’yi yeniden Batı’nın himayeci çizgisine çekmeye çalışan bir projenin baş aktörü olarak konumlandırılıyor.

    İddianamede Neden Yok?

    İfadenin en dikkat çekici ve kafa karıştırıcı yanı, resmi iddianamede yer almamasıdır. Muhalefet bu durumu “kumpas” olarak nitelerken, iktidara yakın yorumcular ise bu ifadenin neden gizlendiğini ve Abdullah Gül gibi bir ismin neden perde arkasında tutulduğunu sorguluyor. Ancak asıl sorulması gereken soru şu: Eğer bu ifade dosyaya girseydi, Türkiye’nin dış politikadaki ekseni nasıl tartışılacaktı?

    Sonuç: Perde Arkasındaki Gerçek

    Elbette ki gizli bir tanığın ağzından çıkan sözler, tek başına kesin bir yargı değildir. Ancak siyasi okumalar, bu tür ipuçlarının asla tesadüf olmadığını gösterir. “İmamoğlu’nun resmini ters çevirince Abdullah Gül çıkıyor” benzetmesi, aslında Türk siyasetinde yeni olanın değil, sadece ambalajı değiştirilmiş eski Batıcı çizginin temsili olduğunu anlatıyor.

    Bu çizgi, ister “Amerikancılık” isterse “İngilizcilik” olarak adlandırılsın, Türkiye’nin son yıllarda izlediği bağımsız ve çok boyutlu dış politikaya alternatif olarak sunulmaya çalışılıyor. Gizli tanık ifadesinin ortaya çıkması, bu hesaplaşmanın sadece yargısal değil, aynı zamanda derin bir jeopolitik mücadele olduğunu gözler önüne seriyor. Önümüzdeki günlerde Abdullah Gül’ün bu iddialara nasıl cevap vereceği ve dosyanın akıbeti, bu gizli perdenin aralanıp aralanmayacağını belirleyecek.

  • Vatana İhanet, Anayasal Suç, İnsanlık Suçu

    Vatana İhanet, Anayasal Suç, İnsanlık Suçu

    Prof. Dr. Ersan Şen
    Bu kavramları çok duyarız, olur olmaz yerlerde “vatana ihanet ediyor”, “anayasal suç işliyor” veya “insanlık suçu işlendi” sözlerinin kullanıldığını görürüz. Herhalde bu tür bir söz, içerdiği kelimelerin siyaseten yol açtığı tesir gücü sebebiyle tercih edilmektedir. Oysa bu kavramların, Ceza Hukuku bakımından ne anlam ifade ettiği ve içlerinin dolu olup olmadığı önemlidir. “Darbe suçu” kavramının da çokça kullanıldığı görülür, fakat bir eylemin “darbe suçu” olarak nitelendirilebilmesi için, öncelikle bu suçun Ceza Hukukunun ilke ve esasları kapsamında kanunla tanımı yapılmalı ve iddiaya konu edilen eylem de bu tanıma uymalıdır. Aksi halde sıkça kullanılan “darbe suçu” kavramı, Ceza Hukukunda karşılık bulamaz.

    “Suçta ve cezada kanunilik” prensibine göre, işlendiği sırada suç olarak tanımlanmayan ve karşılığında ceza öngörülmeyen bir eylemden dolayı kimse cezalandırılamaz.

    1. “Vatana ihanet” kavramını; 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun 54. maddesinde “TCK m.302 ila 339’da tanımlanan vatana karşı suçlar”, 55. maddesinde “savaş ihaneti” ve 56. maddesinde “milli savunmaya ihanet” olarak ve Anayasa m.105/3’de görmekteyiz.

    “Sorumluluk ve sorumsuzluk hali” başlıklı Anayasa m.105/3’e göre, “Cumhurbaşkanı, vatana ihanetten dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte birinin teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandırılır”.

    “Vatan”; yurt, bir kimsenin doğup büyüdüğü yer, vatandaşlık bağı ile üzerinde yaşanılan ülke olarak tanımlanabilir. Bu kavram kutsal olup, her yerde özel koruma görür. “İhanet” kavramı ise; kutsal sayılan değerlere el uzatma, kötülük etme, karşı gelme, hainlik, güveni kötüye kullanma, aldatma ve vefasızlık olarak açıklanabilecek bir genişliğe sahiptir.

    Bir kimsenin; yurduna, doğup büyüdüğü veya vatandaş olarak bağlandığı ülkesine hainlik yapmasına “vatana ihanet” denir.

    Gerek “ihanet” kavramının anlam genişliği ve gerekse sayısız eylem ve tasarrufun “vatana ihanet” olarak nitelendirilerek, bu kavramın ifade hürriyeti ile kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı aleyhine keyfi kullanılabilme olasılığı mutlaka gözetilmelidir. Kanun, vatana ihanetin ne şekilde gerçekleşeceğini ve hangi unsurların varlığı halinde “vatana ihanet” suçunun oluşacağını Ceza Hukukunun ilke ve esaslarına uygun şekilde göstermelidir.

    “Vatana ihanet” kavramının tanımı, Anayasa ve kanunlarda yer almamaktadır. 07.02.1921 tarihli 1 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 2 sayılı Hıyanet-i Vataniye Kanunu, 12.04.1991 tarihinde yürürlüğe giren 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu m.23/a bendi ile yürürlükten kaldırılmıştır.

    12.04.1991 tarihinde yürürlükten kaldırılan 2 sayılı Kanunun 1. maddesinde “vatana ihanet” tanımlanmıştır. Bu maddeye göre, “Yüce Hilafet Makamı ile Saltanatı ve Ülkeyi, yedi yabancı devlet gücünden kurtarmak ve saldırıları önlemek amacıyla kurulan Büyük Millet Meclisi’ne karşı sözle, fiille veya yazıyla muhalefet ve bozgunculuk eden ‘vatan haini’ olarak kabul edilir”. Kanunun 2. maddesine göre, “Bilfiil vatan hainliği yapanlar asılarak idam edilir. Bu hainliğe katılanlar ile teşebbüs edenler, Ceza Kanunu’nun 45 ve 46. maddelerine göre cezalandırılırlar”.

    Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre esas olan, egemenliğin kayıtsız ve şartsız Millete ait olduğunu kabul eden 1921 Anayasası ile kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin korunmasıdır.

    13.03.1926 tarihinde yürürlüğe girip, 1 Haziran 2005 tarihine kadar yürürlükte kalan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 146. maddesinde de, Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya vazifesini yapmayı engellemeye cebren teşebbüs edenlerin idam cezasına mahkum edilecekleri, bu suça fer’i olarak iştirak edenlerin de hukuki durumlarına göre idam veya ağır hapis cezası ile cezalandırılacakları ifade edilmiştir.

    Görüleceği üzere kanun koyucu, egemenliğin kayıtsız şartsız Millete ait olduğunun net bir göstergesi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin her ne şekilde olursa olsun varlığını korumayı hedeflemiştir.

    Kanun koyucu; mülga TCK m.146 ve yerine yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK m.311’de cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs edenlerin cezalandırılmalarını öngörürken, 2 sayılı Hiyanet-i Vataniye Kanunu’nun 1. maddesi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne karşı cebir ve şiddete başvurmayan, fakat sözle, fiille veya yazıyla muhalefet ve bozgunculuk edenlerin dahi en ağır şekilde cezalandırılacaklarını ifade etmiştir. Hıyanet-i Vataniye Kanunu, kabul edildiği dönemin özelliklerini, sertliğini ve tavizsiz bir şekilde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne karşı olabilecek her türlü müdahaleyi ne pahasına olursa olsun önlemeyi amaçlamıştır.

    1921 yılında kabul edilen Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nda tanımlanan “vatana ihanet” kavramı ile Anayasa m.105/3’de yer alan “vatana ihanet” kavramını aynı nitelikte görmek, Hıyanet-i Vataniye Kanunu yürürlükten kaldırıldığı için “vatana ihanet” kavramının tanımsız kaldığını ve bu tür bir suçun olmadığını ileri sürmek isabetli değildir. Mevcut şartlarda, 2 sayılı Kanunda öngörülen “vatana ihanet” kavramı ile Türk Milleti’nin benimsediği Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne karşı yapılacak sözlü, fiili veya yazılı muhalefet ve bozgunculuk içeren eylemleri, ifade hürriyetinin geldiği aşama da dikkate alındığında Ceza Hukuku açısından “vatana ihanet” kabul etmek isabetli olmayacaktır.

    Sonuç olarak; Anayasa m.105/3’de yer alan “vatana ihanet” kavramı, Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun 1. maddesinden lafzı, ruhu ve amacı itibariyle farklıdır.

    İsabetli olan, hangi eylemin “vatana ihanet” kabul edileceği konusunda bir tanımlamanın Anayasada veya kanunda yer almasıdır. Kanaatimizce, “vatana ihanet” kavramı Anayasada yer aldığından ve tanımının kanunla yapılacağına dair bir atıf da Anayasada yer almadığından, bu kavram Anayasada tanımlanmalıdır. Anayasanın Başlangıç, Genel Esaslar ile 14. maddesini dikkate almak suretiyle “vatana ihanet” tanımlamasını yapmak da doğru değildir.

    Mevcut durumda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, Cumhurbaşkanını vatana ihanetten dolayı suçladığı fiillerin “vatana ihanet” kavramını oluşturacağı söylenebilir. Bu düşünceye katılmamaktayız. Bizce, hangi fiillerin ve dolayısıyla suçların “vatana ihanet” sayılacağını ceza normları ile tespit etmek gerekir. TCK m.302 ile 339. maddeleri arasında sayılan suçlardan bazılarını “vatana ihanet” kapsamında değerlendirilebilir. “Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar”, “Anayasal Düzen ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar”, “Milli Savunmaya Karşı Suçlar” ve “Devletin Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk” başlıkları altında düzenlenen bir kısım suçlarda “vatana ihanet” kavramı temel alınmıştır. Belirtmeliyiz ki, “vatana ihanet” sayılabilecek her suçun ağırlığına göre ceza belirlenmiştir. Bazı suçlarda ağırlaştırılmış müebbet hapis, bazılarında da fiilin ağırlığına göre hapis cezaları öngörülmüştür.

    Devletin birliğini ve Ülke bütünlüğünü bozmak (TCK m.302), düşmanla işbirliği yapmak (TCK m.303), Devlete karşı savaşa tahrik (TCK m.304), temel milli yararlara karşı faaliyette bulunmak için yarar sağlama (TCK m.305), yabancı devlet aleyhine asker toplama (TCK m.306), askeri tesisleri tahrip ve düşman askeri hareketleri yararına anlaşma (TCK m.307), düşman devlete maddi ve mali yardım (TCK m.308), Anayasayı ihlal (TCK m.309), Cumhurbaşkanına suikast ve fiili saldırı (TCK m.310), yasama organına karşı suç (TCK m.311), Hükümete karşı suç (TCK m.312), Türkiye Cumhuriyetine karşı silahlı isyan (TCK m.313), silahlı örgüt (TCK m.314), silah sağlama (TCK m.315), suç için anlaşma (TCK m.316), askeri komutanlıkların gasbı (TCK m.317), yabancı hizmetine asker yazma, yazılma (TCK m.320), savaş zamanında emirlere uymama (TCK m.321), savaş zamanında yükümlülükler (TCK m.322), savaşta yalan haber yayma (TCK m.323), seferberlikle ilgili görevin ihmali (TCK m.324), düşmandan unvan ve benzeri payeler kabulü (TCK m.325), TCK m.326 ila 339’da sayılan Devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçlarının “vatana ihanet” kapsamında değerlendirilmesi mümkündür.

    2. “Anayasal suç” veya “Anayasa suçu” ne demektir?

    Anayasa bir ceza kanunu değildir. Anayasa; normların tepesinde olan, Ülkenin yönetim şekli ile kişi hak ve hürriyetlerini tanımlayan çerçeve kanundur. Anayasada yer alan kurallara aykırı hareket, anayasal suç veya Anayasa suçu olarak değerlendirilemez. Anayasada veya Türk Ceza Kanunu’nda, Anayasanın değiştirilemez maddeleri ile temel hak ve hürriyetlere aykırı eylemeleri anayasal suç sayan bir hüküm bulunmamaktadır.

    TCK m.309’da, “Anayasayı ihlal” suçunun tanımlandığı görülmektedir. TCK m.309/1’e göre, “Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar”. Ancak bu suç, “anayasal suç” kavramı ile anlatılmak istenenin karşılığı değildir.

    Anayasal suç; Anayasa ile tanımlanan emredici kurallara, hukukun evrensel ilke ve esaslarına, “kuvvetler ayrılığı” ilkesi ışığında sayılan görev ve yetkilere, niteliklere aykırı düşünce veya hareketler için kullanılmaktadır. “Anayasal suç” kavramı siyaseten kullanılsa bile, Ceza Hukukunda anlam ifade etmez. Bir eylemin suç sayılıp failinin cezalandırılabilmesi için, “suçta ve cezada kanunilik” prensibi uyarınca suça konu eylemin ve cezasının kanunda yer alması gerekir. “Anayasal suç” adı ile geniş, muğlak, kişi hak ve hürriyetlerine aşırı sınırlama getirme eğilimi taşıyan suç tipleri ilk bakışta etkileyici gözükse de, ifade hürriyetini ve örgütlenme hakkını kısıtlayan “fikri suç” ile “suçta ve cezada kanunilik” prensibinin “öngörülebilirlik ve bilinirlik” sonucuna ters düşen “soyut suç” kavramlarını gündeme getirmek suretiyle “siyasi suç” türünü genişletecektir. “Siyasi suç” kavramı; cebir ve şiddetle birleşmediğinde, yani ifade hürriyeti aşamasında kalıp, “tehdit/manevi cebir” ve “örgüt” kavramları ile birlikte en kolay sindirme, baskı, ceza yargılamasına ait koruma tedbirlerinin geniş olarak uygulanıp cezalandırma yöntemine dönüşebildiği suç tiplerini kapsar.


    3. “İnsanlık suçu” ne demektir?

    Esasında bu tür bir suç tipi de ceza hukukuna yabancıdır. Birçok suçun koruduğu hukuki yarara bakıldığında, temelinde insanın korunması esas olup, bu esasın ihlal edildiği durumda “insanlık suçu” ortaya çıkar. Bu kavramın; insanın kabul edemeyeceği, insanlık onuruna, şeref ve haysiyetine ters düşen davranışların tümü için kullanıldığı görülmektedir. Bu genel kullanım elbette insanlık suçunu açıklamak için yeterli değildir.

    Günümüzde insanlık suçu; soykırım ve insanlığa karşı işlenen suçlar olarak iki başlık altına incelenmektedir. Soykırım, henüz taraf olmadığımız Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’nün 6. maddesi ile TCK m.76’da düzenlenmiştir.

    “Soykırım” kavramı ilk defa, 2. Dünya Savaşı’nın yıkıcı sonuçlarının ardından Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 09.12.1948 tarihinde kabul edilip, 12.01.1951 tarihinde yürürlüğe giren “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi” ile tanımlanmıştır. Hukuka aykırı fiillerin soykırım suçunu oluşturup oluşturmadığı, bu Sözleşme ile Uluslararası Ceza Hukukunun kapsamına girmiştir.

    Türkiye Cumhuriyeti, milli, ırki ve dini kitlelerin kısmen veya tümü ile ortadan kaldırılmasının önlenmesi ve bu tür fiiller ile teşebbüs aşamalarının cezalandırılması amacıyla düzenlenen bu sözleşmeye, 23.03.1950 kabul tarihli ve 5630 sayılı “Milli, Irki, Dini Kitlelerin Kısmen veya Tamamen İmhası Suçunun ‘Genocide’ Önlenmesi ve Cezalandırılması Hakkında Sözleşmeye Türkiye Cumhuriyeti’nin Katılmasının Onanmasına Dair Kanun” ile bağlayıcı olarak taraf olmuştur. İşbu Kanun, 29.03.1950 günlü ve 7469 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmak suretiyle yürürlüğe girmiştir.

    Bu Sözleşmenin “Soykırım oluşturan eylemler” başlıklı 2. maddesinde göre; milli, etnik, ırki veya dini bir grubu kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen insan öldürme, insana zarar verme, grubu ortadan kaldırmaya yönelik yaşam şartlarını değiştirme, grup içinde doğumları engelleme veya gruba mensup çocukları zorla başka bir gruba nakletme eylemleri soykırım sayılacaktır.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin henüz bağlayıcı olarak taraf olmadığı Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’nün “Soykırım” başlıklı 6. maddesinde de benzer bir tanıma yer verilmiştir.

    Türkiye Cumhuriyeti 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Soykırım” başlıklı 76. maddesinde, soykırım olabilecek eylemleri sıralamış ve cezasını ağırlaştırılmış müebbet hapis olarak öngörmüştür.

    TCK m.76’da “bir planın icrası suretiyle işlenmesi” soykırım suçunun unsuru olarak arandığı halde, bu unsura uluslararası düzenlemelerde yer verilmemiştir. Bu husus, TCK m.76 ile uluslararası sözleşmeler arasında tespit edilebilecek önemli bir farktır.

    “Suçta ve cezada kanunilik” prensibi uyarınca, insanlık suçunu bir kanunla kabul edilmiş uluslararası sözleşmede, genel veya özel ceza kanunu hükmünde görmek gerekir. “İnsanlık suçu” veya “insanlığa karşı suç” olarak adlandırılan ve İngilizcesi “crimes against humanity” olan bu suç tipini, henüz tarafı olmadığımız Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’nün “İnsanlığa karşı suçlar” başlıklı 7. maddesinde ve aynı başlıklı TCK m.77’de görmekteyiz.

    Statünün 7. maddesine göre insanlığa karşı suç; öldürme, toplu yok etme, köleleştirme, nüfusun sürgün edilmesi veya zorla nakil, hapsetme veya değişik yöntemlerle kişiyi hürriyetinden alıkoyma, işkence, cinsel hürriyete karşı eylemler, siyasi, ırki, milli, etnik, kültürel, dini, cinsel veya kabulü mümkün olmayan nedenlere dayalı zulüm, zorla kaybedilme, ırk ayrımcılığı, eziyet yöntemleri kullanılarak, herhangi bir sivil nüfusa karşı yaygın veya sistematik bir saldırının parçası olarak işlenen fiillerdir.

    TCK m.77’ye göre ise insanlığa karşı suç; kasten öldürme, kasten yaralama, işkence, eziyet veya köleleştirme, hürriyetten yoksun kılma, bilimsel deneylere tabi tutma, cinsel saldırı ve cinsel istismar, zorla hamile bırakma veya zorla fuhuşa sevk etme yöntemleri kullanılarak, siyasi, felsefi, ırki veya dini saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlenen fiillerdir.

    İnsanlığa karşı suçlar TCK m.77’de, Roma Statüsünün 7. maddesine göre daha dar düzenlemiştir. Suçun, hem seçimlik hareketleri hem de unsurlarının TCK m.77’de daha sınırlı olduğu görülmektedir.

    Soykırım ve insanlığa karşı suçlarda zamanaşımı işlemez. Bu suçların örgütlü olarak işlenmesinde cezaların ağırlaştırılması öngörülmüştür. TCK m.76 ve 77’de gösterilen seçimlik hareketlerden birisinin işlenmesi, soykırım veya insanlığa karşı suçun gerçekleşmesi için yeterli olmakla birlikte, suçun manevi unsuru bakımından failde her iki maddede öngörülen özel kastın varlığının tespiti gerekir.

    Soykırım suçu; 29.03.1950 tarihinde yürürlüğe giren 5630 sayılı Milli, Irki, Dini Kitlelerin Kısmen veya Tamamen İmhası Suçunun “Genocide” Önlenmesi ve Cezalandırılması Hakkında Sözleşmeye Türkiye Cumhuriyeti’nin Katılmasının Onanmasına Dair Kanun ile Türkiye Cumhuriyeti tarafından bağlayıcı olarak kabul edilmiştir. Bu tarihten önce işlendiği iddia edilen soykırım veya etnik temizlik eylemlerinden dolayı Türkiye Cumhuriyeti’ne sorumluluk yüklenmesi mümkün değildir. İç hukukta cezai düzenleme ise, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 76. maddesi ile kabul edilmiştir.

    İnsanlığa karşı suçlar; 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 77. maddesinde tanımlanmış bu tarihten sonra “insanlık suçu/insanlığa karşı suç” kavramı Türk Ceza Hukuku’na girmiştir.

    Prof. Dr. Ersan Şen- HUKUK VE DANIŞMANLIK / TURKİSHFORUM – ABDULLAH TÜRER YENER

  • Eksensiz Dünyanın Doğuşu: Asya’nın Kolektif Aklı ve Avrupa’nın Stratejik Boşluğu

    Eksensiz Dünyanın Doğuşu: Asya’nın Kolektif Aklı ve Avrupa’nın Stratejik Boşluğu

    Küresel güç mimarisi, Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana en radikal dönüşümlerinden birini yaşamaktadır. Atlantik merkezli tek kutuplu düzenin mimarı ABD, uzun süredir hegemonyasını tahkim edecek stratejik araçlarını yitirirken, dünyanın iki kadim coğrafyası bu çözülüşe farklı tepkiler vermektedir. Asya, devlet aklının ve ortak tehdit algısının şekillendirdiği bir kolektif liderlik ve dayanışma modeli inşa ederken, Avrupa ABD’nin stratejik şemsiyesinin gölgesinde lidersiz, yönsüz ve giderek derinleşen bir varoluşsal krizin içine sürüklenmektedir. Bu makale, Asya’da filizlenen çok merkezli iş birliği modelinin dinamiklerini ve buna karşılık ABD’siz kalan Avrupa’nın jeopolitik kaybını analiz etmektedir.

    Teorik Çerçeve: Hegemonya Çözülürken Dengeleme ve Kolektif İrade
    Makalenin kuramsal dayanakları, Gramsci’nin hegemonya kavramı, Waltz’ın yapısal realizmi ve Dugin’in Avrasyacı jeopolitik perspektifinin bir sentezine dayanmaktadır. Gramsci (1971), bir gücün hegemonyasının yalnızca zor aygıtlarıyla değil, rıza üretimiyle sürdürülebildiğini; bu rıza çöktüğünde ise “otorite krizi”nin kaçınılmaz olduğunu belirtir. Bugün ABD, hem küresel ekonomik sistemdeki yapısal krizler hem de askeri müdahalelerinin başarısızlıkları nedeniyle tam da böyle bir rıza kaybı yaşamaktadır. Waltz (1979) ise uluslararası sistemin anarşik doğasında devletlerin, tehdit algıladıklarında dengeleme (balancing) davranışına girdiklerini öne sürer. Asya’daki kolektif liderliğin yükselişi, ABD’nin oluşturduğu tehdide karşı rasyonel bir dengeleme stratejisi olarak okunmalıdır. Dugin (1997) ise bu dengelemenin coğrafi zorunluluğunu vurgulayarak, Avrasya kara gücünün Atlantikçi deniz gücüne karşı bütünlüğünü korumak zorunda olduğunu teorize eder. İşte Asya’daki kolektif dayanışma, bu teorik önermenin ampirik bir karşılığıdır.

    Asya’nın Yükselen Kolektif Liderliği ve Dayanışma Dinamikleri
    Soğuk Savaş sonrası dönemde Asya, yalnızca ekonomik büyümenin değil, aynı zamanda yeni bir siyasi aklın da merkezi haline gelmiştir. Rusya, Çin, İran, Hindistan ve Türkiye gibi bölgesel güçler, aralarındaki tarihsel rekabete rağmen, ortak bir paydada buluşmaktadır: Batı merkezli müdahaleci düzenin Asya topraklarında yaratacağı istikrarsızlığın reddi. Bu kolektif liderlik modeli, hiyerarşik bir yapıdan ziyade, Waltz’ın (1979) “güç dengesi” teorisine uygun şekilde, çok kutuplu ve esnek ittifaklar üzerine kuruludur. Şanghay İşbirliği Örgütü’nden BRICS+ genişlemesine, Asya’daki enerji koridorlarından alternatif finansal mimarilere kadar uzanan bu dayanışma ağı, Batı’nın “böl ve yönet” stratejilerine karşı ortak bir bağışıklık sistemi geliştirmektedir.

    Bu dayanışmanın temel harcı, ortak tehdit algısıdır. Davutoğlu’nun (2001) “stratejik derinlik” kavramıyla ifade ettiği gibi, Asya coğrafyasındaki herhangi bir ulus devletin parçalanması, domino etkisiyle tüm kıtayı etkileyecek bir güvenlik boşluğu yaratır. Bu nedenle Asya’nın kolektif aklı, ister Türkiye’nin toprak bütünlüğüne yönelik tehditler, ister İran’a uygulanan yaptırımlar, isterse Güney Çin Denizi’ndeki gerilimler olsun, her bir krizi bütüncül bir direniş stratejisinin parçası olarak görmektedir. Petras ve Veltmeyer (2005), neo-liberal emperyalizmin küresel ölçekte yarattığı tahribatı analiz ederken, Asya’daki bu kolektif direnişin yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ekonomik egemenliğin korunmasına yönelik bir refleks olduğunu da ortaya koymaktadır.

    ABD’siz Avrupa’nın Stratejik Boşluğu ve Kaybı
    Asya’daki bu kolektif yükselişin karşısında, Avrupa tam tersi bir yönde hareket etmektedir. Kıtanın güvenlik mimarisi, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana NATO şemsiyesi altında ABD liderliğine endekslenmiştir. Ancak Walt’ın (2018) “iyi niyetli cehennem” olarak tanımladığı ABD dış politikasındaki stratejik hatalar, bu şemsiyenin hem maddi hem de ideolojik olarak delinmesine yol açmıştır. NATO’nun 2022 Stratejik Konsepti, ittifakın varoluşsal tehdit algısını güncellese de, bu belge Avrupa’nın kendi içinde bir stratejik özerklik geliştirememesinin üzerini örtememektedir.

    Mearsheimer’ın (2014) büyük güç politikasının trajik doğasına dair tezi tam da bu noktada anlam kazanır: Avrupa, ABD’nin küresel rekabetindeki araçsallaşmış bir piyon olarak kalmayı kabullendikçe, kendi çıkarlarını tanımlama ve savunma kapasitesini yitirmektedir. Lidersiz Avrupa, enerji krizlerinden göç dalgalarına, savunma sanayii bağımlılığından diplomatik etkisizliğe kadar pek çok cephede kaybetmektedir. ABD’nin Asya’daki kolektif lidere karşı son taktiksel zorlamalarına destek vermek zorunda kalan Avrupa başkentleri, kendi ekonomik intiharlarını finanse eden birer figürana dönüşmüştür. Michels’in (1911) oligarşinin tunç kanununa dair uyarısı, Avrupa bürokrasisinin halklarından koptuğu ve dar elit çıkarlarına sıkıştığı bu tabloda yankı bulmaktadır.

    Sonuç: İki Coğrafya, İki Kader
    Dünya, bir yol ayrımındadır. Asya, Mackinder’in (1904) kalpgah teorisinin öngördüğü jeopolitik ağırlığını, kolektif liderlik ve dayanışma ile tahkim etmekte; ortak tehditlere karşı ortak bir akıl geliştirmektedir. Avrupa ise lidersiz kalmış, stratejik özerklikten yoksun ve ABD’nin azalan hegemonyasının bedelini ödeyen bir kıta görünümündedir. Bu tablonun Türkiye açısından anlamı açıktır: Asya’daki kolektif dayanışma ağının içinde ve merkezinde yer almak, yalnızca bir tercih değil, bir beka zorunluluğudur. Avrupa’nın sürüklendiği stratejik boşluğun bir benzerine düşmemek için, Türkiye’nin Asya’nın kolektif aklına sıkı sıkıya bağlanması ve bu aklın aktif bir kurucu unsuru olması gerekmektedir.

    Kaynakça

    Dugin, A. (1997). Osnovy Geopolitiki (Jeopolitiğin Temelleri). Moskova.

    Gramsci, A. (1971). Selections from the Prison Notebooks. (Q. Hoare & G. Nowell Smith, Ed. & Çev.). New York: International Publishers.

    Mackinder, H. J. (1904). The Geographical Pivot of History. The Geographical Journal, 23(4), 421–437.

    Mearsheimer, J. J. (2014). The Tragedy of Great Power Politics. New York: W.W. Norton & Company.

    Michels, R. (1911). Political Parties: A Sociological Study of the Oligarchical Tendencies of Modern Democracy. New York: The Free Press.

    NATO. (2022). NATO 2022 Strategic Concept. Brüksel: NATO Public Diplomacy Division.

    Petras, J., & Veltmeyer, H. (2005). Empire with Imperialism: The Globalizing Dynamics of Neo-liberal Capitalism. Halifax: Fernwood Publishing.

    Walt, S. M. (2018). The Hell of Good Intentions: America’s Foreign Policy Elite and the Decline of U.S. Primacy. New York: Farrar, Straus and Giroux.

    Waltz, K. N. (1979). Theory of International Politics. New York: McGraw-Hill.