Blog

  • Retorikten Çatışmaya: Türkiye’de Etnik ve Mezhepsel Söylemin Parçalanma ve İç Savaş Dinamiklerini Besleyen Rolü

    Retorikten Çatışmaya: Türkiye’de Etnik ve Mezhepsel Söylemin Parçalanma ve İç Savaş Dinamiklerini Besleyen Rolü

    Sözün Kılıca Dönüştüğü Eşik

    Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş felsefesi itibarıyla, farklı etnik köken ve inanç gruplarını ortak bir vatan ve ortak bir yurttaşlık bağı etrafında birleştirmiş bir üniter devlettir. Bu birliğin korunması, yalnızca anayasal metinlerin ve kurumsal yapıların değil, aynı zamanda siyasi söylemin de kapsayıcı ve birleştirici olmasına bağlıdır. Ancak son yıllarda, devlet yönetimi ve siyasi partiler düzeyinde etnik ve mezhepsel kimliklerin sürekli olarak zikredilmesi, kaşınması ve siyasi rekabetin aracı haline getirilmesi, bu birliği derinden sarsan bir patolojiye dönüşmüştür. Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Alevi, Sünni gibi kategorilerin siyasi söylemin merkezine yerleştirilmesi, toplumsal dokuyu inceltmekte, gruplar arası güveni çökertmekte ve ülkeyi iç savaşın eşiğine sürükleyecek bir kutuplaşma sarmalı yaratmaktadır. Bu makale, etnik ve mezhepsel retoriğin Türkiye’yi neden parçalanmaya ve iç savaşa götüreceğini, bu sürecin dinamiklerini ve aşamalarını analitik bir çerçevede ortaya koymaktadır.

    Kavramsal Çerçeve: Bölücü Retoriğin Kutuplaştırma Mekanizması

    Siyaset bilimi literatürü, etnik ve dini kimliklerin siyasi elitler tarafından araçsallaştırılmasının, çok kimlikli toplumlarda çatışma riskini katlanarak artırdığını göstermektedir. Donald Horowitz’in etnik çatışma kuramı, siyasi girişimcilerin grup kimliklerini harekete geçirerek nasıl bir güvenlik ikilemi yarattığını ayrıntılı olarak açıklar. Bir gruptan siyasi elit, kendi grubunu mağdur, diğer grubu ise tehdit olarak çerçevelediğinde, karşı grup da benzer bir tehdit algısı geliştirir ve her iki taraf da savunmacı bir radikalleşmeye sürüklenir. Bu süreç, Stuart Kaufman’ın sembolik siyaset teorisiyle de örtüşür: Etnik ve dini semboller, korku ve tehdit anlatılarıyla birleştiğinde, kitlelerin mobilize edilmesi için son derece etkili bir yakıt haline gelir. Türkiye bağlamında, devlet yöneticisinin bizzat bu kimlikleri zikrederek gruplara ayrı ayrı seslenmesi, Horowitz’in tarif ettiği güvenlik ikilemini doğrudan tetikler. Her grup, diğerine verilen tavizler karşısında kendisinin kaybettiği duygusuna kapılır ve kendi kimliğine daha sıkı sarılarak savunmacı bir milliyetçiliğe veya mezhepçiliğe yönelir. Bu mekanizma, toplumu ortak paydada buluşturan her türlü siyasi projenin önünü tıkar ve ülkeyi sıfır toplamlı bir kimlik çatışmasına mahkûm eder.

    Türkiye’de Retoriğin Seyri: Kapsayıcılıktan Bölücülüğe Geçiş

    Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel siyasi söylemi, milleti etnik ve mezhebi üstü bir bütün olarak kavramıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” ifadesi, bu kapsayıcı yurttaşlık anlayışının en veciz ifadesidir. Bu anlayış, uzun on yıllar boyunca devlet yöneticilerinin ve siyasi partilerin söyleminde hâkim olmuştur. Ancak son yirmi yılda, bu gelenekten sistematik bir kopuş yaşanmıştır. Erdoğan liderliğindeki siyasi hareket, etnik ve mezhebi kimlikleri siyasi stratejinin merkezine yerleştirerek, her bir gruba ayrı mesajlar üreten parçalı bir retorik inşa etmiştir. Seçim dönemlerinde seçmene “Kürt , Arap, Alevi , Sünni diye ayrı seslenilmesi; etnik ve mezhebi aidiyetlerin kabine dengelerinde, bürokratik atamalarda ve kaynak dağıtımında belirleyici hale gelmesi, üniter devletin ruhuna aykırı bir siyaset tarzını kurumsallaştırmıştır. Bu retorik, toplumu ortak bir milli kimlik altında birleştirmek yerine, her bir grubun kendi kimliğini siyasi pazarlığın konusu haline getirmesine yol açmıştır. Bugün gelinen noktada, siyasi rekabet giderek bir kimlikler savaşına dönüşmüş durumdadır.

    Parçalanma Dinamiği: Güven Erozyonu ve Kümelenme

    Etnik ve mezhepsel retoriğin süreklilik kazanması, toplumsal dokuda onarılması güç yaralar açmaktadır. Bu sürecin ilk aşaması, gruplar arası güvenin erozyona uğramasıdır. Bir siyasi liderin sürekli olarak etnik ve mezhebi grupları ayrıştırarak konuşması, her bir grubun diğerini potansiyel bir tehdit olarak algılamasına yol açar. Sünni vatandaş, Alevi vatandaşın kendisine ayrıcalık tanındığını düşünürken; Alevi vatandaş, Sünni çoğunluğun kendisini baskı altında tuttuğuna inanır. Aynı dinamik, Türk ve Kürt kimlikleri arasında da işlemektedir. Bu güvensizlik ortamı, toplumsal hayatın her alanına sirayet eder. İş yerlerinde, mahallelerde, okullarda ve hatta aile içi ilişkilerde kimlik temelli bir ayrışma baş gösterir. Güvenin çöküşü, fiziksel ve sosyal kümelenmeyi beraberinde getirir. Farklı etnik ve mezhebi gruplar, kendilerini güvende hissettikleri bölgelere çekilmeye başlar. Bu kümelenme, bir yandan gruplar arası teması azaltırken, diğer yandan her bir grubun kendi içinde radikalleşmesini hızlandırır. Bu aşama, üniter devleti oluşturan ortak yaşam alanlarının parçalandığı ve toplumun fiilen ayrıştığı bir eşiktir.

    İç Savaşa Giden Yol: Aşamalı Tırmanış Modeli

    Bu aşamaya gelinmiş bir toplumda, iç savaş ihtimali artık teorik bir senaryo olmaktan çıkar. Literatürdeki aşamalı tırmanış modelleri, etnik ve mezhebi çatışmaların hangi evrelerden geçerek iç savaşa dönüştüğünü açıklar. Birinci evrede, siyasi elitler grup kimliklerini siyasi kazanç için kullanmaya başlar. Türkiye şu anda bu evrededir. İkinci evrede, söylemsel kutuplaşma sokak düzeyine iner ve gruplar arası münferit şiddet olayları görülmeye başlar. Üçüncü evrede, silahlı milis grupları ortaya çıkar ve devletin şiddet tekelini sorgulanır hale getirir. Dördüncü ve son evrede ise, devlet kurumları bölünür, güvenlik güçleri içinde ayrışma yaşanır ve ülke topyekûn bir iç savaşa sürüklenir. Türkiye, etnik ve mezhepsel retoriğin yoğunluğu göz önüne alındığında, birinci evreden ikinci evreye geçişin sinyallerini vermektedir. Toplumsal reflekslerin radikalleşmesi, silahlanma eğilimindeki artış ve siyasi uzlaşı kanallarının tıkanması, bu geçişin göstergeleridir. Geri dönüş için hâlâ zaman vardır; ancak bu zaman hızla daralmaktadır.

    Sonuç: Sözü Düzeltmek, Kaderi Değiştirmek

    Türkiye, etnik ve mezhepsel retoriğin kaşınmasıyla parçalanmaya ve iç savaşa doğru sürüklenmektedir. Bu süreç, tarihin veya coğrafyanın kaçınılmaz bir sonucu değil, doğrudan siyasi aktörlerin bilinçli tercihleriyle inşa edilen bir felakettir. Etnik ve mezhebi kimliklerin siyasi rekabetin aracı haline getirilmesi, toplumsal güveni çökertmekte, gruplar arası kümelenmeyi hızlandırmakta ve iç çatışmanın yapısal koşullarını hazırlamaktadır. Bu gidişatı tersine çevirmenin tek yolu, devlet yöneticileri ve siyasi partiler düzeyinde etnik ve mezhebi retoriğin derhal terk edilmesi, anayasal vatandaşlık bağının yeniden siyasi söylemin merkezine yerleştirilmesidir. Aksi takdirde, bugün söylemde yaşanan parçalanma, yarın sokakta, mahallede ve nihayet tüm ülkede kanlı bir yüzleşmeye dönüşecektir. Türkiye’nin önündeki seçenek, ortak bir millet olarak yaşamak ile etnik ve mezhebi kamplara bölünerek yok olmak arasındadır. Bu seçimin sorumluluğu, her şeyden önce sözü elinde tutanlarındır.

    Kaynakça

    Anderson, B. (1991). Imagined Communities. Verso.
    Atatürk, M. K. (1927). Nutuk. Türk Tayyare Cemiyeti.
    Brubaker, R. (1996). Nationalism Reframed: Nationhood and the National Question in the New Europe. Cambridge University Press.
    Gellner, E. (1983). Nations and Nationalism. Cornell University Press.
    Horowitz, D. L. (1985). Ethnic Groups in Conflict. University of California Press.
    Kaufman, S. J. (2001). Modern Hatreds: The Symbolic Politics of Ethnic War. Cornell University Press.
    Mardin, Ş. (1991). Türk Modernleşmesi. İletişim Yayınları.
    Oran, B. (2001). Küreselleşme ve Azınlıklar. İmaj Yayıncılık.
    Özbudun, E. (2011). Türk Anayasa Hukuku. Yetkin Yayınları.
    Smith, A. D. (1991). National Identity. University of Nevada Press.
    Tanör, B. (2004). Osmanlı Türk Anayasal Gelişmeleri. Yapı Kredi Yayınları.
    Tilly, C. (1978). From Mobilization to Revolution. Addison-Wesley.
    Walter, B. F. (2002). Committing to Peace: The Successful Settlement of Civil Wars. Princeton University Press.

  • Anayasal Kırılma ve Devletin Tasfiyesi: Türkiye Cumhuriyeti’nin Üniter Yapısını Hedef Alan Bir Anayasa Değişikliğinin Büyük İç Savaş Dinamikleri Üzerine Hipotetik Senaryo Analizi

    Anayasal Kırılma ve Devletin Tasfiyesi: Türkiye Cumhuriyeti’nin Üniter Yapısını Hedef Alan Bir Anayasa Değişikliğinin Büyük İç Savaş Dinamikleri Üzerine Hipotetik Senaryo Analizi

    Anayasanın Özüne Saldırı

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, devletin kurucu felsefesini, üniter yapısını ve milletin bölünmez bütünlüğünü güvence altına alan temel hukuk metnidir. Bu metnin ilk dört maddesi, devletin şeklini, cumhuriyetin niteliklerini, devletin bütünlüğünü, resmi dilini, bayrağını, milli marşını ve başkentini tanımlar ve bu maddelerin değiştirilmesini teklif dahi edilemez kılar. Bu çalışmanın hipotetik senaryosu, söz konusu değiştirilemez maddeler başta olmak üzere, anayasanın üniter yapıyı koruyan temel hükümlerinin, dış destekli ve iç işbirlikçiler eliyle değiştirildiği bir durumu kurgulamaktadır. Senaryo, bu değişikliğin Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk milletini hukuki ve fiili olarak yok edeceğini, ardından ülkeyi büyük bir iç savaşa sürükleyeceğini öngörmektedir. Analiz, bu kurgusal fakat olası kırılmanın hangi mekanizmalarla devleti çökerteceğini, toplumsal katmanlarda nasıl bir çatışma dinamiği üreteceğini ve sürecin neden kaçınılmaz olarak büyük bir iç savaşla sonuçlanacağını ortaya koymaktadır.

    Üniter Anayasanın Koruyucu Zırhı ve Değişikliğin Anlamı

    Üniter anayasa, devletin toprak bütünlüğünü ve milletin birliğini koruyan en güçlü hukuki kalkandır. Anayasa’nın 3. maddesi, “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” hükmüyle bu zırhı en üst perdeden ilan eder. Bu hükmün veya ona dayanak oluşturan 2. maddedeki cumhuriyetin niteliklerine dair düzenlemelerin değiştirilmesi, hukuki bir tadilat değil, devletin kurucu sözleşmesinin yırtılmasıdır. Böyle bir değişiklik, anayasayı yapan kurucu iradeye, yani Türk milletine karşı açık bir ihanet ve gasp eylemidir. Bu adım, devletin bekasını teminat altına alan tüm hukuki setleri ortadan kaldırarak, ülkeyi etnik ve mezhebi temelde parçalanmaya hukuken açık hale getirir. Üniter yapının tasfiyesi, federal bir düzenin veya daha kötüsü bağımsız devletçiklerin önünü açar. Bu aşamada, Türkiye Cumhuriyeti hukuken sona ermiş olur. Türk milleti ise, anayasal dayanağını yitirerek, ortak bir siyasi varlık olmaktan çıkar ve alt kimliklere dağılır. Bu, devletin ve milletin eş zamanlı olarak yok edilişidir.

    Hipotetik Krizin Anatomisi: Toplumsal Patlama ve Otorite Boşluğu

    Anayasanın üniter temel hükümlerinin değiştirilmesi, toplumun çok geniş kesimlerinde anında ve şiddetli bir meşruiyet krizi yaratır. Bu değişiklik, halkın rızasına dayanmadan, tepeden inme ve dış baskıyla dayatıldığı ölçüde, algılanan ihanet daha da derinleşir. İlk tepki, ülke çapında eş zamanlı olarak patlak veren kitlesel protestolardır. Bu protestolar, yalnızca siyasi muhalefetle sınırlı kalmaz; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin geniş kesimleri, emniyet teşkilatı mensupları, bürokratlar, akademisyenler, işçiler, çiftçiler ve şehirli orta sınıflar bu sürece kitlesel olarak dahil olur. Ancak buradaki kritik kırılma, güvenlik güçleri içindeki bölünmedir. Ordunun ve emniyetin bir kısmı anayasal düzeni koruma yeminine sadık kalarak direnişe geçerken, diğer bir kısmı siyasi iktidarın yanında konumlanır. Bu bölünme, devletin şiddet tekelini anında çökertir. Otorite boşluğunda, farklı etnik ve siyasi gruplar kendi bölgelerini kontrol etmeye girişir. Silahlı milis grupları, mahalle komiteleri ve yerel savunma birlikleri kurulur. Ülke, birkaç hafta içinde kontrolsüz bir silahlı çatışma alanına dönüşür.

    İç Savaşın Kaçınılmazlığı: Yapısal Faktörler ve Dinamikler

    Bu senaryoda iç savaşın kaçınılmaz olması, birbiriyle bağlantılı dört yapısal faktör tarafından belirlenir. İlk faktör, üniter yapının çökmesiyle ortaya çıkan egemenlik boşluğudur. Herhangi bir merkezi otoritenin kalmadığı bu ortamda, onlarca silahlı grup ortaya çıkar ve her biri kendi egemenlik alanını ilan eder. İkinci faktör, on yıllardır etnik ve mezhepsel retorikle kutuplaştırılmış toplumsal yapının, anayasal değişiklikle birlikte bu kutuplaşmanın silahlı çatışmaya dönüşmesidir. Üçüncü faktör, bölgesel ve küresel güçlerin bu çatışmaya doğrudan müdahil olmasıdır. Federal dayatmayı destekleyen emperyalist güçler, çatışmanın bir tarafına askeri ve lojistik destek sağlarken; karşıt güçler de direnişi destekler. Türkiye, Suriye veya Libya benzeri bir vekâlet savaşları arenası haline gelir. Dördüncü ve en belirleyici faktör ise, Türk milletinin tarihsel karakteridir. Türk milleti, tarih boyunca bağımsızlığını ve devletini canı pahasına savunmuş bir millettir. Anayasanın değişmesi ve devletin tasfiyesi, bu milletin topyekûn direnişiyle karşılaşır. Bu direniş, ne bastırılabilir ne de kontrol edilebilir. Sonuç, ülkenin her karış toprağına yayılan, çok cepheli ve son derece yıkıcı büyük bir iç savaştır.

    Sonuç: Felaketi Önlemenin Tek Yolu

    Bu hipotetik analiz, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını hedef alan bir anayasa değişikliğinin, devleti ve milleti yok edeceğini ve büyük bir iç savaşa yol açacağını açıkça ortaya koymaktadır. Anayasanın değiştirilemez maddeleri, yalnızca hukuki birer metin değil, Türk milletinin varoluş sözleşmesidir. Bu sözleşmenin bozulması, toplumsal düzenin tümüyle çöküşü ve şiddetin kontrolsüz bir şekilde yayılması anlamına gelir. Varılan sonuç kesindir: Anayasa değişikliği, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk milletini yok eder. Bu yok oluşun ardından gelecek olan büyük iç savaş, yalnızca siyasi coğrafyayı değil, bin yıllık kardeşliği ve ortak yaşamı da tarihe gömer. Bu felaketi önlemenin tek yolu, anayasal düzeni can pahasına korumak, değiştirilemez maddelere yönelik her türlü girişimi vatan hainliği olarak tanımak ve bu girişimlere karşı milletçe topyekûn direnmektir.

    Kaynakça

    Atatürk, M. K. (1927). Nutuk. Türk Tayyare Cemiyeti.
    Brubaker, R. (1996). Nationalism Reframed: Nationhood and the National Question in the New Europe. Cambridge University Press.
    Fearon, J. D. & Laitin, D. D. (2003). Ethnicity, Insurgency, and Civil War. American Political Science Review, 97(1), 75-90.
    Gellner, E. (1983). Nations and Nationalism. Cornell University Press.
    Horowitz, D. L. (1985). Ethnic Groups in Conflict. University of California Press.
    Kaufman, S. J. (2001). Modern Hatreds: The Symbolic Politics of Ethnic War. Cornell University Press.
    Özbudun, E. (2011). Türk Anayasa Hukuku. Yetkin Yayınları.
    Smith, A. D. (1991). National Identity. University of Nevada Press.
    Tanör, B. (2004). Osmanlı Türk Anayasal Gelişmeleri. Yapı Kredi Yayınları.
    Tilly, C. (1978). From Mobilization to Revolution. Addison-Wesley.
    Walter, B. F. (2002). Committing to Peace: The Successful Settlement of Civil Wars. Princeton University Press.

  • Üniter Devletin Çözülüş Retoriği: Yönetici Söyleminde Etnik ve Dini Kimlik Vurgusunun Anayasal Suç Niteliği ve Karşılaştırmalı Örnekler

    Üniter Devletin Çözülüş Retoriği: Yönetici Söyleminde Etnik ve Dini Kimlik Vurgusunun Anayasal Suç Niteliği ve Karşılaştırmalı Örnekler

    Milletin Adını Körelten Söylem

    Üniter devlet, yurttaşlarını ortak bir hukuki ve siyasi kimlik altında birleştiren, bu kimliği her türlü alt aidiyetin üzerinde konumlandıran anayasal bir yapıdır. Bu yapının temel dayanağı, milletin bölünmez bütünlüğünün yalnızca kurumsal değil, aynı zamanda söylemsel düzeyde de korunmasıdır. Bir devlet yöneticisinin, yönetimin ve siyasi partilerin, yurttaşları etnik ve dini mezhebi kökenlerini zikrederek kategorize etmesi ve bunu sürekli bir retorik haline getirmesi, üniter devletin ruhuna aykırı olduğu kadar, anayasal düzenin de açık bir ihlalidir. Türkiye’de Erdoğan ve benzerlerinin Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Alevi, Sünni gibi kimlikleri sürekli ve siyasi bir araç olarak dillendirmesi, bu ihlalin en somut ve sistematik örneğini oluşturmaktadır. Bu retorik, masum bir çeşitlilik kabulü değil, üniter devleti yok etme planının propaganda aşamasıdır. Aşağıdaki analiz, bu söylemin neden anayasal bir suç teşkil ettiğini hukuki ve siyaset bilimi açısından ortaya koymakta ve Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya, Çin, İran ve Yunanistan gibi ülkelerde bu tür bir retoriğin neden asla kullanılamayacağını karşılaştırmalı olarak incelemektedir.

    Üniter Devlette Yurttaşlık: Ortak Kimliğin Anayasal Üstünlüğü

    Üniter devlet modeli, egemenliğin tek ve bölünmez olduğu, hukukun tüm ülke topraklarında aynı şekilde uygulandığı bir siyasi örgütlenme biçimidir. Bu modelin ayakta kalabilmesi, anayasal vatandaşlık bağının etnik, dini ve mezhebi aidiyetlerin üzerinde tutulmasına bağlıdır. Anayasa’nın 10. maddesi, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu hükme bağlar. Bu eşitlik ilkesi, devlet yöneticisinin ağzından çıkan her sözün de bu çerçeveye uygun olmasını zorunlu kılar. Yönetici, yurttaşları etnik köken veya inanç grupları üzerinden tanımladığı, sınıflandırdığı veya bu gruplara siyasi vaatlerde bulunduğu anda, anayasal eşitliği ihlal etmiş olur. Daha vahim olan, bu söylemin tekrarlandıkça toplumsal dokuyu etnik ve mezhepsel hatlar boyunca zayıflatması, ortak milli kimliği aşındırması ve üniter yapının çözülüşünün zeminini hazırlamasıdır. Milletin adını köreltmek, önce onu alt kategorilere bölmekle başlar. Bir kez bu alt kategoriler siyasi söylemin ana unsuru haline geldiğinde, ortak vatandaşlık bağı ikinci plana düşer ve her grup kendi özel çıkarını devletin genel çıkarının önüne koymaya başlar. Bu süreç, üniter devletin fiilen federasyona, oradan da bölünmeye sürüklenmesinin söylemsel aşamasıdır.

    Erdoğan Retoriğinin Anatomisi: Bölünmenin Propaganda Aşaması

    Türkiye’de yıllardır sürdürülen ve Erdoğan ile siyasi çevresinin yerleştirdiği retorik, tam da bu aşamayı temsil etmektedir. Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Alevi, Sünni gibi kimliklerin devlet yöneticisi tarafından ısrarla ve tekrar tekrar zikredilmesi, bu grupları siyasi özne haline getirmekte ve her birine ayrı ayrı hitap edilmesini olağanlaştırmaktadır. Oysa üniter devlette yönetici, yalnızca “millet”e ve “vatandaş”a hitap eder. Onun dilinde etnik veya mezhebi alt gruplar bulunmaz; bulunamaz. Bu retoriğin iki temel işlevi vardır. Birincisi, seçmen kitlesini kimlik temelinde parçalayarak her bir gruba ayrı mesajlar vermek ve kısa vadeli siyasi kazanç elde etmektir. İkincisi ve daha uzun vadeli olanı ise, üniter yapının ortadan kaldırılması planının propaganda zeminini hazırlamaktır. Bir devlet yöneticisi, toplumu etnik ve mezhebi bileşenlerine ayırarak konuşmayı alışkanlık haline getirdiğinde, bu bileşenlerin ayrı siyasi statüler talep etmesinin de önünü açar. Bugün söylemde kalan ayrıştırma, yarın hukuki ve idari bir parçalanmaya dönüşür. Bu nedenle, Erdoğan’ın etnik ve dini retoriği, yalnızca bir siyasi üslup meselesi değil, doğrudan anayasal suç teşkil eden, üniter devleti hedef alan bir yok etme planının propaganda aşamasıdır.

    Karşılaştırmalı Perspektif: Fransa, İngiltere, Almanya ve İtalya

    Bu iddiayı sınamanın en etkili yolu, diğer üniter devletlerdeki uygulamaya bakmaktır. Fransa Cumhuriyeti, anayasal düzeninde etnik kimlikleri yok sayan en katı üniter modeli temsil eder. Fransız Anayasası, “tek ve bölünmez” bir cumhuriyet tanımlar. Bir Fransız cumhurbaşkanının Breton, Korsikalı, Alsaslı veya Müslüman, Hristiyan, Yahudi diyerek gruplara ayrı ayrı seslenmesi, düşünülemez bir anayasal skandaldır ve bu kişinin siyasi kariyerini anında sona erdirir. Fransa’da etnik istatistik toplanması dahi yasaktır; zira böyle bir veri toplama, cumhuriyetin bölünmez bütünlüğüne tehdit olarak görülür. İngiltere, çok uluslu bir monarşi olmasına rağmen, başbakan düzeyinde siyasi söylem İngiliz yurttaşlığı temelinde kurulur. İskoç, Galli veya Katolik, Protestan gibi ayrımlar resmi siyasi retoriğin parçası olamaz. Almanya Federal Cumhuriyeti federal yapısına rağmen, başbakan düzeyindeki siyasi söylem Alman milleti kavramı etrafında şekillenir; Bavyeralı, Saksonyalı veya Türk kökenli Alman gibi kategorizasyonlar şansölye tarafından kullanılamaz. İtalya Cumhuriyeti’nde cumhurbaşkanı veya başbakanın Sicilyalı, Lombardiyalı veya Katolik, laik şeklinde hitap etmesi, anayasal bütünlüğe saldırı olarak değerlendirilir ve ağır siyasi yaptırımlarla karşılaşır. Bu örnekler, üniter devletin doğası gereği etnik ve dini retoriğe kapalı olduğunu, Türkiye’deki uygulamanın ise karşılaştırmalı perspektifte ciddi bir anayasal patoloji teşkil ettiğini göstermektedir.

    Karşılaştırmalı Perspektif: Çin, İran ve Yunanistan

    Üniter devlet ilkesinin farklı siyasi rejimlerde de olsa etnik retoriği nasıl sınırladığını görmek için Çin, İran ve Yunanistan örnekleri de incelenmelidir. Çin Halk Cumhuriyeti, çok sayıda etnik grubu barındırmasına rağmen, devlet başkanı düzeyindeki resmi söylemde bu gruplar ancak “Çin milletinin ayrılmaz parçaları” olarak ve bölünmez bütünlük vurgusuyla anılır. Han, Uygur, Tibetli gibi kimliklerin siyasi rekabet veya seçim malzemesi yapılması, devletin bölünmezliği ilkesine aykırı görülerek ağır cezai yaptırımlara tabidir. İran İslam Cumhuriyeti, etnik çeşitliliği (Fars, Azeri, Kürt, Beluci) siyasi söyleme dahil ederken, dini lider ve cumhurbaşkanı bu grupları ayrı siyasi özneler olarak değil, İslam ümmeti ve İran milletinin unsurları olarak anar. Etnik temelli bir siyasi ajitasyon veya seçim propagandası, rejim güvenliğine tehdit sayılır. Yunanistan’da ise başbakan veya cumhurbaşkanının azınlıkları etnik kimlikleri üzerinden zikrederek siyasi söylem kurması, anayasal düzenin temellerine aykırıdır. Yunan anayasal geleneğinde millet, din ve etnisite üstü bir yurttaşlık bağı olarak tanımlanır ve yönetici söylemi bu çerçevenin dışına çıkamaz. Bu üç örnek, yönetim biçimleri ve siyasi kültürleri farklı olsa da, üniter devletin etnik ve dini retoriği dışlayan yapısal mantığının evrensel olduğunu kanıtlamaktadır.

    Sonuç: Retoriğin Ötesi, Egemenliğin Savunusu

    Bir ülkede devlet yöneticisi, yönetim ve siyasi partiler tarafından etnik ve dini mezhebi kökenlerin zikredilerek retorik malzemesi yapılması, üniter devletlerde anayasal olarak suçtur. Bu eylem, toplumu ayrıştırmakta, ortak milli kimliği köreltmekte ve üniter devleti yok etme planının propaganda aşamasını oluşturmaktadır. Erdoğan ve benzerlerinin Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Alevi, Sünni retoriği, tam olarak bu niteliktedir. Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya, Çin, İran ve Yunanistan örneklerinin gösterdiği gibi, bu tür bir söylem üniter devletlerin hiçbirinde kabul edilemez ve anında anayasal yaptırımla karşılaşır. Türkiye’de ise bu retoriğin yıllardır cezasız kalması, anayasal düzenin yıpranmasının ve üniter yapının çözülme riskinin en önemli göstergesidir. Varılan sonuç kesindir: Milleti etnik ve mezhebi kategorilere bölerek konuşan bir yönetici, milletin değil, milleti bölmek isteyenlerin sözcüsüdür ve bu söylemin anayasal suç olarak yargılanmaması, üniter devletin sessizce tasfiyesine seyirci kalınması anlamına gelir.

    Kaynakça

    Anderson, B. (1991). Imagined Communities. Verso.
    Atatürk, M. K. (1927). Nutuk. Türk Tayyare Cemiyeti.
    Brubaker, R. (1992). Citizenship and Nationhood in France and Germany. Harvard University Press.
    Gellner, E. (1983). Nations and Nationalism. Cornell University Press.
    Kili, S. (1969). Kemalism. School of Advanced International Studies.
    Mardin, Ş. (1991). Türk Modernleşmesi. İletişim Yayınları.
    Oran, B. (2001). Küreselleşme ve Azınlıklar. İmaj Yayıncılık.
    Özbudun, E. (2011). Türk Anayasa Hukuku. Yetkin Yayınları.
    Renan, E. (1882). Qu’est-ce qu’une nation? Calmann Lévy.
    Smith, A. D. (1991). National Identity. University of Nevada Press.
    Tanör, B. (2004). Osmanlı Türk Anayasal Gelişmeleri. Yapı Kredi Yayınları.
    Weber, M. (1922). Wirtschaft und Gesellschaft. Mohr Siebeck.

  • Sembolik Komuta, Fiili İşgal: NATO Kolordusu Yapılanmasının Türkiye Cumhuriyeti’nin Bağımsızlık İlkesine Aykırılığı Üzerine Bir İnceleme

    Sembolik Komuta, Fiili İşgal: NATO Kolordusu Yapılanmasının Türkiye Cumhuriyeti’nin Bağımsızlık İlkesine Aykırılığı Üzerine Bir İnceleme

    Üniter Bağımsızlığın Karşılaştığı Yeni Tehdit

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ilkesi, Mustafa Kemal Atatürk’ün ifadesiyle “bilâ kaydü şart” bir egemenliktir. Bu egemenlik, devletin kendi toprakları üzerinde münhasır karar yetkisini ve her türlü dış vesayetten bağışıklığını zorunlu kılar. Ancak son yıllarda, NATO şemsiyesi altında gündeme getirilen yeni bir askeri yapılanma, bu temel ilkeyi doğrudan hedef alan bir nitelik taşımaktadır. Kurulma aşamasında olan ve İstanbul’da bir komuta merkezi ile Adana’da bir kolordu merkezi olarak yapılandırılmaya çalışılan bu çok uluslu güç yapısı, Türkiye’nin bağımsızlık ilkesine aykırıdır ve özünde bir işgal girişimidir. Bu yapının başına sembolik bir Türk komutan atanması, işgal gerçeğini perdelemeye yönelik kozmetik bir düzenlemeden ibarettir. Aşağıdaki analiz, bu yeni NATO kolordusu projesinin hangi mekanizmalar aracılığıyla egemenliği aşındırdığını, tarihsel emsaller ışığında nasıl değerlendirilmesi gerektiğini ve sembolik yerli komuta kurgusunun neden bir meşruiyet sağlamadığını ortaya koymaktadır.

    Egemenlik ve Askeri Komuta: Bağımsızlığın Asgari Koşulu

    Bir devletin bağımsızlığının en somut göstergelerinden biri, kendi topraklarında konuşlanan askeri güçler üzerinde tam ve münhasır komuta yetkisine sahip olmasıdır. Bu yetki, yalnızca törensel bir sıfat değil, operasyonel emir verme, kuvvet konuşlandırma, lojistik akışı yönetme ve nihai olarak savaş ilan etme kararlarını içeren bütüncül bir otoritedir. Uluslararası hukukun temel metinlerinden Montevideo Konvansiyonu, bağımsız bir devleti tanımlarken, diğer devletlerle ilişkiye girme kapasitesinin yanı sıra, belirli bir toprak parçası üzerinde münhasır denetim kurma şartını arar. Bu münhasır denetim, o toprak parçası üzerinde yabancı bir devletin veya uluslararası bir ittifakın silahlı kuvvetlerinin sürekli ve otonom bir komuta zinciriyle varlık göstermemesi gerektiği anlamına gelir. Bir ülkenin topraklarında konuşlanan çok uluslu bir askeri karargâh, o ülkenin egemenlik alanında bir delik açar. Bu karargâhın komuta kademesinde yer alan yabancı subaylar, bağlı oldukları devletlerin stratejik çıkarlarını kollamakla yükümlüdür. Dolayısıyla, bir Türk komutanın bu yapının en tepesinde yer alması, alt kademelerdeki çok uluslu komuta yapısının ve nihai olarak NATO’nun siyasi karar mekanizmalarına bağımlılığın yarattığı egemenlik zaafını ortadan kaldırmaz. Komuta yetkisi, bir bütün olarak milli iradede kalmadığı sürece, bağımsızlıktan söz etmek mümkün değildir.

    Tarihsel Bağlam: Osmanlı’dan Günümüze Yabancı Askeri Misyonlar

    Türkiye topraklarında yabancı askeri misyonların konuşlanması, tarihsel olarak egemenlik kaybının ve çöküş sürecinin habercisi olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Alman ıslah heyetleri ve İngiliz deniz misyonları, başlangıçta masum birer askeri yardım ve modernizasyon projesi olarak sunulmuş, ancak kısa sürede bu misyonların başındaki subayların fiili komutayı ele aldıkları, Osmanlı ordusunu kendi devletlerinin stratejik hedefleri doğrultusunda kullandıkları görülmüştür. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusunun başında bir Alman generalinin, Liman von Sanders’in bulunması ve Osmanlı’nın Alman savaş stratejisine tabi kılınması, bu sürecin en dramatik sonucudur. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte, yabancı askeri misyonların ayrıcalıklı statülerine son verilmiş ve ordu üzerindeki tam milli denetim tesis edilmiştir. Bu tarihsel arka plan ışığında bakıldığında, İstanbul ve Adana’da kurulmaya çalışılan NATO kolordusu yapılanması, Osmanlı’nın çöküş dönemindeki yabancı askeri misyonların modern ve kurumsallaşmış bir versiyonu olarak değerlendirilmelidir. Aradaki temel fark, o dönemde yabancı misyonların varlığının bir zayıflık göstergesi olarak açıkça tartışılabilmesi, günümüzde ise “müttefiklik” ve “ortak savunma” söylemleriyle bu yapının meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır.

    İstanbul Komuta Merkezi ve Adana Kolordu Yapılanmasının Analizi

    Somut proje incelendiğinde, tehdidin boyutları daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Kurulma aşamasındaki bu çok uluslu NATO kolordusu, stratejik komuta merkezini İstanbul’da, operatif kolordu karargâhını ise Adana’da konuşlandırmayı hedeflemektedir. Bu coğrafi tercih, rastlantısal değildir. İstanbul, Boğazlar üzerindeki egemenliğin merkezi ve Türkiye’nin en kritik jeopolitik düğüm noktasıdır. Adana ise, Orta Doğu’ya yönelik tüm operasyonların lojistik üssü konumundadır ve İncirlik Hava Üssü ile birlikte ABD ve NATO’nun bölgesel stratejilerinde kilit bir rol oynamaktadır. Bu iki noktada konuşlanacak bir NATO kolordusu, Türkiye’nin kendi güvenlik politikalarını bağımsızca belirleme yeteneğini doğrudan felce uğratır. Kolordu bünyesinde görev yapacak yabancı subaylar, kendi ülkelerinin istihbarat ağlarına ve siyasi karar mekanizmalarına bağlı olarak çalışacak; Türkiye’nin askeri hareket kabiliyeti, NATO’nun oy birliğiyle karar alma mekanizması içinde eriyecektir. Daha vahimi, bu kolordu yapısı, olası bir ulusal kriz anında Türkiye’nin kendi topraklarında askeri operasyon yapmasını dahi NATO müttefiklerinin onayına tabi hale getirebilir. Bu, egemenliğin sadece aşınması değil, doğrudan doğruya devredilmesi anlamına gelir.

    Sembolik Komutanın İşlevi: Meşruiyet Perdesi ve Aldatıcı Görünüm

    Bu yapının başına bir Türk komutanın atanması, işgal gerçeğini gizlemeye yönelik sinsi bir stratejinin parçasıdır. Sembolik liderlik, sömürge yönetimlerinin klasik bir aracıdır. Tarih boyunca işgalci güçler, yerel halkın tepkisini azaltmak ve uluslararası kamuoyuna meşruiyet görüntüsü sunmak için yerel işbirlikçileri vitrin konumlara yerleştirmiştir. İngiltere’nin Hindistan’daki prenslikleri, Fransa’nın Afrika’daki kukla yöneticileri ve II. Dünya Savaşı’ndaki Vichy Fransası, bu stratejinin akla gelen ilk örnekleridir. NATO kolordusunun başındaki Türk komutan da aynı işlevi görecektir. Bu komutan, görünürde en üst yetkili olsa da, operasyonel planlama, istihbarat akışı, lojistik destek ve nihai stratejik yönlendirme NATO’nun çok uluslu karargâh yapısı ve Brüksel’deki siyasi mekanizmalar tarafından belirlenecektir. Ayrıca, bu Türk komutanın atanması ve görevden alınması sürecinde dahi NATO’nun ve özellikle ABD’nin zımni onayı aranacaktır. Bu durum, komutanın milli iradeye değil, uluslararası bir ittifakın güç dengelerine tabi olduğu anlamına gelir. Dolayısıyla, başında bir Türk komutan bulunması, bu yapıyı milli kılmaz; sadece işgali yerli ve kabul edilebilir göstermeye yarayan bir aldatmacadır.

    Hukuki Boyut: Anayasa ve NATO Anlaşmaları Arasındaki Çelişki

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın egemenliğe ilişkin hükümleri, bu tür bir yapılanmanın önünde aşılmaz bir hukuki engeldir. Anayasa’nın 6. maddesi, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ve hiçbir surette devredilemeyeceğini açıkça hükme bağlar. Aynı şekilde, 117. madde milli savunma yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Cumhurbaşkanı tarafından kullanılacağını belirtir. NATO kolordusu yapılanması ise, bu anayasal yetkiyi fiilen çok uluslu bir yapıya aktarmakta ve milletin egemenliğini uluslararası bir ittifakın karar mekanizmalarına tabi kılmaktadır. Kuzey Atlantik Antlaşması’nın hiçbir maddesi, üye devletlerin egemenliğini devretmesini meşrulaştırmaz; aksine, antlaşma ulusal egemenlik ilkesini zımnen tanır. Dolayısıyla, NATO çerçevesinde kurulacak bir çok uluslu kolordunun Türkiye topraklarında konuşlandırılması, anayasal düzen ile uluslararası taahhütler arasında derin bir çatışma yaratmakta ve bu çatışmada anayasal hükümler açıkça ihlal edilmektedir. Bu hukuki tablo, söz konusu yapılanmanın sadece siyasi değil, aynı zamanda ağır bir anayasal suç olduğunu ortaya koymaktadır.

    Sonuç: İşgali Bilmek ve Direnmek

    İstanbul’da komuta merkezi ve Adana’da kolordu merkezi olarak kurulma aşamasında olan NATO yapılanması, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık ilkesine aykırıdır ve özünde bir işgal girişimidir. Başında sembolik bir Türk komutanın bulunması, bu gerçeği değiştirmediği gibi, işgali gizleyen bir meşruiyet perdesi işlevi görmektedir. Tarihsel emsaller, hukuki çerçeve ve stratejik analiz, bu yapının egemenliği aşındıracağını, milli savunma yetkisini uluslararası bir ittifaka devredeceğini ve Türkiye’yi bağımsız karar alamayan bir uydu devlet konumuna sürükleyeceğini açıkça göstermektedir. Varılan sonuç nettir: Bu yapılanmanın derhal durdurulması, mevcut NATO üslerinin ve tesislerinin statüsünün yeniden müzakere edilmesi ve Türkiye’nin tam bağımsız savunma kapasitesinin güçlendirilmesi, milli bekânın asgari koşullarıdır. Aksi halde, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yabancı askeri misyonlar eliyle yaşanan egemenlik kaybının çok daha kurumsallaşmış ve geri döndürülemez bir versiyonuyla yüzleşmek kaçınılmaz olacaktır.

    Kaynakça

    Atatürk, M. K. (1927). Nutuk. Türk Tayyare Cemiyeti.
    Bodin, J. (1576). Les Six Livres de la République. Jacques du Puys.
    Calder, K. E. (2007). Embattled Garrisons: Comparative Base Politics and American Globalism. Princeton University Press.
    Cooley, A. (2008). Base Politics: Democratic Change and the U.S. Military Overseas. Cornell University Press.
    Krasner, S. D. (1999). Sovereignty: Organized Hypocrisy. Princeton University Press.
    Lutz, C. (2009). The Bases of Empire: The Global Struggle against U.S. Military Posts. NYU Press.
    Özbudun, E. (2011). Türk Anayasa Hukuku. Yetkin Yayınları.
    Tanör, B. (2004). Osmanlı Türk Anayasal Gelişmeleri. Yapı Kredi Yayınları.
    Vine, D. (2015). Base Nation: How U.S. Military Bases Abroad Harm America and the World. Metropolitan Books.
    Weber, M. (1922). Wirtschaft und Gesellschaft. Mohr Siebeck.

  • Egemenlik Paradoksu: Yabancı Askeri Üslerin Bağımsızlık İlkesi Üzerindeki Aşındırıcı Etkisi ve ABD Örneği

    Egemenlik Paradoksu: Yabancı Askeri Üslerin Bağımsızlık İlkesi Üzerindeki Aşındırıcı Etkisi ve ABD Örneği

    Bağımsızlığın Ontolojik Sınırı: Askeri Varlık Sorunsalı

    Ulus devletlerin kurucu unsurları arasında yer alan egemenlik, teorik düzlemde mutlak, bölünmez ve devredilmez bir yetki olarak tanımlanır. Bu tanım, bir devletin kendi toprakları üzerinde nihai karar verici olmasını ve dış güçlerin müdahalesinden bağışık kalmasını zorunlu kılar. Ancak günümüz uluslararası sisteminde, egemenliğin bu mutlakçı yorumu ile devletlerin imzaladığı ikili veya çok taraflı askeri işbirliği anlaşmaları arasında derin bir gerilim mevcuttur. Bu gerilimin merkezinde, bir devletin kendi rızasıyla da olsa, topraklarında yabancı bir gücün kalıcı askeri varlığını kabul etmesinin, o devletin bağımsızlığını fiilen ortadan kaldırıp kaldırmadığı sorusu yatmaktadır. Bu bölümde savunulan temel tez şudur: Eğer bir ülkede başka bir ülkenin askeri üssü veya müttefik adı altında konuşlanmış askeri bir varlık bulunuyorsa, o ülke, görünürdeki hukuki statüsü ne olursa olsun, tam anlamıyla bağımsız sayılamaz. Bu durum, egemenliğin özüne dokunan bir aşınma yaratmakta ve ülkeyi fiili bir işgalin modern, yumuşak formuyla karşı karşıya bırakmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel ölçekteki askeri üs ağı, bu tezin somutlaştığı en çarpıcı örnek olarak öne çıkmaktadır.

    Kavramsal Çerçeve: Egemenlik, Müdahale ve Rıza İkilemi

    Egemenlik kavramı, Jean Bodin’den bu yana devletin tanımlayıcı niteliği olarak kabul edilmiş, Thomas Hobbes ve John Austin gibi düşünürler tarafından mutlak komuta gücü olarak kavramsallaştırılmıştır. Modern uluslararası hukukun temel metinlerinden Montevideo Konvansiyonu, bağımsız bir devleti tanımlarken, diğer devletlerle ilişkiye girme kapasitesinin yanı sıra, belirli bir toprak parçası üzerinde münhasır denetim kurma şartını arar. Bu münhasır denetim, o toprak parçası üzerinde yabancı bir devletin silahlı kuvvetlerinin sürekli ve otonom bir varlık göstermemesi gerektiği anlamına gelir. Burada kilit mesele, ev sahibi ülkenin verdiği “rıza”nın niteliğidir. Hukuki pozitivist bir bakış açısı, egemen bir devletin özgür iradesiyle imzaladığı bir anlaşmanın bağımsızlığı zedelemediğini iddia edebilir. Ancak eleştirel uluslararası ilişkiler kuramları ve bağımlılık ekolü, bu rızanın çoğu zaman asimetrik güç ilişkileri, ekonomik baskı veya güvenlik şantajı altında üretildiğini ortaya koyar. Hegemonik bir gücün dayattığı veya cazip kıldığı bir askeri varlık anlaşması, egemenliğin biçimsel kabuğunu korurken, içeriğini tamamen boşaltabilir. Bir ülke topraklarında yabancı asker konuşlandırdığı andan itibaren, o topraklar üzerindeki nihai karar yetkisi pratikte sınırlanır; o ülkenin dış ve güvenlik politikaları, üs sahibi devletin stratejik çıkarlarına tabi hale gelir. Bu tabiiyet ilişkisi, klasik anlamda bir sömürge statüsü yaratmasa bile, “sınırlı egemenlik” veya “uydu devlet” olarak adlandırılabilecek bir konumu beraberinde getirir.

    ABD’nin Küresel Askeri Üs Ağı: Modern İşgalin Coğrafyası

    Amerika Birleşik Devletleri, tarihte benzeri görülmemiş bir küresel askeri varlık ağı kurmuştur. David Vine’ın kapsamlı araştırmalarına göre, ABD’nin seksenin üzerinde ülkede yedi yüzü aşkın askeri üssü bulunmakta ve bu üsler, Antarktika hariç her kıtada konuşlanmış durumdadır. Bu rakam, Pentagon’un resmi olarak kabul ettiği sayının çok üzerindedir; zira “işbirliği noktası”, “lojistik merkez” veya “eğitim tesisi” gibi muğlak adlandırmalar altında faaliyet gösteren çok sayıda yapı, istatistiklerin dışında tutulmaktadır. Japonya’daki Okinawa, Güney Kore’deki Camp Humphreys, Almanya’daki Ramstein, Türkiye’deki İncirlik ve Katar’daki El Udeid üsleri, bu ağın en bilinen düğüm noktalarıdır. Her bir üs, ev sahibi ülkenin egemenliğini doğrudan sınırlayan özel hukuki statülerle işletilir. Bu statüler, çoğu durumda ABD askeri personeline geniş dokunulmazlıklar tanımakta, üslerin bulunduğu toprakları ev sahibi ülkenin yargı yetkisinden fiilen çıkarmakta ve ABD’ye, ev sahibi ülkenin onayı olmaksızın bu üslerden operasyon başlatma imkânı vermektedir. İncirlik Üssü örneğinde olduğu gibi, tesisin kullanımına dair nihai karar mekanizmasının Washington’da bulunması, ev sahibi ülkenin kendi toprakları üzerindeki denetiminin ne denli kırılgan olduğunu açıkça göstermektedir. Bu tablo, söz konusu ülkelerin tam bağımsız devletler olarak tanımlanmasını güçleştiren yapısal bir bağımlılık ilişkisi yaratmaktadır.

    İşgalin Yeni Formu: Rıza Üretimi ve Egemenlik Yanılsaması

    Yabancı askeri üslerin yarattığı bağımsızlık sorununu kavramak için, işgal kavramını yeniden düşünmek gerekir. Geleneksel işgal, bir devletin topraklarının diğer bir devlet tarafından rıza dışı askeri kontrol altına alınmasıdır. Oysa ABD’nin üs politikası, işgali rıza mekanizmaları aracılığıyla normalize eden post modern bir stratejiye dayanır. Bu strateji, güvenlik şemsiyesi vaadi, askeri yardım paketleri, ekonomik teşvikler ve siyasi elitlerin hegemonik güçle kurduğu çıkar ortaklığı üzerinden işler. NATO çerçevesinde müttefiklik statüsüyle konuşlandırılan üsler, bu rıza üretiminin en kurumsallaşmış örnekleridir. Ev sahibi ülke, kendi güvenliğini garanti altına aldığını düşünürken, aslında güvenliğinin anahtarını bir başka devlete teslim etmekte ve stratejik özerkliğini kaybetmektedir. Bu durum, bağımsızlığın en temel göstergelerinden biri olan kendi savunma politikasını belirleme kapasitesini ortadan kaldırır. ABD üslerine ev sahipliği yapan ülkeler, ABD’nin hasımlarına karşı otomatik olarak hedef haline gelir; ABD’nin bölgesel çıkarları doğrultusunda savaşlara sürüklenme riski taşır ve en kritik anlarda dahi üslerin kullanımını engelleme veya sınırlandırma yetkisinden yoksun kalır. Bu çerçevede, askeri üs barındıran bir ülkenin bağımsız olduğunu iddia etmek, egemenliğin biçimsel göstergelerini gerçek sanan bir yanılsamaya kapılmaktan ibarettir.

    Türkiye Bağlamında Değerlendirme: İncirlik ve Ötesi

    Türkiye Cumhuriyeti özelinde yapılacak bir değerlendirme, bu tezin somutlaştırılması açısından kritik öneme sahiptir. 1954 tarihli Askeri Kolaylıklar Anlaşması ile ABD kullanımına açılan İncirlik Hava Üssü, on yıllardır Türkiye’nin egemenlik tartışmalarının merkezinde yer almaktadır. Üssün kuruluş amacı, Soğuk Savaş döneminde Sovyet tehdidine karşı ortak savunma olarak sunulsa da, sonraki yıllarda üssün Türkiye’nin milli çıkarlarıyla çelişen veya doğrudan Türkiye’yi hedef alan operasyonlarda kullanılabileceği endişesi sürekli canlı kalmıştır. 1975-1978 yılları arasında ABD’nin Kıbrıs Harekâtı nedeniyle uyguladığı silah ambargosu sırasında İncirlik’in ve diğer tesislerin statüsü sorgulanmış; 2003 Irak Savaşı öncesinde TSK’nın olası operasyonlara katılımı konusunda yaşanan kriz, üssün yarattığı bağımlılığın dramatik bir göstergesi olmuştur. Daha yakın dönemde, Suriye iç savaşı sırasında İncirlik’in PKK’nın uzantılarına karşı kullanılması konusunda yaşanan tereddütler ve FETÖ’nün darbe girişimi sonrası üs komutanının rolü, yabancı bir askeri varlığın ulusal güvenlik açısından taşıdığı varoluşsal riskleri gözler önüne sermiştir. Bu tarihsel kayıt, İncirlik ve diğer NATO tesislerinin varlığının, Türkiye’nin tam bağımsızlığını sorgulanır hale getirdiğini ve “müttefik” adı altında işleyen bir egemenlik aşınması yarattığını kanıtlar niteliktedir.

    Sonuç: Egemenlik ve Askeri Varlık Arasındaki Uzlaşmaz Çelişki

    Yabancı askeri üsler ile bağımsızlık arasındaki ilişki, özünde bir uzlaşmaz çelişki barındırır. Bir devletin kendi toprakları üzerinde münhasır denetim kurma hakkı ile başka bir devletin askeri gücüne kalıcı ev sahipliği yapması, mantıksal ve hukuki olarak bir arada var olamaz. ABD’nin küresel üs ağı, bu çelişkinin en yaygın ve en kurumsallaşmış örneğini oluşturmaktadır. Varılan sonuç nettir: Topraklarında yabancı bir askeri üs bulunduran ülke, ne kadar güçlü bir hukuki söylem inşa ederse etsin, ne kadar gönüllü bir rıza gösterdiğini iddia ederse etsin, fiilen bağımsız değildir. Bu ülkeler, egemenliğin biçimsel sıfatlarını taşımakla birlikte, özünde bir tür modern himaye rejimi altında varlıklarını sürdürmektedir. Tam bağımsızlık, yalnızca anayasal bir ilanın veya uluslararası tanınmanın değil, aynı zamanda topraklar üzerinde yabancı silahlı güçlerin bulunmamasının sonucudur. Bu ilke, herhangi bir devletin gerçek anlamda egemen olup olmadığını değerlendirmenin yalın ve sağlam bir ölçütünü sunmaktadır.

    Kaynakça

    Bodin, J. (1576). Les Six Livres de la République. Jacques du Puys.
    Calder, K. E. (2007). Embattled Garrisons: Comparative Base Politics and American Globalism. Princeton University Press.
    Cooley, A. (2008). Base Politics: Democratic Change and the U.S. Military Overseas. Cornell University Press.
    Hobbes, T. (1651). Leviathan. Andrew Crooke.
    Krasner, S. D. (1999). Sovereignty: Organized Hypocrisy. Princeton University Press.
    Lutz, C. (2009). The Bases of Empire: The Global Struggle against U.S. Military Posts. NYU Press.
    Morrissey, J. (2013). The Long War: CENTCOM, Grand Strategy, and Global Security. University of Georgia Press.
    Vine, D. (2015). Base Nation: How U.S. Military Bases Abroad Harm America and the World. Metropolitan Books.
    Waltz, K. N. (1979). Theory of International Politics. McGraw-Hill.
    Weber, M. (1922). Wirtschaft und Gesellschaft. Mohr Siebeck.

  • Üniter Yapının Dönüşümü ve Toplumsal Kırılma Riski: Federal Anayasa Dayatması, PKK Terör Örgütüyle İlişkili Af Süreci ve İç Savaş Dinamikleri Üzerine Hipotetik Senaryo Analizi

    Üniter Yapının Dönüşümü ve Toplumsal Kırılma Riski: Federal Anayasa Dayatması, PKK Terör Örgütüyle İlişkili Af Süreci ve İç Savaş Dinamikleri Üzerine Hipotetik Senaryo Analizi

    Kırılgan Bir Denge Üzerine Kurulu Varsayım

    Bu yazıda Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter devlet yapısını hedef alan bütüncül bir dönüşüm girişiminin, toplumsal ve siyasi düzlemde yaratabileceği kriz dinamikleri, hipotetik bir senaryo çerçevesinde incelenmektedir. Senaryonun temel varsayımları şunlardır: PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan ve çok sayıda PKK mensubunun serbest bırakıldığı, buna eş zamanlı olarak Türkiye’nin üniter yapısını ortadan kaldıran federal bir anayasanın, halkın geniş kesimlerinin rızası alınmadan ve açık bir zorlayıcılıkla yürürlüğe konulduğu bir ortam kurgulanmaktadır. Bu varsayımlar altında ortaya çıkması muhtemel meşruiyet krizi, toplumsal mobilizasyon, güvenlik güçlerinin tutum değişkeni ve siyasi uzlaşı mekanizmalarının çöküşü gibi faktörler analitik bir çerçevede değerlendirilmektedir. Analiz yapılırken, “iç savaş kesin çıkar” veya “kimse durduramaz” türünden deterministik ve indirgemeci yargılardan bilinçli olarak kaçınılmakta; bunun yerine, siyaset bilimi literatüründe iç savaş ve toplumsal çatışma dinamiklerini açıklayan çok değişkenli modeller referans alınmaktadır. Zira toplumların bu tür travmatik süreçlere vereceği tepki, liderlik kapasitesi, kurumsal dayanıklılık, uluslararası konjonktür ve ekonomik istikrar gibi pek çok bağımsız değişkenin eş zamanlı etkileşimine bağlıdır. En kötü senaryodan en iyi ihtimale uzanan bir yelpazede, krizin seyrini belirleyecek temel faktörler ortaya konmaktadır.

    Kavramsal Çerçeve: İç Savaş, Meşruiyet Krizi ve Devlet Kapasitesi

    Bir ülkede iç savaşın patlak vermesi, literatürde yaygın kabul gördüğü üzere, tek bir kışkırtıcı olayın değil, yapısal zafiyetlerin birikimli sonucudur. Ted Robert Gurr’un göreli yoksunluk teorisi, James Fearon ve David Laitin’in devlet kapasitesi ve coğrafi koşullara yaptığı vurgu ile Barbara Walter’ın egemenlik boşluklarına dair analizleri, bir iç çatışmanın fitilini ateşleyen temel koşulları tanımlar. Bu kuramsal çerçeve ışığında, ele alınan hipotetik senaryoda ilk kırılma noktası, devletin temel dayanağı olan anayasal düzenin, geniş toplumsal rıza olmaksızın radikal biçimde değiştirilmesidir. Bu eylem, Max Weber’in tanımladığı anlamda meşruiyet zeminini ortadan kaldırır ve devletin şiddet kullanma tekelini sorgulanır hale getirir. Federal bir anayasanın dış dayatma ve iç işbirlikçiler eliyle yürürlüğe konması, toplumun önemli bir kesimi tarafından bir “ihanet” ve “işgal” olarak kodlanır. Bu kodlama, bireysel tepkileri aşan kolektif bir direniş kimliğinin oluşmasına zemin hazırlar. İkinci kritik faktör, PKK terör örgütü lideri ve mensuplarının serbest bırakılmasıdır. Bu adım, on yıllardır süren terörle mücadele sürecinde ağır bedeller ödemiş bir toplumda, adalet duygusunun ve devlete olan güvenin toptan çöküşüne yol açar. Mağduriyet psikolojisi, radikalleşme süreçlerini hızlandıran en güçlü katalizörlerden biridir. Bu iki temel etken bir araya geldiğinde, devlet kapasitesi hızla aşınır, toplumsal sözleşme yırtılır ve ülke, siyaset biliminde “başarısız devlet” sendromuna giden sürecin ilk aşamalarına girer.

    Hipotetik Krizin Anatomisi: Çok Boyutlu Bir Güvensizlik Sarmalı

    Bu senaryo altında, Türkiye’de ortaya çıkacak krizin çok boyutlu ve birbirini besleyen bir sarmal halinde ilerlemesi beklenir. İlk boyut, toplumsal mobilizasyondur. Başta milliyetçi çevreler, Kemalist düşünceyi benimsemiş toplum kesimleri, emekli askerler ve terörle mücadelede şehit vermiş aileler olmak üzere, toplumun çok farklı katmanlarını kapsayan kitlesel protestolar patlak verir. Bu protestolar, yalnızca meydan mitingleriyle sınırlı kalmaz; sivil itaatsizlik eylemleri, iş bırakmalar ve genel grev dalgaları ülke geneline yayılır. İkinci boyut, güvenlik güçleri içindeki bölünme riskidir. Emniyet ve ordu mensupları, meşruiyetini yitirmiş bir siyasi irade ile anayasal düzeni koruma yemini arasında sıkışır. Güvenlik bürokrasisi içinde, federal dayatmayı kabul edenler ve buna karşı direnenler şeklinde bir ayrışma yaşanması, çatışmanın çok daha tehlikeli ve öngörülemez bir boyuta taşınmasına neden olur. Tarihsel örnekler, güvenlik güçleri bölündüğünde iç savaş eşiğinin hızla aşıldığını göstermektedir. Üçüncü boyut, yerel ve bölgesel düzeyde ortaya çıkacak fiili durumlardır. Üniter yapının çökertilmesiyle oluşan egemenlik boşluğunda, farklı etnik ve siyasi gruplar kendi bölgelerini kontrol etmeye girişebilir. Bu durum, silahlı milis gruplarının ortaya çıkmasına ve yerel çatışmaların fitilinin ateşlenmesine yol açar. Bu üç boyut eş zamanlı olarak işlemeye başladığında, yaygın sokak çatışmaları, kitlesel şiddet olayları ve kontrolden çıkmış bölgesel çarpışmalar kaçınılmaz hale gelir. Ülke, topyekûn bir iç savaştan henüz uzak olsa bile, onu hızla oraya sürükleyebilecek bir istikrarsızlık sarmalına gömülür.

    Kriz Yönetimi ve Sınırlayıcı Faktörler: Felaketi Engellemenin Eşiği

    Yukarıda çizilen karamsar tablonun mutlak bir kader olmadığını belirtmek analitik bir zorunluluktur. Krizin iç savaşa dönüşmesini engelleyebilecek bir dizi sınırlayıcı faktör de mevcuttur ve bunların varlığı veya yokluğu sonucu belirleyecektir. En kritik faktör, devlet kurumlarının dayanıklılığı ve işleyişini sürdürebilme kapasitesidir. Eğer yargı, merkez bankası, bürokratik aygıt ve eğitim sistemi gibi temel kurumlar, siyasi krize rağmen tarafsız ve anayasal çizgide kalmayı başarırsa, devletin çöküşü engellenebilir. İkinci sınırlayıcı faktör, siyasi diyalog kanallarının tamamen kapanmamasıdır. Muhalefet partileri, sivil toplum kuruluşları ve kanaat önderleri, sokaktaki öfkeyi siyasi müzakere zeminine kanalize edebilirse, şiddetin dozu kontrol altında tutulabilir. Üçüncü faktör, kriz yönetiminin liderlik düzeyidir. Soğukkanlı, kapsayıcı ve devletin bekasını şahsi veya partisel çıkarların üzerinde tutan bir liderlik, gerilimi düşürebilir. Dördüncü faktör, uluslararası toplumun ve dış güçlerin tutumudur. Eğer emperyalist aktörler, çıkarları gereği kaosu derinleştirmek yerine “kontrollü bir istikrarsızlığı” tercih ederlerse, çatışmanın tüm ülkeyi saracak bir iç savaşa dönüşmesine bilinçli olarak set çekebilirler. Son olarak, toplumun hafızası ve sağduyusu da belirleyici bir rol oynar. Türkiye toplumu, 1990’lı yıllarda PKK terör örgütünün estirdiği şiddetin en karanlık yüzünü deneyimlemiştir. Bu kolektif hafıza, “bir daha asla” duygusunu tahkim ederek, toplumu uçurumun kenarından dönme yönünde motive edebilir. Bu sınırlayıcı faktörlerin tümünün eş zamanlı olarak devrede olduğu bir senaryoda, krizin en şiddetli anlarında dahi bir iç savaş patlak vermeyebilir; bunun yerine uzun süreli, düşük yoğunluklu bir siyasi istikrarsızlık dönemi yaşanır.

    En Kötü ve En İyi Senaryolar Arasında Türkiye’nin Geleceği

    Bu hipotetik krizin sonuçlarını iki uç kutup arasında konumlandırmak mümkündür. En kötü senaryoda, yukarıda sayılan sınırlayıcı faktörlerin hiçbiri devreye girmez. Güvenlik güçleri tamamen bölünür, siyasi diyalog kanalları kapanır, devlet kurumları felç olur ve toplum etnik, mezhepsel ve siyasi temelde silahlı kamplara ayrılır. Bu durumda Türkiye, Suriye veya eski Yugoslavya örneklerine benzer bir yıkıcı iç savaşa sürüklenir. PKK terör örgütünün serbest kalan mensupları ve onlara karşı oluşacak silahlı direniş grupları, çatışmanın başlıca tarafları haline gelir. En iyi senaryoda ise, devlet kurumları anayasal düzene bağlılığını korur, güvenlik güçleri bölünmez, muhalefet ve sivil toplum şiddeti reddeden bir direniş hattı örer ve uluslararası konjonktür krizi derinleştirici değil sınırlayıcı bir rol oynar. Bu ikinci senaryoda, federal dayatma girişimi kitlesel sivil itaatsizlikle karşılaşır ve siyasi iktidar geri adım atmak zorunda kalır. Söz konusu geri adım, krizin tamamen çözüldüğü anlamına gelmese de, iç savaşın eşiğinden dönülmüş olur. Gerçek hayat, çoğunlukla bu iki uç kutbun arasında, gri bölgede seyreder. Bu nedenle, “iç savaş kesin çıkar” demek ne kadar yanlışsa, “hiçbir şey olmaz, toplum her şeyi kabullenir” varsayımı da o kadar gerçek dışıdır. Doğru olan, riskin ciddiyetini ve çok boyutluluğunu kabul ederek, onu yönetmeye ve sınırlamaya dönük bir stratejik aklın ve kolektif iradenin gerekliliğini ortaya koymaktır.

    Sonuç: Risk Yönetimi ve Toplumsal Sözleşmenin Yeniden İnşası

    Hipotetik olarak ele alınan bu senaryo, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısına yönelik tepeden inme ve dış dayanaklı bir müdahalenin ne denli yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini açıkça göstermektedir. Ortaya konan en önemli bulgu, böyle bir girişimin çok ciddi bir meşruiyet krizi yaratarak toplumsal şiddet riskini katlanarak artıracağıdır. PKK terör örgütüyle ilişkili kapsamlı bir af ve federal anayasa dayatmasının eş zamanlı uygulanması, devlet otoritesini çökerten ve toplumu kamplara bölen bir kırılma anı yaratır. Bununla birlikte, bu riskin iç savaşa dönüşmesi otomatik ve kaçınılmaz bir süreç değildir. Sonuç, devlet kurumlarının dayanıklılığı, siyasi aktörlerin sorumluluk bilinci, güvenlik güçlerinin bütünlüğü ve toplumsal sağduyunun gücü tarafından belirlenecektir. Siyaset bilimi açısından altı çizilmesi gereken temel ders şudur: Bir ülkede iç savaşın ortaya çıkması için yalnızca tartışmalı anayasa değişiklikleri veya af kararları yeterli değildir; devlet otoritesinin zayıflaması, güvenlik güçlerinin bölünmesi, silahlı grupların yaygınlaşması ve siyasi uzlaşının tamamen çökmesi gibi birçok yapısal faktörün bir araya gelmesi gerekir. Asıl mesele, hipotetik bir felaketin kesinliğini ilan etmek değil, böyle bir felaketi mümkün kılacak koşulların oluşmasını engellemektir. Bunun yolu ise, anayasal Türk vatandaşlığı bağını güçlendiren, toplumsal sözleşmeyi yeniden inşa eden ve hiçbir dış müdahalenin ülkenin kaderini tayin etmesine izin vermeyen kapsayıcı bir milli demokratik direncin sürekli canlı tutulmasından geçer.

    Kaynakça

    Fearon, J. D. & Laitin, D. D. (2003). Ethnicity, Insurgency, and Civil War. American Political Science Review, 97(1), 75-90.
    Gurr, T. R. (1970). Why Men Rebel. Princeton University Press.
    Huntington, S. P. (1968). Political Order in Changing Societies. Yale University Press.
    Skocpol, T. (1979). States and Social Revolutions. Cambridge University Press.
    Tilly, C. (1978). From Mobilization to Revolution. Addison-Wesley.
    Walter, B. F. (2002). Committing to Peace: The Successful Settlement of Civil Wars. Princeton University Press.
    Weber, M. (1919). Politics as a Vocation. Duncker & Humblodt.
    Özbudun, E. (2011). Türk Anayasa Hukuku. Yetkin Yayınları.
    Tanör, B. (2004). Osmanlı Türk Anayasal Gelişmeleri. Yapı Kredi Yayınları.
    Heper, M. (2006). Türkiye’de Devlet Geleneği. Doğu Batı Yayınları.

  • BASIN BİLDİRİSİ

    BASIN BİLDİRİSİ

    UYARIYORUZ…

    Nerede TÜRK varsa, kendini TÜRK GİBİ hisseden varsa bu bildiriyi ve uyarıları dikkatle okumalıdır…

    *** 

    Türkiye sahipsiz ve ABD-AB İSRAİL uydusu bir ülke değildir…

    ***

    Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kritik siyasal süreçlerinden birinden geçmektedir. 

    ***

    Yaşananlar sıradan bir siyasi tartışma değil, Cumhuriyetin temel niteliklerini hedef alan sistemli bir karşı-devrim girişimidir…

    ***

    AKP iktidarının kuruluşundan itibaren Türkiye ağır bir rejim kriziyle karşı karşıya bırakılmıştır…

    Buna MHP de bilerek ve isteyerek yardımcı ve destek olmuştur…

    ***

    Bugün ekonomik kriz, hukuk krizi ve demokrasi krizi birbirinden ayrılmaz hale gelmiştir…

    Çünkü demokrasi olmadan sosyal adalet olmaz; hukuk olmadan özgürlük olmaz; özgürlük olmadan da halkın iradesi yaşayamaz.

    ***

    Toplumsal  kamusal demokrasi mücadelenin başarısı ancak tam işleyen bir demokrasi, 

    bağımsız yargı ve hukukun üstünlüğü ile mümkündür.

    ***

    Bu nedenle CHP’nin verdiği demokrasi ve rejim mücadelesi, aynı zamanda emek, adalet ve sosyal devlet mücadelesidir.

    ***

    Bugün CHP’ye yönelik yürütülen mutlak butlan girişimi, hukuki değil siyasidir…

    *** 

    Amaç; Türkiye’nin birinci partisinin etkisizleştirilmesi, parçalanması ve iktidar alternatifi olmaktan çıkarılmasıdır…

    ***

    Bu girişim yalnızca CHP’ye değil, milyonlarca seçmenin iradesine yönelmiş bir demokrasi darbesidir.

    ***

    Türkiye’de artık rejim sorunuyla ekonomik ve sosyal sorunlar bütünleşmiştir. Dolayısıyla, ekonomik ve sosyal alandaki mücadeleyle rejim mücadelesi birleşmiştir. 

    ***

    CHP sıradan bir siyasi parti değildir…

    CHP, Cumhuriyetin kurucu iradesidir..

    Ulus devletin, laikliğin, tam bağımsızlığın ve çağdaş Türkiye idealinin en güçlü güvencesidir…

    *** 

    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)

    Emperyalizme karşı dünyanın ilk antiemperyalist kurtuluş savaşını veren ve kazanan siyasi hareketin adıdır.

    ***

    Kemal Kılıçdaroğlu’nun yıllar boyunca girdiği seçimlerde ortaya çıkan üzüntü veren sonuçlar kamuoyunun bilgisi dahilindedir…

    *** 

    Buna rağmen bugün yaşanan süreçte CHP’nin iç bütünlüğünü zedeleyecek her türlü girişim, iktidarın siyasi hesaplarına hizmet etmekten başka bir sonuç doğurmayacaktır…

    ***

    Almanya’da Hitler ve İtalya’da Mussolini sol adına ortaya çıkıp sonra Dünya yı kana bulayan faşist diktatörlerdi…

    ***

    Bugün yaşananlar nedeniyle başta Avrupa Solu ve Dünya solu için Kemal Kılıçdaroğlu istenmeyen adamdır!…

    ***

    CHP etkisizleştirmek için Kemal Kılıçdaroğlu kullanılıyor…

    Saray yargısı da ateşe körükle gitmekte, 

    her fırsatta ateşi  harlamaktadır…

    ***

    CHP Türkiye’nin iki büyük partisinden biridir ve en köklüsü, en büyüğüdür…

    ***

    Tek başına ülkede  iktidar olma heves heyecanını yaratan  emperyal güçlere karşı ilk mücadele veren Kuvayı milliye ruhlu örgütlenmedir…

    ***

    Bugün CHP’nin bölünmesi ve güçsüzleştirilmesi yönündeki çabaların temel amacı, Cumhuriyetin direncini kırmak ve muhalefeti etkisiz hale getirmektir…

    Ancak bu plan başarısız olmuştur. 

    CHP tabanı bu oyuna gelmemiş, partisine ve demokrasiye sahip çıkmıştır.

    ***

    Açıkça uyarıyoruz: CHP üzerinde oynanan oyunlar yalnızca bir parti meselesi değildir…

    ***

    Bu mücadele; Cumhuriyet ile karşı-devrim arasında, demokrasi ile otoriterlik arasında, bağımsız Türkiye ile dış müdahalelere açık bir Türkiye arasında verilen mücadeledir…

    ***

    Herkes şunu çok iyi bilsin ve not etsin:

    Cumhuriyet Halk Partisi sahipsiz değildir…

    ***

    CHP parçalanmayacak, teslim olmayacak ve Türkiye’nin geleceği için mücadelesini kararlılıkla sürdürecektir…

    ***

    Demokrasiye…

    Cumhuriyete..

    Ve!..

    CHP ye sahip çıkalım..

    Ki cennet vatanımıza sahip olabilelim…

    *** 

    Bu uyarı ve bildiri Avrupa’daki hatta çağdaş dünyadaki tüm sosyal demokrat hareketinin ortak uyarısı, bildirisidir…

    Sabırlar patlamak üzere…

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 29.06.2026 20.20

  • 29 Haziran 1939’da Hatay Türk Cumhuriyeti Meclisi’nin, anavatana katılma kararının öyküsü

    29 Haziran 1939’da Hatay Türk Cumhuriyeti Meclisi’nin, anavatana katılma kararının öyküsü

    “Diyanet’in kadrolu bir imamı şöyle diyor: ‘Hatay’ın çoğunluğu Arap’tı… Hatay, 1938’e kadar Fransız işgalindeydi… Türkiye’de ezan yasağı 1932’de geldi. Fransızlar ezanı Hatay’ın Müslüman köylerinde, camilerinde yasaklamadılar. 1938’de Hatay Türkiye topraklarına katıldığında ilk yapılan iş ezanın yasaklanması oldu. Yani Fransız kâfirinin yapmadığı zulmü bu topraklarda yaptılar!’… Bu imam Fransızların Hatay’da hoşgörülü, dine, kültüre saygılı, adil bir yönetim sergilediklerini ima ederek açıkça Fransız işgalini /mandasını övüyor. ….., “Türkiye’de 1932’de ezanlar yasaklandı! 1938’de Hatay Türkiye topraklarına katıldığında ilk yapılan iş ezanın yasaklanması oldu!” diyor. Oysa Cumhuriyet, hiçbir zaman ezanları yasaklamadı. Camiler hep açıktı….1932’de ezan Türkçe okunmaya başlandı. İbadete çağrı anlamına gelen ezanın Arapça dışında başka bir dilde okunamayacağı biçiminde bir dinsel hüküm mü var? Yok! Buna rağmen bu imam, ezanların Türkçe okunmasını, ‘Ezanlar yasaklandı!” diye çarpıtıyor. Çünkü Arapçayı kutsuyor. Çünkü din dilinin Türkçe olamayacağını düşünüyor. Çünkü ‘ezan ‘  ve ‘din ‘ üzerinden Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i yıpratmak istiyor.” tümceleriyle tarihi, toplumsal  gerçekleri Tarihçi Sinan Meydan ortaya kaymuştur.

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Hatay için “şahsi meselem” dediği milli davanın diplomasi utkusuyla sonuçlanmasını sağlayan tarihi sürecin öyküsü:

    · 23 Haziran 1939: Türkiye ile “Hatay Mıntıkasının Türkiye’ye İadesine Dair Antlaşma”sını imzalayan Fransa bölgedeki haklarından vazgeçer

    · 29 Haziran 1939: Farklı etnik ve dini kökenlerden gelen 40 milletvekilinin (22’si Türk) görev yaptığı Hatay Devleti Millet Meclisi’nde , sunulan 39 imzalı anavatana katılma önergesi oy birliği ile onanır ve meclisin feshine karar verilir.

    · 7 Temmuz 1939:Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) çıkardığı kanunla Hatay’ı resmi olarak Türkiye’nin 63. vilayeti ilan eder.

    · 23 Temmuz 1939: Antakya Kışlası’nda düzenlenen resmi törenle Fransız bayrağı indirilir, Türk Bayrağı göndere çekilir ve son Fransız birlikleri de şehri terk eder.

    · Türkiye Cumhuriyeti’nin güney sınırları ve Misak-ı Milli ideali büyük ölçüde gerçekleşmiş olur.

    · Hatay halkı, bağımsız bir devlet olarak kalmak yerine hür iradesiyle Türkiye’nin bir parçası olmayı seçer.

    · Hatay Millet Meclisi, 29 Haziran 1939’da oy birliği ile Türkiye’ye katılma kararı aldı.

    · 23 Temmuz 1939’da Pazar günü saat 11.40’ta yapılan Ana vatana katılış töreninde, Antakya’da kışladan Fransız bayrağı indirilerek Türk Bayrağı çekildi. Böylece, Türkiye’nin 63’üncü Vilayeti kurulmuş oldu.

    · Hatay Devleti Millet Meclisi, 29 Haziran 1939 tarihinde gerçekleştirdiği tarihi ve olağanüstü oturumda oy birliğiyle Türkiye Cumhuriyeti’ne katılma (anavatanla birleşme) kararı almıştır

    FRANSIZIN HALK OYLAMASI (PLEBİSİT ) VE SEÇİM TUZAĞI

    · Fransızlar, nüfus sayımı ve seçmen kaydı sırasında Türkleri azınlıkta göstermek için Hatay dışındaki Arap ve Ermenileri bölgeye getirip kaydettirmeye çalışır

    · Atatürk’ün talimatıyla, geçmişte Hatay’dan Adana, Mersin, Antep ve Maraş gibi çevre illere zorunlu göç etmiş olan binlerce Türk, trenler ve araçlarla Hatay’a geri taşınır.

    · Sonuç: “Vatana Dönüş” adı verilen bu organize hareket sayesinde seçmen kayıtlarında Türk nüfusunun ezici çoğunluğu tescillenir.

    · Dağınık haldeki direniş öbekleri, Ankara’nın yol göstermesiyle Hatay Egemenlik Cemiyeti çatısı altında birleştirilir. Cemiyet üyeleri Hatay’ın her köyünü, mahallesini ve evini dolaşarak Türk halkına sandığa gitmesi ve Fransız baskılarına boyun eğmemesi konusunda bilinçlendirir.

    · Atatürk, hastalığına rağmen Mersin ve Adana’ya giderek askeri geçit törenleri düzenlemiş ve Hatay sınırına ordu yığmıştır. Bu durum Fransızlara, ” Gerekirse savaşırız” mesajı verir

    · Türkiye’nin baskısıyla halk oylaması( plebisit)  ve seçim sürecini denetlemek üzere Milletler Cemiyeti’nden bir komisyon kurulması sağlar. Böylece Fransızların sandık başında yapacağı usulsüzlükler ve baskılar uluslararası gözetimle engellenir.

    · Yapılan seçmen sayımı ve anayasa seçimleri sonucunda Türkler, Fransızların tüm hilelerine rağmen meclisteki 40 sandalyenin 22’sini kazanarak mutlak çoğunluğu elde etmiştir.

    · Bu çoğunluk sayesinde 2 Eylül 1938’de kurulan Bağımsız Hatay Devleti Meclisi, Fransız mandasından tamamen kurtulur ve 1939’da anavatana katılma kararını alır.

    · Atatürk’ün çizdiği Hatay bayrağında, Türk bayrağındaki dolgulu beyaz yıldız yerine sadece çerçevesi beyaz, içi kırmızı bir yıldız bulunur. Gazi bu tasarımı “Bu yıldızın içi şimdilik boştur. Ne zaman ki Hatay anavatana katılır, işte o zaman yıldızın içi de Türk bayrağı gibi tamamen beyazla dolacaktır.” sözleriyle açıklar.

    · Bölgeye sıradan bir isim vermek yerine bizzat tarihsel bir araştırma yaptıran Atatürk bölgeye yerleşen ilk Türk boyları olan kadim sakinlerinin “Hata” (veya Hitay) Türkleri olduğunu ve buraya bu nedenle “Hatay” adını verir.

    · Amacı, Fransızların “Burası Suriye toprağıdır” iddiasına karşı, bölgenin bin yıldır “Türk yurdu” olduğunu dünyaya kanıtlamaktır.

    · Atatürk’ün TBMM kürsüsünden söylediği “Kırk asırlık Türk yurdu ecnebi elinde esir kalamaz” sözü, Hatay’daki direnişçiler için bir askeri emir kabul edilmiştir. Bu söz, Hatay Meclisi açılmadan önce tüm şehre gizlice dağıtılan bildirilerde ve pankartlarda kullanılarak halkın güdülenmesini göklere çıkarır.

    · Atatürk’ün Mayıs 1938’de, ölümünden sadece birkaç ay önce, siroz hastalığının en ağır evresinde, doktorların “Giderseniz ölürsünüz” uyarısına karşın , gerçekleştirdiği Askeri tarihe en başarılı diplomatik ve psikolojik savaş operasyonlarından biri ” olarak geçen ,yalnızca 5 gün süren  Adana ve Mersin seyahatlerini yapar.

    · Kavurucu sıcak altında saatlerce ayakta kalarak Adana’da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin askeri geçit törenlerini yönetir. Fransız askeri ataşelerinin gözü önünde sergilenen bu dinçlik, “Atatürk sağlıklı ve ordusunun başında” imajını verir.

    · Bu seyahati sırasında Hatay sınırına çok yakın bölgelerde Türk ordusunun motorize birlikleri, topçu bataryaları ve piyade alayları gövde gösterisi yaptırarak, Fransa’ya Gazi “Eğer masada anlaşmazsak, bu ordu Hatay’a girmek için emir bekliyor” mesajını net bir askeri konuşlanmayla verir.

    · O dönemde  Nazi Almanyası’nın (Hitler) yarattığı büyük bir savaş tehdidi nedeniyle Fransa, Avrupa’da bir savaş kapıdayken Akdeniz’de Türkiye gibi güçlü bir orduyla karşı karşıya gelmeyi göze alamaz.

    · Türkiye’nin güney sınırındaki askeri kararlılığını gören Fransız Genelkurmayı, hükümete baskı yaparak Türkiye ile uzlaşılması gerektiğini bildirdi. Bu seyahatten hemen sonra Fransa, Hatay’da Türk askerinin konuşlanmasını kabul eden askeri antlaşmayı imzalar.

    · Atatürk bu seyahatle kendi hayatını Hatay’ın bağımsızlığı karşılığında feda etmiştir. Ankara’ya döndükten sonra hastalığı hızla ilerlemiş ve yatağa bağımlı hale gelmiştir.

    · Fransız işgali döneminde Türk bayrağı taşımak ve asmak kesinlikle yasaklanır. Ancak halk, askerin geleceğini öğrenince evlerindeki kırmızı perdeleri, çarşafları ve kadınların kırmızı başörtülerini keserek gizlice binlerce Türk bayrağı diker.

    · Türk askeri şehre girdiği an, birkaç saat içinde tüm Antakya ve İskenderun evlerin pencerelerinden sarkan el yapımı bu bayraklarla tamamen kırmızı-beyaza bürünmüştür.

    · Türk birliklerinin komutanı Albay Şükrü Kanatlı, Antakya meydanında hıçkırıklara boğulan mahşeri kalabalığa “Ağlamayın hemşerilerim! Onyedi yıllık hasret bitti. İşte geldik, artık buradayız ve bir daha asla gitmeyeceğiz!” Bu sözler üzerine meydandaki coşku göklere çıkar.

    ( BU YAZI DERLEMEDİR)

  • Kemalist Düşünce Sisteminde Milliyetçilik ve Devrimcilik İlkelerinin Tamamlayıcılık İlişkisi ve Üniter Devlet Yapısının Korunmasının Gerekliliği Üzerine Bir İnceleme

    Kemalist Düşünce Sisteminde Milliyetçilik ve Devrimcilik İlkelerinin Tamamlayıcılık İlişkisi ve Üniter Devlet Yapısının Korunmasının Gerekliliği Üzerine Bir İnceleme

    İki İlkenin Birleştiği Ufuk

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini oluşturan Atatürk ilkeleri, birbirinden kopuk ve bağımsız önermeler olarak değil, bir bütün olarak değerlendirilmesi gereken dinamik bir sistemdir. Bu sistemin omurgasını oluşturan milliyetçilik ve devrimcilik ilkeleri, çoğu zaman yüzeysel bir bakışla farklı kategoriler olarak algılanır. Oysa bu iki ilke, derin bir yapısal bağla birbirine bağlıdır ve aynı varoluşsal hedefin iki farklı tezahürüdür. Bu yazının temel savı, doğru anlaşılmış bir milliyetçilik ile doğru uygulanan bir devrimciliğin, özünde aynı mücadelenin tamamlayıcı unsurları olduğudur. Günümüzde, küresel ve bölgesel ölçekte yaşanan gelişmeler, üniter ulus devlet yapısını hedef alan sistematik saldırıları yoğunlaştırmıştır. Bu saldırılar, terör örgütlerinin meşrulaştırılmasından, federasyon dayatmalarına kadar uzanan geniş bir yelpazede somutlaşmaktadır. Bu varoluşsal tehdit karşısında, milliyetçi ve devrimci güçlerin aynı ortak programda ve aynı uygulama çizelgesi etrafında birleşmesi, salt siyasi bir tercih olmanın ötesine geçmiş, tarihsel bir zorunluluk haline gelmiştir.

    Kavramsal Temeller: Milliyetçilik ve Devrimciliğin Birbirini Zorunlu Kılan Doğası

    Atatürk’ün milliyetçiliği, etnik kökene dayalı, dışlayıcı ve yayılmacı bir ideoloji değildir. Bu milliyetçilik anlayışı, ortak vatan, ortak kültür, ortak tarih ve ortak ideal birliğine dayanan bir yurttaşlık bağıdır. Anayasa’da ifadesini bulan “Türk milleti” kavramı, bir etnisitenin değil, siyasi ve hukuki bir birlikteliğin adıdır. Bu birliktelik, milli sınırlar içinde tam bağımsızlık idealine sımsıkı bağlıdır ve kendi varlığını korumak için sürekli olarak çağdaşlaşmayı ve güçlenmeyi zorunlu kılar. Devrimcilik ise, tam da bu noktada devreye girer. Kemalist devrimcilik, donmuş bir geçmişe öykünen statik bir korumacılık değil, akıl ve bilimin rehberliğinde, muasır medeniyetler seviyesine ulaşma ve onu aşma yolunda sürekli bir yenilenme ve dönüşüm idealidir. Bu iki ilkenin kesişim noktası tam olarak burasıdır. Doğru milliyetçilik, milletini çağın gereklerine göre dönüştürmeyi, onu her alanda ileri taşımayı zorunlu kılar; doğru devrimcilik ise, bu topyekûn dönüşümün ancak ve ancak tam bağımsız, üniter bir milli devlet çatısı altında gerçekleşebileceğini kabul eder. Bu bağlamda iki ilke, teorik düzlemde birbirini zorunlu kılan, pratikte ise aynı stratejik hedefe yönelen bir bütünlük arz eder. Bu bütünlüğün kavranamadığı, iki ilkeden birinin ihmal edildiği her durumda, milli mücadele eksik ve savunmasız kalmaya mahkûmdur. Milliyetçilik, devrimci ruhtan yoksun kaldığında içi boş bir muhafazakârlığa; devrimcilik ise milli temelden yoksun kaldığında köksüz ve taklitçi bir kozmopolitizme savrulur.

    Tarihsel Süreklilik İçinde Emperyalist Tehdit: Sevr’den Federasyon Dayatmasına

    Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak isteyen odakların kullandığı temel yöntem, tarihsel bir süreklilik arz eder. Birinci Dünya Savaşı sonrasında dayatılan Sevr Antlaşması, Anadolu’yu etnik ve mezhepsel temelde parçalamayı, Türklere yaşam alanı bırakmamayı hedefleyen bir idam fermanıydı. Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki milli mücadele, bu fermanı yırtıp atmış, Lozan Antlaşması ile uluslararası alanda tescil edilen tam bağımsız ve üniter bir devlet kurmuştur. Ancak emperyalizmin Türkiye’yi bölme stratejisi ortadan kalkmamış, sadece yöntem ve araç değiştirmiştir. Doğrudan işgal maliyetli ve riskli hale geldiğinden, etnik ve mezhepsel fay hatlarını kaşıyarak devletleri içeriden çökertme stratejisi benimsenmiştir. Bu stratejinin günümüzdeki en somut ve yakıcı aracı, ABD ve küresel emperyalist güçler tarafından açıkça desteklenen PKK terör örgütü ve “onun siyasi” uzantılarıdır. Bu yapılar, kırk yılı aşkın süredir yürüttükleri kanlı terör eylemlerinin yanı sıra, son dönemde siyasi ve diplomatik kanalları kullanarak kendilerini meşrulaştırma, terörist başını muhatap gösterme ve nihai hedef olarak üniter anayasayı değiştirerek federatif bir yapı dayatma girişimlerini yoğunlaştırmıştır. Bu dayatma, yalnızca siyasi coğrafyanın bölünmesi anlamına gelmez; aynı zamanda literatür anlamında “millet” kavramının da tamamen ortadan kalkarak, toplumun birbiriyle çatışan etnik gruplara ayrışması sonucunu doğurur. Bu süreç, milli egemenliğin ve bağımsızlığın tamamen yok olmasıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin fiilen sona ermesiyle sonuçlanacak bir felaket senaryosudur. Bu tablo karşısında, “vakit tamamdır” ifadesinin altı boş bir ajitasyon değil, somut tehdidin yarattığı aciliyetin doğrudan bir yansımasıdır. Bu konuda hiçbir kişi, zümre veya siyasi partinin tereddüt etme, rehavete kapılma veya süreci zamana yayma lüksü bulunmamaktadır.

    Mevcut Siyasi Kriz ve Yönetim Zaafiyetinin Anatomisi

    Üniter anayasal düzeni ve devletin bölünmez bütünlüğünü doğrudan hedef alan bu sistematik saldırılar karşısında, mevcut siyasi iktidarın sergilediği tutum, bir ulusal beka sorunu haline gelmiştir. Terör örgütünü ve onun federasyon taleplerini meşrulaştırmaya yönelik her türlü girişime karşı net, tavizsiz ve kararlı bir duruş sergilenmesi gerekirken, izlenen siyasetin birçok açıdan derin bir çelişki ve zaafiyet barındırdığı görülmektedir. Terörist başının çağrılarına verilen dolaylı veya doğrudan karşılıklar, üniter anayasanın değişmez maddelerinin tartışmaya açılması yönünde oluşan zemin ve bu sürecin “çözüm” ya da “demokratik açılım” gibi kavramlarla maskelenmeye çalışılması, kabul edilemez bir durumdur. Devleti korumak ve kollamakla yükümlü olan makamların, onu çökertmek isteyen güçlerle aynı masada oturmayı siyaset sanması, doğrudan milli iradeye ve şehitlerin hatırasına ihanettir. Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi, hiçbir kişi ya da kuruma, milletin ve devletin bölünmez bütünlüğünü pazarlık konusu yapma yetkisi vermez. Bu yetkiyi kendinde görenler, tarih ve millet önünde en ağır sorumluluğu taşır. Üniter anayasayı değiştirmeye ve federatif bir ana yasa yapmaya kalkışan bir anlayışın iktidarda kalmaması, milli güvenliğin ve devletin varlığının asgari koşuludur. Bu, bir siyasi parti meselesi değil, doğrudan devletin ve milletin varoluşuyla ilgili bir kırmızı çizgidir.

    Çözüm Stratejisi: Milliyetçi ve Devrimci Ortak Program, Kolektif Liderlik ve Uygulama Çizelgesi

    Bu karanlık ve tehditkâr tablo karşısında, Türkiye Cumhuriyeti’ni korumanın ve geleceğe taşımanın tek yolu bellidir. Emperyalizmin desteğiyle üniter yapıyı çökertmek isteyen bölücü güçlere karşı, doğru milliyetçilik ve doğru devrimcilik çizgisini benimsemiş tüm bireyler, gruplar ve siyasi oluşumlar, tarihin bu kritik dönemecinde mutlak bir birlik sergilemek zorundadır. Bu birlik, geçici ve taktiksel bir ittifakın çok ötesinde, tam bir kaynaşma ve ortak kader ortaklığı olarak inşa edilmelidir. Bu inşanın temelini ise üç ana sacayağı oluşturmaktadır. İlk sacayağı, kişisel ihtiraslardan, lider kültlerinden ve dar grup çıkarlarından tamamen arınmış, liyakat ve ortak akla dayanan bir kolektif liderlik modelidir. Tarih, milli mücadelelerin şahıs merkezli yapılarla değil, kolektif iradenin ürünü olan kadrolarla zafere ulaştığını göstermiştir. İkinci sacayağı, Atatürk ilke ve inkılaplarını tartışmasız bir referans noktası olarak kabul eden, tam bağımsızlık ve üniter devlet savunusunu merkeze alan, kısa, orta ve uzun vadeli hedefleri net bir şekilde tanımlanmış ortak bir programdır. Bu program, millete umut aşılayan somut vaatler içermeli ve her alanda bağımsızlığı yeniden tesis edecek bir yol haritası sunmalıdır. Üçüncü ve en kritik sacayağı ise, bu programı hayata geçirecek somut adımları, zaman çizelgesini, sorumlu kurum ve kişileri ve denetleme mekanizmalarını açıkça gösteren bir uygulama çizelgesidir. Bu üç unsuru eş zamanlı ve kararlı bir şekilde hayata geçirmeden, “birlik” ve “mücadele” söylemleri havada kalmaya, milletin umutları ise bir başka bahara ötelenmeye mahkûmdur. Atatürk’ün Büyük Nutuk’ta ifade ettiği gibi, milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Bugün o karar, milliyetçi ve devrimci güçlerin aynı safta, aynı programla, aynı inanç ve disiplinle harekete geçmesidir.

    Sonuç: Devrimcilerin ve Milliyetçilerin Birlikte Milletin ve Devletin Geleceğini Kurtarma Zorunluluğu

    Türkiye Cumhuriyeti, bir asrı aşkın süredir verdiği var olma ve çağdaşlaşma mücadelesinde, tarihin en kritik virajlarından birini almaktadır. Önündeki seçenekler nettir ve gri alan barındırmaz. Ya üniter yapısını, milli bütünlüğünü ve tam bağımsızlığını koruyarak yoluna devam edecek ya da emperyalizmin desteklediği etnik bölücülüğe teslim olarak siyasi coğrafyasıyla birlikte millet olma vasfını da kaybedecektir. Bu çalışmanın ulaştığı sonuç kesindir: Doğru milliyetçilik ve doğru devrimcilik, bu ölüm kalım savaşının birbirinden ayrılmaz iki silahıdır. Bugün bu iki ilkenin özdeşliğini kavramak ve gereğini eksiksiz bir şekilde yapmak, sadece bir siyasi sorumluluk değil, aynı zamanda şehitlere, tarihe ve gelecek nesillere karşı en mukaddes bir vatan borcudur. Emperyalizm destekli PKK terör örgütü ve “siyasi” uzantıları meşrulaştırılamaz; bu meşrulaştırma girişimlerine karşı durmak, üniter anayasayı ve devletin bölünmez bütünlüğünü can pahasına savunmak her Türk vatandaşının asli görevidir. Karar verme ve topyekûn harekete geçme zamanı şimdidir. Yarın, karar vermek için çok geç olabilir ve o vakit geriye ne korunacak bir vatan ne de üzerinde hür yaşayacak bir millet kalır.

    Kaynakça

    Afetinan, A. (1969). Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları. Türk Tarih Kurumu.
    Ahmad, F. (2014). Modern Türkiye’nin Oluşumu. Kaynak Yayınları.
    Atatürk, M. K. (1927). Nutuk. Türk Tayyare Cemiyeti.
    Berkes, N. (2002). Türkiye’de Çağdaşlaşma. Yapı Kredi Yayınları.
    Gellner, E. (1983). Nations and Nationalism. Cornell University Press.
    Gökalp, Z. (1923). Türkçülüğün Esasları. Matbuat ve İstihbarat Matbaası.
    Kili, S. (1969). Kemalism. School of Advanced International Studies.
    Lewis, B. (1961). The Emergence of Modern Turkey. Oxford University Press.
    Mardin, Ş. (1991). Türk Modernleşmesi. İletişim Yayınları.
    Özbudun, E. (2011). Türk Anayasa Hukuku. Yetkin Yayınları.
    Tanör, B. (2004). Osmanlı Türk Anayasal Gelişmeleri. Yapı Kredi Yayınları.
    Tunaya, T. Z. (1952). Türkiye’de Siyasi Partiler. Doğan Kardeş Yayınları.

  • Anadolu Şehit Aileleri Gazileri ve Güvenlik Korucuları ( AŞAV) Vakfı Basın açıklaması

    Anadolu Şehit Aileleri Gazileri ve Güvenlik Korucuları ( AŞAV) Vakfı basın açıklaması

    Ben henüz 15 yaşındayken, babam vatan uğruna hain terör örgütünün kurşunlarıyla şehit edildi. Bugün benim gibi binlerce şehit evladı yaşamaktadır. Ben, hiç değilse babamın yüzünü görebilmiş olmanın tesellisini taşıyorum. Ancak daha dünyaya gelmeden babasını şehit veren, ömrü boyunca bir baba hasretiyle yaşayacak binlerce şehit evladımız da vardır.

    Şehit eşleri, şehit anneleri ve babaları, şehit kardeşleri ve şehit çocukları olarak bu tarifsiz acıyı ömrümüz boyunca yüreğimizde taşırken; teröristlere af tartışmalarının gündeme getirilmesi, bebek katili terör örgütü elebaşı için “umut hakkı” gibi söylemlerin dillendirilmesi bizler açısından kabul edilemez. Bu yaklaşımlar, şehit ailelerinin vicdanını derinden yaralamakta, aziz şehitlerimizin hatırasına gölge düşürmektedir.

    Biz şehit aileleri olarak, terörün tamamen sona ermesini, ülkemizde huzurun, kardeşliğin ve barışın hâkim olmasını herkesten daha fazla istiyoruz. Çünkü terörün en ağır bedelini biz ödedik; en büyük acıyı biz yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz.

    Ancak aynı kararlılıkla ifade ediyoruz ki; hiç kimsenin şehit aileleri adına konuşmasını, teröristlerin affını savunmasını ya da bebek katili terör örgütü elebaşı için herhangi bir umut hakkını gündeme taşımasını kabul etmiyoruz. Bizim adımıza böyle bir irade ortaya koymaya kimsenin hakkı ve yetkisi yoktur.

    Şehitlerimizin emanetine, aziz hatıralarına ve milletimizin vicdanına sahip çıkmaya devam edeceğiz.

    Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

    Ziya SÖZEN – Anadolu Şehit Aileleri Gazileri ve Güvenlik Korucuları ( AŞAV) Vakfı Genel Başkanı / TURKİSHFORUM – ABDULLAH TÜRER YENER
  • KERAHAT VAKTİ VAKİTLER ARASI KIRMIZI ÇİZGİDİR!

    KERAHAT VAKTİ VAKİTLER ARASI KIRMIZI ÇİZGİDİR!

    Milli takımın ABD ile oynadığı maç için yaptığım “NAMAZ İÇİN DEĞİL MAÇ İÇİN KURDUM TELEFONU” başlıklı esprili bir paylaşım yaparak şöyle demiştim:

    “İtiraf edeyim ki; bu sabah namaz için değil maç için telefonu kurdum. 3. dakikada golü yiyince ‘lanet olsun’ deyip battaniyeyi çektim üstüme. Ancak uyku tutmadı. Maç arasında gecikmeli namaz kıldım. Şimdi ‘maç arası Ankara’da kerahat vaktiydi. O saatte namaz kılınmaz’ diyen yobazlar çıkabilir. Valla ben kıldım oldu!”

    Aslında yorumun başlığında ve bu ifadelerde birçok mesaj vardı idrak sahipleri için.
    Başlıkta, Milli Maçı bahane ederek “Sabah namazını kılanlar ve kılmayanlar” diye toplumu ikiye bölen bölenlere tepki vardı.


    Bilindiği gibi bunlardan kendisini  “Araştırmacı Yazar” etiketiyle tanıtan birisi, yayınladığı videoda: Türkiye’nin maçlarının sabah erken saatlerde olması sebebiyle sabah namazı kılma alışkanlığı olmayan kişilerin bu maçları seyretmekten mahrum kalacağı ve hatta bu insanların öğleye kadar ayılamayacaklarını, sersemliklerinin devam edeceğini beyanla bu insanların akşamcı olduklarını ima ile yaşam tarzına müdahale vardı.


    Hatta adı geçen Diyanet’e ve mülki erkâna çağrı yaparak toplu namazların teşvik edilmesini, toplu dua ve çay çorba ziyafetinden sonra maçların toplu izlenmesi konusunda kampanyalar yapılmasını istiyor, toplu namaz ve toplu dua sayesinde, topçuların da biraz gayretiyle maçların kazanılacağını savunuyordu. Diyanet’in Ödemiş Müftüsü de bu çağrıya kulak vermiş ve bu kampanyayı düzenlemişti.

    Peki, sonuç ne oldu?

    Milli takım sadece, futbol ülkesi olarak bilinmeyen Kangurular  ve Aborjinler ülkesi Avustralya’ya değil, 7 milyon nüfuslu muz cumhuriyeti  Paraguay’a bile yenilerek, açlıkla boğuşan Haiti ile birlikte en erken elenen iki ülke takımından birisi oldu.

    Eğer Kangurular ülkesi Avustralya’dan veya muz cumhuriyeti Paraguay’dan birisini yenseydi 6 puanla belki de birinci olarak gruptan çıkacaktı.

    Ya da bu ülkelerden birisiyle berabere kalıp 1 puan alsaydı belki de en iyi 3. Olarak son 32’ye kalacaktı.

    Ancak adı geçen her iki ülkeye de yenilerek hem turnuvaya erken veda etti, hem de ABD ile birlikte bu iki ülkenin de gruptan çıkmasını sağladı!

    Bu durumda “onca namaza ve duâya rağmen Tanrı Türklere düşman olduğu için milli takım elendi” mi diyeceğiz?

    Ya da Tanrı, yardım etmek yerine tam tersine Türkleri cezalandırdı ve onları kullanarak Avustralya’yı ve Paraguay’ı gruptan çıkardı mı diyeceğiz?

    Bu kötü sonucu şansa ve kadere bağlayarak yine Tanrı’yı mı sorumlu tutacağız?

    Takımı iyi hazırlamayan ve sonucu “Nasip kısmet” ile açıklayan Teknik Direktör Montella’yı kovmak ve neredeyse şampiyonluk vaat ederek milletin hayalleriyle oynayan Federasyon başkanını ve yönetimini görevden almak yerine,  fıtrat ve işin doğası diyerek işi yine kaderciliğe mi bağlayacağız?

    Forvet hattında topa bile dokunamadığı halde, kendisini protesto eden Türk seyircisine “S..tirin gidin” diyen, takım arkadaşına “Lan geri zekâlı” diyerek hakaret eden futbolcuların hiç mi suçu yok?

    Madem başarı ödüllendiriliyorsa, başarısızlık da cezalandırılmalı değil midir? Ki; başarısız ve nobran sporcuya verilecek en büyük ceza bir daha milli formayı vermemektir.

    İşte din istismarına yönelik bu tür absürt çağrılara ve kampanyalara tepki için özellikle atmıştım “NAMAZ İÇİN DEĞİL MAÇ İÇİN KURDUM TELEFONU” şeklindeki başlığı.

    Ayrıca bu başlıkta ve kullandığım ifadelerde milli duyguların önemine vurgu vardır ki; benim kanaatime göre milli duygu olmadan dini duygu ve ibadetler olmaz.
    Her zaman dediğim gibi; milli bayramlar olmadan dini bayramlar olmaz.
    Çünkü milli bayramlar, bağımsızlığın sembolleridir ve din, bağımsız ülke vatandaşları için, yani özgür insanlar için hüküm ifade eder.
    Dini hükümler, özgürlüğü elinden alınmış köleler, esirler ve mahkumlar için bağlayıcı değildir.

    Elbette espriden, ti’ye almadan, ironiden, kinayeden, teşpihten, teşhisten, tecâhül-i ârif’ten, özetle edebiyattan anlamayan, gündemden habersiz yobaz taifesinin, özellikle “Namaz” konusunda kullandığım ifadeyi yanlış anlamalarından çekindiğim için temkin olarak; “Maç arasında gecikmeli namaz kıldım. Şimdi ‘maç arası Ankara’da kerahat vaktiydi. O saatte namaz kılınmaz’ diyen yobazlar çıkabilir. Valla ben kıldım oldu!” şeklinde de bir ifade kullanmıştım.

    Görüldüğü gibi burada da konuya ilişkin Bektaşi fıkrasına atıfla bir espri vardır. Hani abdestsiz namaz kılan Bektaşi’ye “Abdestsiz namaz olur mu?” diye sorduklarında Bektaşi “Ben kıldım oldu” demiş ya, işte o fıkrayı ima etmiştim.

    Beklediğim tepki,  cahil cühela takımından değil, Diyanet mensubu üst düzey bir din adamından geldi.
    Demiş ki: “Sen ne yapsan olur. Atalarımız ‘Delidir ne yapsa yeridir’ demişler. Uzaktan topu kabak zanneden sizlere tavsiyem aman futbol yorumu yapmayın. Milli takım teknik direktörlüğüne göz kırpıyorsun anlaşılan. Ama o makamı sana yedirmezler. Oranın çok taliplileri var.”

    Bu ifadelerin sahibini, TDV Müfettişi olduğum sırada “Kandıra Müftüsü” olarak tanımıştım. Bende şehirli ve çağdaş bir din adamı algısı yaratmıştı. Demek ki; yanılmışım!
    Dahası demek ki; bana bir yerlerden kini ve garazı varmış ki; yorumunda besbelli onları kusmuş!
    Bana hem “Sen” diye aşağılayıcı ve üstenci bir bakışla hitapta bulunuyor, hem “Deli” diyerek hakaret ediyor, hem de “topu uzaktan görsen kabak zannedersin” diyerek aşağılıyor gördüğünüz gibi.
    Siz dersiniz kendisi Jose Mourinho ya da Pierluigi Collina!
    Bu sebeple geleneksel din yorumlarına sıkı sıkıya bağlı, katı din anlayışına sahip bu tip din adamlarına “Kıt’a dur, Kandıralı sen de dur” diyerek asıl diyeceklerimize geçelim izninizle.

    KERAHAT VAKTİ NEDİR? HANGİ VAKİTLERDE NAMAZ KILINMAZ?

    “Kerahat vakti” kavramını, kelime anlamı itibarıyla “Kötü Vakit, Çirkin Vakit, Hoşnutsuzluk Zamanı” şeklinde ifade edebiliriz.
    Dini kavram olarak ise “Namaz kılmanın haram olmamakla birlikte kötü görüldüğü/hoş karşılanmadığı zaman” anlamlarına gelir.

    Peki kerahat vaktinde kılınan namazı kötü gören ve hoş karşılamayan kimdir?

    Herhalde kendisi için ibadet edilen Allah değildir.

    Zira Allah, “bu vakitler benim kendime ayırdığım vakitlerdir. Bu vakitlerde kapıma gelmeyin, sizinle gereği gibi meşgul olamam” diyecek bir varlık değildir.

    Çünkü O “Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir.”(Hac/65) diyen son derece merhametli bir Tanrı’dır.


    Kur’an ayetlerine dayanmamakla birlikte, ulemanın konuya ilişkin bulunduğu söylenen ve ravisi Ukbe b. Âmir el-Cühenî isimli sahabi olarak belirtilen bir hadisten hareketle vardığı kanaate göre ve Diyanet kaynaklarında da bulunduğu üzere; 3 tane “Kerahat Vakti” vardır.
    Bunlar:
    1) Güneşin doğmasından itibaren, 40-50 dakika sonrasına kadar,
    2) Güneşin, tam tepede bulunduğu vakit (Öğle vaktinin girmesine yaklaşık 10 dakika kalmasından öğle vaktinin girmesine kadar),
    3) Güneş batmazdan önce, gözleri kamaştırmaz hâle gelmesinden, batmasına kadar olan vakit (Güneşin batmasına 40-50 dakika kalmasından itibaren akşam namazı vakti girinceye kadar olan zaman) (Merğînânî, el-Hidâye, I, 265-269).(1)

    Geleneksel düşünceye mensup İslam ulemasına göre; bu üç vakitte namaz kılınması haram sayılmasa da mekruh olur. Bu vakitlerin tespiti neye göre yapıldı, daha doğrusu eğer sahih hadisse Peygamber bu tespiti neye göre yaptı, bilmiyorum. Bu konuda elle tutulur bir bilgiye de ulaşabilmiş değilim.
    Esasen araştırma gereği de duymadım. Ancak muhtemelen, namaz vakitlerinin birbirine karıştırılmasını önlemek düşüncesiyle birer kırmızı çizgi olarak belirlenmiş olmalıdır.

    Kerahat vakitleri en çok Sabah Namazı için problem teşkil etmektedir.

    Zira insanların sabahları uykudan uyanıp erken vakitte namaz kılmaları zahmetli bir iştir.
    Hele de kış günlerinde.
    Bütün Müslümanlar bu fetva sahipleri gibi kaloriferli ve sıcak suyu akan evlerde oturmuyorlar.
    Bırakın abdest almayı, içecek su bulamayan Müslümanlar bile var bu dünyada.

    Ancak yine ulemaya göre; “sabah namazı, güneş doğduktan sonra giren kerahat vakti çıktıktan sonra kaza olarak kılınabilir. Güneşin doğuşundan itibaren yaklaşık 40-50 dakika süren bu mekruh zaman dilimi geçtikten sonra (yani işrak vakti girdikten sonra) sabah namazınızı eda edebilirsiniz!”(2)

    Yaptığım paylaşımda dedim ki; “Ben sabah namazını maç arasında kıldım”
    Türkiye-ABD maçının yapıldığı gün (26.06.2026) itibarıyla Ankara’da güneş 05.15’de doğdu.
    Bu saate 40 dakika ekleyin; saat 05.55 eder.
    Türkiye-ABD maçı saat 05.00’da başladı ve 6 dakika ilavesi ile en azından 05.51’e kadar devam etti.
    Demek ki; o saat Ankara için kerahat vaktinin çıktığı vakittir.

    Maç biter bitmez namaza durmadığıma ve önce abdest aldığıma göre; ben, 26 Haziran 2026 günü sabah namazını kerahat vakti çıktıktan sonra kılmışım demektir.
    Yani bu hocanın da mensup olduğu geleneksel İslam düşüncesine mensup din adamlarının verdiği hükümlere uygun davranmışım demektir.
    Dolayısıyla; bu vatandaşın bana saldırması, hakaret etmesi ve aşağılaması büyük haksızlıktır.
    Kendi kendisiyle çelişmektedir.

    Esasen benim, 21 sene boyunca Müfettiş ve idareci olarak Diyanet’te gördüklerim, ibadetleri,  bunların dayattığı şekilde ve zamanda yapmamamı ve verdiği hükümlere uymamamı gerektiriyor ama neylersiniz ki; okuyarak edindiğim dini bilgiler ve en çok da alışkanlıklar, bazı konularda bu din adamlarıyla aynı noktada buluşmamı zorunlu kılmaktadır.
    Bu adamların laikleri eleştirirken ileri sürdükleri “Kim bir kavme benzerse onlardandır” hadisi, bizim de onlara karşı ileri sürebileceğimiz bir hadistir aslında.
    Ancak biz, yine de Kur’an’ın emri olan ibadetleri eksik de olsa sürekli yapanlardanız.
    Tanrı, eksiklikleriyle, noksanlarıyla, yanlışlarıyla kabul eder inşallah.

    Yukarıda kaynaklarını belirterek geleneksel düşünceye mensup İslam ulemasının, sabah namazının kerahat vakti çıktıktan sonra kılınabileceği yönünde kanaatleri olduğunu söylemiştim.
    Ancak bu ulema, kerahat vakti çıktıktan sonra kılınacak sabah namazının “Edâ” değil, “Kaza” olduğunu, sadece İkindi namazının farzının akşam için belirlenen kerahat vakti içinde de edâ edilebileceğini söylerler.
    Oysa bana kalırsa bu tam bir takiyyedir!
    Sanki Allah’ı kandırmak gibi bir anlama gelmektedir.
    Efendim “Peygamberin uygulaması böyledir!”
    Yahu Müslüman, peygamber o günün şartlarında öyle yapmıştır; bugün aynı şartlarda yaşamıyoruz ki.
    Akif’in “Çağın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” sözü herhalde ibadetler ve ibadet vakitleri için de geçerli olmalıdır.
    Neden insanlara orta çağın karanlık kafasıyla dayatmalarda bulunuyorsunuz?
    Neden sizden farklı düşünenleri suçluyor ve hatta tekfirle itham ediyorsunuz?

    Bakın Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk ve Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı gibi sizin boyunuz kadar kitaplar yazan din alimleri bile sizin gibi düşünmüyorlar bu konuda.
    Onlar “Kaynağı hadis de olsa Kur’an’da olmayan bir konuda kıyasen hüküm kurulamaz. Hâşâ Allah unutmuş da Peygamber ve ulema hatırlatmış anlamına gelecek şekilde fetva verilemez” anlamında ifadelerde bulunuyorlar.

    Yaşar Nuri Öztürk ve Bayraktar Bayraklı gibi ilahiyatçılar; Kur’an’da oruç ibadeti dışındaki ibadetler için kaza diye bir şey yoktur derler. Lafı “Vakte bağlı İbadetler ya zamanında yapılır ya da hiç yapılmaz, yapılamayan ibadetler için tövbe edilir, Allah’tan af dilenir” demeye getiriyorlar.(3)

    Ki; biz de onlar gibi düşünüyoruz.
    Siz kendinizi Tanrı’nın yerine koyarak ve gerektiğinde uydurulmuş hadislere dayanarak/hadis uydurarak, küçücük aklınızla kıyasen hükümler koyamazsınız.
    Lütfen dini zorlaştırıp, insanları dinden uzaklaştırmayınız.

    ASLINA BAKILIRSA VE BANA KALIRSA..

    Namaz, Oruç ve Hac gibi ibadetler istisna tutulursa, genel olarak İbadetlerin bir zamanı, vakti ve ortak icra şekli yoktur.

    Hatta namaz ve hac gibi ibadetlerin eda şekli konusunda da mezhepler arasında az çok farklılıklar olduğu bilinmektedir. İbadetlerin zamanı konusunda az çok ortak görüş oluşmuşsa da özellikle namazlar için daraltılmış zaman birimi olan vakit sayıları ve rekât sayıları konusunda da tartışmalar vardır. Ayrıca hac ibadetinin daha rahat ve huzurlu bir ortamda yapılması, izdihamlara ve gereksiz ölümlere ve yaralanmalara sebep olunmaması bakımından hac ibadetinin de daha geniş zamanlara yayılmasını dile getirenler vardır. Sayıları az da olsa vardır.(4)

    Hz. Peygamber hayatında sadece bir kere hac yapmıştır, onu da Hicri Zilhicce ayının 9. Günü yapmıştır. Bu hac ashabıyla vedalaştığı Vedâ Haccı’dır. Ömrü vefa etseydi, sonraki yıllarda yine aynı ayın aynı günü hac yapar mıydı; bilinmez! Ancak kıbleyi değiştirdiğine göre muhtemelen haccın zamanını da değiştirebilir veya daha geniş zamana yayabilirdi. Hele de milyonlarca insanın aynı anda aynı noktaya yığıldığını, bu sebeple ölenler, yaralananlar olduğunu görebilseydi!

    Belki disiplin, düzen ve geleneklerin muhafaza edilmesi açısından gereklidir ama bana kalırsa; ibadetler için şekil; zaman ve mekân çok da önemli değildir.
    Müslüman, ibadetini Allah için, Allah’a saygı ve şükür için yapar.
    İbadet başka bir amaç ve beklenti için yapılıyorsa anlamsızlaşır.
    Mesela “Türk Milli Takımı” yerine ısrarla “Bizim Çocuklar” denilerek adeta milli olmaktan çıkarılıp, belirli bir kesimin takımı haline getirilen futbolcuların maçlarda galip gelmesi için sabah namazına kalkıyorsanız, boşuna uykunuzu bölmeyin.
    Böyle bir ibadeti aklı başında bir insan bile kabul etmez ki; Allah ne diye kabul etsin?

    Çünkü Allah “De ki: ‘Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi olan Allah içindir’”(5) buyurmaktadır.

    Yılın 12 ayı namaz kılmayıp, sadece Ramazan’da veya bayramlarda namaz kılmak da böyledir.
    “Torpille (hak edilmeden) girilen işten kazanılan para helaldir” ve “Haram para ile hacca gidilir” diyenler(6) sizleri kandırıyorlar. Bu sözüm ona din adamlarının verecekleri fetvalara inanmayın ve boşuna kendinizi yormayın.

    Çünkü İslam peygamberi bir sahih hadisinde “Allah katında amellerin (ibadetlerin) en faziletlisi¸ az da olsa devamlı yapılandır.”(7) buyurmuştur.

    Kur’an’da farklı ayetlerde farklı namazlardan ve farklı namaz vakitlerinden bahsedilmiştir. Daha doğrusu bazı ayetlerde bir iki namazdan, bazı ayetlerde ise bütün namazlardan ve vakitlerinden bahsedilmiştir.  
    Hud/114’de şöyle denilmektedir:
    “Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın saatlerinde namazı dosdoğru kıl…”
    Vakitlerinin süresi belirtilmemekle birlikte bu ayette sanırım akşam ve sabah namazlarından bahsedilmektedir.

    İsrâ 78. ayette ise “Gündüzün güneşin gün ortasını aşmasından gecenin karanlığına kadar namazı kıl; bir de sabah namazını; çünkü sabah namazı şahitlidir.” denilerek, Öğle ve yine Sabah namazından bahsedilmektedir.

    Rûm 17-18. ayetlerde ise “Siz, akşam vaktine eriştiğinizde, sabah kalktığınızda, akşamüstü ve öğle vaktine ulaştığınızda Allah’ı tesbih edin (namaz kılın) ki göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur.” denilerek 4 vakit namazdan bahsedilmektedir ki; bu ayette geçen “Akşam üstü” ibaresi ve İsra 78’de geçen “Gece karanlığındaki namaz” ifadelerinden hareketle bir “ikindi namazı” hükmü de çıkarılarak namaz vakit sayısı 5’e çıkarılmıştır.

    Ancak işin ilginç yanı, yukarıda anlamları verilen Hud 114. ve İsra 78. ayetlerde, Türkçemize Farsça kökenli kelime olan “NAMAZ” şeklinde tercüme edilen “SALAT” kavramı geçerken, Rûm 17-18’de “TESBİH” kavramı geçmektedir.
    Tesbih etmek Namaz Kılmak anlamına gelmez.
    “Allah’ın her türlü kusurdan, eksiklikten ve yaratılmışlara özgü sıfatlardan uzak (münezzeh) olduğuna inanıp, O’nu yüceltmek ve anmak anlamına gelen İslami bir terimdir. Genellikle ‘Sübhânallah’ (Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim) demekle veya zikir çekmekle ifade edilir.”(8)

    Kur’an’da geçen “SALAT” kavramının, aslında günümüzde edâ edildiği şekliyle ve Farsça “NAMAZ” olarak bilinen ibadet olmayıp, “duâ/yakarış” anlamına geldiği şeklindeki iddiaları, Müslümanlarca icra edilen bu ibadetin, aslında sadece İslam’a özgü olmayıp, Zerdüştlükten başlayarak vahye dayalı bütün dinlerde olduğu tartışmalarına girmeden demek isteriz ki:

    Görüldüğü gibi yukarıda anlamları verilen ayetlerde namaz vakitleri için kullanılan ifadeler, genel ifadeler olup bu vakitlerin süreleri hakkında bilgi verilmemiştir.
    Bu süreler farklı kültürlerde ve farklı coğrafyalarda farklı şekillerde belirlenebilir.
    Bizdeki gece ve gündüz ile İskandinav ülkelerindeki veya Kutuplardaki gece ve gündüz vakitlerinin süreleri aynı değildir mesela.
    Gece ve gündüzlerin çok uzun veya çok kısa sürdüğü coğrafyalarda 5 vakit namazın Kur’an’da belirlenen vakitlerde kılınması herhalde fiziken bile mümkün değildir ki; oralarda muteber olan ibadet sanırım Rûm 17-18. ayetlerde belirtildiği üzere “TESBİH” olmalıdır.
    Elbette vakit veya rekât sayısı az olmak kaydıyla namaz ibadeti de yerine getirilebilir.

    Nisa Suresi’nin 103. ayeti bazı yerlerde ve bazı durumlarda ibadetin nasıl yapılacağına ilişkin çok güçlü bir ışık tutmaktadır bize.
    Deniyor ki ayette: “Namazı bitirince de ayakta iken, otururken ve yatarken Allah’ı anın. Güvenlik içinde olduğunuzda namazı gerektiği gibi kılın. Şüphe yok ki namaz, müminler üzerine vakitleri belli olarak yazılmış bir ödevdir.”
    Buradan anlaşılması gereken; Allah’ı anmak, onu zikretmek sadece namaz ibadetiyle olmaz, başka şekillerde de olur.
    Ayrıca bu ayet, “namazların vakte bağlı” olduğunu ifade etmekle “Kaza namazı yoktur” diyenlerin görüşlerini de destekler mahiyettedir.

    “Nafile namaz farz ve vacip namazların dışında, kişinin kendi isteğiyle Allah’ın rızasını kazanmak, sevap elde etmek ve manevi yakınlık sağlamak amacıyla kıldığı gönüllü ibadetlerdir. Kılınması zorunlu değildir, ancak Peygamberimiz tarafından teşvik edilmiştir.”(9)

    Dolayısıyla; vakte bağlı namazlar ya vaktinde gereği gibi kılınır ya da vakte bağlı namaz olarak değil de Allah’ı anmak, tesbih etmek ve zikretmek maksadıyla “nafile namaz” olarak kılınırlar.
    Zira belirlenen vakitler dışında kılınan namazlar ancak nafile namaz olur..

    Tesbih Etmek kavramını, değerli taşlardan veya madenlerden yapılmış şakıdı-şukkudu çekilen 33 boncuklu veya camilerde namaz kılanların önüne sağdan soldan patır putur atılan rengarenk 99 boncuklu Çin ve Çekoslovak yapımı boncuk dizgelerini saymak olarak anlamamak gerekir.
    Tesbih etmek, Allah’ın büyüklüğünü zikretmek ve ona yalvarıp yakarmaktır.

    “Gerek namazların sonunda gerek başka münasebetlerle yapılan tesbih ve zikirlerin tesbih taneleri vb. şeylerle sayılması Asr-ı saâdet’te ve ashap döneminde pek hoş karşılanmamış, bunun yerine parmakla sayılması tavsiye edilmiştir. Hz. Peygamber, hurma çekirdeği veya çakıl taşıyla tesbih ve zikirlerini sayan kadınlara bunu yapmaktansa, ‘Yaratıkları sayısınca Allah’ı yüceltir, tenzih ederim’ demelerini öğütlemiş (Tirmizî, “Daʿavât”, 103), bir defasında, ‘Ey kadınlar topluluğu! Tesbihlerinizin hesabını parmaklarınızla tutun, çünkü âhirette onlar da sorguya çekilecek ve konuşturulacaktır’ buyurmuştur”(10)

    Yukarıda dedik ki; ibadetler Allah için yapılır, bu ibadetlerde şekil, vakit ve mekân önemli değildir.
    Bizi böyle düşünmeye iten ayetler vardır Kur’an’da.

    Mesela Nur/42’de “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dönüş de Allah’adır.” denilerek, yeryüzünde “ZAMAN” ve “VAKİT” kavramı dahil, her şeyin Allah’ın mülkü olduğu söylenmektedir.
    Aynı ifade Nisa 126. ve Casiye 27. ayetlerde de geçmektedir. Bu durumda bütün zaman dilimleri, mülkün sahibinden dolayı aynı derecede kutsaldır, değerlidir.

    Ayrıca Bakara 115’de “Doğu da batı da Allah’ındır, nereye dönerseniz Allah’ın yönü orasıdır. Doğrusu Allah her yeri kaplar ve her şeyi bilir.” denilerek, ibadetlerde mekân ve yön kavramının da çok önemli olmadığı dile getirilmektedir.

    Yön ve Kıble kavramı, sadece Namaz ibadeti için önem taşır ve Bakara Suresi’nin 144. ve 150. ayetlerinde namaz kılarken Kâbe’nin de içinde bulunduğu Mekke’deki Mescid-i Haram’a dönülmesi emredilmektedir.

    Allah yaptığınız ibadetleri makbul, ettiğiniz duâları kabul etsin.
    Lütfen ibadetlerde riyadan, gösterişten, onu bunu suçlamaktan, kınamaktan uzak durun.
    La ikraha fi’ddiyn/Dinde zorlama yoktur(Bakara/256)
    Leküm diyniküm ve liyediyn/Sizin dininiz size benim dinim banadır(Kâfirûn/6)

    28.06.2026
    __________
    1- https://www.hurriyet.com.tr/gundem/kerahat-vakti-nedir-hangi-vakitlerde-namaz-kilinmaz-41896994
    2- https://sorularlaislamiyet.com/kerahat-vaktinde-sabah-namazini-kilmak-kerahat-vaktinde-kilinan-sabah-namazi-kaza-yerine-gecer &
    https://www.cnnturk.com/yasam/sabah-namazi-saat-kaca-kadar-kilinir-gunes-dogduktan-sonra-sabah-namazi-kilinir-mi-1864393
    3- https://www.youtube.com/watch?v=KD6_48ap5DQ &
    https://www.youtube.com/shorts/jgCH1CfGHws
    4- Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, “Fettane Teyze’den hac dersi”  https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/yasar-nuri-ozturk/fettane-teyzeden-hac-dersi-39105058

    5- En’âm/162
    6- https://www.memurpostasi.com/video/25914335/kopya-veya-torpille-girilen-isten-elde-edilen-kazanc-helaldir & https://www.sozcu.com.tr/diyanet-haram-parayla-hacca-gidilebilir-wp1878664
    7- Muslim, Salâtu’l-Musâfirîn, 30; Buhârî¸ Libâs¸ 43
    8- Bkz. Metin Yurdagür, İslam Ansiklopedisi, “Tesbih” maddesi, https://islamansiklopedisi.org.tr/tesbih–allah
    9- https://www.fikriyat.com/ilahiyat/islam-ilmihali/2022/07/04/nafile-namaz-nedir-nasil-kilinir-nafile-namaz-icin-nasil-niyet-edilir-nafile-namaz-turleri-nelerdir
    10- https://islamansiklopedisi.org.tr/tesbih–allah

  • Satılık Ya! Her Şeyin Fiyatının Olduğu, Hiçbir Şeyin Değerinin Kalmadığı Pazarda Bir Gün

    Satılık Ya! Her Şeyin Fiyatının Olduğu, Hiçbir Şeyin Değerinin Kalmadığı Pazarda Bir Gün

    Gelin, gidin, görün; siyasetin bu görkemli bit pazarında bugün neler var neler! Tezgâhlar öyle kalabalık, fiyatlar öyle komik ki, “yok” denilen şeyin aslında “fiyatını soramadığınız” olduğunu anlıyorsunuz. Bakın şurada bir tezgâh: Üstünde “Satılık Beden” yazıyor. Düne kadar halkın arasına karışınca “halktan biri” pozu veren o bedenler, şimdi vitrin mankeni gibi tezgâha yatırılmış. Fiyatı ne mi? Bir akşam yemeği, bir bakanlık koltuğu, hatta bazen sadece “dosyanızı kapatalım” vaadi. Beden öyle ucuzlamış ki, artık selam vermek bile kiraya tabi!

    Yan tezgâha bakın: “Satılık Ruh” yazmışlar. Ama dikkatli bakınca görüyorsunuz ki ruh diye sattıkları şey, içi boşaltılmış bir kavram. Ruhunu satanlar öyle bir hale gelmiş ki, ruhsuzlukları yüzlerinden akıyor; gözlerinin içine baksanız “burada daha önce bir vicdan oturuyordu” yazan bir tabela göreceksiniz. Ruhun fiyatı da değişken; kimi bir koltuk karşılığı ruhunu veriyor, kimi bir televizyon kanalına çıkmak için. En acısı da şu: Ruhunu satanlar, artık ruhlarının olmadığını bile unutmuş!

    Biraz ilerleyin, “Satılık İrade” pankartı asılı bir tezgâh daha var. İrade dediğin milletin emaneti değil miydi? Bu pazarda öyle değil işte. İrade, çuval çuval satılıyor. Millet sandıkta “al bu irade benim” demiş, ama vekil efendi gelmiş, o iradeyi tartmış, biçmiş, “bir makam karşılığı devredilir” diye etiket yapıştırmış. İrade öyle bir şey ki burada, sünger gibi; korkunun suyunu çekince şişiyor, menfaat kuruyunca büzüşüyor. Gerçek iradeyi arayanlar ise “kalmadı” cevabıyla karşılaşıp boynu bükük dönüyor.

    Daha bitmedi. Sırada “Satılık Şeref” var. Şeref, bu pazarın en hızlı tükenen malı; çünkü alan bir daha geri getirmiyor. Bir milletvekili düşünün, dün “haysiyet” diye kürsü yumrukluyordu, bugün aynı kürsüde “şerefimle yapıyorum” diye yapmadığını bırakmıyor. Oysa şeref, bir kez satıldı mı iade edilemeyen tek metadır. Ama bu pazarda öyle bir algı yaratılmış ki, şeref sanki mevsimlik bir aksesuar; yazın tak, kışın çıkar!

    Ve nihayet, en lüks tezgâh: “Satılık Onur”. Onur, bu pazarın en pahalı ürünüydü eskiden; şimdi o da indirime girmiş. “Onurumu satmam” diyenlerin sesi azaldı, çünkü onurunu satanlar iktidar sofrasında başköşeye kuruldukça, onurunu cebinde taşıyanlar açıkta kaldı. Ama dikkat edin, onur öyle bir maldır ki, satınca paranın sesi hoş gelir ama o ses kesildiğinde geriye sağır edici bir sessizlik kalır. O sessizlik, aslında insanın kendine olan saygısının cenaze namazıdır.

    Bu pazarın en büyük hüneri, her şeyi fiyatlandırıp hiçbir şeyi değerlendirmemektir. Beden, ruh, irade, şeref, onur… Hepsi etiketlenmiş, hepsi tezgâhta. Ama unutmayalım: Bu pazar bir gün batar. Çünkü sermayesi korku ve menfaat olan her düzen, er geç müşterisiz kalır. O gün, tezgâhlar toplanır, tellallar susar, fiyat etiketleri rüzgârda uçuşur. Geriye ne mi kalır? Milletin hafızası. O hafıza, kimin ruhunu kaça sattığını, kimin onurunu hangi indirimden kaptığını, kimin iradesini toptan fiyatına elden çıkardığını tek tek yazar. Ve bilirsiniz, milletin hafızası, bu pazarın en nefret ettiği şeydir; çünkü o, bedava olan tek gerçektir.

    Satılık ya! Her şey satılık. Ama bir şey var ki asla satılık değil: O da bu satışı gören, kaydeden ve vakti gelince hesap soracak olan bu milletin ta kendisidir.

  • Siyaset Bit Pazarında Demokrasi Yok Hükmünde: Peki Ne Yapmalı?

    Siyaset Bit Pazarında Demokrasi Yok Hükmünde: Peki Ne Yapmalı?

    Siyaset dediğimiz şey, tabelada hâlâ “demokrasi” yazıyor ama içeri girince görüyorsunuz ki vitrindeki o parlak rejimin yerinde yeller esiyor. Meğer demokrasi, siyasetin bu kalantor bit pazarında yok hükmünde bir kararmış gümüşmüş; tezgâhtar bile farkında değil, çünkü çoktan hurdacıya satmış! Düşünsenize, seçim sandığı bile artık kutsal bir emanet değil; bu pazarda olsa olsa tezgâh altından verilen naylon bir poşet. Millet iradesini içine koyuyor, tezgâhtar “poşet paralı” demeden iradeyi başka torbaya dolduruyor. Peki bu kepazelik karşısında ne yapmalı? Oturup ağlamak mı, yoksa bu pazarın kaçınılmaz batışını seyrederken demokrasiyi kendi ellerimizle yeniden diriltmek mi?

    Önce bir teşhis koyalım: Bu bit pazarının en büyük marifeti, her şeyi değersizleştirip “alınır satılır” hale getirmek. Korku, en ucuz tezgâhta satılıyor; “Al bir korku, ver bir oy, üstüne de susma hakkı hediye!” diye bağırıyor tellallar. Makam vaadi, vadeli çek gibi işlem görüyor; ilkeler, tezgâhın altına düşmüş birer bozuk para. Sadakat ise öyle bir para birimi ki sabah bir milletvekili ediyor, akşam bir belediye başkanı. Demokrasinin olmadığı yerde fikir çilesi de yok; varsa yoksa “kim ne kadar eğilebilir” yarışı. Bu manzarada demokrasiyi aramak, bit pazarında antika aramaya benzer; bulsan da gerçekliğinden şüphe edersin.

    Peki ne yapmalı? İlk iş, bu pazarın fiyat etiketlerini toptan söküp atmak. Yani cesareti, korkunun bir adım önüne koymak. Unutmayalım, korku ucuzdur ama cesaret en pahalı ve en nadide maldır. Korkuyla yoğrulmuş bir siyaset ancak korkak bir toplum yaratır; oysa bu pazara giren yiğit, “Benim ilkelerim satılık değil, benim vicdanım kurdan etkilenmez” diyebilen kişidir. İkincisi, milletin hafızasını bu pazara karşı en büyük silah olarak kuşanmak. Çünkü bu pazar esnafı, millet unutsun diye dua eder; oysa millet unutmaz, sadece zamanını bekler. Her siyasi cambazın düştüğü an, o hafızanın defterine tek tek yazılır.

    Üçüncüsü, demokrasiyi pazarlıktan kurtarıp yeniden bir “ahde vefa” rejimi haline getirmek. Yani sandığa atılan oyun, sadece beş yıllık bir kira sözleşmesi değil, bir emanet olduğunu dayatmak. Bu da yetmez, bu pazarın dilini deşifre etmek gerek: “Memleketin hayrına” diye başlayan her cümlenin altında “kendi cebimin hayrına” yazdığını halka gösteren bir hiciv dili, bir sivri kalem şart. Çünkü bu pazar, alaydan korkar; gülünç duruma düşmek, onlar için yargılanmaktan beterdir.

    Nihayetinde, bu bit pazarı bir gün kepenk indirecek; çünkü sermayesi sadece korku ve menfaat olan bir dükkân, er geç iflas eder. O gün, demokrasi denilen o kayıp eşya, belki de hiç beklenmedik bir sandıktan, milletin ta kendisinden yeniden doğacak. Yeter ki biz, “ne yapmalı” sorusunu sormaktan ve yanıtını alana kadar pazarlıksız, tehditsiz, ilkeli bir şekilde ayakta kalmaktan vazgeçmeyelim. Ve unutmayalım: Bu pazarın en büyük kabusu, ucuza satın alamayacağı kadar dik duran bir omurgadır.

  • Siyasetin Bit Pazarında Satılık: Yal Yemiş Siyasetçi!

    Siyasetin Bit Pazarında Satılık: Yal Yemiş Siyasetçi!

    Duyduk duymadık demeyin, siyasetin bit pazarına yeni bir reyon açılmış: “Besili Siyasetçi Çiftliği” diye tabela asmışlar, altında da kocaman harflerle “Yal Yemiş, Hazır Alıcısına” yazıyor. Merak edip yaklaşıyorsunuz, tezgâhtar sırıta sırıta anlatıyor: “Efendim bunlar özel beslemedir, iktidarın yemliğinde semirtilmiş, muhalefetin ahırından transfer edilmiş, garantili ve kefillidir!” Anlıyorsunuz ki mesele sadece milletvekili satmak değil; mesele, o vekili önce yemleyip sonra satışa çıkarmak.

    Peki nedir bu “yal”? Bu pazarda yal dediğin, korkuyla yoğrulmuş, makamla tatlandırılmış, dosya tehdidiyle mayalanmış özel bir karışım. Tarifi şöyle: Bir ölçek “hakkında şu dosya var” alın, üzerine iki kaşık “makam vaadi” ekleyin, bir tutam “ailen de üzülmesin” serpin, en son da “iktidar sofrasında yer var” sosuyla servis edin. Bu yalı yiyen siyasetçi, bir haftada tanınmaz hale gelir; dünün ateşli muhalifi, bugünün en sadık iktidar kuzusu oluverir.

    Bu çiftlikte yetiştirilme süreci de ibretlik: Önce siyasetçi adayı bir korku kafesine konur. Kafesin telleri arasından “yargılanırsın”, “malına el konur”, “hapse girersin” fısıltıları süzülür. Aday bir süre direnir gibi yapar; “Ben ilkelerimden vazgeçmem!” diye öter. Ama yemlik önüne kondukça, hele hele o yemliğin içinde bir bakanlık, bir belediye başkanlığı, hatta sadece “dokunulmazlık zırhı” gibi lezzetli lokmalar olduğunu gördükçe, gagası yumuşar. Önce bir tadımlık alır, sonra kendini yemliğe gömer. Ve işte o an, siyasetçi artık “yal yemiş” sıfatını hak eder.

    En acıklısı da şu: Yal yemiş siyasetçi, semirdikçe kendi geçmişini inkâr eder. Dün “halkın emaneti” dediği koltuğa, bugün “piyasa koşulları gereği” diye oturur. Dün kürsüde “asla satılık değilim” diye haykıran o ağız, bugün aynı kürsüde “memleketin hayrına transfer oldum” diye geveler. Oysa memleketin hayrına olan tek şey, o siyasetçinin aslında kendi sonunu hazırladığıdır; çünkü yal yemiş siyasetçinin miadı, yemliğin boşaldığı ana kadardır.

    Bu pazarın en büyük özelliği, yal yemiş siyasetçinin son kullanma tarihinin çok kısa olmasıdır. Bugün semirtilip vitrine konan, yarın tüketilir ve kalanı çöpe atılır. Çünkü iktidar için o, sadece bir araçtır; muhalefetten koparılıp getirilen bir kupa, bir istatistik, bir “bakın nasıl da bize katılıyorlar” gösterisidir. Gösteri bitince, yal da biter. Yal bitince, o siyasetçi ne iktidara yaranabilir ne de eski yerine dönebilir; arafta, vicdansız ve omurgasız bir gölge olarak kalır.

    Ve gelin görün ki, bu bit pazarında en çok satılan mal, işte bu yal yemiş siyasetçidir. Fiyatı da komik: Bir akşam yemeği, bir televizyon kanalında üç dakika, bazen sadece “hakkındaki dosyayı rafa kaldırma” vaadi. Oysa o siyasetçi bilmez ki, satın alınan sadece koltuğu değil, ruhudur; ödediği bedel sadece ilkeleri değil, insanlığıdır.

    Bit pazarı bir gün kapanır; tezgâhlar toplanır, tellallar susar, yemlikler boşalır. O gün, yal yemiş siyasetçi ortada kalakalır; ne alan vardır artık onu, ne de satacak bir şeyi. Çünkü her şeyini, o yalı yerken bitirmiştir. Ve milletin hafızası, o gün geldiğinde, kimin hangi yemlikten beslendiğini, kimin kaça satıldığını, kimin hangi korkuyla yal yediğini bir bir söyler. Unutmayalım: Yal, karnı doyurur ama ruhu kemirir; makam, koltuk verir ama karakteri alır. Ve bu pazarda en acı manzara, yal yemiş siyasetçinin aynada kendine bakamamasıdır.

  • VARAN 82 TARİHİ YAVUZ ÇIKARMA PLAJI’NDA SON DURUM

    VARAN 82 TARİHİ YAVUZ ÇIKARMA PLAJI’NDA SON DURUM

    – ÜNAL ÜSTEL DESTEKLİ AÇGÖZLÜ ALTINBAŞ’IN İŞGALİ, İKTİDARIN VE TÜM YETKİLİLERİN GÖZÜ ÖNÜNDE SÜRÜYOR. YASAL KİRA SÖZLEŞMESİ OLMADIĞI İÇİN ALTINBAŞ’IN İŞLETME İZNİNİ İPTAL EDEREK RESTORAN İLE BÜFESİNİ KAPATAN LAÇ BELEDİYESİ’NDEN İNTİKAM ALINDI

    – KUMSALI ÜCRETSİZ HALK PLAJI YAPMAK VE KARŞIDAKİ MİLLİ PARKA YER ALTI GEÇİDİ İLE BAĞLAMAK İSTEYEN LAÇ BELEDİYESİ, ” MÜZE YAPILACAK” GEREKÇESİYLE PLAJDAN ÇIKARILDI AMA ASIL SORUN OLAN İŞGALCİ ALTINBAŞ’A DOKUNULMADI

    GENÇLERE DENİZİ SEVDİREN KUMSALDAKİ YELKEN KULÜBÜ DE PLAJDAN ÇIKARILDI, ANCAK HALKI HARACA KESEN VE AÇIK HAVA MÜZESİ PROJESİNİ ENGELLEYEN İŞGALCİ ALTINBAŞ’A DOKUNULMADI

    – YAZ BAŞI HERKESTEN 200 TL GİRİŞ PARASI ALAN İŞGALCİ ALTINBAŞ, HÜKÜMET GÖZ YUMUNCA GİRİŞ ÜCRETİNİ ÖNCE 250 TL’YE, ŞİMDİ DE 300 TL’YE ÇIKARDI.

    – KİRA SÖZLEŞMESİ OLMAYAN, 2 YILDIR TEK KURUŞ KİRA ÖDEMEYEN İŞGALCİ ALTINBAŞ, ÇÖKTÜĞÜ VAKIF MALINDAN YAKLAŞIK OLARAK GÜNDE 300-350 BİN TL VURGUN VURUYOR, AYLIK 10 MİLYON TL’Yİ CEBE ATIYOR. MAKBUZ VERMİYOR, VERGİ YASASINI ÇİĞNİYOR. ÜNAL ÜSTEL, MALİYE BAKANI VE ESNAFI RESEN VERGİYLE YOLAN VERGİ DAİRESİ MÜDÜRÜ İSE BU REZİLLİĞİ SEYREDİYOR..

    – İŞTE ” YAPTIKLARIMIZ YAPACAKLARIMIZIN KANITIDIR, 40 YILDA YAPILMAYANLARI YAPTIK” DİYEN ÜNAL ÜSTEL’İN YAPTIĞI BUDUR!. ALTINBAŞ’IN ŞEKERLEMELERİNİ YUT, VAKIF MÜLKÜNÜ AÇGÖZLÜ İŞGALCİ ALTINBAŞ’A PEŞKEŞ ÇEK, TARİHİ PLAJIN AÇIK HAVA MÜZESİ OLMASINI ENGELLE, SONRA DA SAHTE MİLLİYETÇİ AÇIKLAMALAR YAPARAK OY BEKLE!

    – HER NE PAHASINA OLURSA OLSUN PLAJI ELİNDE TUTMAK İSTEYEN ALTINBAŞ’IN ASKERİ YETKİLİLERE,
    ” MÜZEYİ YAPTIKTAN SONRA PLAJIN İŞLETMESİNİ YENİDEN BANA VERECEĞİNİZE DAİR SÖZ VERİRSENİZ, PLAJDAN ÇIKARIM VE MÜZE İNŞA MASRAFINI DA KARŞILARIM, AKSİ HALDE ÇIKMAM, TAHLİYE DAVASI AÇIN” ŞEKLİNDE ŞANTAJ İÇEREN AHLAKSIZ BİR TEKLİFTE BULUNDUĞU İDDİA EDİLDİ. İŞGALCİ ALTINBAŞ’IN, ÇEVRESİNE, ” KONUYU CUMHURBAŞKAN YARDIMCISI CEVDET YILMAZ’A DA AKTARDIM, BANA YARDIMCI OLACAK, GEREKEN TALİMATLARI VERECEK” ŞEKLİNDE KONUŞTUĞU İLERİ SÜRÜLÜYOR.

    SABAHATTİN İSMAİL

    1974 Barış Harekatı’nın birinci aşamasında, Kızılbaş, Yenişehir, Küçük Kaymaklı taaruzuna katıldım.
    Ağustos 1974’ün ilk haftasında biz seferi personeli terhis ettiler.
    Göçmenköy Spor Kulübü’nde, savaştan yeni çıkan bir gurup genç otururken, bir polis landroveri geldi.
    İçinden çıkan polisler bize yanaştı, ” gençler çıkarma plajında gemileri boşaltacak gönüllüler arıyoruz, gelir misiniz? ” diye sordular
    Hiç tereddüt etmedik. 5 genç Landrovere atladık..
    Eski Lefkoşa -Girne yolu güzergahını izleyerek, Dar Boğazı geçtik, Girne’ye girdik.
    Girne’nin alınmasından sonra 10-12 gün geçmişti. Kent henüz ev ev temizlenmediği için çok sıkı güvenlik önlemleri vardı.
    Yoğun çatışmaların olduğu Karaoğlanoğlu yolu üzerinde yanmış zırhlılar, tanklar, cipler vardı.
    Büyük bir merak ve heyecanla sağa sola bakarken, o zamanki adıyla PLADİNİ PLAJI’na geldik. 2 çıkarma gemisi kumsala kapak atmıştı.
    Biri makarna, un, baklagil, pirinç, bulgur vb..gıda çuvalları ile, diğeri ise cephane ile doluydu.
    Cephane sandıkları ile dolu olan gemiyi, üstü çıplak askerler boşaltıyordu.
    Bize de gıda çuvalları ile dolu gemiyi boşaltma görevi verildi.
    Ağustos sıcağı 40 derece civarındaydı.
    Biz de üstümüzü çıkardık, koca koca çuvalları sırtlayarak sahilde bekleyen askeri kamyonlara yüklemeye başladık.
    Sabahtan akşama 3 gün gelen gemileri boşalttık.
    Bir astsubay geceleri bizi askeri ciple Girne’de şimdiki İş Bankası’nın karşısında bulunan harup dolu çuvalların depolandığı Harnıp Ambarlarına götürürdü.
    Orada verilen konserveleri yer, yere attığımız çuvallar üzerinde uyurduk. Kocaman fareler etrafta koşuştururdu. Sabahları yine ciple alınır ve plaja, çıkarma gemilerini boşaltmaya götürülürdük…

    MANEVİ BAĞ
    İkinci gün, boşalttığımız gemi, şu an Özgürlük anıtı bulunan tepeye yakındı. Tepenin dibindeki kumsalda, yeni oluşturulan, bir toprak-kum yığını vardı. Altında bir el gördük, deniz kumu sıyırınca görünür olmuştu.
    Panikle başımızda duran onbaşıya gösterdik. ” abi orada ilk şehitler toplu gömüldü” dedi.
    Bir anda sarsıldık. İçimiz yandı, ağladık, yıkıldık…
    O şehitler daha sonra oradan çıkarıldılar ve bölgeden toplanan diğer şehitlerle birlikte bugün Karaoğlanoğlu şehitliğinde toplu olarak defnedildiler….
    İşte benim, sonradan şehit tank üsteğmen Yavuz Sokollu’nun adının verildiği tarihi plajla manevi bağım budur.
    Bu manevi bağın, biz mukavemetçiler için ne anlama geldiğini, adaya yıllar sonra Türkiye’nin güney doğusundan sırtındaki ceketiyle gelip endek göndekle bugün inanılmaz bir servete sahip olan ama hala açgözlülüğü terk etmeyerek şehit kanı ile sulanan plajın açık hava müzesi olmasını engelleyen ALTINBAŞ anlamaz…
    Bu manevi bağın bizim için ne anlama geldiğini şekerlemeden başka birşey düşünmeyen bir başka doyumsuz ve aç gözlü sahte milliyetçi Ünal Üstel de anlamaz…
    Türk askerinin adaya ayak bastığı plaja, görevle, ilk giren Kıbrıs Türklerinden biri olarak, bu plajın Çanakkale benzeri bir AÇIK HAVA MÜZESİ olması ve şehit isminin plajda korunması için 30 yıldır bıkmadan usanmadan mücadele ediyorsam, bir nedeni de bu yaşadıklarımdır, o gün o plajda, şehit askerlerimizin gömüldüğü o toplu mezarı görmemdir

    SON DURUM

    Yavuz Çıkarma Plajı’nın son durumunu yukarıdaki spotlarda anlattım.
    Aç gözlü doyumsuz işgalci Altınbaş, hala plajdan çıkmadı, çıkarılmadı.
    Kira sözleşmesi olmadığı, 2 yıldır kira ödemediği ve yüz binlerce sterlin kira borcu biriktiği halde plajı işgaline göz yumuluyor.
    Çünkü arkasında, şekerlemeyle beslediği Ünal Üstel var. Sırtını ona dayadı…
    2 yıl önce Üstel ve Arıklı’yı çok sıkıştırınca ” karar aldık, Altınbaş’ı birkaç hafta içinde çıkaracağız, KTBK Komutanlığı orada, kısa sürede müze yapacak” demişlerdi.
    2 yıl geçti, hala çıkaracaklar!
    Bunların verdiği sözlerin değeri işte bu kadardır!
    Ünal Üstel, eğer Vakıflar’ın tahliye davası açmasına izin verseydi çoktan çıkmış olacaktı…
    İzin vermedi.
    Eğer Plajı 2 yıl önceden askeri bölge ilan eden kararı alsaydı, asker onu bir günde çıkarırdı.
    O kararı da almadı.
    Ve Altınbaş, kendisine ait olmayan, kira sözleşmesi de bulunmayan, halkın malı olan plajdan ayda 10 milyon TL para vuruyor…
    Şehit kanıyla sulanan tarihi plaj, sanki babasının malı, resmen Vakıf malına çöktü!
    Herkes de seyrediyor!!!
    Önceki gün oraya gittim.
    Kapıda bir kişi masa koymuş, her girenden 300 TL alıyor, ama makbuz vermiyordu.
    Benden de istedi.
    Vermedim.
    ” Burada işgalcisiniz, hangi hakla para istiyorsunuz, kira sözleşmenizi göster” dedim.
    Adam afalladı.
    Bir diğeri yanıma geldi restoran menüsü verdi.
    ” Yiyeceğiniz yemeği ve içeceği sipariş verin moto kurye ile getirelim. Burada belediye restoranı kapadı” dedi
    Çok sinirlendim.
    Bereket Altınbaş oralarda yoktu, yoksa öfkeyle boğazına sarılırdım.
    Oradakilere epey söylendim, aşağıdaki fotoğrafları çekip ayrıldım.

    KAÇAK İSKELE

    Sahilde,Erhan Arıklı’ya bağlı Limanlar Dairesi’nin 5 YIL boyunca göz yumduğu bir KAÇAK İSKELE var.
    Geçen yıl 6 ay için izin çıkardılar, süre Aralık 2025 sonu bitti.
    Ne ki ARIKLI GMZ YUMDUĞU İÇİN İSKELE YIKILMADI. İZİNSİZ OLARAK hala işletiliyor.
    İZİNSİZ İSKELEYE ÇIKAN, İŞGAL EDİLEN PLAJA giren herkes Altınbaş’a haraç ödüyor.
    Altınbaş çöktüğü Vakıf Malından büyük vurgun vuruyor…
    Bu soyguna ve işgale göz yumanları da ŞEKERLEMELERLE TATLIYA BAĞLIYOR.
    *
    Artık söz KTBK Komutanlığı’nda.
    Bu rezilliğe, bu işgale son vermek ve açgözlü işgalci Altınbaş’ı, şehit kanıyla sulanan tarihi plajdan çıkarıp AÇIK HAVA PROJESİ’ni bir an önce hayata geçirmek, KTBK Komutanlığı’nın görevi.
    Karar verirlerse, bu açgözlü, doyumsuz işgalciyi 1 saatte oradan çıkarırlar…
    Bu olmaz da işgal sürerse bilmediğimiz, onları da aşan bir nedeni var demektir. Göreceğiz…
    Vatansever bir GAZİ MUKAVEMETÇİ olarak bu konuyu takip etmeye devam edeceğim..

    SABAHATTİN İSMAİL – KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ / TURKİSHFORUM – ABDULLAH TÜRER YENER

  • ABD SAĞLIK SİSTEMİNİ YAKLAŞIK 4 MİLYAR DOLAR DOLANDIRAN IRAKLI İBRAHİM KHALDOON (HALDUN) HİLMİ KONUSUNDA AKLIMDA DELİ SORULAR

    ABD SAĞLIK SİSTEMİNİ YAKLAŞIK 4 MİLYAR DOLAR DOLANDIRAN IRAKLI İBRAHİM KHALDOON (HALDUN) HİLMİ KONUSUNDA AKLIMDA DELİ SORULAR

    BAŞBAKAN ÜSTEL, İÇİŞLERİ BAKANI OĞUZ VE POLİSİMİZDEN YANIT BEKLİYORUM

    SABAHATTİN İSMAİL
    Gazetecilik yapılan resmi açıklamalarla yetinmemek, kuşku duymak, perde gerisini sorgulamak, gizlenen detayı araştırmaktır…
    Ne yazık ki bugün KKTC’de bu niteliklere sahip gazeteciler çok çok az.
    Ben, analitik düşündüğüm için, az sayıda bu tür gazetecilerden oldum.
    Analitik düşünce, bir konuyu veya problemi, sunulduğu gibi kabul etmek yerine mantık, kanıt ve sistematik inceleme ile değerlendirmektir.
    Analitik düşünenler her olayın neden-sonuç ilişkilerini inceler ve eldeki belgelere göre sonuca ulaşmaya çalışır.

    İBRAHİM HALDUN HİLMİ OLAYI

    Nitekim, ABD’nin sağlık sistemini 3,76 Milyar Dolar dolandıran İbrahim Khaldoon ( Haldun) Hilmi’nin KKTC’de yakalanması konusundaki resmi açıklamaları da, herkes gibi okuyup geçemedim, kafamda yanıtlanması gereken bir yığın soru oluştu, düşündüm ve araştırdım…
    İbrahim Hilmi, Florida merkezli sağlık şirketleriyle işbirliği içinde 2 suç ortağı ile birlikte, sağlık hizmetleri dolandırıcılığı, elektronik dolandırıcılık, kara para aklama ve suç örgütü faaliyetleri yapmakla suçlanıyor.
    İddialara göre ABD Medicare ( sağlık) sistemine, hiç teslim edilmeyen ya da ihtiyaç duyulmayan tıbbi malzemeler için milyarlarca dolarlık sahte fatura düzenledi.
    Gerçek kişilerin sağlık sistemi numaraları çalındı, o numaralarla, hayali hastalara, hayali tıbbi cihazlar/ilaçlar yazıldı, hayali faturalarla sistemden 3.76 milyar dolar çekildi ve bu para anında Hongkong’daki hesaplara aktarılarak izi kaybettirildi…
    Nasıl, hayali hastalar ve hayali faturalarla vurgun sistemi hiç yabancı gelmedi değil mi?

    DELİ SORULAR

    Şimdi kafamdaki deli soruları sıralayım belki Başbakan, İçişleri Bakanı veya Polisimiz hassasiyet gösterip yanıtlar:
    1- Adı geçen dolandırıcı ile ilgili haberler önce 23 Haziran 2026’da Türk basınında çıktı. Tüm haber kanalları ve gazeteler, dolandırıcı İbrahim Hilmi’nin Türkiye’de yakalandığını ve ABD’den gelen Federal Soruşturma Bürosu (FBI) yetkililerine teslim edildiğini duyurdu. ( Bakınız ekteki haber fotoğrafları)
    Nitekim FBI Direktörü Kash Patel de, Hilmi’nin Mayıs 2025’ten bu yana firari olduğunu belirterek, operasyonun ABD Başkan Yardımcısı JD Vance liderliğindeki Beyaz Saray Görev Gücü, FBI Miami, ABD Adalet Bakanlığı ve Türkiye’deki yetkililerin ortak çalışmasıyla gerçekleştirildiğini duyurdu. Türk polisine ve konuyu yakından takip edip sonuçlandıran ABD Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’a teşekkür etti.
    Oysa İbrahim Hilmi’nin Türkiye’de tutuklandığı doğru değil, adam 2025’den beri KKTC’de yaşıyor ve KKTC polisi tarafından tutuklandı.
    Gerçek durum bu iken niye basına doğru olmayan bilgi verildi?
    Bu sorunun yanıtı verilmeli…

    2- Nitekim, KKTC polisi ve İçişleri Bakanı Dursun Oğuz, İbrahim Hilmi’nin Türkiye’de tutuklandığı şeklindeki haberlere içerlemiş olacak ki, bu haberlerden 2 gün sonra basına açıklama yapma gereği duyarak, İbrahim Hilmi’nin KKTC’de tutuklandığını ve Türkiye üzerinden ABD’ye teslim edildiğini duyurdular.
    25 Haziran’da KKTC basınında çıkan haberlerde dolandırıcı Irak asıllı ABD vatandaşı İbrahim Hilmi’nin, aslında 1 YILDIR KKTC’DE ÇATALKÖY’DE YAŞADIĞI VE KKTC’DE TUTUKLANDIĞI duyuruldu
    KKTC basın haberlerine göre KKTC Bakanlar Kurulu, 16 Haziran 2026 tarihli kararıyla onu önce “yasaklı göçmen” ilan etti ve ardından polisimiz tarafından KKTC’den çıkararak Türkiye üzerinden ABD’ye gönderildi.
    Konu ile ilgili olarak MYK Haber’e konuşan İçişleri Bakanı Dursun Oğuz da, “KKTC’nin Türkiye ve Interpol başta olmak üzere uluslararası güvenlik kurumlarıyla iş birliğine açık olduğunu” duyurdu

    ASIL ÖNEMLİ SORULAR

    Şimdi, Başbakan Ünal Üstel’in, İçişleri Bakanı Dursun Oğuz’un ve Polisimizin yanıtlaması dileğiyle asıl önemli sorulara geleyim:
    – ABD’yi yaklaşık 4 milyar dolar dolandıran İbrahim Hilmi, İNTERPOL KIRMIZI BÜLTENİ ile arandığına ve Türkiye ile Güneyden yasal limanlardan gelemeyeceğine göre, KKTC’ye hangi yoldan girmiştir?
    POLİSİMİZ BUNU SORGULAMIŞ MIDIR?
    ACABA BU KAÇAK GİRİŞ YOLU, SIKI DENETLENMEYEN 2 YAT LİMANI OLABİLİR Mİ?
    YOK EĞER TÜRKİYE VEYA RUM YÖNETİMİ ÜZERİNDEN YASAL GİRİŞ YAPMIŞSA, KKTC GİRİŞ KAPILARINDA İNTERPOL KIRMIZI BÜLTEN TUTUKLAMA EMRİ YOK MUYDU?
    Yoksa İbrahim Hilmi, ABD’de hakkında tutuklama emri çıkarılmadan ve interpol aleyhine kırmızı bülten yayınlamadan, yasal olarak mı KKTC’ye girmiştir?
    Eğer böyleyse “KKTC’nin uluslararası suçluların saklanma merkezi olduğu” yönündeki iddialar taa Amerika suç merkezlerine kadar ulaşmış demektir ve kahrolmamak olası değildir…
    Bir başka soru ise şu:
    – Dolandırıcı İbrahim Hilmi, 1 yıl Çatalköy’de HANGİ STATÜ İLE YAŞAMIŞTIR?
    TURİST OLARAK MI, KAÇAK OLARAK MI, ÇALIŞMA İZNİYLE Mİ, OTURMA İZNİYLE Mİ?
    KKTC ‘ye TURİST OLARAK YASAL GİRİŞ YAPMIŞSA, EN ÇOK 1-2 HAFTALIK VİZE ALABİLİRDİ.
    ONA 1 YILLIK MI VİZE VERİLDİ?
    OTURMA İZNİ ALDIYSA, HANGİ GEREKÇE İLE ALDI? KONUT MU SATIN ALDI? ALMIŞSA KİMDEN, KAÇA ALDI?
    ÇALIŞMA İZNİYLE GİRMİŞSE, ÖN İZNİ KİM TALEP ETMİŞTİR, NEREDE ÇALIŞIR GÖSTERİLMİŞTİR?
    EĞER OTURMA VEYA ÇALIŞMA İZNİ İLE KKTC’DE İSE, BU, YAKLAŞIK 4 MİLYAR DOLAR KARA PARASININ BURADA BİRİLERİ İLE BİRLİKTE, BİR YERLERDE AKLANDIĞI ANLAMINA GELİYOR.
    POLİS BUNU SORUŞTURDU MU?
    BURADA NE GİBİ HARCAMALAR YAPTI, BANKA HESABI AÇTI MI, ŞİRKET KURDU MU, MÜLK VE ARAÇ ALDI MI?
    İÇİMDEN BİR SES, BURADA BİRİLERİNİN BUNA KORUMA VE BARINMA SAĞLAYARAK 3.76 MİLYAR DOLARLIK KARA PARASINA ÇÖKTÜĞÜNÜ VE SONRA YASAKLI KİŞİ İLAN EDİLMESİNİ SAĞLADIĞINI, SONRA SINIR DIŞI EDİLEREK ABD’YE TESLİM EDİLMESİNİ PLANLADIĞINI SÖYLÜYOR…BELKİ HAYAL GÖRÜYORUM, AMA ANALİTİK DÜŞÜNEN BEYNİM BUNUN OLASILIK OLDUĞUNU SÖYLÜYOR.
    ( Avustralyalı suç örgütü lideri Mark Douglas Buddle’ın 2022’deki sınırdışı olayında da İngilizleri hayali konut satışıyla dolandıran suç örgütü lideri Garry Rob’un sınır dışı edilmesi olayında da böyle olmuştu)
    YOK EĞER KKTC’YE KAÇAK GİRMİŞSE, 1 YIL BOYUNCA NASIL TESBİT EDİLMEDİ, NASIL YAKALANMADI, ONA KİMLER YARDIMCI OLDU, ONU ÇATALKÖY’DE KİMLER, NE KARŞILIĞINDA İSKAN ETTİ?
    İddialara göre, Çatalköy’de bir otelde kalıyordu ve sık sık kumar oynuyordu.
    Eğer bu iddia doğru ise, polisimiz, kaçakları otel rezervasyonları ve kumarhane giriş sistemleri üzerinden tespit etmiyor mu? Bildiğim kadarıyla RESMİ KİMLİK KARTI/ PASAPORT İBRAZ EDİP KAYIT YAPTIRMADAN otellerde kalınmıyor, kumarhanelere girilemiyor.
    Polis bu kayıtları hiç denetleyip aranan kişi listeleri ile eşleştirmiyor mu?

    ŞEFFAFLIK ŞART

    Bunlar gibi daha birçok soru sorulabilir.
    Polisimiz yaptığı açıklamada ŞEFFAF DAVRANIP yeterli bilgi vermeyince insanların aklına deli sorular düşmesi çok doğal
    Polis acaba ŞEFFAF DAVRANIRSA ORTAYA PİS KOKULAR SAVRULUR DİYE Mİ BU DOLANDIRICININ KKTC’YE HANGİ YOLLA GİRDİĞİNİ, HANGİ İZİNLE 1 YIL ÜLKEDE KALDIĞINI, İKAMET ADRESİNİ , KİMLERLE TEMASTA OLDUĞUNU, KİMLERİN ONA YARDIMCI OLDUĞUNU, KİMLERİN ONU KORUYUP KOLLADIĞINI AÇIKLAMAMIŞTIR?
    Sizleri bilmem ama benim burnuma çok kötü kokular geliyor
    İNTERPOL KIRMIZI BÜLTENİ ile aranan suç örgütü liderlerinin, suikastçilerin, kara para aklayıcılarının, mafya babalarının, yasadışı sanal kumar baronlarının elllerini kolllarını sallayarak rahatça KKTC’ye girmesini ve yıllarca aramızda yaşamalarını kabul edemiyorum.
    Bu kişi, bir suikastçi, azılı bir seri katil, acımasızca kan döken bir mafya babası, uyuşturucu, kara para, , beyaz kadın ticareti yapan bir suç örgütü lideri de olabilirdi.
    O nedenle ŞEFFAFLIK İSTİYORUZ.
    BAŞBAKANIN, İÇİŞLERİ BAKANININ, POLİSİMİZİN yukarıda sorduğum tüm soruların yanıtlarını vermesini talep ediyorum.

    SABAHATTİN İSMAİL -KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ / TURKİSHFORUM – ABDULLAH TÜRER YENER

  • Duyduk Duymadık Demeyin: Siyasi Pazarın Külot Borsası!

    Duyduk Duymadık Demeyin: Siyasi Pazarın Külot Borsası!

    Duyduk duymadık demeyin; köşedeki manavın son turfanda domatesleri indirime sokması gibi, siyaset meydanında da bir sezon sonu indirimi başlamış! Etiketler sökülmüş, fiyatlar düşmüş, “satılık milletvekilliği” ile “kiralık belediye başkanlığı” aynı tezgâhta yan yana. Öyle ki pazar esnafı bile bu kadar pervasız değil; o en azından terazinin başında “biraz daha tartayım abi” diye utanır, burada ise vicdanın gramajıyla oynana oynana ilkelerin kantar topu çoktan kaybolmuş.

    Görüyoruz ki bu garip pazarda, dünün en ateşli hatibi, bugün bir basın açıklamasıyla siyasi çamaşırlarını değiştirir gibi parti değiştiriyor. Ama mesele sadece ceket değiştirmek değil; mesele, giydiği “siyasi donu” bile en yüksek fiyatı verene satmak. Birileri çıkıp “Ben ilkelerime sadığım” dedikçe, akla hemen şu soru geliyor: “Hangi ilkelerine, sabah mı yoksa akşam fiyatından aldıklarına mı?” Zira bu irade pazarında ilkeler, naylon poşet gibi; her alışverişte bir tane bedava, taşıyabildiğin kadar!

    “Makamını kaybedersin, dosyan açılır, hapse girersin” fısıltıları, meclis koridorlarında dolaşan görünmez bir tellal gibi. Bu tellal öyle bir açık artırma başlatır ki, milletvekilinin omurgası “en çok ne kadar eğilebilir” yarışmasına döner. Kimi yargı tehdidiyle kıvama gelir, kimi bakanlık hayaliyle yumuşar. En trajikomik olanı da şu: Ruhunu çoktan satmış olanlar, bir de kalkıp “Memleketin hayrı için” nutuk atar. Oysa o nutuklar, içi boşaltılmış bir demokrasinin tabelasında yazan indirim yazılarından farksızdır.

    Hicvin diliyle söyleyelim: Artık meclis, fikirlerin çarpıştığı bir arena değil, adeta bir “siyasi bit pazarı”. Bu pazarda sadakat günlük kurla işlem görür, vekâlet senetleri çek gibi el değiştirir, belediye başkanlıkları ise ikinci el eşya ilanı gibi: “Tertemiz, sahibinden, az kullanılmış, ufak tefek yolsuzluğu var ama fiyatına göre kaçmaz!”

    Unutmayalım, korkuyla satın alınan bir milletvekili, aslında sadece koltuğunu değil, karakter denilen o son sığınağını da kaybetmiştir. Belediye başkanlığını cebine koyan da halkın iradesini pazarlık masasında meze yapmıştır. Ve tarih gösterir ki, milletin hafızası bu bit pazarının en büyük düşmanıdır. Çünkü o pazar, gün gelir dağılır; ama milletin unutmayan vicdanı, kimin donunun hangi ihanetin bedeliyle yere düştüğünü bir bir yazar.

    Son sözü, bu pazarın dilinden düşmeyen o meşhur ilana bırakalım: “Duyduk duymadık demeyin! Bir ilke veriyorum bedavaya, iki koltuk alıyorum şok fiyata. Ama dikkat, makamlar sınırlı sayıda, vicdanlar ise stoklarda tükenmiştir!”

  • Siyasetteki Transferin Mide Kaldırmazlığında İrade Pazarı

    Siyasetteki Transferin Mide Kaldırmazlığında İrade Pazarı

    Siyasetin en büyük sınavı sandıkta değil, vicdandadır. Çünkü sandık milletin iradesini gösterir; vicdan ise o iradeye sadakati ölçer. Ne var ki bazı ülkelerde siyaset, ilke ve fikirlerin yarıştığı bir alan olmaktan çıkıp korkunun, menfaatin ve makam hesaplarının dolaşıma sokulduğu dev bir pazara dönüşür.

    Bir gün bakarsınız, dün iktidarı en sert sözlerle eleştirenler bugün aynı masada en ateşli savunuculara dönüşmüştür. Ne değişmiştir? Program mı? İlkeler mi? Yoksa sadece koltukların yönü mü?

    Siyasetin omurgası eğilmeye başladığında dedikodular çoğalır: “Dosyalar açılır.”, “Mallarına el konulur.”, “Yargılanırsın.”, “Hapse girersin.”, “Makamını kaybedersin.” Bu fısıltılar, demokrasinin koridorlarında dolaşan görünmez bir sis gibidir. Sis yoğunlaştıkça ilkeler kaybolur, cesaret buharlaşır, geriye yalnızca hesap kitap kalır.

    İktidarın gücü, korku üretmek değil; güven üretmektir. Muhalefetin görevi ise pazarlık masasına oturmak değil, halkın verdiği emaneti onurla taşımaktır. Eğer bir milletvekilinin siyasi tercihini değiştiren şey fikir değil de korku veya kişisel çıkar oluyorsa, ortada sadece bir parti değişikliği değil, temsil ahlakının ağır bir yaralanması vardır.

    Böyle bir düzende demokrasi görünürde yaşamaya devam eder; seçimler yapılır, kürsüler kurulur, nutuklar atılır. Ama ruhunu kaybetmiş bir demokrasinin tabelası, içi boşaltılmış bir binadan farksızdır.

    Hicvin diliyle söylersek; artık meclis bir fikir arenası değil, adeta “siyasi transfer borsası”dır. İlkeler hisse senedi gibi yükselip düşer; sadakat günlük kurla işlem görür; vicdan ise çoğu zaman en değersiz para birimine dönüşür.

    Koltuğunu korumak için inancını değiştiren siyasetçi, aslında sadece partisini değil, kendisini de terk etmiştir. Çünkü makam geçicidir; karakter ise insanın ömür boyu taşıdığı tek makamdır.

    Hiçbir iktidar sonsuz değildir. Sonsuz olan yalnızca milletin hafızasıdır. Tarih, korkuyla kurulan düzenleri değil; hukuka, adalete ve özgür iradeye saygı gösteren yönetimleri onurlandırır.

    Demokrasi; korkuyla susturulanların değil, özgürce konuşabilenlerin rejimidir. Halkın iradesini baskıyla, tehditle veya kişisel menfaat hesaplarıyla gölgeleyen her anlayış, sadece siyasi rakibini değil, demokrasinin kendisini de zayıflatır. Ve unutulmamalıdır ki, milletin iradesi bir pazarlık konusu değil; bir emanettir; bu yalnızca milletvekilleri için değil, belediye başkanları için de böyledir.