Sefa Yürükel
Kabul edilemez!
Bir sabah uyandık ve gördük ki, bu ülkenin karanlık dehlizlerinde yeni bir cadı avı başlatılmış. Hedefte bu kez ne bir gazeteci ne bir akademisyen var; hedefte bu kez kahkaha var, mizah var, insanın insan olmaktan kaynaklı en masum refleksi var: gülmek!
Evet, yanlış duymadınız. Artık gülmek, yalnızca dudakların kıvrılmasından ibaret masum bir eylem değil; bir suç dosyası, bir soruşturma konusu, bir korku nesnesi. Yeni kurulan sözde “Hassas Mizah Mahkemesi”, komedyenler Tuba Ulu ve Deniz Göktaş’ı sanık sandalyesine oturtmuş durumda. Suçlamalara bakar mısınız: “Fazla güldürme”, “yanlış gülme”, “gülerken düşündürme ihtimali”!
Bu nedir böyle? Hangi çağda, hangi rejimde, hangi karanlık zihniyette gülmek yargılanır? Cevap basit: Fikirden korkan, sanattan ürken, özgürlükten tiksinen bir zihniyetin elinde, kahkaha bile tehdit sayılır olmuştur.
Duruşma salonunu gözünüzün önüne getirin. Cübbesinin arkasına saklanmış bir hâkim, yüzünde sıfır ifade, ağzından dökülen kelimeler adeta kâbus:
“Sanıkların sahnede espri yaptığı, halkın bir kısmının güldüğü, bir kısmının ise düşündüğü tespit edilmiştir. Bu durum kamu düzeni açısından risk teşkil edebilir.”
Duydunuz mu? Düşünmek… risk! Kahkaha… tehdit! Mizah… suç!
Savcı ayağa kalkıyor, iddianameyi bir silah gibi doğrultuyor salonun kalbine:
“Şüpheliler, mizah yoluyla gerçekleri eğip bükmek suretiyle seyircinin kendi hayatını sorgulamasına neden olmuşlardır. Bu, en tehlikeli suç tiplerinden biridir: bilinç uyandırmak.”
Bilinç uyandırmak… En tehlikeli suç! İşte size bir rejimin röntgeni. Bir ülkede bilinç uyandırmak suç sayılıyorsa, orada özgürlük çoktan idam sehpasına yatırılmış demektir. Sanatın bileklerine kelepçe, mizahın boğazına zincir vurulmuş demektir.
Salonda buz gibi bir sessizlik. Çünkü herkes, ama herkes biliyor: Bu ülkede en tehlikeli şey, bir insanın kahkaha atarken bir anda susup düşünmesidir. Kahkaha ile düşünce arasındaki o kısacık an, iktidarın uykularını kaçırmaya yeter de artar bile.
Sanıklara söz veriliyor. Komedyenlerin ağzından dökülen o iki kelime, aslında koca bir direniş manifestosudur:
“Biz sadece şaka yaptık.”
Ama sistemin cevabı, demir soğukluğunda:
“Şaka yapmanın da usulü vardır. Yönetmelikte belirtilmeyen şakalar, şaka sayılmaz.”
Yönetmelikli şaka! Ruhsatlı mizah! İzinli kahkaha! Bu nasıl bir kâbustur? Hangi totaliter zihniyet, bir espriye yönetmelik dayatır? Cevap: Fikirden ölesiye korkan, sanatı düşman belleyen, özgürlüğü kendine tehdit sayan bir iktidar.
Mahkeme başkanı dosyayı kapatır gibi yapar, sonra sadist bir keyifle tekrar açar:
“Sanıkların mizahı, toplumda ‘fazla rahatlama’ etkisi yaratmıştır. Bu da toplumsal dengeyi bozabilir. İnsanlar gülerse, düşünmeye başlayabilir. Düşünürlerse… işler karışır.”
İşte zihniyetin özeti: Gülme ki düşünme! Düşünme ki sorgulama! Sorgulama ki itaat et! Bu, bir hukuk devletinde değil, bir korku rejiminde duyabileceğiniz cümlelerdir.
Karar henüz açıklanmamıştır ama şehrin her köşesinde, her evde, her kahvede aynı soru fısıldanmaktadır: Artık komik olmak yetmez; komik olmanın izinli, damgalı, mühürlü versiyonu gereklidir. Ve o versiyon, ne yazık ki komik falan değildir.
Şimdi tabelalar asılıyor birer birer:
“Onaylı Mizah Dışı Alan”
“Lütfen Gülmeden Önce Bildirim Yapınız”
“Düşünce Tespit Edildiğinde En Yakın Güvenlik Birimine Haber Veriniz”
Ve halk, korkuyla, sindirilmiş, boynu bükük, birbirine fısıldıyor:
“Sıradaki dava kahkahayı kimden dinleyecek?”
Bu utanç tablosu, bu akıl almaz karanlık, kabul edilemez!
Sanata vurulan her zincir, mizahın ağzına tıkılan her tıkaç, özgürlüğe indirilen her darbe, bu milletin geleceğinden çalınmıştır. Tuba Ulu ve Deniz Göktaş bugün sanık sandalyesindeyse, asıl sanık, onları oraya oturtan korku zihniyetidir. Asıl mahkûm edilmesi gereken, gülmekten korkan, düşünmekten ürken, sanattan tiksinen bu karanlık düzendir.
Unutmayın: Kahkahayı yasaklayanlar, er ya da geç o kahkahanın altında kalacaklardır. Çünkü mizah, zincir vurulamayacak kadar özgür, öldürülemeyecek kadar dirençlidir. Ve bir gün, o mahkeme salonunda, asıl yargılananların kim olduğu tarih tarafından yazılacaktır.
O gün gelene kadar, gülmeye ve düşünmeye devam. Çünkü her kahkaha, karanlığa çakılmış bir çividir.



Bir yanıt yazın