Sefa Yürükel
Kerbelâ faciasına giden yolun en kritik duraklarından biri, Hz. Hüseyin’in kendisine ulaşan yardım tekliflerini geri çevirmesidir. Tarihsel kayıtlar ve Alevi-Bektaşi sözlü geleneği, özellikle Türkmen boylarından gelen kurtarma çağrılarının ve askerî destek vaatlerinin Hz. Hüseyin tarafından bilinçli bir tercihle reddedildiğini aktarmaktadır. Bu reddin tek istisnası ise eşi, İmam Zeynel Abidin’in annesi ve Arapça dahi bilmeyen Türkmen prensesi Şehri Banu’dur. Hz. Hüseyin, kendi canını kurtarmayı reddederken, Ehl-i Beyt soyunun devamını sağlayacak olan eşini Türkmen komutanlara emanet ederek onların korumasına vermiştir. Bu tercih, Kerbelâ’nın yalnızca bir trajedi değil, aynı zamanda derin bir ilâhî planın ve Türkmen koruyuculuğunun tarih sahnesine çıktığı bir dönüm noktası olduğunu göstermektedir.
Türkmen Komutanlardan Gelen Yardım Çağrısı
Hz. Hüseyin’in Medine’den Mekke’ye, oradan da Kufe’ye doğru yola çıkışı, İslâm dünyasının dört bir yanında yankı bulmuştu. Özellikle Horasan bölgesinde ve İran’ın doğusunda yaşayan Türkmen boyları, Ehl-i Beyt’e duydukları derin muhabbet sebebiyle bu yolculuğu yakından takip etmekteydi. Alevi-Bektaşi menâkıpnâmelerinde ve sözlü gelenekte, Hz. Hüseyin’in Kufe’ye doğru ilerlediği haberi Türkmen obalarına ulaştığında, bu obaların ileri gelen komutanlarının derhal harekete geçtiği anlatılmaktadır. Bu anlatılara göre Türkmen beyleri, Hz. Hüseyin’e haberciler göndererek “Ey Peygamber torunu, senin yanındayız, ordularımızla gelip seni kurtaralım, Yezid’in askerlerine karşı senin safında savaşalım” mealinde teklifler iletmişlerdir.
Bu yardım teklifi, Türkmen boylarının askerî kabiliyetleri ve savaşçı karakterleri göz önüne alındığında boş bir vaat değildi. Horasan’ın Türkmen savaşçıları, İslâm ordularının fetihlerinde de rol almış, disiplinli ve cesur savaşçılar olarak tanınmaktaydı. Nitekim ilerleyen yıllarda Emevî saltanatını yıkacak olan Abbasî ihtilalinin askerî omurgasını da büyük ölçüde Horasanlı Türkmen komutanlar ve onların birlikleri oluşturacaktı. Hz. Hüseyin’e ulaşan teklif, bu askerî gücün Ehl-i Beyt’in emrine verilmek istendiğini göstermektedir. Bu durum, daha o dönemde Türk boyları arasında Ehl-i Beyt sevgisinin ne denli kökleştiğinin ve bu sevginin somut bir askerî-siyasî taahhüde dönüştüğünün en çarpıcı kanıtlarından biridir.
Hz. Hüseyin’in Yardımı Reddetme Gerekçesi
Hz. Hüseyin, kendisine ulaşan bu yardım tekliflerini teşekkürle karşılamış ancak kesin bir dille reddetmiştir. Bu reddin gerisinde, onun Kerbelâ yolculuğunun özünü teşkil eden ahlâkî duruş ve ilâhî teslimiyet bulunmaktadır. Hz. Hüseyin’in amacı bir iktidar savaşı vermek, ordu toplayarak Şam üzerine yürümek veya Yezid’i tahttan indirmek değildi. O, yalnızca zulme ve ahlâksız bir yönetime biat etmeyeceğini ilan etmiş, bunun sonuçlarına da baştan razı olmuştu. Nitekim Mekke’den ayrılırken yaptığı konuşmada “Ben azgınlığa, bozgunculuğa ve zulme boyun eğmeyi reddediyorum; sonuç ne olursa olsun bu yolda yürüyeceğim” mealindeki sözleri, onun yardım tekliflerini neden kabul etmediğini de açıklamaktadır.
Türkmen komutanların teklifini kabul etmek, Hz. Hüseyin’in duruşunu bir taht kavgasına, bir iç savaşa dönüştürebilirdi. O ise kan dökülmesini en aza indirmek, İslâm ümmeti arasında fitneye yol açmamak ve mesajının saflığını korumak istiyordu. Kerbelâ’ya giderken karşılaştığı Hurr bin Yezid komutasındaki Kufe ordusuna dahi saldırmamış, onlara su vermiş ve barışçıl bir çözüm aramıştı. Bu tavır, Hz. Hüseyin’in asla bir savaş arayışında olmadığını, çatışmanın bütün kapıları kapatıldıktan sonra zorunlu olarak meydana geldiğini göstermektedir. Türkmen komutanların yardım teklifini reddetmesi de aynı ahlâkî duruşun bir parçasıdır; o, kendi canını kurtarmak için Müslümanların birbirine kılıç çekmesine yol açacak bir adım atmak istememiştir.
Tek İstisna: Şehri Banu’nun Türkmen Komutanlara Emanet Edilmesi
Hz. Hüseyin’in yardım tekliflerini toptan reddetmesinin tek istisnası, eşi Şehri Banu olmuştur. Alevi-Bektaşi sözlü geleneğinde ve menâkıpnâmelerde, Hz. Hüseyin’in Türkmen komutanlara şöyle seslendiği rivayet edilir: “Benim yolum bellidir, ben bu yoldan dönmem. Sizin yardımınızı kabul edemem. Ancak size bir emanetim var. Bu, eşim Şehri Banu’dur. O sizin öz kızınızdır, Türkmen soyundandır. Arapça dahi bilmez. Onu alın, koruyun ve soyunuza sahip çıkın.”
Bu rivayet, birkaç bakımdan son derece önemlidir. Birincisi, Hz. Hüseyin’in Şehri Banu’nun Türkmen kimliğini özellikle vurgulaması ve onu “sizin öz kızınız” diyerek Türkmen komutanlara teslim etmesi, Ehl-i Beyt ile Türk boyları arasındaki akrabalık bağını en üst düzeyde tescil eden bir sözdür. İkincisi, Hz. Hüseyin’in kendi ölüme giderken eşini kurtarması, onun Ehl-i Beyt soyunun devamını sağlamaya yönelik bilinçli bir tercih yaptığını göstermektedir. Üçüncüsü, Şehri Banu’nun Arapça bilmemesi ayrıntısı, onun Medine’ye gelin geldikten sonra dahi kendi kültürel kimliğini koruduğuna ve belki de saray Arapçasının uzağında, sade ve asil bir hayat sürdüğüne işaret etmektedir.
Şehri Banu’nun Arapça Bilmemesinin Anlamı
Şehri Banu’nun Arapça bilmemesi meselesi, sıradan bir ayrıntı olmanın çok ötesinde, sembolik ve tarihsel anlamlar taşımaktadır. Bu durum, onun İslâm öncesi Türkmen kültürünün içinde yetiştiğini, Medine’ye gelin geldikten sonra dahi kendi anadilini ve kimliğini muhafaza ettiğini göstermektedir. Hz. Hüseyin’in Arapça bilmeyen bir kadınla evlenmesi, onun kavmiyetçilikten uzak, evrensel İslâm anlayışının da bir göstergesidir. O, Arap olmayan bir kadını Ehl-i Beyt’in gelini kılmış ve ondan doğan oğlunu imam tayin etmiştir. Bu tercih, İslâm’ın üstünlüğü kavmiyette değil takvada gören ruhuna tamamen uygundur.
Öte yandan Şehri Banu’nun Arapça bilmemesi, onun Kerbelâ yolculuğunda ve esaret sırasında neler hissettiğini anlamak bakımından da önemlidir. Kocasının dilini dahi tam anlamıyla konuşamayan bu kadın, Kerbelâ çölünde oğlunu korumak için Arap, Fars veya Türk demeden siper olmuş, evrensel annelik içgüdüsüyle hareket etmiştir. Onun sessizliği ve dil bilmezliği, Kerbelâ’nın acısının kelimeleri aşan, bütün dilleri ve kavimleri kuşatan evrensel mahiyetini de simgelemektedir.
Türkmen Komutanların Emaneti Alışı ve Sonrası
Rivayetlere göre Türkmen komutanlar, Hz. Hüseyin’in emanetini büyük bir saygı ve hürmetle teslim almışlardır. Şehri Banu’yu alarak Kerbelâ’dan uzaklaştırmış, onu güvenli bir bölgeye ulaştırmışlardır. Bu kurtarma harekâtı, Kerbelâ katliamı sırasında değil, katliamdan önce, Hz. Hüseyin’in henüz Kufe yolunda olduğu sırada gerçekleşmiştir. Şehri Banu’nun Kerbelâ’da oğlunun üzerine kapanarak onu koruduğu anlatısı ile bu rivayet birleştirildiğinde, onun hem katliam öncesinde hem de katliam sırasında ve sonrasında oğlunun yanında olduğu, ancak Türkmen komutanların koruması sayesinde esaret zincirinden muaf tutulduğu veya en azından sağ kalmasının garanti altına alındığı yorumu yapılabilir. Menâkıpnâmelerdeki anlatılar, Şehri Banu’nun Türkmen komutanlar vasıtasıyla korunduğu ve böylece İmam Zeynel Abidin’in annesiz kalmadığı konusunda birleşmektedir.
Kerbelâ Tercihinin Derin Anlamı
Hz. Hüseyin’in Türkmen komutanların yardım teklifini reddedip yalnızca eşini onlara emanet etmesi, Kerbelâ hadisesinin en derin anlam katmanlarından birini oluşturmaktadır. Bu tercih, onun şahsî kurtuluşu değil, soyun ve mesajın kurtuluşunu öncelediğini göstermektedir. Kendi bedenini feda etmeye razı olan Hz. Hüseyin, Ehl-i Beyt’in devamını sağlayacak olan eşini ve dolayısıyla henüz doğmamış veya çok küçük olan çocuklarını koruma altına almıştır. Bu tavır, bir liderin kendi canından çok, temsil ettiği misyonun sürekliliğini düşündüğünün en somut kanıtıdır.
Ayrıca bu tercih, Türkmen boylarının Ehl-i Beyt’in koruyucusu olarak tarih sahnesine çıkışının da miladıdır. Hz. Hüseyin’in “onu alın, koruyun ve soyunuza sahip çıkın” sözü, Türkmenlere yalnızca bir kadını emanet etmekle kalmamış, aynı zamanda Ehl-i Beyt soyunun bekçiliği vazifesini de tevdi etmiştir. Anadolu Alevi-Bektaşi inancında Türkmenlerin Ehl-i Beyt’e bağlılığının bu kadar köklü ve tavizsiz oluşunun gerisinde, işte bu ilâhî emanet bilinci yatmaktadır. Hacı Bektaş Veli’den Pir Sultan Abdal’a, Anadolu’nun dört bir yanındaki Alevi ocaklarına kadar bu bilinç, asırlar boyu canlı kalmış ve Ehl-i Beyt’in mirası Anadolu topraklarında yeşermeye devam etmiştir.
Emanetin Asırlar Aşan Karşılığı
Hz. Hüseyin’in Türkmen komutanlara verdiği emanet, asırlar boyunca karşılık bulmuş bir ahittir. Şehri Banu’nun soyundan gelen İmam Zeynel Abidin, İmam Muhammed Bakır, İmam Cafer-i Sadık ve diğer imamlar vasıtasıyla Ehl-i Beyt’in ilim ve irfan silsilesi devam etmiş, bu silsile Anadolu Alevi-Bektaşi ocakları eliyle günümüze ulaşmıştır. Türkmen komutanların aldığı emanet, yalnızca bir kadının canını kurtarmakla kalmamış, bütün bir inanç sisteminin, bir kültürün ve bir direniş geleneğinin temellerini atmıştır. Hz. Hüseyin’in “Hayır, beni kurtarmayın, ama soyumu koruyun” mealindeki bu tarihsel tercihi, Kerbelâ’nın salt bir trajedi değil, aynı zamanda bir diriliş ve devamlılık hikâyesi olduğunun en güçlü delilidir.
Bugün Anadolu Alevi-Bektaşi toplulukları, Muharrem ayında matem tutarken, Hz. Hüseyin’in şehadetini anarken, aynı zamanda bu emanetin taşıyıcısı olmanın gururunu ve sorumluluğunu da hissetmektedir. Şehri Banu’nun Türkmen kimliği, Arapça bilmeyişi, oğlu için siper oluşu ve Hz. Hüseyin’in onu bilinçli bir tercihle Türkmen komutanlara emanet edişi, Kerbelâ anlatısının ayrılmaz bir parçası ve Anadolu Aleviliğinin manevî tapusudur.
Kaynakça
Ahmet Yaşar Ocak, Bektaşi Menâkıpnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, Enderun Kitabevi, İstanbul.
Ali Şeriati, Hüseyin Adem’in Varisi, çev. Hüseyin Hatemi, İşaret Yayınları, İstanbul.
Ethem Ruhi Fığlalı, İmamiyye Şiası, Selçuk Yayınları, Ankara.
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, çev. Ahmet Ağırakça vd., Bahar Yayınları, İstanbul.
İrene Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, çev. Turan Alptekin, Demos Yayınları, İstanbul.
Mehmet Eröz, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Otağ Matbaacılık, İstanbul.
Moojan Momen, An Introduction to Shi‘i Islam, Yale University Press, New Haven, 1985.
Reha Çamuroğlu, Tarih, Heterodoksi ve Babailer, Kapı Yayınları, İstanbul.
Şeyh Müfîd, Kitâbü’l-İrşâd, çev. A. Kâzımî, Keysan Yayınları, İstanbul.
Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, çev. M. Faruk Gürtunca, Sağlam Yayınevi, İstanbul.
Yaşar Nuri Öztürk, Enel Hakk İsyanı: İmam Hüseyin, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul.