Sefa Yürükel
Ege Denizi, Türkiye’nin batı kıyılarını çevreleyen ve ulusal güvenliği açısından kritik öneme sahip, yarı kapalı bir denizdir. Osmanlı Devleti’nin çöküş sürecinde birçok Ege adası Yunanistan tarafından fiilen ele geçirilmiş, bu durum Türk İstiklal Harbi sonrası Lozan’da yeniden masaya yatırılmıştır. Lozan Barış Antlaşması, Misak-ı Millî sınırları dışında kalan Doğu Ege adalarının egemenliğini Yunanistan’a devrederken, Türkiye’nin güvenlik endişelerini bertaraf etmek üzere bu adaların silahsızlandırılmasını şart koşmuştur. Aynı hassasiyet, On İki Ada’nın 1947’de Yunanistan’a bırakılmasında da gözetilmiştir.
Ne var ki Yunanistan, bu antlaşmaları imzalar imzalamaz değilse bile, ilk fırsatta ihlal etme yoluna gitmiş; Kıbrıs meselesi ve diğer konjonktürel gelişmeleri bahane ederek adaları silahlandırmaya başlamıştır. Bugün gelinen noktada, gayri askerî olması gereken adalarda 15’i aşkın askerî üs inşa edilmiş, bu üslere 7.000’i aşkın Yunan askeri konuşlandırılmış ve on binlerce Yunan vatandaşı sivil görünümlü bir nüfuslandırma politikasıyla adalara yerleştirilmiştir. Bu durum, basit bir antlaşma ihlali değil; Türkiye’nin güvenliğini ve egemenlik haklarını hedef alan, kapsamlı bir oldu-bitti girişimidir.
Tarihsel Bağlam: Adaların Hukuki Rejiminin Doğuşu ve Temel Felsefesi
Osmanlı Devleti’nin zayıflamasıyla birlikte Ege adalarının statüsü belirsizleşmiş, Trablusgarp Savaşı’nda İtalya On İki Ada’yı, Balkan Savaşları’nda ise Yunanistan Doğu Ege adalarını işgal etmiştir. Bu fiili durum, Lozan Konferansı’nda Türkiye’nin ulusal güvenliğini esas alan bir hukuki çerçeveye kavuşturulmuştur. Lozan’ın 12. maddesi, Anadolu kıyısına 3 milden yakın olan Bozcaada ve Gökçeada’yı Türkiye’de bırakmış; 3 milden uzak olan Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya gibi büyük adaların egemenliğini Yunanistan’a devretmiştir. Ancak bu devir, kayıtsız şartsız bir hediye değildir. Madde 13, Türk heyetinin yoğun ısrarı sonucu, bu adaların “gayri askerî” olacağını, yani hiçbir askerî üs, istihkâm ve silah bulundurulamayacağını hükme bağlamıştır. Bu madde, Yunan egemenliğinin ayrılmaz bir parçası olan ve Türkiye lehine bir yükümlülük doğuran, kurucu bir şarttır.
Benzer bir güvenlik kaygısı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında On İki Ada’nın devrinde de kendini göstermiştir. 1947 Paris Barış Antlaşması’nın 14. maddesi, İtalya’nın egemenliğinden çıkan bu adaların Yunanistan’a devrini, “gayri askerî hale getirilecekler ve öyle kalacaklardır” hükmüne bağlamıştır. Bu antlaşmaların ruhu, Ege’nin Türkiye aleyhine bir saldırı platformuna dönüşmesini ebediyen engellemektir. Türkiye, bu hükümlerin varlığına güvenerek adaların Yunan egemenliğine geçmesine razı olmuştur.
Yunanistan’ın Sistematik Antlaşma İhlalleri: Silahlandırma Faaliyetleri
Yunanistan, Lozan ve Paris ile üstlendiği yükümlülükleri hiçe sayarak, 1960’lardan itibaren Ege adalarını adım adım silahlandırmaya başlamıştır. Bu süreçte yaşananlar, münferit ihlaller değil, planlı ve sistematik bir ihlal zinciridir:
· Doğu Ege Adaları (Lozan Madde 13 kapsamında): Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya adalarına ağır silahlar, tanklar, uçaksavar bataryaları ve kıyı savunma sistemleri konuşlandırılmıştır. Özellikle Sisam ve Midilli’deki askerî varlık, adaların Anadolu kıyılarına kuş uçuşu birkaç kilometre mesafede olması hasebiyle doğrudan bir tehdit niteliğindedir.
· On İki Ada (Paris Madde 14 kapsamında): Rodos, İstanköy (Kos) ve Leros başta olmak üzere hemen her adada askerî garnizonlar, hava üsleri ve donanma tesisleri inşa edilmiştir. Leros adası, Yunanistan’ın Ege’deki en büyük deniz üslerinden birine ev sahipliği yapmaktadır.
· Askerî Üsler ve Birlik Miktarı: Yunan resmî kaynakları ve bağımsız askerî analiz raporları birleştirildiğinde, gayri askerî statüdeki bu adalarda 15’ten fazla askerî üs ve tesis bulunmakta, bu üslerde 7.000’i aşkın muvazzaf Yunan askeri konuşlu bulunmaktadır. Bu rakamlara jandarma ve sahil güvenlik unsurları dâhil değildir.
· Sivil Nüfus Politikası: Yunanistan, adaların demografik yapısını değiştirerek buradaki hâkimiyetini pekiştirme stratejisi izlemiş; on binlerce Yunan vatandaşını ekonomik teşviklerle adalara yerleştirmiştir. Bu nüfus, olası bir çatışma anında “insan kalkanı” işlevi görecek ve Türkiye’nin meşru müdafaa harekâtını uluslararası kamuoyu nezdinde zora sokacak bir unsur olarak değerlendirilmektedir.
Tüm bu faaliyetler, Lozan ve Paris antlaşmalarının açık lafzına aykırıdır. Yunanistan’ın “meşru müdafaa hakkı” veya “Türkiye’nin Ege Ordusu tehdidi” gibi gerekçeleri, uluslararası hukukta kabul görmeyen çarpık yorumlardır; zira hiçbir meşru müdafaa hakkı, bir devlete, antlaşmalarla üstlendiği silahsızlandırma yükümlülüğünü tek taraflı olarak ortadan kaldırma yetkisi vermez.
Uluslararası Hukuk Perspektifi: İhlallerin Hukuki Niteliği ve Sonuçları
Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 60. maddesi, ikili bir antlaşmanın taraflardan birince esaslı ihlalinin, diğer tarafa antlaşmayı sona erdirme veya yürürlüğünü askıya alma hakkı verdiğini düzenler. Yunanistan’ın adaları silahlandırması, Lozan’ın 13. maddesinin ve Paris’in 14. maddesinin, yani bu antlaşmaların özüne ilişkin hükümlerinin “esaslı ihlalini” (material breach) oluşturmaktadır. Bu durum, Türkiye’ye aşağıdaki hukuki seçenekleri sunmaktadır:
· Antlaşmayı askıya alma veya feshetme hakkı: Türkiye, Yunanistan’ın esaslı ihlali nedeniyle Lozan’ın ilgili hükümlerini uygulama yükümlülüğünü sona erdirebilir ve bu adalar üzerindeki egemenlik iddiasını yeniden gündeme getirebilir.
· Karşı tedbir alma yetkisi: Devletlerin sorumluluğuna ilişkin uluslararası teamül hukuku çerçevesinde Türkiye, ihlale son vermeye zorlamak amacıyla orantılı karşı tedbirler alma hakkına sahiptir.
· Uluslararası yargı yoluna başvuru: Sorun, Yunanistan’ın rızası olmasa dahi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin tavsiyesiyle Uluslararası Adalet Divanı’na götürülebilir.
Ne var ki, uluslararası toplumun bu ihlaller karşısındaki sessizliği ve Yunanistan’ın AB üyeliğinden kaynaklanan siyasi koruması, hukukun uygulanmasını fiilen engellemektedir.
Gri Bölgelerdeki Yunan İşgali: Hukuk Dışı Oldu-Bitti ve Türkiye’nin Kabul Edilemez Karşısındaki Tutumu
Ege’deki uyuşmazlığın en kritik ve patlamaya hazır boyutlarından biri, uluslararası literatürde “gri bölgeler” olarak tanımlanan, egemenlikleri 1923 Lozan ve 1947 Paris antlaşmalarında açıkça ve ismen Yunanistan’a devredilmemiş olan ada, adacık ve kayalıkların durumudur. Türkiye’nin uzun yıllardır savunduğu ve resmî devlet tezi hâline gelmiş olan bu yaklaşıma göre, adı geçen antlaşmalar yalnızca isimleri zikredilen adaların egemenliğini Yunanistan’a devretmiştir. Devredilen ana adalara “bağlı adacıklar” gibi muğlak ve yoruma açık ifadeler, coğrafi olarak yakın olan tüm kara parçalarının egemenliğinin de devredildiği anlamına gelmez. Bu durum, Ege Denizi’nde hukuki statüsü belirsiz, tartışmalı kara parçaları olduğu gerçeğini doğurmuştur.
Yunanistan ise bu temel hukuki ihtilafa rağmen, egemenliği antlaşmalarla kendisine kesin olarak devredilmemiş bu ada, adacık ve kayalıklar üzerinde tek taraflı fiili durumlar yaratarak egemenlik iddiasında bulunmaktadır. Bu politikayı hayata geçirirken başvurduğu eylemler, bir oldu-bitti zincirinden ibarettir ve uluslararası hukuk karşısında hiçbir meşruiyeti yoktur:
· Fiilî İşgal ve Askerî Varlık: Yunanistan, hukuki statüsü tartışmalı olan bu kara parçalarının birçoğuna asker çıkarmış, buralara Yunan bayrağı dikmiş ve kalıcı askerî unsurlar konuşlandırmıştır. Bu eylem, uluslararası hukukta “kullanıma hazır olma” (animus occupandi) ve “fiilî kontrol” (corpus) unsurlarını içeren bir işgal girişimidir. Egemenliği tartışmalı bir kara parçasının, ihtilafın tarafı olan bir devlet tarafından tek taraflı olarak askerileştirilmesi, sorunun barışçıl çözümünü sabote eden ve bölgesel gerilimi tırmandıran doğrudan bir saldırganlık fiilidir.
· Sivil Nüfus Yerleştirme ve Altyapı Faaliyetleri: Yunanistan, askerî işgalin yanı sıra, tartışmalı statüdeki adacıklara sivil yerleşimi teşvik etmekte, buralarda altyapı çalışmaları yürütmekte ve bu kara parçalarını “Yunan toprağı” olarak tescil ettirmeye yönelik idari düzenlemeler yapmaktadır. Bu faaliyetler, ihtilaflı bölgelerde hukuki durumu kendi lehine çevirmeyi amaçlayan, tipik bir oldu-bitti siyasetidir.
· Türkiye’nin Egemenlik Haklarının Açık İhlali: Bu tek taraflı eylemler, yalnızca uluslararası hukukun egemenliğin devrine ilişkin kurallarını değil; aynı zamanda Türkiye’nin bu kara parçaları üzerindeki potansiyel egemenlik haklarını da açıkça ihlal etmektedir. Antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş her kara parçası üzerinde, devreden taraf olarak Türkiye’nin hak iddia etme hakkı saklıdır. Yunanistan’ın buraları işgal etmesi, uluslararası hukukun üstünlüğü ilkesine indirilmiş ağır bir darbedir.
Türkiye’nin bu oldu-bitti karşısındaki tutumu nettir: Egemenliği tartışmalı olan bu coğrafi formasyonlar üzerinde Yunanistan’ın tek taraflı egemenlik iddiasında bulunması ve askerî işgal girişimleri kabul edilemez. Bu oldu-bitti politikası, Ege’deki istikrarı ve barışı doğrudan tehdit etmekte, iki ülke arasındaki güven bunalımını derinleştirmektedir. Türkiye, bu eylemleri şiddetle kınamakta ve uluslararası hukuktan doğan tüm haklarını saklı tuttuğunu her platformda ilan etmektedir.
1996 yılında yaşanan Kardak (İmia) Krizi, bu gri bölgeler sorununun ne kadar ciddi ve sıcak bir çatışmaya dönüşme potansiyeli taşıdığını tüm dünyaya göstermiş, Ege’deki egemenlik ihtilaflarının varlığını tartışılmaz bir gerçek hâline getirmiştir. Bugün gelinen noktada Yunanistan’ın, Kardak başta olmak üzere pek çok ihtilaflı kara parçasındaki işgalci varlığını sürdürmesi, sorunun özünde Yunanistan’ın uzlaşmaz ve yayılmacı politikalarının yattığını kanıtlamaktadır. Bu hukuk tanımaz işgal girişimlerine sessiz kalmak veya bunları meşru görmek asla mümkün değildir; bu, doğrudan Türkiye’nin egemenlik haklarına ve uluslararası hukukun temel prensiplerine yönelik bir tehdittir.
Siyasi İktidar ve Muhalefetin Tepkisi: Sessiz Kabullenme mi, Diplomasi mi?
Eleştiri konusu yapılan bir diğer husus, Yunanistan’ın oldu-bitti politikası karşısında Türk siyasetinin yeterince güçlü bir tepki göstermediği iddiasıdır. Bu iddia kısmen haklılık payı taşımaktadır. Şöyle ki:
· Diplomatik Tepkiler: Türk Dışişleri Bakanlığı, Yunanistan’ın silahlandırma faaliyetlerini düzenli olarak protesto etmekte, Birleşmiş Milletler ve NATO nezdinde nota vermektedir. 2022 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Bir gece ansızın gelebiliriz” çıkışı, bu diplomatik söylemin en üst perdeden ifadesi olarak tarihe geçmiştir. Aynı şekilde, Millî Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı da Ege’deki askerî dengeleri yakından takip etmektedir.
· Eleştiri Konusu Olan Sessizlik: Bununla birlikte, bu diplomatik ve sözlü tepkiler, bugüne kadar Yunanistan’ın adaları silahlandırmasını durdurmaya veya geri çevirmeye yetmemiştir. Yunanistan, Türkiye’nin tüm protestolarına rağmen adalardaki askerî varlığını artırmaya devam etmektedir. Bu durum, yalnızca iktidarın değil, ana muhalefetin de tutumunun sorgulanmasına neden olmaktadır. Zira konu millî bir dava olmasına rağmen, Yunanistan’a karşı topyekûn, uzun vadeli ve caydırıcı bir ulusal stratejinin hayata geçirildiğini söylemek güçtür.
· İç Siyasetin Gölgesi: Konunun, parti siyaseti üstü bir millî mesele olarak ele alınması gerektiği açıktır. Ancak uygulamada, Ege sorunu sıklıkla iç siyasi malzeme hâline getirilmekte; iktidar ve muhalefet birbirini “Yunanistan’a karşı zayıf kalmakla” suçlamaktadır. Bu kısır döngü, Yunanistan’ın ihlallerini daha da cesaretlendiren bir faktör olarak öne çıkmaktadır.
Gerçek şu ki, Ege’deki oldu-bittiye fiilen sessiz kalınmış, ancak bazı sözlü itirazlar yapılmış fakat Yunanistan’ı durduracak somut ve caydırıcı adımlarla desteklenememiştir. Türk halkının bu konudaki endişesi, iktidarın “ihaneti” ve stratejik bir acziyet algısından beslenmektedir.
Sonuç ve Öneriler
Ege Denizi’nde Yunanistan’ın gayri askerî adaları silahlandırması, uluslararası hukukun ağır bir ihlalidir ve Türkiye’nin egemenlik ile ulusal güvenlik haklarına doğrudan saldırı niteliği taşımaktadır. Yunanistan, Lozan ve Paris antlaşmalarının açık hükümlerini çiğneyerek, Ege’yi bir Türk-Yunan denizinden bir Yunan gölüne dönüştürmeyi hedefleyen agresif bir politika izlemektedir. Adalara yerleştirilen on binlerce sivil, inşa edilen 15’ten fazla askerî üs ve konuşlandırılan 7.000’den fazla asker, bu oldu-bitinin somut göstergeleridir.
Türkiye’nin bu noktada yapması gerekenler şunlardır:
- Hukuki zemini sağlamlaştırmak: Yunanistan’ın esaslı ihlali nedeniyle Lozan’ın 13. maddesinin ve Paris’in 14. maddesinin kendiliğinden askıya alındığına dair resmî bir hukukî deklarasyon yayımlanmalı ve bu durum Birleşmiş Milletler nezdinde tescil ettirilmelidir.
- Askerî caydırıcılığı artırmak: Ege’deki Türk donanma ve hava unsurlarının tatbikatları ve kararlılık gösterileri sıklaştırılmalı, adalardaki her yeni Yunan askerî yığınağına simetrik ve anında karşılık verilmelidir.
- İç siyasi mutabakat sağlamak: Ege meselesi, tüm siyasi partilerin mutabık kalacağı bir millî güvenlik belgesi hâline getirilmeli; Yunanistan’a karşı tek sesli ve kararlı bir duruş sergilenmelidir.
- Uluslararası kamuoyunu harekete geçirmek: Yunanistan’ın ihlalleri, özellikle AB üyesi ülkelerin parlamentoları ve uluslararası basın nezdinde sürekli gündemde tutulmalı; NATO’nun güney kanadındaki bu asimetrik tehdide dikkat çekilmelidir. Bu konuda fiilî tedbir alınmalı, gerekirse fiilî müdahale edilmelidir.
Unutulmamalıdır ki, işgal altındaki topraklar meselesi yalnızca Kıbrıs’la sınırlı değildir; Ege’deki adaların hukuka aykırı şekilde silahlandırılması ve fiilî oldu-bitti yaratılması, doğrudan Türkiye’nin güvenliğini ve uluslararası antlaşmalardan doğan kazanımlarını hedef almaktadır. Bu meseleye gösterilecek zaafiyet, yalnızca Ege’de değil, Doğu Akdeniz ve diğer deniz yetki alanlarında da daha büyük kayıplara zemin hazırlayacaktır.
Kaynakça
· Acer, Y. (2018). Ege Denizi’nde Egemenlik ve Silahsızlandırma Sorunları. Ankara: Adalet Yayınevi.
· Akgün, M. (2000). Türk-Yunan İlişkileri ve Ege Sorunları. Ankara: SAREM.
· Başeren, S. H. (2006). Ege Sorunları. Ankara: TÜDAV Yayınları.
· Kurumahmut, A. (1998). Ege’de Temel Sorun: Egemenliği Tartışmalı Adalar. Ankara: Türk Tarih Kurumu.
· Oran, B. (Ed.). (2001). Türk Dış Politikası, Cilt I: 1919-1980. İstanbul: İletişim Yayınları.
· Pazarcı, H. (2021). Uluslararası Hukuk. Ankara: Turhan Kitabevi.
· Toluner, S. (2004). Milletlerarası Hukuk Açısından Türkiye’nin Bazı Dış Politika Sorunları. İstanbul: Beta Yayınları.
· Resmî Belgeler ve Antlaşmalar:
· 1923 Lozan Barış Antlaşması (Madde 12, 13, 15).
· 1947 Paris Barış Antlaşması (Madde 14).
· 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi (Madde 60).
· Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın Ege’deki Silahsızlandırma İhlallerine İlişkin Açıklamaları (2018-2024).
· Raporlar ve Analizler:
· “Yunanistan’ın Doğu Ege Adaları’ndaki Askeri Varlığı: Antlaşmalara Aykırılık ve Riskler.” (2022). Türkiye Cumhuriyeti Millî Savunma Bakanlığı Basın Bilgilendirme Notu.
· International Institute for Strategic Studies (IISS). (2023). The Military Balance 2023. London: Routledge.



Bir yanıt yazın