Blog

  • Lidersiz Avrupa ve Amerikancı Elitler Eliyle Mandacılık Analizi ve Ne Yapmalı?

    Lidersiz Avrupa ve Amerikancı Elitler Eliyle Mandacılık Analizi ve Ne Yapmalı?

    Avrupa kıtası, yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren, küresel ölçekte benzersiz bir refah alanı ve barış projesi olarak yükselmiştir. Ne var ki bu proje, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin üzerinden on yıllar geçmesine rağmen, siyasi egemenlik ve stratejik bağımsızlık bakımından aynı ölçüde bir başarı hikâyesi yazamamıştır. Avrupa bugün, tarihinin en ağır liderlik krizini yaşamakta; kıta çapında vizyoner, karizmatik ve bağımsız siyasi figürlerin yokluğu, karar alma süreçlerini Atlantik ötesi bir merkezin etkisine sonuna kadar açık hale getirmektedir. Washington’da şekillenen stratejik öncelikler, Avrupalı elitlerin aracılığıyla kıtanın iç siyasetine, ekonomik yönelimine ve güvenlik mimarisine nüfuz etmekte; bu durum, klasik sömürgeciliğin güncellenmiş bir biçimi olarak nitelendirilebilecek yeni bir mandacılık modelini karşımıza çıkarmaktadır. Lidersiz bırakılmış bir Avrupa, Atlantik ötesi çıkarların tahakkümü altında egemenliğini yitirmekte; kıtanın kadim halkları, kendi seçmedikleri bir jeopolitik rotaya sürüklenmektedir.

    Lidersizliğin Yapısal Nedenleri

    Avrupa’nın bugün içinde bulunduğu lidersizlik krizi, tesadüfi bir durum değil, on yıllara yayılan sistemli bir siyasi mühendisliğin sonucudur. Soğuk Savaş dönemi boyunca Atlantik ötesi güç, Avrupa’da bağımsız siyasi irade sergileme potansiyeli taşıyan figürleri sistematik olarak marjinalize etmiş; Charles de Gaulle örneğinde olduğu gibi, stratejik otonomi arayışları cezalandırılmıştır. Avrupa entegrasyonu, zamanla ulusal liderlikleri törpüleyen, karizmatik siyaseti bürokratik mühendisliğe tabi kılan bir mekanizmaya dönüşmüştür. Brüksel merkezli kurumsal yapı, siyasi heyecanı ve halk iradesini sönümlendiren, gri uzlaşmaları yücelten, vasatı ödüllendiren bir işleyişle kıtadaki liderlik havuzunu kurutmuştur. Bu yapısal çerçeve içinde Avrupa, kendi medeniyet birikimine, ekonomik gücüne ve beşerî zenginliğine yaraşır liderleri çıkaramamakta; çıkan nadir bağımsız sesler ise Atlantik merkezli medya ve siyaset ağları tarafından etkisizleştirilmektedir. Lidersizlik, Avrupa’nın kaderi değil, kıtanın bağımlı kalmasını arzu eden odakların bilinçli bir tercihi olarak sürmektedir.

    Amerikancı Elitlerin Mandacı Yapıdaki Rolü

    Avrupa’daki Atlantikçi elitler, kıta ile Washington arasındaki bağımlılık ilişkisini sürdüren en kritik aktörlerdir. Bu elitler, düşünce kuruluşları, medya organları, üniversite kürsüleri ve bürokratik kademelerde konumlanarak, Avrupa’nın stratejik çıkarlarını ABD’nin küresel hedeflerine tabi kılan bir anlatı makinesi işletmektedir. Transatlantik bağların sorgulanması, bu çevrelerce adeta bir sapkınlık olarak kodlanmakta; stratejik bağımsızlık arayışları popülizm, aşırılık veya Rusya-Çin etkisine kapılma olarak yaftalanmaktadır. Bu elitlerin asli işlevi, Avrupa halklarının gerçek güvenlik ve refah taleplerini Atlantik ötesi sadakat söylemiyle bastırmaktır. Enerji politikalarından savunma tedarikine, ticaret rotalarından diplomatik angajmanlara kadar her alanda, Avrupa’nın millî çıkarları değil, Atlantik ötesi müttefikin stratejik öncelikleri belirleyici olmaktadır. Bu ilişki biçimi, doğrudan toprak işgali ve bayrak dikmeye dayanmasa da, siyasi karar alma süreçlerinin dışarıdan belirlenmesi anlamında yeni nesil bir mandacılık modelidir.

    Mandacılığın Ekonomik ve Stratejik Maliyeti

    Bu Atlantik merkezli mandacı yapı, Avrupa ekonomisi ve güvenliği üzerinde giderek katlanan bir maliyet oluşturmaktadır. Ekonomik cephede, ABD’nin dayattığı yaptırım rejimlerine uymak zorunda kalan Avrupa, Rusya enerjisinden koparılmanın bedelini ağır sanayi çöküşü, enerji fiyatlarında astronomik artış ve rekabet gücü kaybıyla ödemektedir. Avrupa ekonomileri, ucuz Rus enerjisi ve geniş Asya pazarlarından mahrum kalırken, ABD’li enerji şirketleri ve savunma sanayii bu durumdan rekor kârlar elde etmektedir. Stratejik cephede ise, NATO’nun genişleme dalgaları ve Rusya ile tırmandırılan gerilim, Avrupa’yı kendi güvenliğini kontrol edemeyen, Atlantik ötesi kararlara mahkûm bir kıta haline getirmiştir. Ukrayna’daki savaşın uzaması, barış girişimlerinin baltalanması ve çatışmanın kronikleşmesi, Avrupa’nın değil, Atlantik ötesi stratejistlerin işine yaramaktadır. Avrupa halkları bu mandacı yapının maliyetini enflasyonla, işsizlikle, sanayisizleşmeyle ve en kötüsü de kıtanın doğusunda yeniden alevlenen savaş ateşiyle ödemekte; buna karşılık Atlantikçi elitler, başarısızlığı gizlemek için daha fazla militarizasyon ve daha fazla bağımlılık reçetesi sunmaktadır.

    Ne Yapmalı? Avrupa İçin Bağımsızlık Yol Haritası

    Avrupa’nın bu mandacı yapıdan kurtulması için atması gereken adımlar, öncelikle siyasi irade ve halk desteği gerektiren yapısal reformlardan geçmektedir. Birinci adım, Avrupa halklarının Atlantikçi elitleri demokratik yollarla tasfiye etmesidir. Bu, sandıkta başlayan, ancak medya ve düşünce kuruluşlarındaki Atlantik ötesi nüfuzun kırılmasıyla devam etmesi gereken kapsamlı bir siyasi yenilenme sürecidir. İkinci adım, Avrupa’nın kendi stratejik aklını ve liderlik kapasitesini yeniden inşa etmesidir. Bağımsız düşünce kuruluşları, Avrupa merkezli medya ağları, kıtanın ortak çıkarlarını önceleyen araştırma kurumları ve en önemlisi de halk iradesini Brüksel bürokrasisine karşı koruyacak demokratik mekanizmalar kurulmalıdır. Üçüncü adım, Avrupa Savunma Ordusu’nun hayata geçirilmesidir. Bu ordu, NATO’nun tamamlayıcısı değil, onun yerini alacak, egemen karar alma süreçlerine sahip, Avrupa merkezli bir komuta yapısı olmalıdır. Dördüncü adım, Avrupa’nın enerji ve ticaret politikalarını Atlantik ötesi dayatmalardan kurtararak, Avrasya’nın yükselen ekonomik koridorlarıyla dengeli ve egemen ilişkiler kurmasıdır. Beşinci ve nihai adım ise, Avrupa’nın küresel barışın savunucusu olarak bağımsız bir diplomatik profil geliştirmesidir. Kıta, ne Washington’un ne Moskova’nın ne de Pekin’in tarafı olarak değil, çok taraflılığın, uluslararası hukukun ve barış içinde bir arada yaşamanın ilkeli savunucusu olarak hareket etmelidir.

    Sonuç

    Avrupa kıtası, yüzyıllık savaşlardan, yıkımlardan ve yeniden doğuşlardan süzülüp gelen kadim bir medeniyet birikimine sahiptir. Bu birikim, Atlantik ötesi bir gücün mandacılığı altında heba edilemeyecek kadar değerlidir. Lidersizlik, Avrupa’nın kaderi değil, cesaretle yüzleşilmesi gereken bir açmazdır. Amerikancı elitlerin inşa ettiği bağımlılık düzeni, ancak halkların demokratik uyanışıyla ve egemen siyasi iradenin yeniden tesisiyle yıkılabilir. Avrupa’nın yapması gereken şey bellidir: Bağımsız liderler yetiştirmek, kendi stratejik aklını kurmak, kendi savunma gücünü oluşturmak, kendi enerji ve ticaret rotalarını belirlemek ve dünyada barışın bağımsız bir teminatı olarak yükselmek. Bu yol zorlu, ancak yürünmesi mümkün ve mecburi bir yoldur. Avrupa, ya kendi iradesiyle bu yola girecek ya da tarihin tozlu sayfalarında, bağımsızlığını kaybetmiş bir uygarlığın hüzünlü hatırası olarak kalacaktır.

    Kaynakça

    De Gaulle, C. (1970). Discours et Messages: Vers le Terme 1966-1969. Paris: Plon.

    Gramsci, A. (1971). Selections from the Prison Notebooks. New York: International Publishers.

    Howorth, J. (2007). Security and Defence Policy in the European Union. Basingstoke: Palgrave Macmillan.

    Judt, T. (2005). Postwar: A History of Europe Since 1945. New York: Penguin Press.

    Mearsheimer, J. J. (2014). The Tragedy of Great Power Politics. New York: W. W. Norton & Company.

    Todd, E. (2003). After the Empire: The Breakdown of the American Order. New York: Columbia University Press.

    Witney, N. (2019). “European Strategic Autonomy: Ambition, Reality and the Way Forward.” European Council on Foreign Relations, Policy Brief, 1-15.

    Zielonka, J. (2014). Is the EU Doomed?. Cambridge: Polity Press.

  • Dünyanın Bağımsız, Demokratik ve Denge Unsuru Caydırıcı ve NATO’suz Güçlü Bir Avrupa’ya İhtiyacı Var

    Dünyanın Bağımsız, Demokratik ve Denge Unsuru Caydırıcı ve NATO’suz Güçlü Bir Avrupa’ya İhtiyacı Var

    Küresel jeopolitik mimari, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana en derin yapısal krizini yaşamaktadır. Tek kutuplu Amerikan momentuminin sona erdiği, Çin’in sistemik bir rakip olarak yükseldiği, Rusya’nın revizyonist bir güç olarak sahaya döndüğü ve orta büyüklükteki bölgesel aktörlerin giderek daha iddialı roller üstlendiği bu geçiş çağında, uluslararası sistem bir denge arayışı içinde çalkalanmaktadır. Bu arayışın merkezinde ise, tarihin en büyük ekonomik bloklarından birine sahip olmasına rağmen stratejik özne olamayan Avrupa kıtasının akıbeti yatmaktadır. Bugün dünyanın ihtiyaç duyduğu şey, ne Atlantik ötesi bir hegemonyanın uzantısı ne de yükselen Asya güçlerinin edilgen bir ortağı olan bir Avrupa değildir. Dünyanın ihtiyacı; bağımsız karar alabilen, demokratik meşruiyetini halk iradesinden alan, caydırıcı askeri kapasiteye sahip, NATO’nun kurumsal ataletinden ve hiyerarşik bağımlılığından kurtulmuş, güçlü ve denge unsuru bir Avrupa’dır. Böyle bir Avrupa, yalnızca kıtanın kendi halkları için değil, bütün insanlık için barışın, istikrarın ve çok taraflılığın teminatı olacaktır.

    Tek Kutuplu Sıkışmışlığın Küresel Maliyeti

    Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD öncülüğünde şekillenen tek kutuplu dünya düzeni, vaat ettiği barış ve istikrarı getirememiştir. Atlantik ötesi gücün NATO şemsiyesi altında sürdürdüğü müdahaleci politikalar, Yugoslavya’dan Afganistan’a, Irak’tan Libya’ya uzanan bir yıkım ve istikrarsızlık silsilesi üretmiştir. Bu müdahalelerin ortak özelliği, Avrupa’nın stratejik çıkarlarıyla örtüşmemesi, hatta çoğu zaman doğrudan Avrupa’nın aleyhine sonuçlar doğurmasıdır. Kontrolsüz göç dalgaları, Akdeniz havzasında derinleşen güvenlik krizleri, enerji arz güvenliğinin baltalanması ve kıtanın doğusunda yeniden alevlenen savaş ateşi, bu Atlantik merkezli maceracılığın Avrupa’ya fatura ettiği bedellerdir. Bugün dünya, ABD ile Çin arasında giderek keskinleşen bir rekabetin gölgesinde iki kutuplu bir sıkışmaya doğru sürüklenmektedir. Bu sıkışma, orta büyüklükteki bütün aktörleri taraf tutmaya zorlamakta, bağımsız diplomatik manevra alanlarını daraltmakta ve çok taraflı kurumları işlevsizleştirmektedir. Dünyanın bu sıkışmadan kurtulması için, iki dev güç arasında köprü değil, bizzat denge unsuru olabilecek bağımsız bir güç merkezine ihtiyacı vardır.

    NATO’suz Avrupa’nın Stratejik Rasyonalitesi

    NATO, Avrupa güvenliğinin çimentosu olarak takdim edilegelse de, gerçekte kıtanın stratejik özneleşmesini engelleyen en büyük yapısal bariyerdir. İttifakın komuta yapısı, karar alma süreçleri ve tehdit tanımları büyük ölçüde Washington’un küresel önceliklerine endekslidir. Avrupa devletleri, bu yapı içinde egemen karar alıcılar değil, Atlantik ötesi stratejinin taşeronları olarak konumlanmaktadır. NATO’nun genişleme politikaları, Rusya ile yönetilebilir bir komşuluk ilişkisini imkânsızlaştırmış; kıtayı, önlenebilir bir savaşın eşiğine sürüklemiştir. NATO’suz, bağımsız bir Avrupa savunma yapısı ise, kıtanın kendi tehditlerini kendi tanımlamasına, kendi savunma sanayiini kendi inşa etmesine ve kendi diplomatik angajmanlarını kendi çıkarları doğrultusunda belirlemesine imkân sağlayacaktır. Böyle bir Avrupa, Rusya ile gerilimi tırmandıran değil, gerilimi yöneten; Orta Doğu ve Afrika’da müdahaleci değil, istikrar sağlayıcı; Asya-Pasifik’te taraf değil, diyalog ortağı olan bir profil çizecektir. NATO’suz Avrupa, zayıf ve savunmasız değil; aksine, kendi adına karar alabildiği için çok daha güçlü ve saygın bir Avrupa olacaktır.

    Caydırıcılığın ve Demokratik Meşruiyetin Birlikteliği

    Bağımsız bir Avrupa savunma yapısının temel direklerinden biri, inandırıcı bir caydırıcılık kapasitesidir. Caydırıcılık, saldırganlıkla karıştırılmaması gereken, barışı korumanın en köklü yöntemidir. Avrupa’nın gayri safi millî hasılası, teknolojik altyapısı, beşerî sermayesi ve askeri gelenekleri, küresel ölçekte saygı uyandıracak bir caydırıcılık kapasitesini fazlasıyla karşılayabilecek düzeydedir. Eksik olan, bu kapasiteyi harekete geçirecek siyasi irade ve Atlantik bağımlılığından kurtulma cesaretidir. Caydırıcı bir Avrupa, hiçbir küresel gücün maceracılığına alet olmayacak; kendi güvenliğini kendi imkânlarıyla sağlayabildiği için barışın en güçlü savunucusu haline gelecektir. Bu caydırıcılığın demokratik meşruiyetle taçlandırılması ise, Avrupa’yı diğer büyük güçlerden ayıran en önemli vasıf olacaktır. Halk iradesine dayanan, şeffaf karar alma süreçleriyle yönetilen, parlamenter denetime açık bir savunma yapısı, dünyaya güç ve demokrasinin bir arada var olabileceğini gösterecektir. Bu model, otoriter eğilimlerin yükseldiği bir dünyada, özgürlük ve güvenlik dengesinin sağlanabileceğinin canlı kanıtı olacaktır.

    Denge Unsuru Olarak Avrupa’nın Küresel Misyonu

    Bağımsız, caydırıcı ve demokratik bir Avrupa, dünya siyasetinde benzersiz bir denge unsuru olarak konumlanacaktır. Bu Avrupa, ne ABD’nin küresel hegemonya projesinin destekçisi ne de Çin ve Rusya’nın otoriter ekseninin ortağı olacaktır. Kendi değerlerine, çıkarlarına ve stratejik aklına sahip bu yeni Avrupa, Afrika’nın kalkınmasında sömürgeci değil ortak, Orta Doğu’da müdahaleci değil arabulucu, Asya’da rakip değil diyalog ortağı, Latin Amerika’da hegemonik değil dayanışmacı bir profil sergileyecektir. Dünyanın çeşitli bölgelerinde yükselen bağlantısızlık talepleri, Atlantik ötesi tahakküme karşı biriken öfke ve çok kutuplu bir dünya özlemi, tam da böyle bir Avrupa’ya alan açmaktadır. Avrupa, bu talebe cevap verdiği takdirde, tarihte ilk kez sömürgeci geçmişiyle yüzleşmiş, askeri gücünü barış için kullanan, demokratik değerlerini evrensel bir esin kaynağına dönüştüren bir medeniyet projesi olarak yükselebilecektir.

    Sonuç

    Dünya, tarihin en kritik kavşaklarından birinde durmaktadır. Mevcut güvenlik mimarileri tükenmiş, eski ittifaklar işlevsizleşmiş, küresel yönetişim mekanizmaları felç olmuş durumdadır. Bu boşluğu dolduracak, insanlığı yeni bir soğuk savaşın eşiğinden döndürecek, barış ve istikrarı yeniden tesis edecek bir güce ihtiyaç vardır. Bu güç, ne askeri yayılmacılıkla ne ekonomik tahakkümle ne de ideolojik dayatmayla hareket eden bir hegemon olmalıdır. Dünyanın ihtiyaç duyduğu şey; bağımsız karar alabilen, demokratik meşruiyete sahip, caydırıcı kapasitesiyle barışı teminat altına alan, NATO’nun hiyerarşik bağımlılığından kurtulmuş, güçlü ve denge unsuru bir Avrupa’dır. Bu Avrupa’nın inşası, yalnızca kıtanın halklarının değil, bütün dünyanın ortak çıkarıdır. Tarih, Avrupa’ya bu sorumluluğu yüklemekte; Avrupa’nın buna cevap verip vermeyeceği ise önümüzdeki dönemin en belirleyici sorusu olarak önümüzde durmaktadır.

    Kaynakça

    Biscop, S. (2019). European Strategy in the 21st Century: New Future for Old Power. Londra: Routledge.

    Howorth, J. (2007). Security and Defence Policy in the European Union. Basingstoke: Palgrave Macmillan.

    Ikenberry, G. J. (2011). Liberal Leviathan: The Origins, Crisis, and Transformation of the American World Order. Princeton: Princeton University Press.

    Posen, B. R. (2006). “European Union Security and Defense Policy: Response to Unipolarity?” Security Studies, 15(2), 149-186.

    Tocci, N. (2021). “European Strategic Autonomy: What It Is, Why We Need It, How to Achieve It.” Istituto Affari Internazionali, 21(4), 1-25.

    Toje, A. (2010). The European Union as a Small Power: After the Post-Cold War. Basingstoke: Palgrave Macmillan.

    Waltz, K. N. (1979). Theory of International Politics. Reading: Addison-Wesley.

    Witney, N. (2019). “European Strategic Autonomy: Ambition, Reality and the Way Forward.” European Council on Foreign Relations, Policy Brief, 1-15.

  • DÜNYA KUPASI

    DÜNYA KUPASI

    YENİLDİK…

    Kimine göre başarılı, kimine göre başarısız…

    Kim?

    Montella…

    Her şey gayet iyi gidiyordu…

    Yere göğe koyamadılar Montella’yı…

    ***

    Futbol oyunu takım oyunudur…

    Bireysel başarılar bazen işe yarasa da, bu gerçeği hiç değiştirmez…

    ***

    Teknik adamların şansı takımı teşkil eden oyuncuların kalitesi ve takıma uyumudur…

    Kaliteyi kullanmak, uyumu sağlamak teknik ekibin işidir…

    ***

    Ayağına bir dönem meşin top değen biri olarak söylüyorum;

    Uyumu sağlayamazsa teknik ekip 

    Alem-i Cihan olsa sonucun hüsran olmasını önleyemez…

    ***

    Bir nevi futbolcu oynamak istemezse..

    Hele ekipten gıcık almışsa ne yaparsanız yapın iyi oynaması mümkün değildir …

    ***

    Arkası varsa birde keyfi isterse oynar istemezse oynamaz…

    Çıkar oynar…

    Ama!..

    Laf olsun torba dolsun, babında…

    ***

    Milli futbol takımı dünya kupasına veda etti… 

    Futbolcular ağladı, Montella kader dedi…

    Ve!..

    Öküz öldü ortaklık bitti…

    *** 

    Sevenler ile sevmeyenler arasındaki uçurum çok açıldı…

    Futbolcular hain ilan edildi, teknik adam beceriksiz hatta Türk düşmanı…

    *** 

    İzleyenler farketmiştir; bu kupada futbolcular çok hızlı ve teknik…

    İşte bizim milli takımdaki eksik olan bu…

    Teknik olan var yavaş, hızlı olan var teknik değil…

    O yüzden;

    Durarak ve kabalapazar oynuyoruz…

    *** 

    Fas takımına bakın, Haiti mesela

    Katar Suudi Arabistan hem hızlı hem teknik…

    Futbolcular ise son derece disiplinli…

    *** 

    Messi’deki hızı ve disiplini bizdeki bir tek futbolcuda gördünüz mü?

    Görebilir misiniz?

    ***

    Yani kızmaya bozulmaya gerek yok…

    Babamın adı Hıdır elimden gelen budur…

    Misali, mal ortada meyve vermeyen ağaç…

    *** 

    Allah var çocuklar çok gayret ettiler…

    Olmadı…

    Buraya kadar gelmeleri bile başarılı…

    İtalya gelemedi, gelemeyen 62 ülke var…

    ***

    Şundan da vazgeçmemiz lazım: yenince tepemize 

    çıkarıyoruz..

    Yenilince yerin dibine sokuyoruz…

    Oyun bu; yenmekte var yenilmekte…

    Dünyanın sonu değil…

    *** 

    Geçmiş olsun…

    ***

    Hatasıyla sevabıyla bir dünya kupası maceramız daha bitti…

    Önümüze bakacağız…

    Çocuklar bizim evlatlarımız   ellerinden geleni yaptılar olmadı…

    Yenilerin umudunu ve hevesini kırmayalim…

    *** 

    Vincenzo Montella için bazı Türk meslektaşlarının yaptığı eleştirileri dinledim…

    Utandım…

    Dilleriyle zehir saçıyorlar…

    Yazık…

    Üçüncülüğü başarı sayan var…

    ***

    Bir daha ki dünya kupasına katılmak umuduyla;

    Hayattan, spordan keyif alın…

    Yaşam bunları dert edecek,

    Son derece gereksiz düşmanlar kazanacak kadar,

    Ucuz ve uzun değil…

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 20.06.2026 19.35

  • Yazar şair Hasan İzzettin Dinamo’yu ölümünün 37.yıldönümünde

    Yazar şair Hasan İzzettin Dinamo’yu ölümünün 37.yıldönümünde

    Yazar, şair Hasan İzzettin Dinamo (80 yaşında) 20 Haziran 1989 tarihinde İstanbul’da dünyayı terk etmişti. Kutsal isyan ve Kutsal Barış kitaplarıyla adı bilinmeyen Kurtuluş Savaşı kahramanlarını ve yakın tarihimizi bizlere tanıtan şair yazarımızı, ölümünün 37.yıldönümünde saygıyla anıyorum.21.06.2026 C.tesi

    Hasan İzzettin Dinamo özetle:

    Türk edebiyatının en önemli toplumcu gerçekçi yazar, şair ve çevirmenlerinden önde gelenlerindendir.

    1 Ocak 1909’da Akçaabat/ Trabzon’da doğan şair yazarımız Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı’ndan Osmanlı yıkılışına varan süreçte ailesiyle birlikte büyük acılar çeker ve bedeller öder.

    Bağımsızlık ( İstiklal) Savaşı ile ailenin makus talihi değişir.

    Dünya Savaşı’nda Babası ve ağabeyi Ali’nin 13 yaşında Sarıkamış’ta donarak şehit olması üzerine iki kız kardeşiyle Darüleytam’a yerleştirilir. Burada ilk ve ortaöğretimini tamamladıktan sonra 1926 yılında girdiği  Sivas Öğretmen Okulu’nda 1931de çıkar .

    İki yıl ilkokul öğretmenliği yaptıktan sonra 1933 yılına girdiği Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nde (1933 – 1935 ) eğitim görürken son sınıfta siyasi eylemleri ve duvarlara bildiri yapıştırdığı iddiası ile tutuklanır ve 4 yıl hapis cezasına çarptırıldığı için eğitimini tamamlayamaz .

    Bu mahkûmiyet nedeniyle devlet memurluğu ve öğretmenlik yapması ömür boyu yasaklanır.

     Bu süreçte ülkenin neler yaşadığını, yaşadıklarını ve tanık olduklarını Savaş ve Açlar, Açlık, Ateş Yılları kitaplarından anlatır. 

    Kutsal İsyan ve Kutsal Barış… Bu 9 ciltlik dev Kurtuluş Savaşı ve sonrası Cumhuriyet’in kuruluşunu anlatan büyük dev roman Türkiye Cumhuriyet tarihinden tektir.

    Hakkında daha geniş bilgi için bağ(link): 

    https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/hasan-izzettin-dinamonun-aramizdan-ayrilisinin-30yili-ve-dinamo-110-yasinda-1449178

    (BU YAZI DERLEMEDİR)

  • Kızıl Kumların Şahitliği: Kerbelâ Olayının Vuku Buluşu ve Hz. Hüseyin ile 72 Direnişçinin Evrensel Anlamı

    Sefa Yürükel

    Kerbelâ, İslâm tarihinin en çok anlatılan, en çok ağlanan ve en çok tartışılan hadisesidir. Ancak bu olay, basit bir çatışmanın, bir muharebenin çok ötesinde, insanlık tarihine kazınmış bir direniş manifestosudur. 10 Muharrem 61 hicrî yılında, Fırat nehrinin kıyısında, sayıları seksenleri ancak bulan bir avuç insan, devrin en büyük askerî gücüne karşı durdu ve kılıçtan geçirildi. Peki ne oldu da Peygamber torunu kendisini Kerbelâ çölünde buldu? Neden etrafındaki yetmiş iki can ile birlikte ölümü göze aldı? Ve bugün, 1300 yılı aşkın süredir bu yetmiş iki isim neden unutulmuyor? Bu makale, Kerbelâ olayının tarihsel seyrini ve bu trajedide can veren Hz. Hüseyin ile yetmiş iki direnişçinin tarihsel ve sembolik anlamını mercek altına almaktadır.

    Kerbelâ’ya Giden Yol: Medine’den Mekke’ye, Mekke’den Kufe’ye

    Hz. Muhammed’in vefatından sonra hilafet makamında yaşanan gelişmeler, İslâm ümmetini derin bir yol ayrımına sürüklemişti. Hz. Ali’nin şehadeti, Hz. Hasan’ın sulh için hilafetten feragat etmesi ve nihayet Muaviye’nin vefatıyla oğlu Yezid’in başa geçmesi, krizin fitilini ateşleyen hadiselerdi. Muaviye’nin oğlu Yezid, babasının aksine İslâmî ilimlerden, ahlâkından ve siyaset terbiyesinden yoksun, hazcı ve baskıcı bir karakterdi. İktidarını pekiştirmek için Hz. Hüseyin’den zorla biat talep etti. Biat, Yezid’in yönetimini ve yaşam tarzını onaylamak, onu meşru halife saymak anlamına geliyordu. Hz. Hüseyin ise “Benim gibiler, onun gibilere biat etmez” diyerek bu talebi reddetti. Bu ret, salt siyasî bir itiraz değil, ahlâkın yozlaşmaya, hakkın batıla, adaletin zulme karşı bir başkaldırısıydı.

    Hz. Hüseyin, Yezid’in baskısından korunmak ve kutsal topraklarda kan dökülmesine mahal vermemek için Medine’den Mekke’ye göç etti. Mekke’de bulunduğu sırada Kufe halkından üst üste mektuplar almaya başladı. Kufeliler, onu halife olarak tanıdıklarını, Yezid’in valisini şehirden kovduklarını ve gelip kendilerine önderlik etmesini istediklerini yazıyorlardı. Binlerce imzalı mektup, Hz. Hüseyin’e bir halk desteği vaat ediyordu. O da bu çağrıya icabet ederek amcasının oğlu Müslim bin Akil’i durumu yerinde tespit etmesi için Kufe’ye gönderdi. Müslim, Kufe’ye ulaştığında halkın coşkulu desteğini gördü ve Hz. Hüseyin’e gelmesi için haber gönderdi. Ne var ki Yezid’in yeni atadığı acımasız vali Ubeydullah bin Ziyad, kısa sürede Kufe’ye hâkim oldu, halkı tehdit ve rüşvetle susturdu, Müslim bin Akil’i yakaladı ve şehit etti. Müslim’in şehadetinden habersiz yola çıkan Hz. Hüseyin, artık geri dönüşü olmayan bir yolculuğa adım atmıştı.

    Kerbelâ’da Kuşatma: Suyun Kesilmesi ve Son Üç Gün

    Hz. Hüseyin, beraberindeki aile fertleri, kadınlar, çocuklar ve sınırlı sayıdaki destekçisiyle Kufe’ye yaklaştığında, Yezid’in ordusu tarafından durduruldu. Hurr bin Yezid komutasındaki birlik, onu Kufe’ye sokmamakla görevlendirilmişti. Hz. Hüseyin, çatışmaya girmeden yollarını değiştirdi ve nihayet Kerbelâ denilen, Fırat’ın kıyısında ıssız bir çöl mevkiinde konaklamak zorunda kaldı. Kısa süre sonra Ömer bin Sa’d komutasındaki kalabalık bir Emevî ordusu bölgeye ulaştı. Bu ordu, çeşitli rivayetlere göre dört bin ila otuz bin arasında askerden oluşuyordu. Hz. Hüseyin’in yanındakiler ise sadece 72 savaşçı ile kadın ve çocuklardan ibaretti.

    Emevî ordusu, Hz. Hüseyin’i teslim olmaya ve Yezid’e biat etmeye zorlamak için en acımasız taktiği devreye soktu: Fırat nehrine ulaşımı kestiler. 7 Muharrem’den itibaren Hz. Hüseyin’in kampına bir damla su girmesine izin verilmedi. Kerbelâ çölünün kavurucu sıcağında kadınlar, çocuklar ve savaşçılar susuzluktan kıvranmaya başladı. Hz. Hüseyin’in kardeşi Hz. Abbas, bir gece baskınıyla Fırat’tan su getirmeyi başarsa da bu çok sınırlı kaldı. Emevî komutanları, Hz. Hüseyin’e üç seçenek sundular: Ya Yezid’e biat edecek, ya sürgüne gidecek, ya da savaşacaktı. Hz. Hüseyin, zulme biat etmeyi ve haksızlığa boyun eğmeyi reddetti. Geriye tek bir seçenek kalmıştı.

    10 Muharrem: Yetmiş İkilerin Destanı

    10 Muharrem sabahı, Hz. Hüseyin beraberindekilerle birlikte son bir kez saf tuttu. Rivayete göre, savaş başlamadan önce Emevî ordusuna hitap ederek onlara kim olduğunu hatırlattı, Peygamber torunu olduğunu, kendisine vaat edilen desteklerin yerine getirilmediğini ve kanını akıtmanın vebalini anlattı. Ancak karşı taraf için mesele çoktan kapanmıştı. Ömer bin Sa’d’ın emriyle başlayan saldırıda, Hz. Hüseyin’in yanındaki direnişçiler teker teker şehit düştü. Oğlu Ali Ekber, kardeşi Hz. Abbas, kardeşinin oğulları Kasım ve Abdullah, en yakın dostları ve sadık yoldaşları Habib bin Mezahir, Züheyr bin Kayn, Büreyir bin Hudayr ve diğerleri sırayla meydana çıkarak çarpıştı ve can verdi.

    Savaşın en yürek burkan anı, Hz. Hüseyin’in kundaktaki bebeği Ali Asgar’ı kucağına alıp susuzluktan çatlamış dudakları için bir yudum su istediği sırada, Emevî okçularından biri tarafından boğazından vurulmasıydı. Bu hadise, zulmün sınır tanımazlığının ve masumiyete dahi tahammül edemeyişinin en çarpıcı simgesidir. Gün boyu süren eşitsiz çatışmanın sonunda, Hz. Hüseyin de ağır yaralar alarak şehit düştü. Başı kesilerek Kufe’ye, oradan da Şam’a Yezid’e gönderildi. Çadırlar ateşe verildi, kadınlar ve çocuklar esir alındı, sağ kalanlar zincire vurularak önce Kufe’ye, ardından Şam’a götürüldü.

    72 Sayısının Sembolik Anlamı

    Kerbelâ anlatılarında sıkça geçen 72 sayısı, yalnızca bir istatistik verisi değil, derin sembolik anlamlar taşıyan bir işarettir. Alevi-Bektaşi inancında ve Şiî gelenekte bu sayı, Hz. Hüseyin’in yanında can veren savaşçıların sayısı olarak kabul edilmektedir. Bunlardan 23’ü Ehl-i Beyt mensubu, kalanı ise farklı kabilelerden ve toplumsal sınıflardan gelen sadık yoldaşlardı. 72 sayısı, İslâm’daki 72 millet kavramıyla ilişkilendirilmiş, Hz. Hüseyin’in şehadetinin bütün insanlık için olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Yetmiş iki can, bir imamın etrafında kenetlenmiş bütün bir insanlık ailesini temsil eder. Ayrıca Hz. Hüseyin’le birlikte bu sayı 73’e ulaşmakta ve bu da “Allah” lafzının ebced değeriyle özdeşleştirilmektedir. Bazı Alevi-Bektaşi kaynaklarında 72 sayısının, Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e kadar gelen yetmiş iki peygamberi de sembolize ettiği ifade edilir. Bu sembolizm, Kerbelâ’yı yalnızca bir askerî çatışma değil, kozmik bir hak-batıl mücadelesi olarak okumaya imkân vermektedir.

    Zalime Biat Etmemenin Manifestosu

    Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’daki duruşu, tarihteki hiçbir savaşa benzemez. O, galibiyet umudu olmayan bir çarpışmaya girmiş, ancak yenilgiyi baştan kabul etmiş bir komutan değil, ölümüyle de mesaj vermeyi seçmiş bir bilinç önderidir. Onun bu tavrı, Ali Şeriati’nin ifadesiyle “şehadet” kavramının en yetkin tanımıdır: Şehadet, pasif bir ölüm değil, bilinçli bir tercihle tarihe müdahale etmektir. Hz. Hüseyin, öleceğini bile bile yürüdüğü yolda, zalimin karşısında eğilmeyi reddederek, mazlumun onurunu evrensel bir ahlâk ölçütüne dönüştürmüştür. Onun “zilleti kabul etmektense ölüm yeğdir” sözü, çağları aşan bir direniş vecizesi olarak hâlâ yaşamaktadır.

    Kerbelâ’nın Evrensel Mirası

    Kerbelâ, yalnızca Müslümanların, yalnızca Alevi-Bektaşilerin ya da Şiîlerin değil, zulme uğrayan bütün insanların ortak referansıdır. Hz. Hüseyin, unvan veya iktidar peşinde koşmayan, yalnızca zorbaya “hayır” diyen bir semboldür. Onun duruşu, bugün Gazze’de, Yemen’de, dünyanın herhangi bir köşesinde baskıya direnen herkesin manevî soy kütüğüne kayıtlıdır. Kerbelâ’da yaşananlar, yetmiş iki kişinin nasıl olup da koca bir orduya karşı dimdik ayakta kalabildiğini değil, zulmün karşısında insan onurunun nasıl korunabileceğini göstermektedir. Bu nedenle Kerbelâ, bir muharebenin değil, bir ahlâk dersinin adıdır.

    Hz. Hüseyin ve beraberindeki yetmiş iki direnişçinin şehadeti, insanlığa şu mesajı bırakmıştır: Zulüm ne kadar büyük, zalimin ordusu ne kadar kalabalık olursa olsun, hakikati haykırmaktan ve haksızlığa karşı dik durmaktan geri durmamalıdır. Kerbelâ çölünde dökülen kan, adaletin ve özgürlüğün asla unutulmayacak bir tohumu olarak toprağa düşmüş, asırlar boyunca yeşermeye devam etmiştir. Bugün Muharrem ayında tutulan oruç, okunan mersiyeler, paylaşılan aşure ve dökülen gözyaşları, o tohumun hâlâ canlı olduğunun, Kerbelâ’nın mesajının hâlâ taze ve diri olduğunun en güzel delilidir.

    Kaynakça

    Ali Şeriati, Hüseyin Adem’in Varisi, çev. Hüseyin Hatemi, İşaret Yayınları, İstanbul.
    Ali Şeriati, Şehadet, çev. Kenan Çamurcu, Dünya Yayıncılık, İstanbul.
    Ethem Ruhi Fığlalı, İmamiyye Şiası, Selçuk Yayınları, Ankara.
    İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, çev. Ahmet Ağırakça vd., Bahar Yayınları, İstanbul.
    İrene Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, çev. Turan Alptekin, Demos Yayınları, İstanbul.
    Mehmet Eröz, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Otağ Matbaacılık, İstanbul.
    Moojan Momen, An Introduction to Shi‘i Islam, Yale University Press, New Haven, 1985.
    Şeyh Müfîd, Kitâbü’l-İrşâd, çev. A. Kâzımî, Keysan Yayınları, İstanbul.
    Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, çev. M. Faruk Gürtunca, Sağlam Yayınevi, İstanbul.
    Yaşar Nuri Öztürk, Enel Hakk İsyanı: İmam Hüseyin, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul.

  • Matem Ayında, On İki İmam Orucu ve Aşure: 14 Masum-u Pak’ın Yası ve Anlamı

    Matem Ayında, On İki İmam Orucu ve Aşure: 14 Masum-u Pak’ın Yası ve Anlamı

    Muharrem ayı, Anadolu Alevi-Bektaşi inancında yalnızca bir hicrî takvim başlangıcı değil, aynı zamanda evrensel bir yas ve direniş mevsimidir. Hz. Hüseyin ve beraberindeki yetmiş iki masumun Kerbelâ’da katledildiği bu ay, on iki gün süren matem orucuyla, aşureyle ve 14 Masum-u Pak’ın anılmasıyla derin bir manevî arınma sürecine dönüşür. Bu ibadetler ve yas pratikleri, yalnızca geçmişte yaşanmış bir trajediyi hatırlamak için değil, aynı zamanda zalime biat etmemenin, mazlumdan yana durmanın ve evrensel adalet duygusunun diri tutulması için icra edilir. Matem ayının her bir ritüeli, Ehl-i Beyt’in çektiği çileleri bedende ve ruhta yeniden yaşatarak, Kerbelâ’nın acısını çağlar ötesine taşıyan birer manevî köprü işlevi görür.

    Muharrem Ayı ve Matem Mevsimi

    Muharrem, İslâm öncesi Arap geleneğinde de haram aylardan sayılan, savaşın yasaklandığı, barışın ve hürmetin gözetildiği bir zaman dilimiydi. İslâm’ın doğuşuyla birlikte bu ay, manevî ağırlığını korumuş, ancak asıl anlamını Hz. Hüseyin’in şehadetiyle kazanmıştır. Kerbelâ faciasının hicrî 61 yılının 10 Muharrem’inde vuku bulması, bu ayı Ehl-i Beyt’e gönül verenler için ebedî bir matem mevsimine dönüştürmüştür. Anadolu Alevi-Bektaşi inancında Muharrem, yalnızca on günlük bir yas süreci olarak değil, on iki günlük kapsamlı bir arınma ve anma dönemi olarak yaşanır. Bu süre zarfında düğün, nişan ve eğlence tertip edilmez; saz dahi çalınmaz, mersiyeler sazsız okunur. Muharrem ayı, hayatın olağan akışını askıya alan, talibi nefsiyle yüzleşmeye ve Ehl-i Beyt’in acısını içselleştirmeye çağıran kolektif bir bilinç mevsimidir.

    On İki İmam Orucunun Kökeni ve Felsefesi

    Muharrem ayında tutulan oruç, Alevi-Bektaşi terminolojisinde On İki İmam Orucu veya Matem Orucu olarak adlandırılır. Muharrem’in birinci günü başlayan bu oruç, Hz. Hüseyin’in şehit edildiği onuncu güne iki gün daha eklenerek on iki güne tamamlanır. Eklenen bu iki gün, İmam Zeynel Abidin ile Hz. Zeynep’in Kerbelâ katliamından sağ kurtuluşuna duyulan şükrü ifade eder. On iki gün sürmesi, doğrudan On İki İmam’ı ve onların her birinin çektiği çileleri, sürgünleri ve şehadetleri sembolize eder. Bu oruç, İslâm öncesi Türk inanışlarındaki yas ve arınma pratiklerinin, Horasan’da şekillenen Ehl-i Beyt sevgisiyle birleşerek Anadolu’ya taşınmış halidir.

    Matem orucunun en belirgin özelliği, tutan kişinin Kerbelâ’da susuz bırakılan Ehl-i Beyt’le özdeşleşmesidir. Bu nedenle oruç süresince su içilmez; su yerine ayran, hoşaf gibi sıvılar tüketilir. Et ve hayvansal ürünler yenmez, bıçak ve kesici aletler kullanılmaz, canlılara zarar verilmez. Bu kurallar, yalnızca fiziksel bir perhiz değil, aynı zamanda zalimin zulmünü hatırlatan her türlü davranıştan uzak durma iradesidir. Günümüzün çalışma ve sosyal hayat koşullarında sakal kesmemek veya yıkanmamak gibi şekilsel kurallar esnetilse de orucun özü ve manası bütün canlılığıyla korunmaktadır. Önemli olan, haksızlığa karşı duyulan ortak acıyı yürekte hissetmek ve bu acıyı kuşaktan kuşağa aktarmaktır.

    Aşurenin Çift Yönlü Sembolizmi

    On iki günlük matem orucunun sona ermesinin ardından kaynatılan aşure, Alevi-Bektaşi kültüründe hem acının hem de umudun aynı kazanda buluştuğu eşsiz bir paylaşım ritüelidir. Aşure, bir yanıyla Kerbelâ’da yaşanan katliamın yasını, diğer yanıyla ise İmam Zeynel Abidin ve Hz. Zeynep’in sağ kurtulması sayesinde Ehl-i Beyt soyunun devam etmesine duyulan şükrü simgeler. İçine konulan on iki çeşit malzemenin her biri sembolik anlamlar taşır; buğday Hz. Adem’i, nohut Hz. Musa’yı, fasulye Hz. İbrahim’i, pirinç Hz. Muhammed’i, ceviz Hz. Ali’yi, badem Hz. Hüseyin ve Hz. Hasan’ı temsil eder. On iki malzemenin bir araya gelmesi, On İki İmam’a ve evrendeki ilâhî birliğe işaret eder.

    Aşure yalnızca ev içinde pişirilip tüketilmez; komşulara, farklı inançtan insanlara, yoldan geçen yolculara dağıtılır. Bu paylaşım, Kerbelâ’nın acısını ortaklaştırmanın yanı sıra, Hz. Hüseyin’in soyunun devamına ve adaletin er geç tecelli edeceğine duyulan inancın bir ifadesidir. Aşurenin günümüzde lokantalarda yıl boyunca sunulması veya Alevi olmayanlarca da tüketilmesi, bu kültürün evrenselliğini ve kuşatıcılığını gösteren bir zenginlik olarak değerlendirilmelidir. Her bir kaşık aşure, Kerbelâ’nın unutulmaması ve Hz. Hüseyin’in insanlığa bıraktığı direniş mirasının anılması için bir vesiledir.

    14 Masum-u Pak Kimlerdir

    Alevi-Bektaşi inancında Muharrem ayı boyunca yalnızca Hz. Hüseyin ve Kerbelâ şehitleri değil, Ehl-i Beyt’ten zulümle katledilen bütün masum çocuklar da anılır. 14 Masum-u Pak, Hz. Muhammed’in ve Hz. Ali’nin soyundan gelen, henüz ergenlik çağına dahi erişmeden zalimler tarafından şehit edilen ondört pak ve günahsız çocuktur. Bu çocukların ortak özelliği, Ehl-i Beyt’in nur taşıyıcıları olmaları ve siyasî iktidarların Ehl-i Beyt soyunu kurutma politikalarının en masum kurbanları olarak can vermeleridir.

    Geleneksel Alevi-Bektaşi rivayetlerine göre 14 Masum-u Pak şunlardır: 1. Hz. Muhsin bin Ali (Hz. Fatıma’nın karnında şehit edilen oğlu), 2. Kasım bin Hasan (Hz. Hasan’ın oğlu, Kerbelâ’da şehit), 3. Abdullah bin Hasan (Hz. Hasan’ın oğlu, Kerbelâ’da şehit), 4. Ali Asgar bin Hüseyin (Hz. Hüseyin’in kundaktaki oğlu, Kerbelâ’da şehit), 5. Abdullah bin Hüseyin (Hz. Hüseyin’in küçük oğlu, Kerbelâ’da şehit), 6. Rukiyye binti Hüseyin (Hz. Hüseyin’in küçük kızı, Şam zindanında şehit), 7. Kasım bin Abdullah (İmam Zeynel Abidin’in oğlu), 8. Yahya bin Hüseyin (Hz. Hüseyin’in torunu), 9. Abdullah bin Cafer (Hz. Cafer-i Tayyar’ın torunu, Kerbelâ’da şehit), 10. Muhammed bin Abdullah (İmam Zeynel Abidin’in torunu), 11. Yahya bin Zeyd (İmam Zeynel Abidin’in torunu, Emevîlerce şehit), 12. Hüseyin bin Zeyd (İmam Zeynel Abidin’in torunu), 13. Muhammed bin Kasım (İmam Musa Kazım’ın torunu), 14. İmam Muhammed Mehdi’nin zuhurunu bekleyen son masum. Bazı rivayetlerde bu liste içinde değişiklikler bulunsa da ortak nokta, hepsinin küçük yaşta ve zulümle hayattan koparılmış Ehl-i Beyt mensupları olmasıdır.

    14 Masum-u Pak’ın Yasının Anlamı

    14 Masum-u Pak’ın yası, Alevi-Bektaşi inancında Ehl-i Beyt’e reva görülen zulmün boyutlarını gözler önüne seren en çarpıcı aynadır. Bu çocukların şehadeti, zalim iktidarların yalnızca yetişkin savaşçıları değil, beşikteki bebekleri, ana karnındaki cenini ve kundaktaki masumları dahi hedef aldığını göstermektedir. Hz. Muhsin’in henüz doğmadan şehit edilmesi, Hz. Fatıma’ya yapılan hücum sırasında kaburgasının kırılmasıyla rahmindeki bebeğin düşmesi, Emevî zulmünün ne kadar erken bir tarihte başladığının kanıtıdır. Ali Asgar’ın Kerbelâ’da babasının kucağında okla vurulması ise masumiyetin ve günahsızlığın zalim nezdinde hiçbir kıymet taşımadığının en acı örneğidir.

    Bu on dört masumun her biri, Alevi-Bektaşi mersiye ve ağıt geleneğinde ayrı ayrı anılır. Cem ibadetlerinde, Muharrem matemi sırasında okunan düvaz imamlarda ve maktellerde bu masum çocukların adları zikredilir, çektikleri acılar yürek dağlayan bir dille anlatılır. Onların yası, yalnızca geçmişte yaşanmış bir trajediye ağlamak değil, aynı zamanda bugünün dünyasında da masum çocukların savaşlarda, katliamlarda ve zulümlerde can vermesine karşı bir vicdan isyanıdır. Gazze’de bombalar altında can veren bebeklerden Yemen’de açlıktan ölen çocuklara kadar her masumun acısı, 14 Masum-u Pak’ın acısıyla aynı ilâhî mertebede buluşur.

    Matem Ayında 14 Masum-u Pak’a Ağlamanın İbadet Boyutu

    Alevi-Bektaşi inancında 14 Masum-u Pak için dökülen gözyaşı, boş bir ağlama değil, bilinçli bir ibadet ve bir direniş edimidir. Bu yas, zalimin karşısında mazlumun yanında durmanın en saf ifadesidir. On dört masum çocuğun anısını yaşatmak, onların kanıyla sulanan adalet fidanını yeşertmek ve gelecek nesillere zulme karşı durma ahlâkını aktarmak demektir. Muharrem ayı boyunca sürdürülen bu kolektif yas, Ehl-i Beyt’e duyulan sevgi ile zalime duyulan nefretin bir arada harmanlandığı manevî bir terbiye sürecidir. 14 Masum-u Pak’ın her birinin hikâyesi, talibin zihninde zalimin kim olduğuna ve mazlumun kim olduğuna dair silinmez bir kayıt oluşturur.

    Bu bilinçle Alevi-Bektaşi toplumu, Muharrem ayında tuttuğu oruçla, okuduğu mersiyelerle ve aşure paylaşımıyla 14 Masum-u Pak’ın yasını sürekli kılmaktadır. Hz. Muhsin’in anne karnındaki sessiz çığlığından Rukiyye’nin Şam zindanındaki hıçkırıklarına kadar bütün bu acılar, matem ayının manevî ikliminde bir araya gelir ve yürekleri aynı istikamete çevirir. Bu yönüyle 14 Masum-u Pak, Alevi-Bektaşi inancının adalet merkezli ahlâkının en dokunaklı şahitleridir.

    Kaynakça

    Ahmet Yaşar Ocak, Bektaşi Menâkıpnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, Enderun Kitabevi, İstanbul.
    Ali Şeriati, Hüseyin Adem’in Varisi, çev. Hüseyin Hatemi, İşaret Yayınları, İstanbul.
    Cemal Şener, Alevilik Olayı, Ant Yayınları, İstanbul.
    Ethem Ruhi Fığlalı, İmamiyye Şiası, Selçuk Yayınları, Ankara.
    İrene Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, çev. Turan Alptekin, Demos Yayınları, İstanbul.
    İsmail Engin ve Havva Engin (der.), Alevilik, Kitap Yayınevi, İstanbul.
    Lütfi Kaleli, Alevi Kimliği ve Alevi Örgütlenmeleri, Can Yayınları, İstanbul.
    Mehmet Eröz, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Otağ Matbaacılık, İstanbul.
    Moojan Momen, An Introduction to Shi‘i Islam, Yale University Press, New Haven, 1985.
    Şeyh Müfîd, Kitâbü’l-İrşâd, çev. A. Kâzımî, Keysan Yayınları, İstanbul.
    Yaşar Nuri Öztürk, Enel Hakk İsyanı: İmam Hüseyin, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul.

  • Çağrılan Yardım, Reddedilen Kurtuluş: Hz. Hüseyin’in Türkmen Komutanlara Emaneti Şehri Banu  ( Şehriban) ve Kerbelâ’daki Tercihin Anlamı

    Çağrılan Yardım, Reddedilen Kurtuluş: Hz. Hüseyin’in Türkmen Komutanlara Emaneti Şehri Banu ( Şehriban) ve Kerbelâ’daki Tercihin Anlamı

    Kerbelâ faciasına giden yolun en kritik duraklarından biri, Hz. Hüseyin’in kendisine ulaşan yardım tekliflerini geri çevirmesidir. Tarihsel kayıtlar ve Alevi-Bektaşi sözlü geleneği, özellikle Türkmen boylarından gelen kurtarma çağrılarının ve askerî destek vaatlerinin Hz. Hüseyin tarafından bilinçli bir tercihle reddedildiğini aktarmaktadır. Bu reddin tek istisnası ise eşi, İmam Zeynel Abidin’in annesi ve Arapça dahi bilmeyen Türkmen prensesi Şehri Banu’dur. Hz. Hüseyin, kendi canını kurtarmayı reddederken, Ehl-i Beyt soyunun devamını sağlayacak olan eşini Türkmen komutanlara emanet ederek onların korumasına vermiştir. Bu tercih, Kerbelâ’nın yalnızca bir trajedi değil, aynı zamanda derin bir ilâhî planın ve Türkmen koruyuculuğunun tarih sahnesine çıktığı bir dönüm noktası olduğunu göstermektedir.

    Türkmen Komutanlardan Gelen Yardım Çağrısı

    Hz. Hüseyin’in Medine’den Mekke’ye, oradan da Kufe’ye doğru yola çıkışı, İslâm dünyasının dört bir yanında yankı bulmuştu. Özellikle Horasan bölgesinde ve İran’ın doğusunda yaşayan Türkmen boyları, Ehl-i Beyt’e duydukları derin muhabbet sebebiyle bu yolculuğu yakından takip etmekteydi. Alevi-Bektaşi menâkıpnâmelerinde ve sözlü gelenekte, Hz. Hüseyin’in Kufe’ye doğru ilerlediği haberi Türkmen obalarına ulaştığında, bu obaların ileri gelen komutanlarının derhal harekete geçtiği anlatılmaktadır. Bu anlatılara göre Türkmen beyleri, Hz. Hüseyin’e haberciler göndererek “Ey Peygamber torunu, senin yanındayız, ordularımızla gelip seni kurtaralım, Yezid’in askerlerine karşı senin safında savaşalım” mealinde teklifler iletmişlerdir.

    Bu yardım teklifi, Türkmen boylarının askerî kabiliyetleri ve savaşçı karakterleri göz önüne alındığında boş bir vaat değildi. Horasan’ın Türkmen savaşçıları, İslâm ordularının fetihlerinde de rol almış, disiplinli ve cesur savaşçılar olarak tanınmaktaydı. Nitekim ilerleyen yıllarda Emevî saltanatını yıkacak olan Abbasî ihtilalinin askerî omurgasını da büyük ölçüde Horasanlı Türkmen komutanlar ve onların birlikleri oluşturacaktı. Hz. Hüseyin’e ulaşan teklif, bu askerî gücün Ehl-i Beyt’in emrine verilmek istendiğini göstermektedir. Bu durum, daha o dönemde Türk boyları arasında Ehl-i Beyt sevgisinin ne denli kökleştiğinin ve bu sevginin somut bir askerî-siyasî taahhüde dönüştüğünün en çarpıcı kanıtlarından biridir.

    Hz. Hüseyin’in Yardımı Reddetme Gerekçesi

    Hz. Hüseyin, kendisine ulaşan bu yardım tekliflerini teşekkürle karşılamış ancak kesin bir dille reddetmiştir. Bu reddin gerisinde, onun Kerbelâ yolculuğunun özünü teşkil eden ahlâkî duruş ve ilâhî teslimiyet bulunmaktadır. Hz. Hüseyin’in amacı bir iktidar savaşı vermek, ordu toplayarak Şam üzerine yürümek veya Yezid’i tahttan indirmek değildi. O, yalnızca zulme ve ahlâksız bir yönetime biat etmeyeceğini ilan etmiş, bunun sonuçlarına da baştan razı olmuştu. Nitekim Mekke’den ayrılırken yaptığı konuşmada “Ben azgınlığa, bozgunculuğa ve zulme boyun eğmeyi reddediyorum; sonuç ne olursa olsun bu yolda yürüyeceğim” mealindeki sözleri, onun yardım tekliflerini neden kabul etmediğini de açıklamaktadır.

    Türkmen komutanların teklifini kabul etmek, Hz. Hüseyin’in duruşunu bir taht kavgasına, bir iç savaşa dönüştürebilirdi. O ise kan dökülmesini en aza indirmek, İslâm ümmeti arasında fitneye yol açmamak ve mesajının saflığını korumak istiyordu. Kerbelâ’ya giderken karşılaştığı Hurr bin Yezid komutasındaki Kufe ordusuna dahi saldırmamış, onlara su vermiş ve barışçıl bir çözüm aramıştı. Bu tavır, Hz. Hüseyin’in asla bir savaş arayışında olmadığını, çatışmanın bütün kapıları kapatıldıktan sonra zorunlu olarak meydana geldiğini göstermektedir. Türkmen komutanların yardım teklifini reddetmesi de aynı ahlâkî duruşun bir parçasıdır; o, kendi canını kurtarmak için Müslümanların birbirine kılıç çekmesine yol açacak bir adım atmak istememiştir.

    Tek İstisna: Şehri Banu’nun Türkmen Komutanlara Emanet Edilmesi

    Hz. Hüseyin’in yardım tekliflerini toptan reddetmesinin tek istisnası, eşi Şehri Banu olmuştur. Alevi-Bektaşi sözlü geleneğinde ve menâkıpnâmelerde, Hz. Hüseyin’in Türkmen komutanlara şöyle seslendiği rivayet edilir: “Benim yolum bellidir, ben bu yoldan dönmem. Sizin yardımınızı kabul edemem. Ancak size bir emanetim var. Bu, eşim Şehri Banu’dur. O sizin öz kızınızdır, Türkmen soyundandır. Arapça dahi bilmez. Onu alın, koruyun ve soyunuza sahip çıkın.”

    Bu rivayet, birkaç bakımdan son derece önemlidir. Birincisi, Hz. Hüseyin’in Şehri Banu’nun Türkmen kimliğini özellikle vurgulaması ve onu “sizin öz kızınız” diyerek Türkmen komutanlara teslim etmesi, Ehl-i Beyt ile Türk boyları arasındaki akrabalık bağını en üst düzeyde tescil eden bir sözdür. İkincisi, Hz. Hüseyin’in kendi ölüme giderken eşini kurtarması, onun Ehl-i Beyt soyunun devamını sağlamaya yönelik bilinçli bir tercih yaptığını göstermektedir. Üçüncüsü, Şehri Banu’nun Arapça bilmemesi ayrıntısı, onun Medine’ye gelin geldikten sonra dahi kendi kültürel kimliğini koruduğuna ve belki de saray Arapçasının uzağında, sade ve asil bir hayat sürdüğüne işaret etmektedir.

    Şehri Banu’nun Arapça Bilmemesinin Anlamı

    Şehri Banu’nun Arapça bilmemesi meselesi, sıradan bir ayrıntı olmanın çok ötesinde, sembolik ve tarihsel anlamlar taşımaktadır. Bu durum, onun İslâm öncesi Türkmen kültürünün içinde yetiştiğini, Medine’ye gelin geldikten sonra dahi kendi anadilini ve kimliğini muhafaza ettiğini göstermektedir. Hz. Hüseyin’in Arapça bilmeyen bir kadınla evlenmesi, onun kavmiyetçilikten uzak, evrensel İslâm anlayışının da bir göstergesidir. O, Arap olmayan bir kadını Ehl-i Beyt’in gelini kılmış ve ondan doğan oğlunu imam tayin etmiştir. Bu tercih, İslâm’ın üstünlüğü kavmiyette değil takvada gören ruhuna tamamen uygundur.

    Öte yandan Şehri Banu’nun Arapça bilmemesi, onun Kerbelâ yolculuğunda ve esaret sırasında neler hissettiğini anlamak bakımından da önemlidir. Kocasının dilini dahi tam anlamıyla konuşamayan bu kadın, Kerbelâ çölünde oğlunu korumak için Arap, Fars veya Türk demeden siper olmuş, evrensel annelik içgüdüsüyle hareket etmiştir. Onun sessizliği ve dil bilmezliği, Kerbelâ’nın acısının kelimeleri aşan, bütün dilleri ve kavimleri kuşatan evrensel mahiyetini de simgelemektedir.

    Türkmen Komutanların Emaneti Alışı ve Sonrası

    Rivayetlere göre Türkmen komutanlar, Hz. Hüseyin’in emanetini büyük bir saygı ve hürmetle teslim almışlardır. Şehri Banu’yu alarak Kerbelâ’dan uzaklaştırmış, onu güvenli bir bölgeye ulaştırmışlardır. Bu kurtarma harekâtı, Kerbelâ katliamı sırasında değil, katliamdan önce, Hz. Hüseyin’in henüz Kufe yolunda olduğu sırada gerçekleşmiştir. Şehri Banu’nun Kerbelâ’da oğlunun üzerine kapanarak onu koruduğu anlatısı ile bu rivayet birleştirildiğinde, onun hem katliam öncesinde hem de katliam sırasında ve sonrasında oğlunun yanında olduğu, ancak Türkmen komutanların koruması sayesinde esaret zincirinden muaf tutulduğu veya en azından sağ kalmasının garanti altına alındığı yorumu yapılabilir. Menâkıpnâmelerdeki anlatılar, Şehri Banu’nun Türkmen komutanlar vasıtasıyla korunduğu ve böylece İmam Zeynel Abidin’in annesiz kalmadığı konusunda birleşmektedir.

    Kerbelâ Tercihinin Derin Anlamı

    Hz. Hüseyin’in Türkmen komutanların yardım teklifini reddedip yalnızca eşini onlara emanet etmesi, Kerbelâ hadisesinin en derin anlam katmanlarından birini oluşturmaktadır. Bu tercih, onun şahsî kurtuluşu değil, soyun ve mesajın kurtuluşunu öncelediğini göstermektedir. Kendi bedenini feda etmeye razı olan Hz. Hüseyin, Ehl-i Beyt’in devamını sağlayacak olan eşini ve dolayısıyla henüz doğmamış veya çok küçük olan çocuklarını koruma altına almıştır. Bu tavır, bir liderin kendi canından çok, temsil ettiği misyonun sürekliliğini düşündüğünün en somut kanıtıdır.

    Ayrıca bu tercih, Türkmen boylarının Ehl-i Beyt’in koruyucusu olarak tarih sahnesine çıkışının da miladıdır. Hz. Hüseyin’in “onu alın, koruyun ve soyunuza sahip çıkın” sözü, Türkmenlere yalnızca bir kadını emanet etmekle kalmamış, aynı zamanda Ehl-i Beyt soyunun bekçiliği vazifesini de tevdi etmiştir. Anadolu Alevi-Bektaşi inancında Türkmenlerin Ehl-i Beyt’e bağlılığının bu kadar köklü ve tavizsiz oluşunun gerisinde, işte bu ilâhî emanet bilinci yatmaktadır. Hacı Bektaş Veli’den Pir Sultan Abdal’a, Anadolu’nun dört bir yanındaki Alevi ocaklarına kadar bu bilinç, asırlar boyu canlı kalmış ve Ehl-i Beyt’in mirası Anadolu topraklarında yeşermeye devam etmiştir.

    Emanetin Asırlar Aşan Karşılığı

    Hz. Hüseyin’in Türkmen komutanlara verdiği emanet, asırlar boyunca karşılık bulmuş bir ahittir. Şehri Banu’nun soyundan gelen İmam Zeynel Abidin, İmam Muhammed Bakır, İmam Cafer-i Sadık ve diğer imamlar vasıtasıyla Ehl-i Beyt’in ilim ve irfan silsilesi devam etmiş, bu silsile Anadolu Alevi-Bektaşi ocakları eliyle günümüze ulaşmıştır. Türkmen komutanların aldığı emanet, yalnızca bir kadının canını kurtarmakla kalmamış, bütün bir inanç sisteminin, bir kültürün ve bir direniş geleneğinin temellerini atmıştır. Hz. Hüseyin’in “Hayır, beni kurtarmayın, ama soyumu koruyun” mealindeki bu tarihsel tercihi, Kerbelâ’nın salt bir trajedi değil, aynı zamanda bir diriliş ve devamlılık hikâyesi olduğunun en güçlü delilidir.

    Bugün Anadolu Alevi-Bektaşi toplulukları, Muharrem ayında matem tutarken, Hz. Hüseyin’in şehadetini anarken, aynı zamanda bu emanetin taşıyıcısı olmanın gururunu ve sorumluluğunu da hissetmektedir. Şehri Banu’nun Türkmen kimliği, Arapça bilmeyişi, oğlu için siper oluşu ve Hz. Hüseyin’in onu bilinçli bir tercihle Türkmen komutanlara emanet edişi, Kerbelâ anlatısının ayrılmaz bir parçası ve Anadolu Aleviliğinin manevî tapusudur.

    Kaynakça

    Ahmet Yaşar Ocak, Bektaşi Menâkıpnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, Enderun Kitabevi, İstanbul.
    Ali Şeriati, Hüseyin Adem’in Varisi, çev. Hüseyin Hatemi, İşaret Yayınları, İstanbul.
    Ethem Ruhi Fığlalı, İmamiyye Şiası, Selçuk Yayınları, Ankara.
    İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, çev. Ahmet Ağırakça vd., Bahar Yayınları, İstanbul.
    İrene Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, çev. Turan Alptekin, Demos Yayınları, İstanbul.
    Mehmet Eröz, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Otağ Matbaacılık, İstanbul.
    Moojan Momen, An Introduction to Shi‘i Islam, Yale University Press, New Haven, 1985.
    Reha Çamuroğlu, Tarih, Heterodoksi ve Babailer, Kapı Yayınları, İstanbul.
    Şeyh Müfîd, Kitâbü’l-İrşâd, çev. A. Kâzımî, Keysan Yayınları, İstanbul.
    Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, çev. M. Faruk Gürtunca, Sağlam Yayınevi, İstanbul.
    Yaşar Nuri Öztürk, Enel Hakk İsyanı: İmam Hüseyin, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul.

  • Kırılan Zincir, Sönmeyen Işık: İmam Zeynel Abidin’in Kerbelâ’daki Esareti ve On İki İmam Soyunun Devamındaki Rolü

    Kırılan Zincir, Sönmeyen Işık: İmam Zeynel Abidin’in Kerbelâ’daki Esareti ve On İki İmam Soyunun Devamındaki Rolü

    Kerbelâ, Ehl-i Beyt’in erkek soyunu topyekûn yok etmek üzere tasarlanmış bir imha harekâtıdır. 10 Muharrem günü Hz. Hüseyin ve beraberindeki yetmiş iki kişi kılıçtan geçirilmiş, çadırlar ateşe verilmiş, kadınlar ve çocuklar esir alınmıştır. Bu katliamın hedeflerinden biri de Hz. Hüseyin’in tek erkek evladı olan Ali bin Hüseyin’i, yani İmam Zeynel Abidin’i ortadan kaldırarak Peygamber soyunun erkek kolunu ebediyen kurutmaktı. Ne var ki ilâhî irade, ağır bir hastalığı, bir annenin cesaretini ve bir halanın ferasetini bir araya getirerek bu planı boşa çıkarmıştır. İmam Zeynel Abidin’in Kerbelâ’daki esareti, On İki İmam silsilesinin devamı ve İslâm’ın bâtınî mirasının korunması açısından tarihin en kritik dönüm noktalarından biridir. Bu makale, onun Kerbelâ’daki yaşını, zincire vurulma meselesini, esaret yolculuğunu ve Ehl-i Beyt soyunu sürdürmedeki hayati rolünü tarihsel kaynaklar ve Alevi-Bektaşi sözlü geleneği ışığında incelemektedir.

    İmam Zeynel Abidin Kerbelâ’da Kaç Yaşındaydı

    İmam Zeynel Abidin’in doğum tarihi, İslâm tarihçileri arasında farklı rivayetlere konu olmuştur. En yaygın ve muteber kabule göre hicrî 38 yılında Medine’de doğmuştur. Bu durumda 61 hicrî yılında vuku bulan Kerbelâ faciasında 22-23 yaşlarında genç bir yetişkindir. Şeyh Müfîd, Kitâbü’l-İrşâd adlı eserinde İmam Zeynel Abidin’in doğumunu hicrî 38 olarak kaydetmekte ve Kerbelâ günü hasta yatağında bulunduğunu belirtmektedir. Taberî ise Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk adlı eserinde onun yaşına dair farklı rivayetlere yer vermekle birlikte genç bir adam olduğu konusunda kuşku bırakmaz. Bazı geç dönem kaynaklarında doğumu hicrî 33 veya 36 olarak da verilir; bu takdirde yaşı 25 ila 28 aralığına çıkmaktadır. Ancak hangi rivayet esas alınırsa alınsın, İmam Zeynel Abidin’in Kerbelâ’da “küçücük bir çocuk” olmadığı, genç bir yetişkin olduğu tarihsel olarak sabittir.

    Peki neden savaş meydanına çıkamadı ve kendisi de şehit olmadı? Rivayetler ittifakla onun Kerbelâ’da ağır bir hastalığın pençesinde yattığını aktarmaktadır. Yüksek ateş, şiddetli halsizlik ve bitkinlik nedeniyle ayağa kalkamaz, kılıç tutamaz haldeydi. Şiî ve Alevi-Bektaşi inancında bu hastalık, ilâhî takdirin bir tecellisi olarak yorumlanır. Allah, Ehl-i Beyt soyunun devamını dilemiş ve bu amaçla İmam Zeynel Abidin’i savaşamayacak duruma getirerek canının bağışlanmasına vesile kılmıştır. Nitekim Yezid’in ordusu çadırlara girdiğinde, komutan Şimr onu da öldürmek istemiş, ancak Hz. Zeynep’in ve annesi Şehri Banu’nun itirazlarıyla karşılaşmıştır. Hz. Zeynep’in “Onu öldürmek istiyorsanız önce beni öldürün” sözleri ve Şehri Banu’nun oğlunun üzerine kapanması, hasta bir gencin savaşmadığı gerekçesiyle canının bağışlanmasıyla sonuçlanmıştır.

    Zincire Vurulma Meselesi: Tarihsel Kayıtlar ve Sözlü Gelenek

    Kerbelâ katliamından sonra Ehl-i Beyt’ten sağ kalan kadınlar ve çocuklar, Yezid’in ordusu tarafından esir alınarak önce Kufe’ye, oradan da Şam’a götürülmüştür. İmam Zeynel Abidin’in bu yolculukta zincire vurulup vurulmadığı, kaynaklarda farklı şekillerde ele alınan bir husustur. İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh adlı eserinde Ehl-i Beyt’in esir alındığını ve boyunlarına bağlar geçirildiğini kaydetmekte, İmam Zeynel Abidin’in de bu kafilede bulunduğunu belirtmektedir. Şiî maktel kitapları ve geç dönem Kerbelâ anlatıları ise onun hasta bedeniyle zincire vurulduğu, boynundaki demirin etini kestiği ve bu halde çöl sıcağında yürütüldüğü konusunda ayrıntılı tasvirler sunar.

    Buna karşılık bazı rivayetler, İmam Zeynel Abidin’in hastalığı nedeniyle diğer esirlere göre farklı muamele gördüğünü, bir deve üzerinde taşındığını veya en azından yürümeye zorlanmadığını aktarır. Taberî, onun esir kafilesinde yer aldığını belirtmekle birlikte zincir ayrıntısına özellikle girmez. Bazı müellifler ise ellerinin bağlı olduğunu, ancak boynuna zincir vurulmadığını rivayet ederler. Bu farklılıklar, erken dönem İslâm tarihçiliğinin rivayetleri olduğu gibi aktarma yöntemi ile daha sonraki dönemlerde gelişen maktel edebiyatının duygusal yoğunluğu arasındaki farktan kaynaklanmaktadır.

    Halk arasında ve özellikle Alevi-Bektaşi sözlü kültüründe İmam Zeynel Abidin’in “küçücük bir çocuk” olarak tasavvur edilmesi, büyük ölçüde mersiye ve ağıt geleneğinin etkisiyledir. Kerbelâ anlatılarında Ehl-i Beyt’in masumiyetini ve Yezid ordusunun gaddarlığını vurgulamak amacıyla İmam Zeynel Abidin’in yaşı zaman zaman küçültülerek aktarılmıştır. Ayrıca Kerbelâ’da esir alınanlar arasında Hz. Hüseyin’in küçük kızı Sekine ve diğer çocuklar da bulunmaktadır. Zamanla bu çocukların çektiği acılar ile Zeynel Abidin’in hastalığı ve esareti, halk muhayyilesinde birleşerek “zincire vurulan küçük çocuk” imgesini doğurmuştur. Tarihsel gerçeklik olarak Zeynel Abidin genç bir yetişkin olsa da bu imge, zulmün boyutlarını ve Ehl-i Beyt’in çektiği çileyi anlatmak bakımından derin bir sembolik değere sahiptir.

    Esaret Yolculuğunda Onurlu Duruş

    İmam Zeynel Abidin’in Kerbelâ sonrası esaret yolculuğu, onun karakterini ve imametinin temel vasıflarını ortaya koyan çarpıcı hadiselerle doludur. Kufe’ye getirildiklerinde şehir halkı ağlamakta, kimileri utanç ve pişmanlık içinde kıvranmaktadır. Zira Hz. Hüseyin’i Kufe’ye davet edenler bu halktır, fakat Yezid’in valisi Ubeydullah bin Ziyad’ın baskısıyla ona yardım etmekten vazgeçmişlerdir. İmam Zeynel Abidin, zincire vurulmuş halde Kufe halkına hitap etmiş, onları vefasızlıkla suçlamış ve şöyle seslenmiştir: “Ey insanlar, Allah aşkına söyleyin, babam Hüseyin’e yazdığınız mektupları, ona verdiğiniz sözleri hatırlıyor musunuz?” Bu hitap, Kufe halkının vicdanını sarsmış ve birçok kişi pişmanlık gözyaşları dökmüştür.

    Şam’da Yezid’in sarayına çıkarıldıklarında ise halası Hz. Zeynep ile birlikte sergilediği onurlu duruş, Ehl-i Beyt’in zalim karşısındaki tavizsiz ahlâkının en güçlü örneklerinden biridir. Yezid, İmam Zeynel Abidin’i öldürmek istemiş, ancak saraydakilerin ve kendi yakınlarının itirazıyla karşılaşmıştır. Rivayete göre Yezid, onun konuşmasına izin vermiş, İmam Zeynel Abidin ise bu fırsatı Hz. Muhammed’in ve Ehl-i Beyt’in faziletlerini anlatarak Yezid’in iktidarının gayrimeşruluğunu ilan etmek için kullanmıştır. Bu konuşma, dinleyenleri derinden etkilemiş ve Yezid’in sarayında dahi Ehl-i Beyt’in haklılığını ortaya koymuştur. Nihayetinde Yezid, siyasî hesaplar ve kamuoyu baskısı nedeniyle Ehl-i Beyt’i serbest bırakmak zorunda kalmış, İmam Zeynel Abidin ve beraberindekiler Medine’ye dönmüştür.

    İmamet Dönemi ve On İki İmam Soyunun Devamı

    İmam Zeynel Abidin, Kerbelâ’dan sağ kurtulduktan sonra Ehl-i Beyt’in dördüncü imamı olarak imamet makamına geçmiştir. Babası Hz. Hüseyin’in ve ondan önce amcası Hz. Hasan ile dedesi Hz. Ali’nin şehadetinden sonra Ehl-i Beyt soyunun erkek kolunun tek taşıyıcısı konumuna gelmiştir. Bu nedenle onun sağ kalması, yalnızca kendi hayatının kurtulması değil, bütün bir silsilenin devamı anlamına gelmektedir. O hayatta kalmasaydı, ne İmam Muhammed Bakır dünyaya gelecek ne de İmam Cafer-i Sadık yetişecekti. On İki İmam silsilesi daha dördüncü halkasında kopacak, Ehl-i Beyt’in ilim ve irfan mirası yarım kalacaktı.

    İmam Zeynel Abidin, Kerbelâ sonrası hayatını siyasetten uzak, ilim ve ibadete adayarak geçirmiştir. Onun en büyük eseri olan Sahife-i Seccadiye, İslâm irfan geleneğinin en seçkin dua ve münacat külliyatıdır. “Ehl-i Beyt’in Zebur’u” olarak da anılan bu eser, en ağır baskı koşullarında dahi hakikatin nasıl dile getirilebileceğini göstermesi bakımından benzersizdir. Ayrıca “Risaletü’l-Hukuk” adlı eseri, insan hakları ve ahlâk felsefesi açısından İslâm düşüncesinin en erken ve en kapsamlı metinlerinden biridir. Bu eser, Allah’a, nefse, dile, göze, ayağa, anneye, babaya, komşuya, öğretmene ve yönetene karşı hak ve sorumlulukları sistematik biçimde ele alır.

    İmam Zeynel Abidin’in oğlu İmam Muhammed Bakır, ondan devraldığı ilim mirasını daha da ileri taşımış ve Ehl-i Beyt mektebinin ilk sistematik fıkıh ve kelam otoritesi olmuştur. Onun oğlu İmam Cafer-i Sadık ise hem Sünnî hem Şiî dünyanın büyük hukukçularını yetiştirmiş, Ehl-i Beyt’in ilim sancağını İslâm coğrafyasının dört bir yanına taşımıştır. Bu silsile, İmam Zeynel Abidin’in Kerbelâ’da sağ kalması sayesinde mümkün olabilmiştir.

    Annesi Şehri Banu ( Şehriban) ve Türkmen Koruyuculuğu

    İmam Zeynel Abidin’in soyunun devamındaki rolü ele alınırken annesi Şehri Banu’ya da değinmek gerekir. Alevi-Bektaşi sözlü geleneğinde Şehri Banu olarak da anılan bu asil kadın, bir Türkmen prensesi olarak Ehl-i Beyt soyu ile Türk boyları arasında kan bağı tesis etmiştir. Kerbelâ’da oğlunun üzerine kapanarak onu korumuş, esaret yolculuğunda yanından ayrılmamış ve Medine’ye dönüşte de soyun devamı için gerekli zemini hazırlamıştır. Şehri Banu’nun Türkmen kimliği, Anadolu Alevi-Bektaşi topluluklarının kendilerini Ehl-i Beyt’in yalnızca manevî değil, aynı zamanda soyca varisi olarak görmelerinin en önemli dayanaklarından birini oluşturur. Bu inanç, asırlar boyunca zulüm gören Ehl-i Beyt mensuplarının Anadolu’da bulduğu korumanın ve sahiplenmenin de manevî zeminini hazırlamıştır.

    Kerbelâ’nın Sönmeyen Işığı

    İmam Zeynel Abidin’in Kerbelâ’daki esareti, zincire vurulması ve sağ kalması, İslâm tarihinin en kritik dönemeçlerinden biridir. Yezid’in Ehl-i Beyt’i topyekûn yok etme planı, bir annenin cesareti, bir halanın feraseti ve her şeyden önce ilâhî takdirin tecellisiyle boşa çıkmıştır. İmam Zeynel Abidin, Kerbelâ’nın acısını bir irfan ve direniş mirasına dönüştürmüş, geride bıraktığı dua ve ahlâk külliyatıyla Ehl-i Beyt’in sönmeyen ışığını çağlar ötesine taşımıştır. Onun bedenine vurulan zincirler, ruhunu ve aklını esir alamamış; tam tersine o, bu zincirlerin içinden İslâm’ın en incelikli irfan ve ahlâk metinlerini üretmeyi başarmıştır. Bugün On İki İmam inancı, İmam Muhammed Bakır’dan İmam Cafer-i Sadık’a, İmam Musa Kazım’dan İmam Rıza’ya ve nihayet İmam Muhammed Mehdi’ye uzanan silsile, İmam Zeynel Abidin’in Kerbelâ’daki o hasta yatağından ayağa kalkıp Medine’ye dönmesi sayesinde var olabilmiştir. Bu silsile, zalime biat etmemenin, zulme boyun eğmemenin ve hakikati her koşulda haykırmanın çağları aşan şahididir.

    Kaynakça

    Ali Şeriati, Hüseyin Adem’in Varisi, çev. Hüseyin Hatemi, İşaret Yayınları, İstanbul.
    Ethem Ruhi Fığlalı, İmamiyye Şiası, Selçuk Yayınları, Ankara.
    İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, çev. Ahmet Ağırakça vd., Bahar Yayınları, İstanbul.
    İmam Zeynel Abidin, Sahife-i Seccadiye, çev. A. Kâzımî, Keysan Yayınları, İstanbul.
    İmam Zeynel Abidin, Risaletü’l-Hukuk, çev. M. Aydın, Endişe Yayınları, Ankara.
    İrene Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, çev. Turan Alptekin, Demos Yayınları, İstanbul.
    Mehmet Eröz, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Otağ Matbaacılık, İstanbul.
    Moojan Momen, An Introduction to Shi‘i Islam, Yale University Press, New Haven, 1985.
    Şeyh Müfîd, Kitâbü’l-İrşâd, çev. A. Kâzımî, Keysan Yayınları, İstanbul.
    Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, çev. M. Faruk Gürtunca, Sağlam Yayınevi, İstanbul.
    Yaşar Nuri Öztürk, Enel Hakk İsyanı: İmam Hüseyin, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul.

  • Susmayan Soy: Hz. Hüseyin’in Eşi ve İmam Zeynel Abidin’in Annesi Türkmen Prensesi Şehri Banu’nun ( Şehriban) Ehl-i Beyt’in Devamında Türkmen Koruyuculuğunun Önemi ve Yeri

    Susmayan Soy: Hz. Hüseyin’in Eşi ve İmam Zeynel Abidin’in Annesi Türkmen Prensesi Şehri Banu’nun ( Şehriban) Ehl-i Beyt’in Devamında Türkmen Koruyuculuğunun Önemi ve Yeri

    Kerbelâ, yalnızca bir kıyımın değil, aynı zamanda bir soyun yok edilmek istendiği bir imha girişiminin adıdır. Hz. Hüseyin’in beraberindeki yetmiş iki kişiyle birlikte katledildiği bu faciada, Ehl-i Beyt soyunun tükenmemesi ve İslâm Peygamberi’nin neslinin devam etmesi, büyük ölçüde iki kişinin sağ kurtulmasına bağlı olmuştur: İmam Zeynel Abidin ve halası Hz. Zeynep. Ancak bu kurtuluşun gerisinde, tarih yazımının çoğu zaman gölgede bıraktığı hayati bir figür bulunmaktadır. O figür, Hz. Hüseyin’in eşi, İmam Zeynel Abidin’in annesi ve bir Türkmen prensesi olan Şehri Banu’dur. Alevi-Bektaşi sözlü geleneğinde “Şehri Banu” veya “Şah-ı Merdan’ın ( Hz. Ali) gelini” olarak da anılan bu asil kadın, Ehl-i Beyt soyu ile Türk boyları arasında kan bağına dayalı kutsi bir akrabalık tesis etmiş ve Anadolu Türkmenlerinin bu soya yönelik tarihsel koruyuculuk misyonunun en somut dayanağını oluşturmuştur.

    Tarihsel Kaynakların Işığında Şehri Banu’nun Kimliği

    Şehri Banu’nun kimliği ve soy kütüğü, İslâm tarihi kaynakları ile Alevi-Bektaşi sözlü geleneği arasında ilgi çekici farklılıklar ve tamamlayıcı anlatılar barındırmaktadır. Klasik Şiî kaynaklarında Şehri Banu, Sasani İmparatorluğu’nun son hükümdarı III. Yezdicerd’in kızı olarak kaydedilmektedir. Buna göre İran’ın İslâm ordularınca fethi sırasında esir alınmış, Hz. Ali’nin himayesine verilmiş ve onun uygun görmesiyle Hz. Hüseyin ile evlendirilmiştir. Bu evlilik, Fars aristokrasisi ile Ehl-i Beyt arasında bir bağ kurarak İran coğrafyasında Şiîliğin yayılmasına zemin hazırlamıştır.

    Buna karşılık Anadolu Alevi-Bektaşi geleneği, Şehri Banu’nun bir Türkmen prensesi olduğu konusunda ısrarcıdır. Menâkıpnâmelerde, deyişlerde ve düvaz imamlarda onun Horasan’ın kadim Türk boylarından bir beyin kızı olduğu, Hz. Hüseyin ile evliliğinin Kerbelâ’dan çok önce, ilahi bir planın parçası olarak gerçekleştiği anlatılır. Her iki rivayetin ortaklaştığı nokta, Şehri Banu’nun Arap olmayan, asil bir soydan geldiği ve Hz. Hüseyin’in tek erkek evladı olan İmam Zeynel Abidin’i dünyaya getirerek Ehl-i Beyt soyunun sürmesini sağladığıdır. Bu ortak kabul, onun İslâm tarihindeki rolünü mezhepler üstü bir önem düzeyine taşımaktadır.

    Kerbelâ Yolunda Bir Anne: Şehri Banu’nun Fedakârlığı

    Şehri Banu’nun tarih sahnesindeki en kritik rolü, Kerbelâ’da ve sonrasında oğlu İmam Zeynel Abidin’in hayatta kalmasını sağlamış olmasıdır. 10 Muharrem günü Hz. Hüseyin şehit edildiğinde İmam Zeynel Abidin, ağır bir hastalığın pençesinde çadırında yatmaktaydı. Yezid’in komutanı Şimr, Ehl-i Beyt’in bütün erkek fertlerini katletmekle emrolunmuştu. Rivayete göre Şimr, hasta yatağındaki Zeynel Abidin’i de öldürmek üzere çadıra yöneldiğinde, Şehri Banu oğlunun üzerine kapanarak onu korumuş, Hz. Zeynep ise “Onu öldürmek istiyorsanız önce beni öldürün” diyerek yeğenine siper olmuştur. Bu iki kadının ortak direnişi ve hasta bir gencin savaşamayacak durumda olduğunu belirtmeleri, İmam Zeynel Abidin’in canının bağışlanmasıyla sonuçlanmıştır. Böylece Ehl-i Beyt’in erkek soyu, Şehri Banu’nun annelik cesareti ve Hz. Zeynep’in feraseti sayesinde kopmamıştır. Anne şefkatinin en yüksek mertebesini temsil eden bu müdahale, İslâm tarihinin akışını değiştiren sessiz ama belirleyici bir andır.

    İmam Zeynel Abidin ve Soyun Devamı: Türkmen Annesinden Gelen Miras

    İmam Zeynel Abidin, Kerbelâ’dan sağ kurtulduktan sonra Ehl-i Beyt’in dördüncü imamı olarak imamet makamına geçmiş ve soyun devamını sağlamıştır. Onun soyundan gelen İmam Muhammed Bakır ve İmam Cafer-i Sadık, İslâm hukuk ve irfan geleneğinin en büyük otoriteleri olmuş, Ehl-i Beyt mektebi bu iki imam eliyle kurumsallaşmıştır. Bugün On İki İmam inancının temel kaynakları olan hadisler, fıkıh kaideleri ve bâtınî teviller, büyük ölçüde bu silsileye dayanmaktadır. İmam Zeynel Abidin’in taşıdığı manevî mirasın yanı sıra annesinden tevarüs ettiği soyluluk, onun şahsında Arap ve Türk unsurları buluşturmuştur. Alevi-Bektaşi inancında bu buluşma, Ehl-i Beyt’in evrensel mesajının bütün kavimleri kucaklayan yapısının en güzel örneği sayılmaktadır. Şehri Banu’nun Türkmen kimliği, Anadolu Alevilerine Ehl-i Beyt’in yalnızca dinî önderleri değil, aynı zamanda dedeleri olduğu bilincini vermiş; bu bilinç, ibadetten hukuka, edebiyattan toplumsal örgütlenmeye kadar bütün bir Alevi kültürünün manevî zeminini oluşturmuştur.

    Türkmen Koruyuculuğunun Tarihsel Seyri: Horasan’dan Anadolu’ya

    Şehri Banu ile başlayan Türkmen-Ehl-i Beyt akrabalığı, asırlar boyunca zulüm gören ve sürgün edilen Ehl-i Beyt mensuplarının Türk boyları arasında sığınak bulmasıyla pekişmiştir. Emevî ve Abbasî saltanatları döneminde doğrudan hedef alınan Alevî seyyidler, İran’ın doğusundaki Horasan bölgesinde Türkmen obalarına sığınmış, burada hem canlarını kurtarmış hem de On İki İmam inancını bu obalar arasında yaymışlardır. Bu süreçte gerçekleşen evlilikler, iki topluluk arasındaki akrabalık bağlarını daha da güçlendirmiş ve Ehl-i Beyt sevgisini salt bir inanç meselesi olmaktan çıkarıp bir soy meselesine dönüştürmüştür. On üçüncü yüzyılda Moğol istilasının baskısıyla Anadolu’ya akan Türkmen boyları, beraberlerinde bu akrabalık bilincini ve Ehl-i Beyt’e bağlılığı da getirmişlerdir. Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya gelişi ve burada kurduğu irfan ocağı, Ehl-i Beyt’e dayanan manevî mirasın Anadolu coğrafyasında kurumsallaşmasını sağlamıştır. Osmanlı-Safevi çatışması ve ardından gelen Şahkulu, Nur Ali Halife, Kalender Çelebi gibi isyanların bastırılması sürecinde ağır zulme maruz kalan Anadolu Kızılbaş Türkmenleri, bütün baskılara rağmen Ehl-i Beyt’e olan bağlılıklarından ve bu soyun koruyuculuğu misyonundan vazgeçmemişlerdir.

    Alevi-Bektaşi Kültüründe Şehri Banu’nun Sembolleşmesi

    Şehri Banu’nun adı ve hatırası, Anadolu Alevi-Bektaşi sözlü geleneğinde en az Hz. Fatıma, Hz. Hatice veya Hz. Zeynep kadar saygıyla anılmaktadır. Düvaz imamlarda ondan “Şah Hüseyin’in banusu, Türk’ün asil kızı” diye söz edilir; mersiyelerde oğlu Zeynel Abidin’i koruyan anne olarak yâd edilir. Muharrem orucu boyunca kadınların okuduğu ağıtlarda Şehri Banu’nun Kerbelâ çölünde eşini kaybeden, oğlunun hasta bedenine siper olan ve esaret zincirlerini onurla taşıyan bir kadın olarak anlatılması, onun Alevi kadın kimliğinin en güçlü rol modellerinden biri haline gelmesini sağlamıştır. Alevi ocak sisteminde seyyidlik iddiasının sürdürülmesi ve dedelerin kendilerini Ehl-i Beyt soyuna dayandırması, doğrudan Şehri Banu üzerinden tesis edilen bu akrabalık bağına referansla mümkün olmaktadır. O, Aleviliğin yalnızca bir inanç değil aynı zamanda bir soy kütüğü olduğunun da en somut kanıtıdır.

    Günümüze Yansıyan Miras: Ehl-i Beyt’in Bekçisi Olarak Anadolu Aleviliği

    Şehri Banu’nun tarihsel kişiliği ve Türkmen koruyuculuğu meselesi, bugünün dünyasında da güncelliğini koruyan bir öneme sahiptir. Anadolu Aleviliği, bin üç yüz yılı aşkın süredir Ehl-i Beyt’in mesajını ve soy bağını yaşatan en köklü topluluklardan biri olarak varlığını sürdürmektedir. Hz. Hüseyin’in direnişi, Hz. Zeynep’in hakikat haykırışı ve Şehri Banu’nun annelik fedakârlığı, bu kültürde birbirini tamamlayan üç sacayağıdır. Alevi-Bektaşi yolunun “eline, beline, diline sahip ol” düsturu, Ehl-i Beyt’ten miras alınan ahlâkın özetidir. Bugün Alevi toplumunun adalet, eşitlik ve özgürlük talepleri de doğrudan bu tarihsel misyona ve Hz. Hüseyin’in zulme biat etmeme ilkesine dayanmaktadır. Şehri Banu’nun şahsında cisimleşen Türkmen koruyuculuğu, Ehl-i Beyt soyunun ve mesajının yok olmasını önlemiş, İslâm’ın bâtınî ve ahlâkî özünü Anadolu topraklarında yaşatmıştır.

    Hz. Hüseyin’in eşi, İmam Zeynel Abidin’in annesi ve bir Türkmen prensesi olarak Şehri Banu, İslâm tarihinin en kritik dönemeçlerinden birinde oynadığı hayati rolle, yalnızca bir anne ve eş değil, aynı zamanda bir soyun, bir inancın ve bir kültürün kurtarıcı figürlerinden biri olarak tarihe geçmiştir. Onun Kerbelâ’da oğlunu korumak için gösterdiği cesaret, Anadolu Türkmenlerinin asırlar boyunca Ehl-i Beyt’e sağladığı korumanın sembolik başlangıcıdır. Bu miras, Alevi-Bektaşi ocaklarında, cemlerde, deyişlerde ve Muharrem matemlerinde yaşamaya, yeni kuşaklara aktarılmaya devam etmektedir.

    Kaynakça

    Ahmet Yaşar Ocak, Bektaşi Menâkıpnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, Enderun Kitabevi, İstanbul.
    Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.
    Ali Şeriati, Hüseyin Adem’in Varisi, çev. Hüseyin Hatemi, İşaret Yayınları, İstanbul.
    Ethem Ruhi Fığlalı, İmamiyye Şiası, Selçuk Yayınları, Ankara.
    İrene Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, çev. Turan Alptekin, Demos Yayınları, İstanbul.
    Mary Thurlkill, Chosen Among Women: Mary and Fatima in Medieval Christianity and Shi‘ite Islam, University of Notre Dame Press, Notre Dame, 2007.
    Mehmet Eröz, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Otağ Matbaacılık, İstanbul.
    Reha Çamuroğlu, Tarih, Heterodoksi ve Babailer, Kapı Yayınları, İstanbul.
    Şeyh Müfîd, Kitâbü’l-İrşâd, çev. A. Kâzımî, Keysan Yayınları, İstanbul.
    Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, çev. M. Faruk Gürtunca, Sağlam Yayınevi, İstanbul.
    Yaşar Nuri Öztürk, Enel Hakk İsyanı: İmam Hüseyin, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul.

  • Anadolu Alevi-Kızılbaş-Bektaşi Kültüründe Kerbelâ Direnişinin Önemi ve Yeri

    Anadolu Alevi-Kızılbaş-Bektaşi Kültüründe Kerbelâ Direnişinin Önemi ve Yeri

    İslâm tarihinin en sarsıcı hadiselerinden biri olan Kerbelâ, Anadolu coğrafyasında yalnızca dinî bir anlatı olarak değil, bütün bir kültürün, kimliğin ve dünya görüşünün kurucu harcı olarak yaşamaktadır. Hz. Hüseyin’in Yezid’in zulmüne boyun eğmemek uğruna beraberindeki yetmiş iki kişiyle birlikte şehit edildiği bu trajedi, Arap coğrafyasında vuku bulmuş olmasına rağmen en derin ve en özgün yankısını Anadolu’da, Türkmen Alevi-Kızılbaş-Bektaşi toplulukları arasında bulmuştur. Öyle ki Kerbelâ, bu topluluklar için sadece geçmişte yaşanmış bir acı değil, her yıl Muharrem ayında yeniden yaşanan, bedenle, sözle ve ritüelle sürekli kılınan bir manevî direniş pratiğine dönüşmüştür. Anadolu’nun dağ köylerinden kent meydanlarına kadar uzanan bu kültür, Kerbelâ’yı bir yas merasiminin ötesine taşıyarak zalime biat etmemenin, mazlumdan yana durmanın ve haksızlığa karşı ses çıkarmanın evrensel bir manifestosu haline getirmiştir.

    Horasan’dan Anadolu’ya Matem Yolculuğu

    Kerbelâ olayının Anadolu’da bu denli kökleşmesinin temelleri, İslâm’ın Türkler arasında yayılmaya başladığı Horasan bölgesine dayanmaktadır. On ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda Horasan’dan Anadolu’ya akan Türkmen boyları, beraberlerinde yalnızca sürülerini ve çadırlarını değil, Ehl-i Beyt’e duydukları derin muhabbeti ve Kerbelâ’nın acısını da taşımışlardır. Bu coğrafyada Ahmed Yesevi’nin hikmetleriyle yoğrulan, Hacı Bektaş Veli’nin irfanıyla incelen bu anlayış, Anadolu’nun yerli kültürleriyle harmanlanarak kendine özgü bir Alevi-Kızılbaş-Bektaşi inanç sistemi ortaya çıkarmıştır. İslâm öncesi Türk inanışlarındaki matem ve yas gelenekleri, Kerbelâ hadisesiyle birleşerek Anadolu’ya has bir Muharrem kültürü inşa etmiştir. Bu sentez, Kerbelâ’yı yalnızca tarihsel bir olay olmaktan çıkarmış, onu Anadolu insanının kendi alın yazısının bir parçası, kendi çektiği zulümlerin manevî iz düşümü haline getirmiştir.

    Muharrem Orucu ve Matem Pratikleri: Direnişi Bedene Nakşetmek

    Anadolu Alevi-Bektaşi inancında Muharrem ayı, derin bir yas ve matem sürecinin yanı sıra bedensel bir arınma ve direniş bilincine dönüşen oruç ibadetiyle yaşanır. Muharrem ayının birinci gününden başlayarak Hz. Hüseyin ve beraberindeki yetmiş iki masumun şehit edildiği onuncu güne ve ardından İmam Zeynel Abidin ile Hz. Zeynep’in sağ kurtulduğu on birinci ve on ikinci günlere kadar toplam on iki gün oruç tutulur. Bu oruç, yalnızca fiziksel bir açlık deneyimi değil, Kerbelâ’da susuz bırakılan Ehl-i Beyt’le özdeşleşme, onların acısını bedende hissetme pratiğidir. Matem boyunca su içilmez, et ve hayvansal ürünler tüketilmez; bıçak ve kesici aletler kullanılmaz, canlılara zarar verilmez. Düğün, nişan gibi eğlenceler tertip edilmez, saz dahi çalınmaz; mersiyeler ve ağıtlar sazsız okunur. Bu kurallar manzumesi, Kerbelâ’da yaşanan vahşeti her yıl yeniden hatırlamanın ve hatırlatmanın, zalimle mazlumu her seferinde yeniden ayırt etmenin kolektif bir aracıdır. Günümüzün iş hayatı ve memuriyet gibi koşullarında bazı şekilsel kurallar esnese de ibadetin özü, manası ve içeriği bütün canlılığıyla korunmaktadır. Önemli olan, haksızlığa karşı duyulan o ortak acıyı yürekte hissetmek ve bu hissi kuşaktan kuşağa aktarmaktır.

    Ehl-i Beyt Soyunun Bekçiliği: Türkmen ve Hz. Hüseyin’in Eşi Şehri Banu’dan ( Şehriban) Hacı Bektaş’a

    Anadolu Türkmenlerinin Ehl-i Beyt’e duyduğu bağlılık, yalnızca inançsal ve manevî bir sempatiden ibaret değildir; bu bağlılığın kan bağına dayanan derin bir tarihsel boyutu da vardır. Alevi-Bektaşi sözlü geleneğinde ve menâkıpnâmelerde, Kerbelâ katliamından sağ kurtularak Ehl-i Beyt soyunun devamını sağlayan İmam Zeynel Abidin’in annesinin, Şehri Banu ( Şehriban) adında bir Türkmen prensesi olduğu anlatılır. Bu anlatı, Ehl-i Beyt soyu ile Türk boyları arasında kutsiyet atfedilen bir akrabalık bağı tesis etmekte ve Anadolu Alevilerinin kendilerini Hz. Hüseyin’in yalnızca manevî değil, aynı zamanda soyca varisi olarak görmelerine zemin hazırlamaktadır. Hacı Bektaş Veli’den Pir Sultan Abdal’a, Yunus Emre’den Kaygusuz Abdal’a kadar Anadolu erenleri, bu emanete sahip çıkmış; Hz. Ali’nin adaletini, Hz. Hüseyin’in direnişini ve Hz. Zeynep’in metanetini Anadolu coğrafyasında yaşayan birer değer kılmışlardır. Bu bağlamda Anadolu Aleviliği, Kerbelâ’nın unutturulmaması ve Ehl-i Beyt’in mesajının çağlara taşınması gibi tarihsel bir misyonu üstlenmiş bir inanç sistemidir.

    Cemlerde ve Edebiyatta Kerbelâ: Ağıttan İsyana

    Kerbelâ’nın Anadolu Alevi-Bektaşi kültüründeki en güçlü yansımalarından biri, cem ibadetlerinde ve Alevi edebiyatının devasa mersiye hazinesinde bulunur. Muharrem aylarında okunan mersiyeler, Kerbelâ çölünde yükselen feryadı Anadolu’nun bağrına taşıyan manzumelerdir. Bu mersiyelerde Hz. Hüseyin’in şehadeti, Hz. Zeynep’in çadır yangınları arasındaki çığlığı, İmam Zeynel Abidin’in zincire vuruluşu, susuzluktan kavrulan dudaklar ve Fırat’ın hoyratça akışı birer ibret levhası olarak resmedilir. Pir Sultan Abdal’ın dilinde bu acı, zalime karşı en keskin başkaldırıya dönüşür:

    “Ali’nin yoluna ser verip giden / Hüseyin’in kanın yerde koymadı / Kerbelâ çölünde susuz şehitler / Dilleri damağa yapışıp kaldı.”

    Muharrem cemi sırasında okunan düvazlar ve makteller, yalnızca birer dinî metin değil, aynı zamanda toplumsal hafızanın canlı tutulduğu sözlü tarih anlatılarıdır. Cem esnasında on iki mumun yakılıp söndürülmesi, On İki İmam’ın her birini temsil etmekte ve Kerbelâ’nın acısını görsel bir sembolizme dönüştürmektedir. Semah dönmek, Hz. Hüseyin’in kanının izinde evrenle uyumlanmak, zalimin zulmünü ruhla ve bedenle protesto etmektir.

    Aşure: Acının ve Umudun Aynı Kazanda Kaynaması

    Muharrem orucunun sona erdiği on ikinci günün ardından kaynatılan aşure, Anadolu Alevi-Bektaşi kültüründe Kerbelâ’nın hem yasını hem de kurtuluş umudunu aynı kazanda buluşturan eşsiz bir paylaşım ritüelidir. Aşurede kullanılan her bir malzeme sembolik anlamlar taşır; buğday Hz. Adem’i, nohut Hz. Musa’yı, fasulye Hz. İbrahim’i, pirinç Hz. Muhammed’i, ceviz Hz. Ali’yi, badem Hz. Hüseyin’i ve Hz. Hasan’ı temsil eder. On iki çeşit malzemenin bir araya gelmesi, On İki İmam’a ve evrensel birliğe işaret eder. Aşure yalnızca ev içinde pişirilmez; komşulara, farklı inançtan insanlara, yoldan geçen yolculara dağıtılır. Bu paylaşım, Kerbelâ’nın acısını ortaklaştırmanın yanı sıra, Hz. Hüseyin’in soyunun devam etmesine ve adaletin er geç tecelli edeceğine duyulan inancın bir ifadesidir. Aşurenin günümüzde lokantalarda yıl boyunca sunulması ya da Alevi olmayanlarca da tüketilmesi, bu kültürün evrenselliğini ve kuşatıcılığını gösteren bir zenginlik olarak değerlendirilmelidir.

    Kızılbaş Direniş Geleneğinde Hüseynî Duruşun İzleri

    Kerbelâ, Anadolu Alevi-Kızılbaş-Bektaşi kültüründe yalnızca bir yas ve matem kaynağı değil, aynı zamanda somut direniş hareketlerine ilham veren bir meşruiyet zeminidir. Osmanlı döneminde Anadolu’da patlak veren pek çok isyanın ardında, zalim yönetime biat etmeme ve adalet talebinin dinî-siyasî bir referansı olarak Hz. Hüseyin’in duruşu bulunmaktadır. Babai İsyanı’ndan Şahkulu Ayaklanması’na, Kalender Çelebi İsyanı’ndan Pir Sultan Abdal’ın Sivas’ta darağacına yürüyüşüne kadar bu direniş hattı, özünde birer Hüseynî duruş pratiğidir. Pir Sultan Abdal’ın idam sehpasında söylediği rivayet edilen “Bana Yezid diyenlerin dilini / Zalim padişahın tahtını yıkın” dizeleri, Kerbelâ’nın Anadolu’daki direniş diliyle nasıl iç içe geçtiğinin en çarpıcı örneklerindendir. Alevi-Bektaşi toplulukları, tarih boyunca devletin ve resmî ideolojinin baskısı karşısında kendilerini Hz. Hüseyin’in ordusuyla, zalim yöneticileri ise Yezid’le özdeşleştirmiş; bu özdeşlik, maruz kaldıkları ayrımcılığa ve zulme karşı onurlu bir direniş bilinci inşa etmelerine zemin hazırlamıştır.

    Kerbelâ’nın Anadolu’daki Evrensel Dili: Sadece Alevilerin Değil, Tüm Mazlumların Referansı

    Anadolu Alevi-Kızılbaş-Bektaşi inancında Kerbelâ’ya atfedilen bu merkezî önem, hiçbir şekilde dışlayıcı ya da mezhepçi bir karakter taşımaz. Tam tersine Hz. Hüseyin’in zulme karşı başkaldırısı, bu kültürde tüm insanlığa mal edilen evrensel bir ahlâk duruşudur. Hacı Bektaş Veli’nin “İncinsen de incitme”, “Eline, beline, diline sahip ol” öğretileri ile Hz. Hüseyin’in “zilleti kabul etmektense ölüm yeğdir” ilkesi aynı ahlâk zincirinin halkalarıdır. Bugün Anadolu Aleviliği, Gazze’deki katliamlardan dünyanın dört bir yanındaki adaletsizliklere kadar her türlü zulmün karşısında durmayı, Hz. Hüseyin’in ve Hz. Zeynep’in mirasına sahip çıkmanın bir gereği olarak görmektedir. Bu bakış açısıyla Hristiyan, Yahudi, Budist ya da inançsız fark etmeksizin, zulme karşı ses çıkaran her insan özünde bir Hüseynî duruş sergilemektedir.

    Kerbelâ’nın Anadolu Alevi-Kızılbaş-Bektaşi kültüründeki yeri, basit bir anma töreninin ya da bir matem ayının çok ötesindedir. O, bir halkın kimliğini, ahlâkını, estetiğini ve direniş bilincini yoğuran asırlık bir mayadır. Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’den Hacı Bektaş Veli’ye, Pir Sultan Abdal’dan günümüz Alevi dedelerine ve analarına uzanan bu zincir, zalime biat etmemenin, mazlumdan yana durmanın ve haksızlığa karşı dik başlı olmanın Anadolu’daki en canlı tanığıdır. Bu emaneti yeni nesillere aktarmak, Kerbelâ’yı salt bir tarih dersi olarak değil, yaşayan bir vicdan ve ahlâk rehberi olarak kuşanmak, çağımızın en büyük sorumluluklarından biridir.

    Kaynakça

    Ahmet Yaşar Ocak, Bektaşi Menâkıpnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, Enderun Kitabevi, İstanbul.
    Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.
    Ali Şeriati, Hüseyin Adem’in Varisi, çev. Hüseyin Hatemi, İşaret Yayınları, İstanbul.
    Cemal Şener, Alevilik Olayı, Ant Yayınları, İstanbul.
    İrene Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, çev. Turan Alptekin, Demos Yayınları, İstanbul.
    İsmail Engin ve Havva Engin (der.), Alevilik, Kitap Yayınevi, İstanbul.
    Lütfi Kaleli, Alevi Kimliği ve Alevi Örgütlenmeleri, Can Yayınları, İstanbul.
    Mehmet Eröz, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Otağ Matbaacılık, İstanbul.
    Pir Sultan Abdal, Yaşayan Alevilik ve Pir Sultan Abdal, der. İbrahim Aslanoğlu, Sivas.
    Reha Çamuroğlu, Tarih, Heterodoksi ve Babailer, Kapı Yayınları, İstanbul.
    Yaşar Nuri Öztürk, Enel Hakk İsyanı: İmam Hüseyin, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul.

  • Hz. Zeynep’in Direnişi Bugünkü Kadınlara Referans Olsun

    Hz. Zeynep’in Direnişi Bugünkü Kadınlara Referans Olsun

    Sefa Yürükel

    Kerbelâ, yalnızca bir erkek direnişinin değil, aynı zamanda bir kadının sarsılmaz duruşunun da destanıdır. Hz. Hüseyin’in kız kardeşi Hz. Zeynep, bu trajedinin hem canlı tanığı hem de olaydan sonra hakikati haykıran en güçlü sesi olarak tarih sahnesinde eşsiz bir yer edinmiştir. Erkek egemen anlatıların gölgede bıraktığı bu direniş, çağları aşarak günümüz kadınlarına zulüm karşısında susmamayı, onuruyla dik durmayı ve acıyı bir mücadele gücüne dönüştürmeyi öğretmektedir. Hz. Zeynep’in Kerbelâ’daki rolü, biat etmeyen bir kadının kalem kırılamaz, ses kısılamaz bir iradeyle nasıl tarihin akışını değiştirebileceğinin en somut kanıtıdır.

    Kerbelâ’nın Kadın Tanığı ve Taşıyıcısı

    Hz. Zeynep, Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın kızı, Hz. Muhammed’in torunu olarak doğduğu andan itibaren ilim, irfan ve cesaretle büyümüştür. Ancak onu tarihin akışında benzersiz kılan, Kerbelâ’da yaşadıkları ve sonrasında sergilediği tavırdır. 10 Muharrem günü, kardeşi Hz. Hüseyin’in ve yetmiş iki yakınının katledilişini bizzat görmüş; çadırların ateşe verilmesine, kadın ve çocukların esir alınmasına tanıklık etmiştir. Bu dehşet karşısında yıkılıp kalmamış, aksine ayağa kalkarak Ehl-i Beyt’in emanetini üstlenmiştir. Katliamdan sağ kurtulan yeğeni İmam Zeynel Abidin’in imametini korumuş, Ehl-i Beyt soyunun devamını sağlamıştır. Onun bu rolü, bir kadının en karanlık anlarda bile nasıl bir toplumun hafızası ve vicdanı olabileceğini göstermektedir.

    Esaret Yolunda Dik Duruş

    Kerbelâ’dan sonra Hz. Zeynep ve beraberindeki kadınlar ile çocuklar, zincire vurulmuş halde önce Kufe’ye, ardından Şam’a, Yezid’in sarayına götürülmüştür. Bu yolculuk, Hz. Zeynep için bir zillet değil, zalime karşı direnişin yeni bir safhasına dönüşmüştür. Kufe pazarında toplanan kalabalığa hitap ederek Yezid’in suçlarını ve Kerbelâ’daki vahşeti haykırmış, halkın uyuyan vicdanını sarsmıştır. Onun bu konuşması, esir bir kadının değil, bilinçli bir direniş önderinin manifestosu niteliğindedir. “Ey Kufe halkı, bizi esir sanıyorsunuz ama asıl esaret, hakikate sırtını dönenlerin boynundadır” diyerek zalimin karşısında mazlumun onurunu yüceltmiştir. Şam sarayında ise Yezid’in huzurunda eğilmemiş, korkusuzca hakikati dile getirerek zorbanın iktidarını sorgulamıştır. Bu duruş, günümüz kadınlarının baskı rejimleri, aile içi şiddet, işyeri mobbinge karşı ses çıkarmaları için en güçlü referanslardan biridir.

    Hüseynî Direnişin Kadın Sesi

    Hz. Hüseyin’in kılıçla verdiği mücadeleyi, Hz. Zeynep sözle, sabırla ve onurla sürdürmüştür. O, Kerbelâ’nın unutulmamasını, Yezid zulmünün ifşa edilmesini ve Ehl-i Beyt’in haklılığının nesiller boyu aktarılmasını sağlayan asıl taşıyıcıdır. Geleneksel tarih yazımı çoğu zaman erkek kahramanları öne çıkarsa da Kerbelâ’nın mesajını evrenselleştiren, bu acıyı bir matem kültürüne ve direniş bilincine dönüştüren Hz. Zeynep’tir. Anadolu Alevî Bektaşî inancında Muharrem ayı boyunca okunan mersiyelerde Hz. Zeynep’in çığlığı, Kerbelâ çölünde yükselen feryadı hâlâ yankılanmaktadır. Kadınların mersiyelerde, deyişlerde ve düvazlarda bu denli merkezî bir yer tutması, Alevî Bektaşî geleneğinin kadına verdiği değerin de bir göstergesidir. Hacı Bektaş Veli’nin “kadınları okutun” öğüdü ile Hz. Zeynep’in ilmi ve hitabet gücü aynı hikmet zincirinin halkalarıdır.

    Günümüz Kadın Hareketine Zeynepçe Bir Bakış

    Hz. Zeynep’in direnişi, yalnızca yedinci yüzyıl Arabistan’ına ait tarihsel bir figür olarak kalmamalıdır. Onun duruşu, bugünün dünyasında kadınların maruz kaldığı her türlü baskıya, ayrımcılığa ve şiddete karşı evrensel bir model sunmaktadır. Gazze’de evlatlarının cesedini kucağına alıp dünyaya meydan okuyan Filistinli anneler, İran’da özgürlük talebiyle sokağa çıkan cesur kadınlar, Güney Amerika’da darbelere direnen Madres de Plaza de Mayo, Afrika’da savaş mağduru çocuklara sahip çıkan gönüllü kadınlar ve Türkiye’de adalet arayışıyla meydanları dolduran kadınlar, özünde birer Zeynepçe duruş sergilemektedir. Hz. Zeynep’in Kufe ve Şam’daki konuşmaları, bugün sosyal medyada, mahkeme salonlarında, miting kürsülerinde zalime karşı haykırılan her sözün atasıdır.

    Sessizliği Kıran Kadının Evrensel Mirası

    Hz. Zeynep, kendisine doğrudan kılıç çekilmemiş olsa da en ağır zulüm biçimi olan esarete, aşağılanmaya ve yok sayılmaya karşı direnmiştir. Bu yönüyle o, fiziksel şiddetin ötesinde psikolojik, ekonomik ve sembolik şiddete maruz kalan tüm kadınların sesidir. Yezid’in sarayında eğilmeyi reddeden bu kadın, patriyarkal iktidarın en tepesindeki zorbaya karşı başını dik tutarak, kadınların itaatkâr olmak zorunda olmadığını ilan etmiştir. Onun bu başkaldırısı, yüzyıllar sonra kadın hakları mücadelesinde yankı bulacak olan “bedenim benim kararım benim” şiarının da manevî bir habercisi gibidir. Hz. Zeynep, hiçbir erkeğin himayesine sığınmadan, doğrudan zalimin karşısına dikilmiş bir kadın olarak tarihe geçmiştir.

    Alevî Bektaşî İnancında Hz. Zeynep’in Yeri

    Anadolu Alevî Bektaşî geleneğinde Hz. Zeynep, matem orucunun ve Kerbelâ anmasının en kıymetli figürlerindendir. Muharrem ayında okunan mersiyelerde Zeynep ana, kardeş acısıyla yanan ama yılmayan, sabrı ve metanetiyle Ehl-i Beyt’in sancağını taşıyan bir ana, bir bacı olarak yâd edilir. On İki İmamlar Orucunun on birinci ve on ikinci günlerinde, İmam Zeynel Abidin ile Hz. Zeynep’in sağ kurtulmasına şükredilmesi, onun bu inanç sistemindeki kurtarıcı rolünü de ortaya koyar. Aşure tatlısının paylaşımı sırasında Hz. Zeynep’in sabrı ve şefkati anılır, onun ismi dualara karışır. Kadın erkek eşitliğine dayalı Alevî cemlerinde kadınların Hz. Zeynep’i kendilerine rehber edinmesi, yüzyıllardır süren bir geleneğin ifadesidir.

    Zalime Biat Etmeyen Kadınların Çağlar Aşan Zinciri

    Hz. Zeynep’in Kerbelâ sonrası sergilediği direniş, İslâm dünyasında ve insanlık tarihinde kadın kahramanlığının en çarpıcı örneklerinden biri olarak yaşamaktadır. O, acıyı edilgen bir şekilde kabullenen değil, acıyı bir direniş silahına dönüştüren kadının timsalidir. Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’in adalet mücadelesini dilin ve kalemin gücüyle taçlandırmış, kılıcın sustuğu yerde sözü ayağa kaldırmıştır. Bugün dünyanın dört bir yanında kadınlar, tıpkı Hz. Zeynep gibi, evlat acısıyla yanarken dahi zalime diz çökmemeyi, haksızlığa sessiz kalmamayı ve hakikati haykırmayı sürdürmektedir. Hz. Zeynep’in mirası, yalnızca yas tutmak değil, yas tutarken dahi direnmek gerektiğini öğretmektedir. Bu miras, kadınların tarih boyunca ve bugün sürdürdüğü özgürlük mücadelesinin manevî dayanaklarından biri olmaya devam edecektir.

    Kaynakça

    Ali Şeriati, Fatıma Fatımadır, çev. Hüseyin Hatemi, İşaret Yayınları, İstanbul.
    Ali Şeriati, Hüseyin Adem’in Varisi, çev. Hüseyin Hatemi, İşaret Yayınları, İstanbul.
    İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, çev. Ahmet Ağırakça vd., Bahar Yayınları, İstanbul.
    İrene Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, çev. Turan Alptekin, Demos Yayınları, İstanbul.
    Mehmet Eröz, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Otağ Matbaacılık, İstanbul.
    Şeyh Müfîd, Kitâbü’l-İrşâd, çev. A. Kâzımî, Keysan Yayınları, İstanbul.
    Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, çev. M. Faruk Gürtunca, Sağlam Yayınevi, İstanbul.
    Yaşar Nuri Öztürk, Enel Hakk İsyanı: İmam Hüseyin, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul.
    Zeynep Direk (der.), Cinsiyetli Olmak: Sosyal Bilimlere Feminist Bakışlar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

  • Dünden Bugüne Zalime ve Zulme Karşı Direnişin Kerbelâ Referansı

    Dünden Bugüne Zalime ve Zulme Karşı Direnişin Kerbelâ Referansı

    İslâm tarihinin en trajik ve üzerinde en çok konuşulan dönüm noktalarından biri Kerbelâ olayıdır. Kerb ü belâ, Arapça kökenli iki kelimenin birleşiminden oluşan bir tamlamadır; kerb keder, sıkıntı ve üzüntüyü, belâ ise musibet ve sıkıntıyı ifade eder. Bu birleşim “keder üstüne keder, musibetler yığını” anlamına gelir. İslâm Peygamberi Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin şehit edildiği Kerbelâ şehrinin isminin de köken olarak “Kerb-ü Belâ” ifadesinden türediğine inanılır. Yüzyıllardır hem inanç dünyasında hem de felsefî tartışmalarda kendine geniş yer bulan bu olay, çoğu zaman dar kalıplara sıkıştırılarak bir iktidar mücadelesi veya taht kavgası olarak sunulsa da gerçek çok daha derin ve evrenseldir.

    İktidar Hırsı Değil, Ahlâkî Duruş

    Kerbelâ faciasını doğru analiz edebilmek için Hz. Ali ve onun soyundan gelen On İki İmamların temel felsefesini anlamak gerekir. Tarihsel veriler, ne Hz. Ali’nin ne de evlatlarının devleti yönetmek ya da iktidarı ele geçirmek gibi dünyevî bir amaç gütmediklerini göstermektedir. Bu durumun en somut kanıtlarından biri, Abbasî halifesinin devlete ortak olma teklifini kendi soyunun böyle bir görevi olamayacağını belirterek reddeden ve bu yüzden katledilen İmam Rıza’dır. Hz. Hüseyin’in Medine ve Mekke’yi terk ederek Kufe’ye doğru yola çıkmasının temel nedeni, Muaviye ve ardından oğlu Yezid’in kendisinden biat istemesidir. Biat, bir otoritenin hükmünü, iradesini ve yönetim biçimini tamamen kabul etmek anlamına gelir. Hz. Hüseyin’in bu talebi reddetmesi siyasî bir hırstan değil, tamamen ahlâkî bir duruştan kaynaklanır. O, Muaviye’nin kurduğu iktidarın yozlaşmışlığına, rüşvete, haksızlığa ve baskıcı yönetim tarzına boyun eğmeyi reddetmiştir. Hz. Hüseyin hiçbir zaman “Bu koltuk benim hakkım” iddiasında bulunmamış, yalnızca ahlâksız bir yönetime tabi olmayacağını ilan etmiştir. Mekke ve Medine gibi kutsal mekânları terk etmesinin sebebi ise İslâm’ın ilk yeşerdiği topraklarda ve Kâbe çevresinde bir iç kargaşaya, kan dökülmesine meydan vermeme hassasiyetidir. Amacı gerçekten iktidar olsaydı tam tersini yapması, Medine ve Mekke halkını ayaklandırarak Şam’daki Yezid’e isyan etmesi gerekirdi.

    Matem, Oruç ve Anadolu’nun Şefkati

    Hz. Hüseyin ve beraberindeki 72 yakınının hunharca şehit edilmesinin ardından İslâm dünyasında derin bir yas süreci başlamıştır. Günümüzde insanların en yakınları için neredeyse bir gün bile yas tutmakta zorlandığı modern dünyada, Kerbelâ şehitleri için Müslümanlar 1300 yılı aşkın süredir kesintisiz matem tutmaktadır. Anadolu Alevî Bektaşî inancında Muharrem ayı, derin bir yas ve matem süreci olmasının yanında oruç da tutulur. Muharrem ayının birinci günü ile Hz. Hüseyin ve beraberindeki 72 masumun katledildiği onuncu gününe iki gün daha eklenir ve toplam 12 gün oruç tutulur. Bu nedenle tutulan bu oruca On İki İmamlar Orucu da denilmektedir.

    Bu 12 günlük süre zarfında bıçak veya kesici aletler kullanılmaz, canlılara zarar verilmez; su içilmez, et ve hayvansal ürünler yenmez; düğün, nişan veya eğlence tertip edilmez. Günümüzün 21. yüzyıl yaşam koşullarında sakal kesmeme veya yıkanma gibi bazı şekilsel kurallar esnese de ibadetin özü, manası ve içeriği geçerliliğini korumaktadır. Önemli olan şekilcilik değil, haksızlığa karşı duyulan o ortak acıyı yürekte hissetmektir. Bu ibadetin iki temel boyutu vardır: Matem ve şükür. 10 Muharrem’de yaşanan katliamın yası tutulurken, 11 ve 12. günlerde Hz. Hüseyin’in oğlu İmam Zeynel Abidin ile kız kardeşi Hz. Zeynep’in katliamdan sağ kurtulması şükürle anılır. Bu kurtuluş, Ehl-i Beyt soyunun devam etmesi anlamına geldiği için şükür kurbanı kesilir ve ardından aşure kaynatılır.

    Ehl-i Beyt’in Türkmen Annesi ve Anadolu’nın Kollayıcı Eli

    Kerbelâ’nın yasını ve direniş mirasını Anadolu topraklarında bu denli köklü ve farklı bir formatta yaşatan Alevî Bektaşî toplumunun bu hassasiyeti tesadüf değildir. İslâm öncesi bir gelenek olarak haram aylardan kabul edilen Muharrem ayının ilk günlerinde bir nevi barış ve şükür orucu tutulsa da bugün bilinen anlamdaki Muharrem ve On İki İmamlar Orucu felsefî olarak Horasan’da şekillenmiş ve Türkler vasıtasıyla Anadolu’ya taşınmıştır. Matem orucunu bu şekliyle tutan tek topluluğun Alevî Bektaşîler olduğu da kayda değer bir husustur.

    Anadolu Türkünün Ehl-i Beyt’e duyduğu sevginin tarihsel ve soya dayalı derin kökleri vardır. Alevî Bektaşî sözlü geleneğinde ve menâkıpnâmelerde, Kerbelâ’dan sağ kurtularak Ehl-i Beyt soyunun devamını sağlayan İmam Zeynel Abidin’in annesinin Şehri Banu ( Şehriban) adında bir Türkmen prensesi olduğu anlatılır. Bu evlilik, Ehl-i Beyt soyu ile Türk boyları arasında manevî olduğu kadar kan bağına dayalı bir akrabalık da tesis etmiştir. Dolayısıyla Anadolu Türkmenleri, Hz. Hüseyin’in emanetine yalnızca inançsal bir bağlılıkla değil, aynı zamanda ceddin mirasına sahip çıkma şuuruyla yaklaşmıştır. Hacı Bektaş Veli’den itibaren Anadolu erenleri, bu soyun taşıyıcılığını üstlenmiş; Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’den ilham alan adalet, eşitlik ve mazlumdan yana olma ilkelerini kurumsallaştırmıştır.

    Zeynep’in Çığlığı ve Çağdaş Zulümlere Karşı Hüseynî Duruş

    Hz. Hüseyin’in tarih sahnesindeki yeri dinler tarihi açısından benzersizdir. O, unvan veya iktidar peşinde koşmayan, yalnızca zorbaya “Hayır” diyen bir semboldür. Bu bağlamda Hüseynî Duruş, çağları aşan evrensel bir manifesto niteliğindedir. Bu duruşu günümüze uyarladığımızda, Yezid ve Muaviye karakterleri yalnızca tarihsel figürler olmaktan çıkıp modern dünyada kitleleri baskı altına alan, savaşlar çıkaran küresel emperyalizm ve siyonizm gibi yapılara dönüşmektedir. Gazze’de masum insanlar katledilirken dik durabilmek, dünyanın neresinde olursa olsun mazlumun yanında yer almak, egemen güçlerin dayatmalarına ve haksızlıklarına biat etmemek Hüseynî duruşun günümüzdeki tezahürüdür. Hz. Hüseyin’in insanlığa bıraktığı en büyük miras, her ne koşulda olursa olsun haksızlığa karşı sessiz kalmamaktır. Hristiyan, Yahudi, Budist ya da inançsız dahi olsa, dünyadaki adaletsizliğe ve zulme karşı biat etmeyen, ses çıkaran herkes özünde Hüseynî bir duruş sergilemektedir.

    Şah Hüseyin’in Kızıl Elmasından İran’ın Direnişine

    Hz. Hüseyin ve Hz. Zeynep’in zalim karşısındaki tavizsiz direnişi, yalnızca Sünnî ya da Alevî Bektaşî dünyasında değil, Şiî jeopolitiğinde de inanç temelli bir direnişin referans çerçevesini oluşturmuştur. Günümüz İran’ının özellikle ABD ve İsrail karşısında sergilediği dik duruşun gerisindeki teolojik motivasyon, doğrudan Kerbelâ’ya ve Ehl-i Beyt imamlarının zulme karşı mücadele geleneğine dayanır. İran İslâm Devrimi’nin ideologlarından Ali Şeriati, Hz. Hüseyin’i “şehadetin ve devrimci direnişin sembolü” olarak yorumlamış; “Her gün Aşura, her yer Kerbelâ” şiarıyla zulme karşı daimî uyanıklığı vurgulamıştır. Bu anlayışta Hz. Ali adaletin, Hz. Hasan barışçıl direnişin, Hz. Hüseyin zulme başkaldırının, Hz. Zeynep ise hakikati haykırmanın timsali olarak konumlandırılır. İran’ın uluslararası baskılara ve askerî tehditlere rağmen egemenlik haklarını savunması, inanç düzleminde tam da Hz. Hüseyin’in “zillete boyun eğmemek” ilkesine yaslanmaktadır. Bu, salt bir devlet politikasının değil, asırlardır işlenen bir mağduriyet hafızasının ve zalime biat etmeme ahlâkının dışavurumudur.

    Mazlumun Yanında, Zalime Biat Etmeyenlerin Ortak Kaderi

    Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’den Hacı Bektaş Veli’ye, günümüzün İran-Lübnan-Yemen’in Empertalizme ve Siyonizme ve onun yerli uşaklarına karşı direnişinden Anadolu Alevîliğinin Muharrem matemine uzanan bu gelenek, her dönem toplumları ayrıştırmak ve fitne çıkarmak isteyen odaklara karşı birliği, dirliği ve beraberliği savunmuştur. Kerbelâ, salt bir güç savaşı olarak okunamayacak kadar katmanlıdır; Ehl-i Beyt’in Türkmen anasından Anadolu’nın bağrına, Horasan’dan İran platolarına uzanan geniş bir coğrafyada mazlumun ortak dilidir. Aşurenin lokantalarda yılın on iki ayında sunulması ya da Alevî olmayanlarca da tüketilmesi bir yozlaşma değil, tam tersine Kerbelâ’nın, Hz. Hüseyin’in, Hz. Zeynep’in ve temsil ettikleri insanî duruşun her an hatırlanması için birer vesiledir. Yeni nesillere bu evrensel ahlâk dilini aktarmak, baskıya boyun eğmemeyi bir yaşam ilkesi haline getirmek, içinde bulunduğumuz çağın en büyük sorumluluğudur.

    Kaynakça

    Ali Şeriati, Hüseyin Adem’in Varisi, çev. Hüseyin Hatemi, İşaret Yayınları, İstanbul.
    Ali Şeriati, Şehadet, çev. Kenan Çamurcu, Dünya Yayıncılık, İstanbul.
    Cemal Şener, Alevilik Olayı, Ant Yayınları, İstanbul.
    Ethem Ruhi Fığlalı, İmamiyye Şiası, Selçuk Yayınları, Ankara.
    İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, çev. Ahmet Ağırakça vd., Bahar Yayınları, İstanbul.
    İrene Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, çev. Turan Alptekin, Demos Yayınları, İstanbul.
    Mehmet Eröz, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Otağ Matbaacılık, İstanbul.
    Şeyh Müfîd, Kitâbü’l-İrşâd, çev. A. Kâzımî, Keysan Yayınları, İstanbul.
    Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, çev. M. Faruk Gürtunca, Sağlam Yayınevi, İstanbul.
    Yaşar Nuri Öztürk, Enel Hakk İsyanı: İmam Hüseyin, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul.

  • Mazlumun Soykütüğü: İran-Yemen-Lübnan-Irak Direniş Ekseninde Hz. Hüseyin ve Hz. Zeynep Referansı

    Mazlumun Soykütüğü: İran-Yemen-Lübnan-Irak Direniş Ekseninde Hz. Hüseyin ve Hz. Zeynep Referansı

    Orta Doğu coğrafyasında son yarım yüzyılda şekillenen direniş hareketleri, Batılı analizlerin indirgemeci bakışıyla çoğu zaman jeopolitik çıkar çatışmaları, vekâlet savaşları veya etnik-mezhepsel kamplaşmalar üzerinden okunmaktadır. Oysa İran’dan Lübnan’a, Yemen’den Irak’a uzanan ve emperyalizm ile siyonizme karşı ortak bir cephe oluşturan bu yapıların ortak referans çerçevesi, doğrudan Kerbelâ’ya ve Ehl-i Beyt’in zalime biat etmeme ahlâkına dayanmaktadır. Hz. Hüseyin’in kılıcı ve Hz. Zeynep’in diliyle örülen bu manevî miras, bugün direniş ekseninin hem savaş meydanındaki kararlılığını hem de medya ve diplomasi alanındaki söylemini besleyen temel kaynaktır. Yezid’in ordusuna karşı yetmiş iki kişiyle direnen Hz. Hüseyin ile esaret altında dahi hakikati haykıran Hz. Zeynep, yedinci yüzyılın figürleri olmaktan çıkmış, yirmi birinci yüzyılın en yakıcı çatışmalarında mazlumun sesi ve zalime meydan okuyuşun sembolü haline gelmiştir.

    Kerbelâ’dan Mihver-i Mukavemet’e: Direnişin Teolojik Kökenleri

    Direniş ekseni kavramı, Arapça ve Farsça siyasî literatüre “Mihver-i Mukavemet” olarak yerleşmiştir. Bu kavram, İran İslâm Devrimi’nin ideolojik çerçevesinde şekillenmiş olsa da kökleri çok daha derinlere, Kerbelâ olayına ve Şiî siyasî düşüncesinin zulme karşı duruş geleneğine uzanır. Hz. Hüseyin’in Yezid’e biat etmeyi reddetmesi, salt bir veraset anlaşmazlığı değil, zalim bir iktidarın meşruiyetini tanımama iradesinin en saf ifadesidir. Bu reddediş, bugünün direniş hareketlerinde ABD’nin küresel hegemonyasına, İsrail’in işgal politikalarına ve onların bölgedeki iş birlikçisi rejimlerine karşı aynı ilkesel duruşla yeniden üretilmektedir.

    Ali Şeriati’nin “Her gün Aşura, her yer Kerbelâ” formülü, bu sürekliliği özetleyen en veciz ifadedir. Şeriati’ye göre Kerbelâ, geçmişte yaşanmış ve kapanmış bir trajedi değil, her çağda zalim ile mazlum arasında süregiden mücadelenin arketipidir. Bugün Gazze’de, Güney Lübnan’da, Yemen dağlarında ve Bağdat sokaklarında yaşananlar, özünde Kerbelâ’nın farklı sahnelerde yeniden tezahür etmesinden başka bir şey değildir. Direniş ekseni, tam da bu bilinçle, kendisini Hz. Hüseyin’in yetmiş iki kişilik ordusunun çağdaş mirasçısı olarak konumlandırmaktadır.

    İran İslâm Devrimi: Kerbelâ’yı Devlet Aklına Dönüştürmek

    İran İslâm Devrimi, Kerbelâ anlatısını bireysel bir yas ve kurtuluş hikâyesi olmaktan çıkarıp bir devlet politikasının ve toplumsal seferberliğin temel dinamiği haline getiren en önemli tarihsel kırılmadır. İmam Humeyni, devrim sürecinde ve sonrasında sık sık Hz. Hüseyin’in kıyamına atıfta bulunmuş, Pehlevi rejimini çağın Yezid’i olarak nitelendirmiştir. Devrimin başarıya ulaşmasıyla birlikte bu söylem iç politikadan dış politikaya taşınmış, ABD “büyük şeytan”, İsrail ise İslâm dünyasının kalbine saplanmış bir hançer olarak kodlanmıştır.

    İran’ın nükleer programından Suriye’deki varlığına, Devrim Muhafızları’nın bölgesel operasyonlarından Kudüs Gücü’nün direniş gruplarına verdiği desteğe kadar pek çok stratejik adım, resmî söylemde Hz. Hüseyin’in zulme karşı duruşuyla meşrulaştırılmaktadır. İranlı yetkililerin konuşmalarında sıkça vurguladığı “istikbar” (kibirlenenler, emperyal güçler) ve “müstazafin” (ezilenler, mazlumlar) kavram çifti, doğrudan Kerbelâ’nın Yezid’e karşı Hüseyin ikiliğinden türetilmiştir. Bu anlatıda İran, mazlumların doğal hamisi, ABD ve müttefikleri ise çağdaş Yezid’lerdir. Ambargolar, tehditler ve askerî baskılara rağmen İran’ın geri adım atmaması, tam da Hz. Hüseyin’in “zilleti kabullenmektense ölüm yeğdir” ilkesinin devlet ölçeğinde uygulanmasıdır.

    Lübnan Hizbullahı: İşgal Karşısında Zeynepçe Sabır ve Hüseynî Zafer

    Lübnan Hizbullahı, direniş ekseninin en olgun ve en etkili askerî-siyasî yapılanması olarak Kerbelâ referansını sadece söylemde değil, sahada da somutlaştıran bir harekettir. 1982’de İsrail işgaline karşı kurulan örgüt, otuz yılı aşkın mücadelesinde defalarca askerî olarak kendisinden katbekat üstün bir düşmana karşı zafer kazanmıştır. 2000 yılında İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilmesi ve 2006’daki 33 Gün Savaşı’nda İsrail ordusunun kesin bir sonuç alamaması, Hizbullah anlatısında Hz. Hüseyin’in az sayıdaki askeriyle dev ordulara karşı kazandığı manevî zaferin modern tekrarı olarak sunulmaktadır.

    Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah’ın konuşmaları incelendiğinde, Kerbelâ’nın sürekli bir referans noktası olduğu görülür. Nasrallah, direnişin sadece askerî değil aynı zamanda ahlâkî ve imanî bir duruş olduğunu vurgularken sıklıkla Hz. Hüseyin’in Kufe yolundaki kararlılığına ve Hz. Zeynep’in Şam sarayındaki onurlu dik başlılığına atıfta bulunur. Hizbullah’ın her yıl Aşura günü düzenlediği devasa yürüyüşler ve matem törenleri, yalnızca dinî bir ritüel değil, aynı zamanda kitlesel bir siyasî mesajdır. Milyonlarca insanın “Lebbeyk ya Hüseyin” nidalarıyla yürüdüğü bu törenler, direnişin toplumsal tabanını canlı tutan ve her yıl yeniden inşa eden birer manevî seferberlik alanıdır.

    Yemen Ensarullah’ı: Unutulmuş Coğrafyada Kerbelâ’yı Yaşamak

    Yemen’deki Ensarullah hareketi, direniş ekseninin belki de en çarpıcı Kerbelâ deneyimini temsil etmektedir. Hz. Hüseyin’in Medine’den Kufe’ye uzanan yolculuğunda yaşadığı yalnızlık, ihanet ve kuşatılmışlık hali, bugün Yemen dağlarında Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun amansız bombardımanı altında direnen Husilerin durumunu tarif etmektedir. Tıpkı Kerbelâ’da Fırat’ın suyunun Hz. Hüseyin ve beraberindekilere kesilmesi gibi, Yemen’e uygulanan hava, kara ve deniz ablukası da milyonlarca insanı susuz, gıdasız ve ilaçsız bırakmıştır.

    Ensarullah’ın sloganı olan “Allah büyüktür, ölüm Amerika’ya, ölüm İsrail’e, lanet Yahudilere, zafer İslâm’a” ifadesi, Batı’da çoğu zaman bağlamından koparılarak sunulsa da bu slogan, özünde Kerbelâ’nın zalime lanet ve mazluma dua geleneğinin çağdaş bir formülasyonudur. Husiler, kendilerini tıpkı Hz. Hüseyin gibi, dünyanın unuttuğu ve terk ettiği bir coğrafyada zulme karşı direnen müstazafin olarak görmektedir. Sayıca az, silahça zayıf ve lojistik açıdan kuşatılmış olmalarına rağmen yıllardır süren direnişleri, Hz. Hüseyin’in “biat etmeme” iradesinin Arap Yarımadası’nın en yoksul köşesinde dahi nasıl kök salabileceğini göstermektedir.

    Irak’taki Haşdi Şabi: Şehadet Kültürü ve İşgale Karşı Kerbelâ Kalkanı

    Irak’ta 2014 sonrası IŞİD’e karşı oluşan ve daha sonra ABD işgaline karşı direnişi de bünyesinde toplayan Haşdi Şabi güçleri, Kerbelâ referansını en yoğun kullanan yapılardan biridir. Necef ve Kerbelâ gibi şehirlerin manevî ağırlığı, bu topraklarda direniş söylemine doğal bir meşruiyet zemini sağlamaktadır. Haşdi Şabi birliklerinin flamalarında, araçlarında ve marşlarında Hz. Hüseyin ve Hz. Abbas figürleri sıkça yer alır. IŞİD’e karşı savaş, sadece bir terörle mücadele operasyonu olarak değil, Yezid’in manevî mirasçılarına karşı Hüseynî bir kıyam olarak sunulmuştur.

    ABD’nin Irak’taki askerî varlığına ve özellikle Kasım Süleymani ile Ebu Mehdi el-Mühendis’in 2020’de Bağdat Havalimanı’nda öldürülmesine karşı yükselen tepkiler de Kerbelâ anlatısı üzerinden şekillenmiştir. Süleymani’nin cenaze törenlerinde milyonların “intikam” sloganları atması, Kerbelâ’da şehit düşenlerin yasının ve intikam ahdinin çağdaş bir yansımasıdır. Irak direniş grupları, ABD’nin Irak’tan çekilmesi yönündeki taleplerini de “işgalciye biat etmeme” ilkesine dayandırmakta, parlamentoda alınan kararları ve sahadaki eylemleri bu söylemle desteklemektedir.

    Yerli Uşaklara Karşı Duruş: Biat Etmemenin Güncel Bedeli

    Direniş ekseninin en belirgin ortak özelliklerinden biri, yalnızca dış düşmana değil, aynı zamanda onun bölgedeki yerli iş birlikçilerine karşı da tavizsiz bir duruş sergilemesidir. Hz. Hüseyin’in Yezid’e biat etmemesi nasıl ki dolaylı olarak onun Kufe’deki valilerini, Şam’daki bürokratlarını ve sarayındaki danışmanlarını da reddetmek anlamına geliyorsa, bugünün direniş hareketleri de emperyalizmin ve siyonizmin bölgedeki uzantısı olarak gördükleri rejimlere karşı aynı ilkesel reddi sürdürmektedir.

    Lübnan’da Hizbullah, iç siyasetteki rakiplerini İsrail ve ABD’nin vekili olmakla eleştirirken; Yemen’de Ensarullah, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin yanı sıra bu ülkelere topraklarını açan eski Yemen rejimini de Yezid’in çağdaş müttefikleri olarak kodlamaktadır. İran’da devrim sonrası kurulan düzen, Pehlevi rejiminin kalıntılarını ve Batı yanlısı liberalleri “içerideki Yezid’in askerleri” olarak tanımlamıştır. Irak’ta ise direniş grupları, Baas rejiminin çöküşünden sonra ABD işgaliyle iş birliği yapan siyasî aktörleri benzer bir dille mahkûm etmektedir. Bu anlatı, direnişi yalnızca uluslararası bir mücadele değil, aynı zamanda içerideki ahlâkî ve siyasî hesaplaşmanın da referansı haline getirmektedir.

    Hz. Zeynep’in Mirası: Medya Savaşı ve Hakikatin İfşası

    Kerbelâ’nın direnişe ilham veren yönü sadece savaş meydanındaki kılıçla sınırlı değildir. Hz. Zeynep’in esaret altında Kufe ve Şam’da yaptığı konuşmalar, zalimin işlediği suçları tüm çıplaklığıyla ifşa etmesi, bugünün medya ve propaganda savaşlarında direniş eksenine model teşkil etmektedir. Hizbullah’ın El-Manar televizyonu, İran’ın Press TV’si ve Arapça yayın yapan El-Alem kanalı, Yemen’deki El-Mesira ve Irak’taki direniş gruplarının sosyal medya ağları, özünde birer Zeynepçe ifşa platformudur. Bu mecralar, Batı medyasının görmezden geldiği veya çarpıttığı katliamları, ablukaları ve insan hakları ihlallerini dünya kamuoyuna duyurmayı amaçlamaktadır.

    Hz. Zeynep’in Yezid’in sarayında eğilmeyi reddederek zalimin yüzüne karşı hakikati haykırması, bugün direniş hareketlerinin Batı’nın diplomatik baskılarına, tehditlerine ve terör örgütü yaftalamalarına karşı boyun eğmeme tutumunun manevî dayanağıdır. Direniş liderlerinin uluslararası mahkemelerde, miting meydanlarında veya televizyon ekranlarında sergilediği dik duruş, Hz. Zeynep’in Şam sarayındaki o tarihî anının çağdaş bir yansımasıdır. Bu duruş, fiziksel olarak zincire vurulmuş olsa da ruhu ve vicdanı esir alınamayan bir kadının evrensel direniş mirasıdır.

    Şehadet Kültürü ve Asimetrik Savaşın Manevî Ekonomisi

    Direniş eksenini anlamak için Kerbelâ’dan beslenen şehadet kültürünü kavramak zorunludur. Hz. Hüseyin’in ölümü, bu gelenekte bir son değil, bir başlangıçtır; kanla sulanan bir tohumun asırlar sonra dev bir direniş ağacına dönüşmesidir. Bugün İranlı Devrim Muhafızları’ndan Lübnanlı Hizbullah savaşçılarına, Yemenli Ensarullah milislerinden Iraklı Haşdi Şabi gönüllülerine kadar on binlerce insan, ölümü bir yok oluş değil, direnişin en yüce mertebesi olarak görmektedir. Bu bilinç, askerî teknolojideki devasa uçurumu kapatabilecek bir motivasyon kaynağıdır.

    Ali Şeriati’nin “şehadet” kavramına getirdiği yorum, bu noktada belirleyicidir. Şeriati’ye göre şehadet, pasif bir kurban olmak değil, bilinçli bir seçimle tarihe müdahale etmektir. Hz. Hüseyin öleceğini bile bile Kufe’ye yürümüş, ölümüyle zulmü ifşa etmiş ve bir direniş geleneğinin temellerini atmıştır. Bugünün direniş savaşçıları da aynı bilinçle, sahip oldukları sınırlı imkânlarla devasa ordulara, hava filolarına ve istihbarat ağlarına meydan okumaktadır. Bu asimetrik savaşta, maddi güç dengesizliğini telafi eden şey, şehadeti kucaklayan o manevî ekonomidir.

    Kerbelâ’nın Evrensel Dili: Direniş Ekseninde Sünnî-Şiî Aşımı

    Direniş eksenine yönelik en yaygın eleştirilerden biri, bu yapılanmanın Şiî mezhepçiliğine dayandığı iddiasıdır. Oysa Kerbelâ’nın direniş anlatısı, pratikte bu tür ayrımları aşan evrensel bir çekiciliğe sahiptir. Hz. Hüseyin’in zulme karşı duruşu, sadece Şiîleri değil, adaletsizliğe uğrayan herkesi kapsayan bir semboldür. Yemen’deki Ensarullah hareketinin tabanı Zaidi olmakla birlikte hareketin müttefikleri arasında Sünnî aşiretler de bulunmaktadır. Irak’taki Haşdi Şabi bünyesinde Sünnî gönüllüler de yer almakta, direniş söylemi ortak düşman karşısında mezhep sınırlarını bulanıklaştırmaktadır.

    Filistin meselesi, bu bağlamda en çarpıcı örnektir. Hamas ve İslâmî Cihad gibi Sünnî direniş örgütleriyle direniş ekseni arasındaki ittifak, Kerbelâ’nın mezhepler üstü bir direniş dili inşa edebileceğini kanıtlamıştır. Kudüs davası, Hz. Hüseyin’in zulme karşı kıyamıyla aynı ilkesel zeminde buluşmakta, İsrail’in işgal ve ilhak politikalarına karşı mücadele, çağdaş bir Aşura olarak okunmaktadır. İran’ın Filistin meselesine verdiği koşulsuz destek, bu mezhepler üstü direniş anlatısının en somut diplomasi pratiğidir.

    Zulme Karşı Kıyamın Değişmeyen Koordinatları

    Kerbelâ’dan bugüne uzanan bin üç yüz yılı aşkın sürede değişen tek şey, zalimin adı ve kullandığı silahların teknolojisidir. Yezid’in kılıcı ve mızrağı yerini insansız hava araçlarına, akıllı bombalara ve ekonomik yaptırımlara bırakmış; ancak zulmün doğası ve mazlumun direniş azmi aynı kalmıştır. İran’ın uranyum zenginleştirme santrifüjlerinden Yemen dağlarındaki mağaralara, Lübnan’ın güneyindeki tünellerden Irak şehirlerindeki direniş hücrelerine kadar uzanan bu coğrafyada Hz. Hüseyin’in “Hayır”ı ve Hz. Zeynep’in çığlığı hâlâ yankılanmaktadır.

    Direniş eksenini anlamak, sadece Orta Doğu’daki güç dengelerini çözmek için değil, aynı zamanda zalime biat etmemenin çağlar aşan evrensel ahlâkını kavramak için de gereklidir. Hz. Hüseyin’in yetmiş iki kişiyle çıktığı yolda başlattığı bu kıyam, bugün milyonların omuz verdiği bir direniş silsilesine dönüşmüştür. Hz. Zeynep’in esaret altında dahi susturulamayan sesi, bugün uydu frekanslarından, internet ağlarından ve meydanları dolduran kalabalıkların sloganlarından yükselmeye devam etmektedir. Bu direnişin koordinatları değişmemiştir; mazlum safta durmak, zalimin karşısına dikilmek ve ne pahasına olursa olsun biat etmemek.

    Kaynakça

    Ali Şeriati, Hüseyin Adem’in Varisi, çev. Hüseyin Hatemi, İşaret Yayınları, İstanbul.
    Ali Şeriati, Şehadet, çev. Kenan Çamurcu, Dünya Yayıncılık, İstanbul.
    Augustus Richard Norton, Hezbollah: A Short History, Princeton University Press, Princeton, 2018.
    Ethem Ruhi Fığlalı, İmamiyye Şiası, Selçuk Yayınları, Ankara.
    Faleh A. Jabar, The Shi‘ite Movement in Iraq, Saqi Books, Londra, 2003.
    Hamid Dabashi, Shi‘ism: A Religion of Protest, Harvard University Press, Cambridge, 2011.
    İmam Humeyni, Velâyet-i Fakih: İslâm Devleti, çev. Mustafa Bayram, Dünya Yayıncılık, İstanbul.
    Nasrallah, Hasan, Konuşmalar: Direniş ve Zafer, der. ve çev. Mehmet Akif Koç, Pınar Yayınları, İstanbul.
    Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, çev. M. Faruk Gürtunca, Sağlam Yayınevi, İstanbul.
    Yaşar Nuri Öztürk, Enel Hakk İsyanı: İmam Hüseyin, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul.

  • Atlantik Düzeninin Çözülüşü ve Avrasya Ekseninin Yükselişi

    Atlantik Düzeninin Çözülüşü ve Avrasya Ekseninin Yükselişi

    Küresel Güç Mücadelesinin Dönüşen Karakteri

    Uluslararası sistemin yapısal dönüşümü, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana süregelen tek kutuplu momentin çözülüşüne işaret etmektedir. 1990’lı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri, ekonomik ve kültürel üstünlüğüne dayanan hiyerarşik düzen, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde yerini çok merkezli, katmanlı ve öngörülemez bir güç dağılımına bırakmaktadır. Bu dönüşüm yalnızca devletler arası kapasite farklarının niceliksel değişimiyle sınırlı kalmayıp, bizzat gücün tanımına, ölçümüne ve icrasına dair köklü bir paradigma kaymasını içermektedir. Geleneksel anlamda askeri kapasite ve coğrafi nüfuz alanlarıyla tanımlanan güç kavramı, günümüzde teknolojik egemenlik, ekonomik dayanıklılık, siber kapasite, enerji güvenliği ve diplomatik çeşitlilik gibi çok boyutlu bileşenlerle yeniden tanımlanmaktadır.

    Bu yeni uluslararası ortamın ayırt edici vasfı, Atlantik merkezli kurumsal mimarinin karşısında Avrasya eksenli alternatif yapılanmaların somut ve rekabetçi birer kutup olarak belirmesidir. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün genişleme dinamikleri, BRICS+ oluşumunun kurumsallaşma yönündeki adımları ve Avrasya Ekonomik Birliği’nin derinleşme çabaları, Batılı uluslararası örgütlerin normatif ve operasyonel tekeline meydan okuyan gelişmeler olarak değerlendirilmektedir. Bu alternatif platformlar, katılımcı devletlere yalnızca ekonomik işbirliği imkânı sunmakla kalmamakta, aynı zamanda Batı tarafından şekillendirilen küresel yönetişim normlarına karşı bir söylem ve pratik alanı da açmaktadır. Uluslararası sistem böylece tek bir hegemonik mantığın belirleyiciliğinden uzaklaşarak, birden fazla düzenleyici ilkenin eşzamanlı olarak işlediği bir yapıya evrilmektedir.

    Devletlerin uluslararası sistemdeki konumları artık yalnızca askeri kapasiteleriyle değil, ekonomik dayanıklılıkları, teknolojik özerklik düzeyleri ve diplomatik çeşitlilikleriyle de değerlendirilmektedir. Askeri gücün tek başına stratejik sonuç doğurma kapasitesinin azalması, devletleri ekonomik yaptırımlara karşı dirençli yapılar inşa etmeye, kritik teknolojilerde dışa bağımlılığı azaltmaya ve çok yönlü diplomatik ilişkiler geliştirmeye yöneltmiştir. Bu çerçevede stratejik başarının ölçütü, herhangi bir bloka koşulsuz bağlılıktan ziyade, farklı güç odakları arasında manevra kabiliyetini koruyabilmek ve ulusal çıkarları değişen koşullara uyarlayabilmek olarak belirmektedir. Çok yönlü diplomasi anlayışı, bu yeni dönemde devletlerin dış politika davranışlarını şekillendiren başat stratejik yaklaşım haline gelmiştir.

    Küresel ekonomik ağırlık merkezinin Atlantik’ten Asya-Pasifik’e doğru kayması, uluslararası güç mücadelesinin coğrafi parametrelerini de dönüştürmektedir. Çin’in yükselişi, yalnızca ekonomik büyüklük açısından değil, aynı zamanda küresel tedarik zincirlerindeki merkezi konumu, teknoloji standartları üzerindeki artan etkisi ve alternatif bir kalkınma modeli sunma iddiası bakımından da sistemik bir meydan okuma niteliği taşımaktadır. Kuşak ve Yol Girişimi gibi altyapı projeleri, Pekin’in ekonomik nüfuzunu Avrasya’nın derinliklerine, Afrika’ya ve Latin Amerika’ya taşımasını sağlamış, bu durum Washington ile Pekin arasındaki rekabetin coğrafi kapsamını küresel ölçeğe yaymıştır. İki ülke arasındaki rekabet, ticaret savaşlarından teknoloji ambargolarına, Güney Çin Denizi’ndeki askeri gerginliklerden Tayvan meselesine kadar uzanan geniş bir yelpazede somutlaşmaktadır.

    Rusya’nın uluslararası sistemdeki konumu da bu dönüşüm sürecinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. 2022 yılında Ukrayna’ya yönelik geniş çaplı askeri harekat, Moskova’nın Atlantik sistemine yönelik en kapsamlı meydan okuması olarak kaydedilmiştir. Batılı devletlerin uyguladığı ekonomik yaptırımlar ve askeri yardım paketlerine rağmen Rusya’nın ekonomik çöküş yaşamaması, enerji ihracatına dayalı dayanıklılık stratejisinin ve Asya yönelimli diplomatik eksen kaymasının bir sonucu olarak değerlendirilmektedir. Rusya’nın Çin ile geliştirdiği stratejik ortaklık, Hindistan ile sürdürdüğü enerji ticareti ve İran ile derinleştirdiği askeri işbirliği, Batı yaptırımlarının etkisini sınırlayan alternatif ekonomik ve diplomatik kanallar oluşturmuştur. Bu durum, küresel ekonomik sistem içerisinde Batı tarafından kontrol edilmeyen paralel yapıların ortaya çıkışına işaret etmektedir.

    Teknolojik rekabet, dönüşen güç mücadelesinin en kritik boyutlarından biri haline gelmiştir. Yapay zekâ, kuantum bilişim, 5G ve 6G altyapıları, yarı iletken üretimi ve siber güvenlik alanlarındaki gelişmeler, devletlerin yalnızca ekonomik rekabet gücünü değil, aynı zamanda askeri kapasitelerini ve toplumsal kontrol mekanizmalarını da doğrudan etkilemektedir. ABD’nin Çin’in teknoloji şirketlerine yönelik ihracat kontrolleri ve müttefiklerini de dahil ettiği çok taraflı teknoloji kısıtlamaları, teknolojik üstünlüğün stratejik bir silah olarak kullanıldığını göstermektedir. Buna karşılık Çin’in yerli çip üretimi ve teknoloji standartları geliştirme yönündeki yatırımları, teknolojik özerklik arayışının ve küresel teknoloji ekosisteminde çift kutuplu bir yapının ortaya çıkışının somut göstergeleridir.

    Ortadoğu Sahnesi ve Asimetrik Stratejiler

    Ortadoğu coğrafyasında yaşanan gelişmeler, bölgesel çatışmaların ötesinde küresel güç mücadelesinin doğrudan yansımaları olarak okunmalıdır. Bölge, enerji kaynaklarının kontrolü, deniz ulaştırma hatlarının güvenliği ve jeostratejik konumu nedeniyle büyük güçlerin rekabet alanı olmaya devam etmektedir. 2025 ve 2026 yıllarında ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı kapsamlı askeri saldırılar, bölgedeki mevcut fay hatlarını tetiklerken yeni çatışma dinamiklerini de harekete geçirmiştir. Bu saldırıların hedefinde yalnızca İran’ın nükleer programı ve balistik füze kapasitesi değil, aynı zamanda Hizbullah ve Husiler gibi İran eksenli direniş unsurları da yer almıştır.

    ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonlarının başarısızlıkla sonuçlanması, askeri üstünlüğün tek başına stratejik başarıyı garantilemediğini bir kez daha ortaya koymuştur. İran’ın geliştirdiği balistik füze kapasitesi ve vekil güçler üzerindeki etkisi, geleneksel askeri müdahalelerin öngörülen sonuçları vermediği yönündeki değerlendirmeleri güçlendirmiştir. Tahran yönetimi, onlarca yıl süren uluslararası yaptırımlara rağmen inşa ettiği asimetrik savaş yetenekleri sayesinde, bölgenin en güçlü konvansiyonel ordusuna sahip İsrail’e ve ABD’nin bölgedeki askeri varlığına karşı etkili bir caydırıcılık kapasitesi geliştirmiştir. Bu durum, askeri teknolojideki niceliksel üstünlüğün, coğrafi derinlik, ideolojik motivasyon ve asimetrik taktikler karşısındaki sınırlılıklarını gözler önüne sermiştir.

    Operasyonların beklenen sonuçları vermemesi, Körfez ülkelerini de karmaşık bir stratejik denklemin içerisine çekmiştir. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel güçler, bir yandan İran’ın nükleer kapasitesini ve bölgesel nüfuzunu tehdit olarak algılarken, diğer yandan ABD’nin güvenlik garantilerinin güvenilirliğini sorgulamaya başlamışlardır. Bu ülkelerin İsrail ile normalleşme süreçleri, İran’a yönelik askeri operasyonların ardından derin bir belirsizliğe sürüklenmiş, bölgesel hizalanmalar yeniden tartışmaya açılmıştır. Körfez ülkelerinin Çin ve Rusya ile geliştirdikleri diplomatik ve ekonomik ilişkiler, geleneksel Batı eksenli güvenlik mimarisine alternatif arayışların işareti olarak değerlendirilmektedir.

    İran’ın vekil güçler üzerindeki etkisi, Ortadoğu’daki çatışma ortamının en belirleyici unsurlarından biri olmaya devam etmektedir. Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husiler, Irak’ta Haşdi Şabi grupları ve Suriye’deki İran destekli milisler, Tahran’ın bölgesel nüfuzunun operasyonel araçları olarak işlev görmektedir. Bu yapılanmalar, İran’a doğrudan devletler arası çatışmaya girmeden rakiplerini maliyetli angajmanlara zorlama ve stratejik derinlik kazanma imkânı sağlamaktadır. 2025-2026 askeri operasyonları sırasında Husilerin Kızıldeniz’deki deniz ticaretini tehdit etme kapasitesi, asimetrik aktörlerin küresel ekonomiyi etkileme gücünü somut biçimde göstermiştir.

    Çatışma ortamının bir diğer önemli sonucu, uluslararası hukuk ve normatif düzen açısından ortaya çıkan aşınmadır. Askeri operasyonların BM Güvenlik Konseyi kararları olmaksızın gerçekleştirilmesi, kuvvet kullanma yasağı ilkesinin istisnalarının giderek genişletilmesi ve sivil altyapıya yönelik saldırıların yaygınlaşması, uluslararası normatif çerçevenin bağlayıcılığını zayıflatmıştır. Bu durum, yalnızca Ortadoğu’ya özgü bir istisna olmaktan çıkarak, küresel ölçekte kuvvet kullanımına ilişkin eşiklerin düştüğü bir uluslararası ortamın habercisi olarak değerlendirilmektedir. Normatif çerçevenin zayıflaması, orta ölçekli güçlerin hareket alanını hem genişletmekte hem de daha riskli bir uluslararası ortam yaratmaktadır.

    Operasyonların ardından bölgede oluşan yeni dengeler, Çin ve Rusya’nın diplomatik etkinliğinin artmasına zemin hazırlamıştır. Çin’in İran ile Suudi Arabistan arasında 2023 yılında gerçekleştirdiği arabuluculuk, Pekin’in bölgesel diplomasideki artan rolünün en somut göstergesi olmuştur. Rusya ise Suriye’deki askeri varlığı ve İran ile geliştirdiği stratejik işbirliği sayesinde, Ortadoğu denkleminde ihmal edilemez bir aktör konumunu sürdürmektedir. Her iki ülke de ABD’nin bölgedeki askeri angajmanlarının yarattığı boşlukları değerlendirerek diplomatik ve ekonomik nüfuzlarını artırma stratejisi izlemektedir. Bu durum, Ortadoğu’daki güç mücadelesinin çok kutuplu karakterini pekiştiren bir gelişme olarak kaydedilmektedir.

    İran’ın Stratejik Dayanıklılık Modeli: Türkiye İçin Dersler

    İran’ın onlarca yıl süren uluslararası yaptırımlara, askeri tehditlere ve örtülü operasyonlara dayanma ve aynı zamanda bölgesel nüfuzunu istikrarlı biçimde genişletme becerisi, Türkiye için öğretici değer taşıyan bir stratejik dayanıklılık örneği teşkil etmektedir. İran deneyimi, bir devletin asimetrik yeteneklerin sistematik biçimde geliştirilmesi, ideolojik seferberlik ve Batı egemen kanalların dışında alternatif ekonomik ve diplomatik ağların inşası yoluyla konvansiyonel askeri zayıflığını dengeleyebileceğini göstermektedir. Çalkantılı bir stratejik ortamda özerk bir yol çizmeye çalışan Türkiye’nin İran modelinin hem başarılarını hem de eksikliklerini incelemesi yerinde olacaktır.

    İran’ın stratejik yaklaşımının temel taşı, yerli savunma sanayisine ve füze teknolojisine yaptığı uzun vadeli yatırımlarda yatmaktadır. Silah ambargoları ve teknoloji yasaklama rejimleriyle karşı karşıya kalan İran, değişen menzillere sahip balistik füzeler, insansız hava araçları ve hava savunma sistemleri üretebilen bir yerli askeri endüstriyel kompleks inşa etmiştir. Kendi kendine yeterlilik yönündeki bu hamle, bir zafiyeti stratejik kaldıraç kaynağına dönüştürmüştür. Türkiye açısından İran örneği, KAAN Milli Muharip Uçak, HİSAR hava savunma ailesi ve çeşitli insansız platformlar gibi devam eden yerli savunma programlarının hayati önemini pekiştirmektedir. Gerçek stratejik özerklik, kritik askeri teknolojileri dışa bağımlı olmaksızın üretebilme kapasitesini gerektirmektedir.

    İran’ın vekil güçleri ve asimetrik taktikleri ustalıkla kullanması, karşılaştırmalı analiz için bir başka boyut sunmaktadır. Tahran, konvansiyonel zayıflıklarını açığa çıkaracak doğrudan devletler arası çatışmadan kaçınırken, devlet dışı aktörler aracılığıyla güç yansıtma sanatında ustalaşmıştır. Bu yaklaşım İran’ın teknolojik olarak üstün hasımlarına maliyet yüklemesine ve birden fazla cephede stratejik derinlik sağlamasına imkân tanımıştır. Türkiye’nin stratejik kültürü ve ittifak taahhütleri İran’dan büyük ölçüde farklılık gösterse de konvansiyonel askeri yapıların ötesinde esnek ve maliyet etkin nüfuz araçlarının geliştirilmesi ilkesi dikkatle incelenmeyi hak etmektedir. İnsansız sistemlerin çeşitli operasyonel ortamlarda etkili biçimde kullanılmasıyla ortaya konduğu üzere Türkiye’nin gelişen savunma doktrini zaten asimetrik düşünce unsurlarını bünyesinde barındırmaktadır.

    İran deneyiminden belki de en çarpıcı ders, yaptırımlar altındaki ekonomik dayanıklılıkla ilgilidir. İran’ın yaptırımlardan kaçınma stratejileri, takas ticareti mekanizmaları, kripto para kullanımı ve alternatif finansal kanalların geliştirilmesi yoluyla ekonomisini ayakta tutabilmesi, Batı’nın ekonomik zorlayıcılığına karşı kırılganlığı azaltmak için bir şablon sunmaktadır. NATO müttefiklerinden ekonomik baskı ve yaptırım tehditleriyle karşılaşan Türkiye de bu mekanizmaları incelemekten fayda sağlayacaktır. Batı finansal altyapısından bağımsız ticaret koridorlarının geliştirilmesi ve Rusya, Çin ve daha geniş Avrasya alanıyla ekonomik bağların derinleştirilmesi, halihazırda bu yönde atılmakta olan adımları temsil etmektedir.

    İran örneği aynı zamanda Türkiye’nin dikkate alması gereken ihtiyat dersleri de barındırmaktadır. İdeolojik seferberliğe ve vekil savaşına aşırı bel bağlamak, diplomatik yalıtılmışlık, beyin göçü ve yumuşak gücün aşınması bakımından İran’a önemli maliyetler yüklemiştir. Türkiye’nin izlemesi gereken stratejik dayanıklılık modeli, askeri ve ekonomik kendi kendine yeterliliği demokratik meşruiyet, kültürel çekicilik ve diplomatik açıklıkla birleştirmesi bakımından temelden farklı olmalıdır. Türkiye’nin karşılaştırmalı üstünlüğü tam da güç ve özerkliği tarihsel ve kültürel bağlantılarının, demokratik kurumlarının ve ekonomik dinamizminin ürettiği yumuşak güçle sentezleme kabiliyetinde yatmaktadır.

    Özünde İran’ın asimetrik başarısı, uzun vadeli bir perspektif benimsediği, yerli yeteneklere yatırım yaptığı ve uluslararası ortaklıklarını çeşitlendirdiği takdirde bir devletin yoğun dış baskı koşulları altında dahi hatırı sayılır bir stratejik alan açabileceğini öğretmektedir. Daha büyük bir ekonomiye, daha güçlü bir sanayi tabanına, daha derin bir devlet geleneğine ve daha avantajlı bir jeopolitik konuma sahip olan Türkiye, stratejik özerkliğin daha başarılı ve sürdürülebilir bir versiyonunu hayata geçirme potansiyelini taşımaktadır. Anahtar, İran deneyiminden doğru dersleri çıkarırken onun patolojilerinden sakınmakta yatmaktadır.

    Türkiye’nin Jeopolitik Konumu ve Stratejik Ufku

    Türkiye Cumhuriyeti, sahip olduğu coğrafi konum itibarıyla Avrupa, Asya, Karadeniz, Akdeniz, Kafkasya ve Ortadoğu arasında benzersiz bir kesişim noktasında bulunmaktadır. Bu jeopolitik gerçeklik, ülkeye önemli stratejik avantajlar sunarken aynı zamanda çok boyutlu riskleri ve sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. Türk Boğazları’nın Montrö Sözleşmesi çerçevesinde sağladığı kontrol yetkisi, Doğu Akdeniz’deki enerji keşiflerinin yarattığı deniz yetki alanı tartışmaları ve Kafkasya’daki enerji koridorlarının geçiş güzergâhı olma özelliği, Türkiye’nin jeopolitik ağırlığını oluşturan başlıca unsurlardır. Bu avantajların stratejik kazanca dönüştürülebilmesi, kurumsal kapasitenin artırılmasını ve uzun vadeli planlama yeteneğinin geliştirilmesini gerektirmektedir.

    Soğuk Savaş döneminde NATO’nun güneydoğu kanadını oluşturan Türkiye’nin ittifak içerisindeki konumu, günümüzün değişen güvenlik ortamında yeniden değerlendirilmeyi gerektirmektedir. İttifakın sağladığı güvenlik garantileri ve askeri entegrasyon imkânları, tarihsel olarak Türkiye’nin savunma politikasının temel dayanaklarından birini oluşturmuştur. Ancak NATO müttefiklerinin Türkiye’nin ulusal güvenlik kaygılarına karşı sergilediği tutum, özellikle PKK/YPG terör örgütüne verilen destek, CAATSA yaptırımları ve savunma sanayi işbirliğindeki kısıtlamalar, ittifak içerisindeki güven bunalımını derinleştirmiştir. Bu gelişmeler, Türkiye’nin savunma tedarikinde dışa bağımlılığını azaltma ve stratejik özerklik arayışını hızlandırma yönündeki kararlılığını pekiştirmiştir.

    Savunma sanayi alanında kaydedilen ilerlemeler, Türkiye’nin stratejik özerklik hedefinin en somut başarı örnekleri arasında yer almaktadır. İnsansız hava araçları, zırhlı kara araçları, deniz platformları ve hava savunma sistemleri gibi alanlarda yerli üretim kapasitesinin artırılması, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harekât etkinliğini yükseltirken, Türkiye’yi küresel savunma pazarında da rekabetçi bir aktör konumuna taşımıştır. Milli Muharip Uçak KAAN projesi, GÖKTÜRK uydu sistemleri ve HİSAR hava savunma ailesi, teknolojik özerklik vizyonunun stratejik bileşenlerini oluşturmaktadır. Bu başarılar, yalnızca askeri kapasite açısından değil, aynı zamanda ulusal özgüvenin inşası ve teknolojik yayılma etkileri bakımından da önem taşımaktadır.

    Enerji güvenliği, Türkiye’nin stratejik hesaplamalarında merkezi bir yer tutmaktadır. Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarının keşfi, Karadeniz’deki Sakarya gaz sahasının üretime geçirilmesi ve TANAP-TAP doğal gaz koridorunun işletilmesi, Türkiye’nin enerji merkezi olma hedefini somutlaştıran gelişmelerdir. Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin inşası ve Sinop ile Trakya’da planlanan yeni nükleer projeler, enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi stratejisinin unsurlarını oluşturmaktadır. Enerjide dışa bağımlılığın azaltılması ve transit ülke konumundan enerji ticaret merkezi konumuna geçiş, Türkiye’nin ekonomik güvenliğini ve diplomatik pazarlık gücünü doğrudan etkileyen faktörlerdir.

    Türkiye’nin önündeki temel stratejik meselelerden biri, Atlantik kurumlarıyla ilişkilerin sürdürülmesi ile Avrasya merkezli işbirliklerinin derinleştirilmesi arasında kurulacak dengenin mahiyetidir. Bu ikilem, ulusal çıkar kavramının farklı siyasi gelenekler tarafından farklı şekillerde yorumlanmasından kaynaklanmaktadır. Mevcut ittifak yapılarının sağladığı kurumsal güvencelerin korunmasını savunan yaklaşımlar, radikal eksen değişikliklerinin yaratabileceği risklere dikkat çekmektedir. Diğer bir yaklaşım ise küresel güç dengesindeki yapısal dönüşümün, geleneksel ittifak modellerini işlevsiz kıldığını ve yeni stratejik yönelimleri zorunlu hale getirdiğini ileri sürmektedir. Her iki yaklaşımın da içerdiği fırsatlar ve riskler, kapsamlı bir stratejik değerlendirmeyi gerektirmektedir.

    Jeopolitik avantajların kalıcı güce dönüşebilmesi için kurumsal kapasitenin artırılması, eğitim sisteminin güçlendirilmesi ve bilimsel üretimin teşvik edilmesi gerekmektedir. Katma değeri yüksek üretim yapısına geçiş sağlanmadan, yalnızca coğrafi konuma dayanarak küresel rekabette üst sıralara yükselmek mümkün değildir. Türkiye’nin savunma sanayinde elde ettiği başarıların diğer sektörlere yaygınlaştırılması, sivil teknoloji alanında da benzer bir atılımın gerçekleştirilmesi ve yüksek teknoloji ihracatının artırılması, stratejik özerkliğin ekonomik temellerini oluşturacaktır. Beşeri sermayeye yapılan yatırımlar, bu dönüşümün en kritik bileşenini teşkil etmektedir.

    MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Eylül 2025’te dile getirdiği Türkiye-Rusya-Çin ittifakı önerisi, Avrasya yönelimli stratejik arayışların siyaset kurumundaki yansımaları açısından dikkat çekici bir çıkış olarak kaydedilmiştir. Bahçeli’nin bu öneriyi “ABD ve İsrail şer koalisyonuna” karşı en uygun seçenek olarak nitelendirmesi, Türk dış politikasında Batı eksenli ittifakların alternatiflerine dair tartışmaların giderek ana akım siyasetin gündemine yerleştiğini göstermektedir. Bu tür önerilerin hayata geçirilebilirliği, uluslararası konjonktürün yanı sıra iç siyasi mutabakatın derecesine ve kurumsal hazırlık düzeyine bağlıdır. Nitekim tarihsel deneyim, radikal stratejik dönüşümlerin ancak güçlü bir toplumsal uzlaşı ve kapsamlı bir planlama zemini üzerinde başarıya ulaşabileceğini ortaya koymaktadır.

    Milli Birlik, Kurumsal Yenilenme ve İç Cephe

    Devletlerin uluslararası rekabette başarılı olabilmeleri, dış politika stratejilerinin etkinliği kadar iç bütünlüklerini koruyabilmelerine de bağlıdır. Toplumsal kutuplaşmanın azaltılması, ortak hedeflerin güçlendirilmesi ve kurumsal yapıların etkinliğinin artırılması, stratejik kapasitenin ayrılmaz unsurları arasında yer almaktadır. Milli birlik anlayışı, farklı toplumsal kesimlerin, etnik grupların ve siyasi eğilimlerin ortak bir gelecek tasavvurunda buluşabilmesini gerektirmektedir. Siyasal rekabetin demokrasilerin doğal işleyişinin bir parçası olduğu kabul edilmekle birlikte, temel devlet hedefleri ve ulusal güvenlik meseleleri konusunda geniş bir uzlaşma zemini oluşturulması, toplumsal dayanıklılığın ön koşulu olarak değerlendirilmektedir.

    Cumhuriyetin kuruluş felsefesi, bağımsızlık, halk egemenliği, laiklik, bilim ve çağdaşlaşma ilkeleri üzerine inşa edilmiştir. Bu ilkeler, yalnızca dönemsel siyasi tercihler olarak değil, Türk modernleşmesinin kurucu değerleri olarak ele alınmalıdır. CHP’nin Altı Ok ilkeleri: cumhuriyetçilik, halkçılık, milliyetçilik, laiklik, devletçilik ve devrimcilik ve bu kurucu felsefenin programatik ifadesi olarak tarihteki yerini almıştır. Partinin 2025 yılında gerçekleştirdiği 39. Olağan Kurultay’da güncellenen parti programı, bu ilkelerin çağdaş koşullarda nasıl yorumlanması gerektiğine dair önemli bir referans çerçevesi sunmaktadır. Kurucu ilkeler ile güncel politikalar arasındaki bağın sürekliliği, siyasi partilerin tarihsel misyonları ile toplumsal meşruiyetleri arasındaki ilişkiyi belirleyen bir faktördür.

    Siyasal partilerin tarihsel misyonları ile güncel politikaları arasındaki uyum, demokratik sistemin sağlıklı işleyişi açısından önem taşımaktadır. Köklü partilerin geçmişten gelen ideolojik mirasları ile günümüz toplumsal gerçeklikleri arasında denge kurmaları, hem kendi siyasi kimliklerinin sürekliliği hem de toplumsal tabanlarının güveni açısından gereklidir. CHP’nin 1938’de kaldığı yerden devlet ve millet örgütlenmesini yeniden yapılandırması yönündeki çağrılar, partinin kuruluş felsefesine ve tarihsel misyonuna dönüş talebinin bir ifadesi olarak okunabilir. Bu çağrıların Türk Milli Demokratik Devrimi perspektifiyle bütünleştirilmesi, tarihsel miras ile güncel ihtiyaçlar arasında organik bir bağ kurulması açısından değerlendirilebilir.

    İç cephenin sağlamlaştırılması, farklı görüşlerin bastırılması veya tektipleştirilmesi anlamına gelmemektedir. Tam tersine, demokratik bir siyasal sistemde farklı görüşlerin özgürce ifade edilebilmesi ve rekabet edebilmesi, toplumsal dinamizmin ve yaratıcılığın kaynağıdır. İç cephe kavramıyla kastedilen, ulusal güvenlik, bağımsızlık, toprak bütünlüğü ve kalkınma gibi temel devlet hedefleri etrafında toplumsal bir mutabakatın oluşturulmasıdır. Bu mutabakat, siyasi partiler arasındaki rekabeti ortadan kaldırmadan, ulusal çıkarların partizan çıkarların üzerinde tutulmasını sağlayan bir ortak payda zemini işlevi görmelidir. Güçlü toplumlar, çeşitliliği korurken ortak amaçlar etrafında hareket edebilen toplumlardır.

    Kurumsal yenilenme, yalnızca siyaset kurumuyla sınırlı bir mesele değildir. Eğitim sisteminin çağın gereklerine uygun şekilde dönüştürülmesi, hukuk düzeninin öngörülebilirliğinin ve tarafsızlığının güçlendirilmesi, kamu yönetiminde verimliliğin ve hesap verebilirliğin artırılması kurumsal yenilenmenin sacayaklarını oluşturmaktadır. Üniversitelerin bilimsel üretim kapasitesinin yükseltilmesi, araştırma-geliştirme harcamalarının artırılması ve nitelikli insan gücünün yetiştirilmesi, stratejik özerklik hedefinin entelektüel altyapısını teşkil etmektedir. Bu alanlarda gerçekleştirilecek yapısal reformlar, Türkiye’nin uluslararası rekabet gücünü doğrudan etkileyecek faktörler arasında yer almaktadır.

    Türkiye’nin iç dinamiklerinin sağlıklı bir biçimde işlemesi, dış politikada izlenecek stratejik yönelimin de belirleyicilerinden biridir. İç siyasi istikrarın sürdürülebilirliği, ekonomik performansın yükseltilmesi ve toplumsal uzlaşının güçlendirilmesi, dış politikada daha etkin ve bağımsız bir tutum sergilenmesinin ön koşullarını oluşturmaktadır. Milli güç unsurlarının daha fazla inisiyatif alması ve devlet kurumları arasındaki eşgüdümün artırılması, Türkiye’nin uluslararası alandaki etkinliğini yükseltecektir. İç cephenin tahkim edilmesi, ulusal bağımsızlık ve stratejik özerklik hedeflerinin vazgeçilmez bir ön koşulu olarak görülmelidir.

    Türkiye’nin uluslararası sistemde omurga olacak bir merkez ülke konumuna yükselme hedefi, yalnızca dış politika tercihleriyle değil, aynı zamanda iç kurumsal dönüşümün başarısıyla da doğrudan ilişkilidir. Beş bin yıllık devlet geleneğinin birikimi, çağın gereklilikleriyle uyumlu bir kurumsal modernleşme ile birleştirildiğinde anlamlı bir stratejik avantaja dönüşebilir. Tarihsel derinlik ile gelecek vizyonu arasında kurulacak dengeli sentez, Türkiye’nin uluslararası sistemin yeniden şekillendiği bu kritik dönemde konumunu belirleyecek temel faktördür. Devlet aklı kavramı, tam da bu türden stratejik sentezleri mümkün kılan kurumsal hafıza ve analitik kapasiteye işaret etmektedir.

    Avrasya Perspektifi, Kalkınma Modeli ve Gelecek Vizyonu

    Dünya ekonomisinin ağırlık merkezinin kademeli biçimde Asya’ya kaydığı yönündeki tespitler, yalnızca akademik bir gözlem olmanın ötesine geçerek devletlerin stratejik planlamalarını etkileyen bir olgu haline gelmiştir. Çin, Hindistan, Endonezya ve Vietnam gibi Asya ekonomilerinin büyüme performansları, küresel üretim ve ticaret haritasını yeniden şekillendirmektedir. Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası verileri, Asya’nın küresel gayrisafi yurt içi hasıla içerisindeki payının düzenli olarak arttığını, buna karşılık gelişmiş Batı ekonomilerinin nispi ağırlığının azaldığını ortaya koymaktadır. Bu yapısal dönüşüm, Türkiye gibi Avrasya coğrafyasında konumlanmış ülkeler için hem stratejik fırsatlar hem de uyum sağlanması gereken yeni rekabet dinamikleri yaratmaktadır.

    Avrasya perspektifi, Türkiye için tek bir ülkeye veya bloka yönelmenin ötesinde, geniş bir coğrafyada ekonomik, diplomatik ve kültürel ilişkilerin çeşitlendirilmesini ifade eden kapsamlı bir stratejik çerçevedir. Bu çerçeve, Rusya Federasyonu ile enerji ve güvenlik alanındaki işbirliğini, Çin Halk Cumhuriyeti ile altyapı yatırımları ve ticaret ilişkilerini, Orta Asya Türk cumhuriyetleri ile kültürel ve ekonomik entegrasyonu, İran ile bölgesel güvenlik diyaloğunu ve Hindistan ile teknoloji ortaklıklarını aynı stratejik ufkun bileşenleri olarak değerlendirmektedir. Çok yönlü ve çok katmanlı bu yaklaşım, herhangi bir güç merkezine koşulsuz bağımlılığı reddederek, ulusal çıkarları merkeze alan esnek bir stratejik duruşu mümkün kılmaktadır.

    Çin Halk Cumhuriyeti’nin kalkınma deneyimi, devlet öncülüğünde sanayileşme, uzun vadeli planlama ve altyapı yatırımlarına verilen öncelik açısından incelenmesi gereken bir örnek teşkil etmektedir. Bununla birlikte, başka ülkelerin kalkınma modellerini doğrudan kopyalamak yerine, her ülkenin kendi tarihsel ve toplumsal koşullarına uygun bir kalkınma yaklaşımı geliştirmesinin gerekliliği vurgulanmalıdır. Türkiye’nin kendine özgü toplumsal yapısı, demokratik siyasal geleneği, jeopolitik konumu ve beşeri sermaye profili, özgün bir kalkınma stratejisinin parametrelerini oluşturmaktadır. Çin’in altyapı yatırımları ve sanayi politikalarından dersler çıkarılırken, Türkiye’nin kendi toplumsal dinamiklerine ve tarihsel birikimine uygun bir yol haritası oluşturulması gerekmektedir.

    Avrasya Ekonomik Birliği, Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS gibi platformlar, Türkiye için alternatif ekonomik entegrasyon ve diplomatik diyalog kanalları sunmaktadır. Avrasya Ekonomik Birliği ile gümrük birliği benzeri bir düzenleme, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile yaşadığı gümrük birliği tıkanıklığı karşısında ticaret stratejisini çeşitlendirmesine imkân tanıyabilir. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün genişleyen gündemi, enerji güvenliğinden terörle mücadeleye, uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadeleden siber güvenliğe kadar uzanan alanlarda çok taraflı işbirliği imkânı sunmaktadır. Türkiye’nin bu platformlarla kuracağı ilişkinin mahiyeti, Atlantik kurumlarıyla mevcut bağlarını tamamlayıcı bir nitelikte mi olacağı yoksa bu bağların yerine mi geçeceği sorusu, stratejik tercihlerin özünü oluşturmaktadır.

    Bilim, teknoloji ve eğitim alanlarında gerçekleştirilecek atılımlar, ekonomik bağımsızlığın ve stratejik özerkliğin temellerini oluşturacaktır. Katma değeri yüksek üretim yapısına geçiş sağlanmadan, küresel rekabette üst sıralara yükselmek mümkün değildir. Türkiye’nin uzun vadeli hedefi, yalnızca bölgesel bir aktör olmakla sınırlı kalmayıp, ekonomik, kültürel, bilimsel ve diplomatik alanlarda etkili bir merkez ülke haline gelmek olarak tanımlanabilir. Bu hedefin gerçekleşmesi, AR-GE harcamalarının gayrisafi yurt içi hasılaya oranının yükseltilmesini, yüksek teknoloji ihracatının artırılmasını, nitelikli insan gücünün yetiştirilmesini ve yenilikçi girişimcilik ekosisteminin güçlendirilmesini gerektirmektedir.

    Türkiye’nin NATO’dan çıkması ve Avrupa Birliği adaylığından vazgeçmesi yönündeki öneriler, Avrasya perspektifinin araçsal boyutuna işaret etmektedir. Bu tür radikal stratejik tercihler, kapsamlı bir maliyet-fayda analizini, uluslararası konjonktürün dikkatli bir değerlendirmesini ve toplumsal mutabakatın inşasını zorunlu kılmaktadır. NATO üyeliğinin sağladığı kolektif savunma garantilerinden vazgeçmenin yaratacağı güvenlik açığının nasıl kapatılacağı, AB ile gümrük birliği ilişkisinin sona ermesinin ekonomik maliyetlerinin nasıl yönetileceği ve alternatif ittifak yapılarının ne ölçüde güvenilir olduğu soruları, stratejik planlamanın cevaplaması gereken başlıca meselelerdir.

    Türkiye’nin önümüzdeki dönemde en önemli stratejik önceliği, beş bin yıllık devlet geleneğinin birikimini çağın gerekleriyle birleştirerek, uluslararası sistemde omurga olacak bir merkez ülke konumuna yükselmektir. Bu vizyon, güçlü kurumlar, toplumsal uzlaşma, üretken ekonomi ve stratejik aklın eşzamanlı olarak işletilmesini gerektirmektedir. Türk Milleti’ni imrenilecek refah seviyesine ulaştırmak ve Türkiye Cumhuriyeti’ni dünyanın en önemli cazibe merkezlerinden biri haline getirmek, ancak iç cephenin tahkimi, kurumsal kapasitenin artırılması ve doğru stratejik tercihlerin cesaretle hayata geçirilmesiyle mümkün olabilecektir. Değişen küresel güç dengeleri, hazırlıklı ve kararlı devletler için yeni fırsat pencereleri açmaktadır; önemli olan bu pencerelerin gerektirdiği vizyoner liderliği ve kurumsal dönüşümü gerçekleştirebilmektir.

    Kaynakça

    Acharya, A. (2018). The End of American World Order. Cambridge: Polity Press.

    Allison, G. (2017). Destined for War: Can America and China Escape Thucydides’s Trap? Boston: Houghton Mifflin Harcourt.

    Bahçeli, D. (2025, 18 Eylül). Türkiye-Rusya-Çin ittifakı çıkışı. TBMM Grup Toplantısı Konuşması. DW Türkçe.

    Breslin, S. (2021). China’s Global Vision and Actions: Reactions to Belt, Road and Beyond. Cheltenham: Edward Elgar Publishing.

    Brzezinski, Z. (1997). The Grand Chessboard: American Primacy and Its Geostrategic Imperatives. New York: Basic Books.

    Buzan, B. ve Lawson, G. (2015). The Global Transformation: History, Modernity and the Making of International Relations. Cambridge: Cambridge University Press.

    Bölgesel ve Sistemik Bir Kriz Olarak ABD/İsrail-İran Savaşı. (2026). İRAM Center Raporu. Tahran Araştırmaları Merkezi.

    CHP 39. Olağan Kurultayı ve Yeni Parti Programı. (2025). Ankara: Cumhuriyet Halk Partisi Yayınları.

    CHP’nin Altı Ok İlkeleri. Cumhuriyet Halk Partisi Resmî Sitesi.

    Cooley, A. ve Nexon, D. (2020). Exit from Hegemony: The Unraveling of the American Global Order. New York: Oxford University Press.

    Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı. (2024). On İkinci Kalkınma Planı (2024-2028). Ankara.

    Dugin, A. (2014). Avrasyacılık: Jeopolitiğin Yeni Yüzü. (Çev. V. İmanov). İstanbul: Kaynak Yayınları.

    Fidan, H. (2024). Türk Dış Politikasının Stratejik Vizyonu. Dışişleri Bakanlığı Yayınları.

    Gözen, R. (2022). Türk Dış Politikası: Strateji, Kimlik, Dönüşüm. İstanbul: Timaş Yayınları.

    Haass, R. (2017). A World in Disarray: American Foreign Policy and the Crisis of the Old Order. New York: Penguin Press.

    Ikenberry, G. J. (2020). A World Safe for Democracy: Liberal Internationalism and the Crises of Global Order. New Haven: Yale University Press.

    İran-Lübnan/Hizbullah-Yemen/Husi ile Savaşta ABD-Körfez Ülkeleri-AB-NATO-İsrail Kaybetti. (2026). Küresel Güç Dengeleri Değerlendirme Raporu. Küre Yayınları.

    Karpat, K. H. (2015). Türk Dış Politikası Tarihi. İstanbul: Timaş Yayınları.

    Kissinger, H. (2014). World Order. New York: Penguin Press.

    Küresel Güç Mücadelesi ve Ortadoğu. (2025). ORSAM Raporu. Ortadoğu Araştırmaları Merkezi.

    Mearsheimer, J. J. (2014). The Tragedy of Great Power Politics. New York: W. W. Norton and Company.

    Milli Savunma Bakanlığı. (2025). Türk Savunma Sanayii Strateji Belgesi. Ankara.

    Morgenthau, H. J. (2006). Politics Among Nations: The Struggle for Power and Peace (7. Baskı). New York: McGraw-Hill.

    Nye, J. S. (2021). Soft Power: The Means to Success in World Politics. New York: PublicAffairs.

    Ortadoğu’da Savaş ve Güç Dengeleri. (2025). ORSAM Raporu No: 245. Ankara.

    Öniş, Z. ve Kutlay, M. (2020). “The New Age of Hybridity and Clash of Norms: China, BRICS, and Challenges of Global Governance in a Post-Liberal International Order.” Global Policy, 11(3), 305-315.

    Pape, R. A. (2005). Dying to Win: The Strategic Logic of Suicide Terrorism. New York: Random House.

    SETA. (2025). Türkiye’nin Jeopolitik Konumu ve Stratejik Önemi. SETA Güvenlik Radarı Raporu. Ankara.

    SIPRI. (2025). SIPRI Yearbook 2025: Armaments, Disarmament and International Security. Stockholm: Oxford University Press.

    Stiglitz, J. E. (2017). Globalization and Its Discontents Revisited: Anti-Globalization in the Era of Trump. New York: W. W. Norton.

    ŞİÖ Genişleme Süreci ve Türkiye’nin Gözlemci Statüsü. (2025). Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi Yayını.

    Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı. (2025). Yıllık Program. Ankara.

    Walt, S. M. (2019). The Hell of Good Intentions: America’s Foreign Policy Elite and the Decline of U.S. Primacy. New York: Farrar, Straus and Giroux.

    Waltz, K. N. (2010). Theory of International Politics. Long Grove: Waveland Press.

    Yetkin, M. (2025, 19 Eylül). Bahçeli’nin Türkiye-Rusya-Çin ittifakı önerisi. Yetkin Report.

    Zakaria, F. (2020). Ten Lessons for a Post-Pandemic World. New York: W. W. Norton.

    2025-2026 İran-İsrail Çatışması. (2026). Küre Ansiklopedisi: Çağdaş Askeri Çatışmalar. İstanbul: Küre Yayınları.

  • The Dissolution of the Atlantic Order and the Rise of the Eurasian Axis

    The Dissolution of the Atlantic Order and the Rise of the Eurasian Axis

    The Changing Character of Global Power Struggle

    The structural transformation of the international system signals the dissolution of the unipolar moment that has persisted since the end of the Cold War. The hierarchical order based on the military, economic and cultural supremacy of the United States in the 1990s is giving way in the second quarter of the twenty first century to a multicentric, multilayered and unpredictable distribution of power. This transformation is not confined to quantitative shifts in the distribution of capabilities among states but involves a fundamental paradigm shift in the very definition, measurement and exercise of power. The concept of power traditionally defined by military capacity and geographical spheres of influence is now being redefined through multidimensional components such as technological sovereignty, economic resilience, cyber capability, energy security and diplomatic diversification.

    The distinguishing feature of this new international environment is the emergence of Eurasia centred alternative structures as concrete and competitive poles vis à vis the Atlantic centred institutional architecture. The expansion dynamics of the Shanghai Cooperation Organisation, the steps taken by BRICS+ towards institutionalisation and the deepening efforts of the Eurasian Economic Union represent challenges to the normative and operational monopoly of Western international organisations. These alternative platforms not only offer participating states opportunities for economic cooperation but also open a discursive and practical space against the global governance norms shaped by the West. The international system is thus evolving away from the determinacy of a single hegemonic logic towards a structure in which multiple ordering principles operate simultaneously.

    The standing of states in the international system is no longer evaluated solely through their military capabilities but also through their economic resilience, degree of technological autonomy and diplomatic diversification. The declining capacity of military power alone to yield strategic outcomes has driven states to build structures resistant to economic sanctions, reduce external dependency in critical technologies and cultivate multidirectional diplomatic relations. In this framework the measure of strategic success emerges not as unconditional allegiance to any one bloc but as the ability to preserve room for manoeuvre among different poles of power and to adapt national interests to shifting circumstances. Multidirectional diplomacy has become the predominant strategic approach shaping the foreign policy behaviour of states in this new era.

    The shifting centre of gravity of the global economy from the Atlantic to the Asia Pacific is also transforming the geographical parameters of international power struggle. The rise of China constitutes a systemic challenge not only in terms of economic size but also by virtue of its central position in global supply chains, its growing influence over technology standards and its claim to offer an alternative development model. Infrastructure projects such as the Belt and Road Initiative have enabled Beijing to extend its economic reach deep into Eurasia, Africa and Latin America, thereby expanding the geographical scope of the rivalry between Washington and Beijing to a global scale. The competition between the two countries manifests across a broad spectrum from trade wars to technology embargoes, from military tensions in the South China Sea to the Taiwan question.

    Russia’s position in the international system forms another significant component of this transformation. The full scale military campaign against Ukraine launched in 2022 stands as Moscow’s most comprehensive challenge to the Atlantic system. Russia’s avoidance of economic collapse despite the Western sanctions and military aid packages is assessed as a consequence of its resilience strategy based on energy exports and its Asia oriented diplomatic pivot. The strategic partnership Russia has developed with China, the energy trade it sustains with India and the military cooperation it has deepened with Iran have created alternative economic and diplomatic channels that limit the impact of Western sanctions. This points to the emergence of parallel structures within the global economic system that remain beyond Western control.

    Technological competition has become one of the most critical dimensions of the transforming power struggle. Developments in artificial intelligence, quantum computing, 5G and 6G infrastructures, semiconductor manufacturing and cyber security directly affect not only the economic competitiveness of states but also their military capabilities and societal control mechanisms. The export controls imposed by the United States on Chinese technology companies and the multilateral technology restrictions incorporating allies demonstrate that technological superiority is being wielded as a strategic weapon. Conversely China’s investments in domestic chip production and the development of indigenous technology standards represent concrete manifestations of the quest for technological autonomy and the emergence of a bipolar structure in the global technology ecosystem.

    The Middle Eastern Theatre and Asymmetric Strategies

    Developments in the Middle East must be read as direct reverberations of the global power struggle extending beyond regional conflicts. The region remains an arena of great power competition due to the control of energy resources, the security of maritime transit routes and its geostrategic location. The comprehensive military strikes launched by the United States and Israel against Iran in 2025 and 2026 triggered existing fault lines in the region while setting new conflict dynamics in motion. These strikes targeted not only Iran’s nuclear programme and ballistic missile capability but also Iran linked resistance elements such as Hezbollah and the Houthis.

    The failure of the United States and Israel’s operations against Iran to achieve their objectives has once again demonstrated that military superiority alone does not guarantee strategic success. Iran’s developed ballistic missile capability and its influence over proxy forces have reinforced assessments that conventional military interventions do not yield the predicted results. Despite decades of international sanctions the Tehran administration has built asymmetric warfare capabilities that provide an effective deterrent capacity against Israel which possesses the region’s most powerful conventional army and against the military presence of the United States in the region. This has laid bare the limitations of quantitative military technological superiority in the face of geographical depth, ideological motivation and asymmetric tactics.

    The failure of the operations to deliver expected outcomes has drawn the Gulf states into a complex strategic equation. Regional powers such as Saudi Arabia and the United Arab Emirates while perceiving Iran’s nuclear capability and regional influence as a threat have simultaneously begun to question the reliability of American security guarantees. The normalisation processes these countries had undertaken with Israel have been plunged into deep uncertainty in the aftermath of the military operations against Iran and regional alignments have been reopened for debate. The diplomatic and economic relations the Gulf states have developed with China and Russia are regarded as signs of a search for alternatives to the traditional Western centric security architecture.

    Iran’s influence over proxy forces remains one of the most determining elements of the conflict environment in the Middle East. Hezbollah in Lebanon, the Houthis in Yemen, the Hashd al Shaabi groups in Iraq and Iranian backed militias in Syria function as operational instruments of Tehran’s regional influence. These structures provide Iran with the means to force its rivals into costly engagements and gain strategic depth without entering direct interstate conflict. The capacity of the Houthis to threaten maritime trade in the Red Sea during the military operations of 2025 and 2026 has concretely demonstrated the power of asymmetric actors to affect the global economy.

    Another significant consequence of the conflict environment is the erosion that has emerged with regard to international law and the normative order. The conduct of military operations without United Nations Security Council resolutions, the gradual expansion of exceptions to the prohibition on the use of force and the proliferation of attacks on civilian infrastructure have weakened the binding force of the international normative framework. This is assessed not as an exception peculiar to the Middle East but as a harbinger of an international environment in which the thresholds concerning the use of force are lowering on a global scale. The weakening of the normative framework both widens the operating space of middle powers and creates a riskier international environment.

    The new balances that have taken shape in the region in the aftermath of the operations have paved the way for an increase in the diplomatic effectiveness of China and Russia. China’s mediation between Iran and Saudi Arabia in 2023 served as the most concrete indicator of Beijing’s growing role in regional diplomacy. Russia by virtue of its military presence in Syria and the strategic cooperation it has developed with Iran continues to maintain the position of an actor that cannot be neglected in the Middle Eastern equation. Both countries pursue a strategy of enhancing their diplomatic and economic influence by exploiting the gaps created by the military engagements of the United States in the region. This is noted as a development that reinforces the multipolar character of the power struggle in the Middle East.

    Iran’s Strategic Resilience Model: Lessons for Turkey

    Iran’s ability to withstand decades of international sanctions, military threats and covert operations while steadily expanding its regional influence represents a case of strategic resilience that holds instructive value for Turkey. The Iranian experience demonstrates that a state can offset conventional military inferiority through the systematic cultivation of asymmetric capabilities, ideological mobilisation and the construction of alternative economic and diplomatic networks beyond Western dominated channels. Turkey seeking to chart an autonomous path in a turbulent strategic environment would do well to study both the achievements and the shortcomings of the Iranian model.

    The cornerstone of Iran’s strategic approach lies in its long term investment in indigenous defence industries and missile technology. Faced with arms embargoes and technology denial regimes Iran built a domestic military industrial complex capable of producing ballistic missiles with varying ranges, unmanned aerial vehicles and air defence systems. This drive for self sufficiency transformed a vulnerability into a source of strategic leverage. For Turkey the Iranian case reinforces the vital importance of the ongoing indigenous defence programmes such as the KAAN National Combat Aircraft, the HİSAR air defence family and the various unmanned platforms. True strategic autonomy requires the capacity to produce critical military technologies without external dependency.

    Iran’s skilful use of proxy forces and asymmetric tactics offers another dimension for comparative analysis. Tehran has mastered the art of projecting power through non state actors while avoiding direct state to state confrontation that would expose its conventional weaknesses. This approach has allowed Iran to impose costs on technologically superior adversaries and to maintain strategic depth across multiple theatres. While Turkey’s strategic culture and alliance commitments differ substantially from Iran’s, the principle of developing flexible and cost effective instruments of influence beyond conventional military structures merits careful consideration. Turkey’s evolving defence doctrine already incorporates elements of asymmetric thinking as demonstrated by the effective deployment of unmanned systems in various operational environments.

    Perhaps the most salient lesson from the Iranian experience concerns economic resilience under sanctions. Iran’s ability to sustain its economy through sanctions evasion strategies, barter trade mechanisms, cryptocurrency utilisation and the cultivation of alternative financial channels provides a template for reducing vulnerability to Western economic coercion. Turkey which has also faced economic pressure and sanctions threats from its NATO allies would benefit from studying these mechanisms. The development of trade corridors independent of Western financial infrastructure and the deepening of economic ties with Russia, China and the broader Eurasian space represent steps already being taken in this direction.

    The Iranian case also carries cautionary lessons that Turkey should heed. Excessive reliance on ideological mobilisation and proxy warfare has entailed significant costs for Iran in terms of diplomatic isolation, brain drain and the erosion of soft power. The model of strategic resilience that Turkey should pursue must differ fundamentally in that it combines military and economic self sufficiency with democratic legitimacy, cultural attractiveness and diplomatic openness. Turkey’s comparative advantage lies precisely in its ability to synthesise strength and autonomy with the soft power generated by its historical and cultural connections, its democratic institutions and its economic dynamism.

    In essence Iran’s asymmetric success teaches that a state can carve out substantial strategic space even under conditions of intense external pressure provided it adopts a long term perspective, invests in indigenous capabilities and diversifies its international partnerships. Turkey with its larger economy, stronger industrial base, deeper state tradition and more advantageous geopolitical position possesses the potential to implement a more successful and sustainable version of strategic autonomy. The key lies in drawing the right lessons from the Iranian experience while avoiding its pathologies.

    Turkey’s Geopolitical Position and Strategic Horizon

    The Republic of Turkey by virtue of its geographical location sits at a unique intersection among Europe, Asia, the Black Sea, the Mediterranean, the Caucasus and the Middle East. This geopolitical reality affords the country significant strategic advantages while simultaneously bringing multidimensional risks and responsibilities. The control authority the Turkish Straits provide under the Montreux Convention, the maritime jurisdiction disputes generated by energy discoveries in the Eastern Mediterranean and the attribute of serving as the transit route for energy corridors in the Caucasus constitute the principal elements forming Turkey’s geopolitical weight. The conversion of these advantages into strategic gain requires the enhancement of institutional capacity and the development of long term planning capability.

    Turkey’s position within NATO which constituted the alliance’s southeastern flank during the Cold War period requires reassessment in today’s changing security environment. The security guarantees and military integration opportunities provided by the alliance have historically formed one of the fundamental pillars of Turkey’s defence policy. However the attitude displayed by NATO allies towards Turkey’s national security concerns particularly the support extended to the PKK/YPG terrorist organisation, the CAATSA sanctions and the restrictions on defence industry cooperation have deepened the crisis of confidence within the alliance. These developments have reinforced Turkey’s determination to reduce external dependency in defence procurement and accelerate the quest for strategic autonomy.

    Progress achieved in the defence industry stands among the most concrete examples of success in Turkey’s strategic autonomy objective. The enhancement of indigenous production capacity in areas such as unmanned aerial vehicles, armoured land vehicles, naval platforms and air defence systems has elevated the operational effectiveness of the Turkish Armed Forces while also positioning Turkey as a competitive actor in the global defence market. The KAAN National Combat Aircraft project, the GÖKTÜRK satellite systems and the HİSAR air defence family form the strategic components of the technological autonomy vision. These achievements carry significance not only in terms of military capability but also with regard to the construction of national self confidence and technological spillover effects.

    Energy security holds a central place in Turkey’s strategic calculations. The discovery of hydrocarbon resources in the Eastern Mediterranean, the commencement of production at the Sakarya gas field in the Black Sea and the operation of the TANAP and TAP natural gas corridor represent developments that give concrete form to Turkey’s objective of becoming an energy hub. The construction of the Akkuyu Nuclear Power Plant and the new nuclear projects planned in Sinop and Thrace constitute elements of the strategy of diversifying energy sources. The reduction of external dependency in energy and the transition from the position of a transit country to that of an energy trading centre are factors that directly affect Turkey’s economic security and diplomatic bargaining power.

    One of the fundamental strategic issues facing Turkey is the nature of the balance to be struck between maintaining relations with Atlantic institutions and deepening Eurasia centred cooperation. This dilemma stems from the differing interpretations of the concept of national interest across different political traditions. Approaches that advocate the preservation of the institutional guarantees provided by existing alliance structures draw attention to the risks that radical axis shifts could generate. An alternative approach argues that the structural transformation of the global balance of power has rendered traditional alliance models dysfunctional and has made new strategic orientations imperative. The opportunities and risks inherent in both approaches necessitate a comprehensive strategic assessment.

    The conversion of geopolitical advantages into lasting power requires the enhancement of institutional capacity, the strengthening of the education system and the incentivisation of scientific production. It is not possible to rise to the upper ranks of global competition by relying solely on geographical location without effecting a transition to a high value added production structure. The extension of the successes Turkey has achieved in the defence industry to other sectors, the realisation of a similar breakthrough in the civilian technology domain and the increase of high technology exports will form the economic foundations of strategic autonomy. Investments in human capital constitute the most critical component of this transformation.

    The proposal for a Turkey Russia China alliance voiced by Nationalist Movement Party Chairman Devlet Bahçeli in September 2025 stands as a striking intervention with regard to the reflections of Eurasia oriented strategic quests within the political establishment. Bahçeli’s characterisation of this proposal as the most suitable option against what he termed the evil coalition of the United States and Israel demonstrates that debates regarding alternatives to Western centric alliances are increasingly settling onto the agenda of mainstream politics in Turkish foreign policy. The feasibility of such proposals depends on the degree of domestic political consensus and the level of institutional preparedness alongside the international conjuncture. Historical experience indeed reveals that radical strategic transformations can only succeed on the basis of strong societal consensus and comprehensive planning.

    National Unity, Institutional Renewal and the Home Front

    The ability of states to succeed in international competition depends as much on preserving their internal cohesion as on the effectiveness of their foreign policy strategies. The reduction of societal polarisation, the strengthening of common objectives and the enhancement of the effectiveness of institutional structures are among the integral elements of strategic capacity. The understanding of national unity requires that different segments of society, ethnic groups and political inclinations can converge around a shared vision of the future. While political competition is accepted as part of the natural functioning of democracies, the establishment of a broad ground of consensus on fundamental state goals and national security matters is regarded as a precondition of societal resilience.

    The founding philosophy of the Republic was built on the principles of independence, popular sovereignty, secularism, science and modernisation. These principles should be treated not merely as periodical political preferences but as the constitutive values of Turkish modernisation. The Six Arrows of the Republican People’s Party: republicanism, populism, nationalism, secularism, statism and reformism have taken their place in history as the programmatic expression of this founding philosophy. The party programme updated at the Thirty Ninth Ordinary Congress held by the party in 2025 offers a significant reference framework regarding how these principles should be interpreted under contemporary conditions. The continuity of the link between founding principles and current policies is a factor that determines the relationship between the historical missions of political parties and their societal legitimacy.

    The alignment between the historical missions of political parties and their current policies is important for the healthy functioning of a democratic system. The ability of well established parties to strike a balance between their inherited ideological legacy and present day societal realities is necessary both for the continuity of their political identity and for the confidence of their social base. Calls for the Republican People’s Party to reorganise the state and the nation from where it left off in 1938 can be read as an expression of a demand for a return to the founding philosophy and historical mission of the party. The integration of these calls with the perspective of the Turkish National Democratic Revolution can be assessed in terms of establishing an organic link between historical legacy and contemporary needs.

    The fortification of the home front does not signify the suppression or homogenisation of differing views. On the contrary the free expression and competition of differing views in a democratic political system is the source of societal dynamism and creativity. What is meant by the concept of the home front is the formation of a societal consensus around fundamental state goals such as national security, independence, territorial integrity and development. This consensus without eliminating competition among political parties should serve as a common denominator that ensures national interests are placed above partisan interests. Strong societies are those that can act around shared goals while preserving diversity.

    Institutional renewal is not a matter confined to the political sphere. The transformation of the education system in line with the requirements of the age, the strengthening of the predictability and impartiality of the legal order and the enhancement of efficiency and accountability in public administration constitute the cornerstones of institutional renewal. The elevation of the scientific production capacity of universities, the increase of research and development expenditure and the cultivation of qualified human capital form the intellectual infrastructure of the strategic autonomy objective. Structural reforms to be implemented in these areas are among the factors that will directly affect Turkey’s international competitiveness.

    The healthy functioning of Turkey’s internal dynamics is one of the determinants of the strategic direction to be pursued in foreign policy. The sustainability of domestic political stability, the enhancement of economic performance and the strengthening of societal consensus constitute the preconditions for the display of a more effective and independent posture in foreign policy. National power elements taking greater initiative and the enhancement of coordination among state institutions will elevate Turkey’s effectiveness in the international arena. The fortification of the home front must be regarded as an indispensable precondition of the goals of national independence and strategic autonomy.

    The objective of Turkey rising to the position of a pivotal state that will serve as a backbone in the international system is directly related not only to foreign policy choices but also to the success of internal institutional transformation. The accumulation of a state tradition spanning five thousand years can be converted into a meaningful strategic advantage when combined with an institutional modernisation aligned with the imperatives of the age. The balanced synthesis to be established between historical depth and future vision will be the fundamental factor that will determine Turkey’s position in this critical period in which the international system is being reshaped. The concept of state reason points precisely to the institutional memory and analytical capacity that make such strategic syntheses possible.

    The Eurasian Perspective, Development Model and Future Vision

    Assessments that the centre of gravity of the world economy is gradually shifting towards Asia have moved beyond being merely an academic observation and have become a phenomenon that influences the strategic planning of states. The growth performances of Asian economies such as China, India, Indonesia and Vietnam are reshaping the global map of production and trade. Data from the International Monetary Fund and the World Bank reveal that the share of Asia in global gross domestic product is steadily increasing while the relative weight of developed Western economies is declining. This structural transformation creates both strategic opportunities and new competitive dynamics to which countries located in the Eurasian geography such as Turkey must adapt.

    The Eurasian perspective represents for Turkey a comprehensive strategic framework that goes beyond alignment with a single country or bloc and denotes the diversification of economic, diplomatic and cultural relations across a vast geography. This framework regards cooperation with the Russian Federation in the fields of energy and security, infrastructure investments and trade relations with the People’s Republic of China, cultural and economic integration with the Central Asian Turkic republics, regional security dialogue with Iran and technology partnerships with India as components of the same strategic horizon. This multidirectional and multilayered approach rejects unconditional dependence on any power centre and makes possible a flexible strategic posture centred on national interests.

    The development experience of the People’s Republic of China constitutes an example that merits examination with regard to state led industrialisation, long term planning and the priority accorded to infrastructure investments. That said the necessity for each country to develop a development approach suited to its own historical and social conditions rather than directly copying the development models of other countries must be emphasised. Turkey’s distinctive social structure, democratic political tradition, geopolitical location and human capital profile form the parameters of an original development strategy. While lessons can be drawn from China’s infrastructure investments and industrial policies, a roadmap suited to Turkey’s own societal dynamics and historical accumulation must be constructed.

    Platforms such as the Eurasian Economic Union, the Shanghai Cooperation Organisation and BRICS offer Turkey alternative channels for economic integration and diplomatic dialogue. An arrangement akin to a customs union with the Eurasian Economic Union could enable Turkey to diversify its trade strategy in the face of the customs union deadlock it experiences with the European Union. The expanding agenda of the Shanghai Cooperation Organisation offers multilateral cooperation opportunities in areas extending from energy security to counterterrorism and from the fight against drug trafficking to cyber security. The question of whether the relationship Turkey will establish with these platforms will be complementary in nature to its existing ties with Atlantic institutions or will replace these ties forms the essence of strategic choices.

    Breakthroughs to be achieved in science, technology and education will form the foundations of economic independence and strategic autonomy. It is not possible to rise to the upper ranks of global competition without effecting a transition to a high value added production structure. Turkey’s long term goal can be defined as becoming an influential pivot state in economic, cultural, scientific and diplomatic fields rather than remaining merely a regional actor. The realisation of this goal requires elevating the ratio of research and development expenditure to gross domestic product, increasing high technology exports, cultivating qualified human capital and strengthening an innovative entrepreneurship ecosystem.

    Proposals for Turkey to leave NATO and renounce its European Union candidacy point to the instrumental dimension of the Eurasian perspective. Such radical strategic choices necessitate a comprehensive cost benefit analysis, a careful assessment of the international conjuncture and the construction of societal consensus. Questions of how to close the security gap that would be generated by renouncing the collective defence guarantees provided by NATO membership, how to manage the economic costs of terminating the customs union relationship with the EU and to what extent alternative alliance structures are reliable are the principal matters that strategic planning must answer.

    Turkey’s most important strategic priority in the period ahead is to rise to the position of a pivotal state that will serve as a backbone in the international system by combining the accumulation of a five thousand year state tradition with the requirements of the age. This vision requires the simultaneous operation of strong institutions, societal consensus, a productive economy and strategic reason. Raising the Turkish Nation to an enviable level of prosperity and transforming the Republic of Turkey into one of the world’s foremost centres of attraction will only be possible through the fortification of the home front, the enhancement of institutional capacity and the courageous implementation of sound strategic choices. The shifting global power balances open new windows of opportunity for prepared and resolute states; what matters is the ability to realise the visionary leadership and institutional transformation that these windows demand.

    References

    Acharya, A. (2018). The End of American World Order. Cambridge: Polity Press.

    Allison, G. (2017). Destined for War: Can America and China Escape Thucydides’s Trap? Boston: Houghton Mifflin Harcourt.

    Bahçeli, D. (2025, 18 September). Turkey Russia China alliance statement. TBMM Group Meeting Speech. DW Türkçe.

    Breslin, S. (2021). China’s Global Vision and Actions: Reactions to Belt, Road and Beyond. Cheltenham: Edward Elgar Publishing.

    Brzezinski, Z. (1997). The Grand Chessboard: American Primacy and Its Geostrategic Imperatives. New York: Basic Books.

    Buzan, B. and Lawson, G. (2015). The Global Transformation: History, Modernity and the Making of International Relations. Cambridge: Cambridge University Press.

    CHP 39th Ordinary Congress and the New Party Programme. (2025). Ankara: Republican People’s Party Publications.

    CHP’s Six Arrows Principles. Republican People’s Party Official Website.

    Cooley, A. and Nexon, D. (2020). Exit from Hegemony: The Unraveling of the American Global Order. New York: Oxford University Press.

    Dugin, A. (2014). Eurasianism: The New Face of Geopolitics. Istanbul: Kaynak Yayınları.

    Fidan, H. (2024). Strategic Vision of Turkish Foreign Policy. Ministry of Foreign Affairs Publications.

    Gözen, R. (2022). Turkish Foreign Policy: Strategy, Identity, Transformation. Istanbul: Timaş Yayınları.

    Haass, R. (2017). A World in Disarray: American Foreign Policy and the Crisis of the Old Order. New York: Penguin Press.

    Ikenberry, G. J. (2020). A World Safe for Democracy: Liberal Internationalism and the Crises of Global Order. New Haven: Yale University Press.

    Iran Lebanon Hezbollah Yemen Houthi War: The Defeat of the US Gulf States EU NATO Israel. (2026). Global Power Balances Assessment Report. Küre Yayınları.

    Karpat, K. H. (2015). History of Turkish Foreign Policy. Istanbul: Timaş Yayınları.

    Kissinger, H. (2014). World Order. New York: Penguin Press.

    Mearsheimer, J. J. (2014). The Tragedy of Great Power Politics. New York: W. W. Norton and Company.

    Morgenthau, H. J. (2006). Politics Among Nations: The Struggle for Power and Peace (7th ed.). New York: McGraw-Hill.

    Nye, J. S. (2021). Soft Power: The Means to Success in World Politics. New York: PublicAffairs.

    Öniş, Z. and Kutlay, M. (2020). The New Age of Hybridity and Clash of Norms: China, BRICS, and Challenges of Global Governance in a Post Liberal International Order. Global Policy, 11(3), 305-315.

    Pape, R. A. (2005). Dying to Win: The Strategic Logic of Suicide Terrorism. New York: Random House.

    Presidency of Strategy and Budget. (2024). Twelfth Development Plan (2024-2028). Ankara.

    SETA. (2025). Turkey’s Geopolitical Position and Strategic Importance. SETA Security Radar Report. Ankara.

    SIPRI. (2025). SIPRI Yearbook 2025: Armaments, Disarmament and International Security. Stockholm: Oxford University Press.

    Stiglitz, J. E. (2017). Globalization and Its Discontents Revisited: Anti Globalization in the Era of Trump. New York: W. W. Norton.

    The Regional and Systemic Crisis: The US Israel Iran War. (2026). İRAM Center Report. Tehran Studies Centre.

    Turkish Ministry of National Defence. (2025). Turkish Defence Industry Strategy Document. Ankara.

    Walt, S. M. (2019). The Hell of Good Intentions: America’s Foreign Policy Elite and the Decline of U.S. Primacy. New York: Farrar, Straus and Giroux.

    Waltz, K. N. (2010). Theory of International Politics. Long Grove: Waveland Press.

    War and Power Balances in the Middle East. (2025). ORSAM Report No: 245. Ankara.

    Yetkin, M. (2025, 19 September). Devlet Bahçeli’s Turkey Russia China alliance proposal. Yetkin Report.

    Zakaria, F. (2020). Ten Lessons for a Post Pandemic World. New York: W. W. Norton.

    2025-2026 Iran Israel Conflict. (2026). Küre Encyclopedia: Contemporary Military Conflicts. Istanbul: Küre Yayınları.

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.

  • BARINMA SORUNU

    BARINMA SORUNU

    KİRA…

    Genç bir hanımefendi…

    Doktor…

    Bodrum’a geliyor doktorluk yapacak…

    Bir ev buluyor, beğeniyor, kiralamak için ev sahibiyle görüşüyor…

    ***

    Kira olarak aylık 100 bin lira ve 5 aylık sezon kirası da peşin isteniyor…

    Yani 500.000 Türk lirası…

    Nakliye…

    Sigorta, abonelik ücretleri hariç…

    ***

    Doktor çaresiz gidiyor 20 bin lira verip bir çadır alıyor.

    Çadırcıların olduğu yerde aylık 18 bin liraya bir yer kiralıyor…

    Yerleşiyor…

    Çadırda kalıyor doktor…

    *** 

    Vah güzel ülkem vah ne hale geldi…

    Doktor maaşıyla bile bir ev kiralanamıyor..

    Derken öğrendim; doktor hanımefendi meğer “turizm doktoru” imiş…

    ***

    Turizm doktoru…

    ***

    Ne demekse!..

    ***

    Böyle bir meslek olduğunu ilk defa duydum…

    Maaşını kim veriyor çok merak ettim…

    Babası mı?..

    Yoksa devletimiz mi?

    ***

    Doktor dedikleri bildiğimiz

    Turizm uzmanı 

    olabilir mi acaba?

    Doktorlukta mı ayağa düştü yoksa?

    ***

    Neyse bu genç doktor (!) hanımefendi

    yazın bu çadırda kalıp kışın barınmak için başka bir ülkeye seyahat edeceğini söylemiş…

    *** 

    Yani!..

    Tuzu kuru, zengin bebesi…

    Ve!..

    Paylaşımlarına ve takipçi sayısına bakınca anlıyorsunuz ki doktor klasik “Medya Maymunu” ymuş…

    ***

    Geçenlerde de bir haberde okumuştum…

    Beyefendiye soruyorlar ne iş yapıyorsunuz, diye…

    Seyahat Psikoloğuyum, diyor…

    Seyahat Psikoloğu…

    ***

    Kim ne soruyor, o ne cevap veriyorsa artık…

    *** 

    Kimbilir bunlara benzer daha ne meslekler var?

    ***

    Bu mesleklerin “Muskacılıktan” ne farkı var acaba?

    Yoksa birileri;

    “Muskacı”

    “Cinci”

    “Üfürükçü”

    “Falcı” denmesinden utandıkları için mi bu unvanları buldular, çok merak ediyorum…

    ***

    Kıyak işler bunlar…

    ***

    Laf aramızda Bodrum da bir ev kirası aylık 100 bin lira…

    Yıllık 1 milyon 200 bin lira..

    Yemek içmek…

    Fatura…

    Sair doğal harcamalar hariç…

    *** 

    Ocak söndürür bu rakamlar ocak…

    Yoksulluk sınırı 118 bin küsur lira olmuş…

    Asgari ücret 28.075.-lira…

    ***

    Laf aramızda ödeyenler olmasa bu fiyatlar oluşmaz…

    Ödeyenler var demek ki…

    Bu arada;

    Ev sahipleri burunlarından kıl aldırmıyor…

    *** 

    Hepsinin bir avukatı var, kendilerine ulaşmak, kira konusunu ve sorunları görüşmek Vali’ye ulaşmaktan daha zor…

    ***

    Kiracılarla görüşmeye, muhatap olmaya tenezzül bile etmiyorlar…

    ***

    CHP’ne 7 yıldır kurulan tuzakları..

    Oynanan ayak oyunlarını..

    Butlanı…

    Silivri zindanlarında yaşanan hukuksuzlukları..

    Saltanatı..

    Bahçeli’nin fırıldak gibi dönüşünü..

    Konuşmaktan bunları konuşamıyoruz…

    *** 

    Ne diyeyim?

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 18.06.2026 17.52

  • ŞAPKANIN ARDINDAKİ NEFRET

    ŞAPKANIN ARDINDAKİ NEFRET

    Pek çok siyasal İslamcı görünen ama aslında dış güçlerin içimizdeki taşeronu görevli yazar, çizer, imam, müftü, vaiz, siyasetçi görünümlü, Türk ve Türklükten nefret eden Atatürk karşıtı kişiler; sık sık şapka üzerinden bu ülkenin kurucusuna kinlerini kusarlar.

    Geçtiğimiz 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nda da Akit yazarı A. İ. Karahasanoğlu yaptığı Tv konuşmasında: “Fötr Şapka İngiliz Şapkasıdır” diyerek aklı sıra hem Bayrama hem Türklüğe, hem de Atatürk’e kinini kustu.

    Şanlı kutlamalara aklınca gölge düşürdü.

    Hadi oradan hadsiz.

    Soralım o zaman:

    Burası neresi? 

    Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devleti değil mi?

    Vatan toprağında yaşayanlar da Türk değil mi?

    Fötr şapka İngiliz’in de;

    Arap sarığı Türk’ün mü?

    Fes şapkası Türk’ün mü?

    Şöyle geriye bir bak. 

    Bin yıldır Türk’ün şapkası Kalpak ve kızılbörk değil mi?

    Ama sizin Türk’ün her şeyi ile kavganız var. Emir aldığınız, emir komuta merkezinin öyle söylemenizi istediği için böyle konuşuyorsunuz.

    Yıllarca Arap sarığı takmadınız mı, Müslüman şapkası diye?

    Kaldı ki bu fötr, sadece törenlerde vekillerin kullandığı ama bu asil halkın kullanmadığı fötr şapkanın ardına sığınıp bu asil ulusa laf söylemenin, çoşkulu gününe gölge düşürmenin hadsizliğinde boğulun emi:

    Amaç şapka değil.

    Şapka araçlığıyla ATATÜRK hazımsızlığı.

    Siz ne kadar yırtınsanız da bu milletin kurtarıcısını bu asil milletin gönlünden çıkaramayacaksınız. O kervan hep yürüyecek.

                                                   ************

    Ülkenin kalkınmışlığının göstergesi nedir?

    Yoksul vatandaşlarına devlet desteği mi yoksa herkesin yoksulluk çekmeden, kimselere muhtaç olmadan yaşaması mı?

    Sn. Erdoğan bir konuşmasında güya bir övünç meselesiymiş gibi: “Biz geldiğimizde iki buçuk milyon fakire destek veriyorduk, şu an on yedi buçuk yoksula destek vermekteyiz.” Mealinde açıklamada bulunmuş.

    Soralım şimdi.

    Bu, kalkınmışlığın; kişi başı milli gelirin: 18 bin Dolar olduğunun göstergesi mi oluyor?

    Ekonomi bilmek demek ki böyle bir gösterge imiş.

    Esen kalınız.

  • SEÇİM

    SEÇİM

    SEÇİLİYOR…

    Öyle bir çağda (Rant çağı) dünyaya geldik ki…

    Bırakın refah ve huzur içinde yaşamayı:2002 yılından bu yana anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan fitil fitil getiriyorlar…

    ***

    Binlerce yıllık insanlık tarihinde AKP’ne ve onun yobaz, din tüccarı Recep Tayyip Erdoğan’a denk gelmek bence iyi bir insanın yaşayabileceği en büyük talihsizlik…

    *** 

    Asıl talihsizlik ise dünyanın gıpta ettiği, devrimlerini sahiplendiği, heykelini diktiği Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e 

    Sırt çeviren bir kesimle aynı havayı solumak ve onlara benzemek…

    *** 

    AKP’de MHP’de Bahçeli ve Erdoğan’da işlerini iyi yapıyorlar…

    Yapmaya da devam edecekler…

    Ben kızmıyorum, sizde kızmayın…

    ***

    Cumhuriyeti kolayca kurmadık ki kolayca yıktıralım dedik..

    Şakır şakır yıkıyorlar…

    Yapamazlar, yaptırmayız dedik…

    Çatır çatır yapıyorlar…

    ***

    Seyrediyoruz…

    ***

    Kimse kusura bakmasın suçlu biziz…

    Hepimizin dahli, parmağı var bu işte…

    Ne vatana sahip çıkabildik, ne CHP’ye…

    ***

    Pısırıklığımızın…

    Korkaklığımızın ve  sorumsuzluğumuzun bedellerini ödüyoruz…

    Ata’ya, kimliğimize, kültürümüze ve tarihimize ihanet etmenin cezasını çekiyoruz…

    *** 

    Rezil bir kumpas sonrasında CHP devre dışı bırakıldı…

    Asırlık parti bir mahkeme tarafından kayyuma devredildi…

    Hukuk paramparça edildi ve yıkıldı…

    Hepimiz altında kaldık…

    ***

    Seyrediyoruz…

    *** 

    İsnat edilen hiçbir suçun ispat edilmeyen, delil gösterilmeyen CHP’li İBB başkanı Ekrem İmamoğlu bir yıldan fazladır Silivri’de dört duvar arasında…

    *** 

    Adında ADALET yazan simgesi AMPUL olan bir parti ülkeyi hemen her alanda ve açıdan karanlığa gömdü…

    Yine seyrediyoruz…

    ***

    Ne dediyse tersini yaptı…

    Tarihe halkına en fazla yalan söyleyen lideri olarak geçti…

    Adaleti yok etti…

    Yargıyı kendi kafasına göre dizayn etti…

    ***

    Ülkenin kazanımlarını yandaşlarına peşkeş çekti…

    Hazineyi boşalttı…

    Faizi…

    Kumarı, bahisleri, organ ve uyuşturucu ticaretini legalleştirdi…

    ***

    Yine seyrediyoruz…

    ***

    İnsan hak ve özgürlüklerini rafa kaldırdı…

    Yargı ve eğitim sistemini yıktı…

    Yoksuldan alıp özellikle yandaş “varsıllara” boca etti…

    Muhalifleri zindana tıktı…

    Ülkeyi böldü…

    Toplumu ve kurumları ayrıştırdı…

    ***

    Kendileri için ayrıcalıklı sınıflar yarattı…

    Kadınları kapattı, çağdışı haremlik selamlık uygulamasını devreye soktu…

    ***

    İmam nikahını resmileştirerek fuhuşun kılık değiştirmesini sağladı…

    Tarikatları destekleyerek

    çocuk evliliklerinin ve doğumun artmasına vesile oldu…

    ***

    Sıfırdan geldi dünyanın en zengin 10 liderinin arasına girdi. (8 nci)

    Tüm siyasi hayatı boyunca yasa dışı, illegal ve ahlaksız eylemleri yaptı…

    ***

    ABD başkanlarının kuklası oldu…

    Türk Ordusunu ABD istedi diye paramparça etti…

    Emir komuta sistemini bozdu…

    ***

    Suriye’nin dinci terör örgütü HTŞ tarafından işgaline yardım etti…

    ***

    Türkiye tarihi boyunca ilk defa uluslararası terörü destekleyen ülkeler listesine alındı…

    *** 

    Halk yoksulluktan kırılırken

    İsraf…

    Ve saltanat içinde (ailece) yüzüyor…

    Milletin parasını har vurup harman savuruyor…

    *** 

    Yazmakla bitmiyor ve yazarken ben utanıyorum…

    Gelelim zurnanın zort dediği yere…

    SEÇİLİYOR…

    Evet…

    Deve diken meselesi gibi SEÇİLİYOR…

    ***

    Her türlü pislik, her türlü ahlaksızlık apaçık oradayken SEÇİLİYOR kardeşim…

    ***

    Nasıl seçiliyor, neden seçiliyor anlamak mümkün değil ama konuşmanın da bir alemi yok…

    İlk satırlarda yazdığım gibi…

    Suçlu biziz; suç bizde…

    ***

    Topraklarımıza…

    İtibarımıza…

    Ülkeye…

    Cumhuriyete…

    Sandığa…

    Demokrasiye…

    Özgürlüğümüze haklarımıza sahip çıkamadık…

    *** 

    Sinmişiz ve seyrediyoruz…

    ***

    Şansımız mı, kaderimiz mi böyle…

    Hadi siz karar verin…

    SEÇİN(!)

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 18.06.2026 12.30