Bir ittifakın klinik ölümünü ilan eden tarihsel dinamikler ile bu ölümü kabullenemeyen siyasi iradenin son anlarında ortaya koyduğu hamleleri yorumlama gerekliliği, günümüz jeopolitiğinin en çarpıcı açmazlarından birini oluşturmaktadır. Fransız düşüncenin meşhur “beyin ölümü” tespitinden bu yana NATO, ortak tehdit algısından yoksun, uyumsuz çıkarların çarpıştığı devasa bir bürokratik gövde olarak ayakta kalmaya çalışmaktadır. Stratejik akıl ile operasyonel beden arasındaki bağın koptuğu bu yapı, varlığını sürdürebilmek için sürekli yeni düşmanlar icat etmek zorunda kalan bir güvenlik aygıtına dönüşmüştür. İşte tam da bu noktada, ölmüş bir bedeni diriltmenin imkânsızlığına rağmen Ankara’da sahne alacak olan toplantı, jeopolitik inkârın en güncel dışavurumu olarak okunmalıdır. İran’a uzanan Direniş Ekseni’nin askeri, ekonomik ve ideolojik kazanımlarının yarattığı gölgede gerçekleştirilecek bu buluşma, ittifakın küllerinden doğma çabasının neden nafile olduğunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermeye adaydır.
Klinik Ölüm ve Diriliş Mitosu
NATO’nun beynini temsil eden stratejik akıl, 1990’lardan itibaren kendini var eden ötekiyi kaybetmiş; sürekli yeni düşman inşa etme çabası ise aşırı gerilmiş bir lastik gibi kopma noktasına gelmiştir. Afganistan ve Irak deneyimleri, bu askeri aklın konvansiyonel üstünlüğünü siyasi zafere tahvil edemediğini bütün dünyaya ispatlamıştır. Bugün gelinen aşamada, ölen yalnızca operasyonel kapasite değil; bizzat ittifakın jeopolitik ruhudur. Soğuk Savaş’ın iki kutuplu dünyasında anlamlı olan kolektif savunma mantığı, çok kutuplu ve asimetrik tehditlerle örülü günümüz dünyasında işlevsiz hale gelmiştir. Eski Varşova Paktı ülkelerinin ittifaka dahil edilmesiyle genişleyen coğrafya, ortak stratejik kültürü seyreltmiş; Akdeniz’den Baltık’a, Karadeniz’den Kuzey Atlantik’e uzanan bu dağınık gövde, tutarlı bir tehdit tanımı etrafında kenetlenemez olmuştur. Ankara’daki toplantı, bu klinik ölümü görmek istemeyen çevrelerin, bedeni diriltmek adına düzenledikleri bir elektroşok denemesidir. Ancak bu deneme, İran’ın ve müttefiklerinin bölgesel mimariyi dönüştüren kazanımlarının gölgesinde icra edilmektedir; bu durum, diriliş mitosunu daha baştan çürüten bir gerçeklik olarak ortada durmaktadır.
Direniş Ekseni’nin Gölgesinde Kaybeden Refleksi
Bugünkü jeopolitik denklemin özgünlüğü, Direniş Ekseni’nin konumlanışında saklıdır. İran, Irak, Yemen, Lübnan ve Filistin hattında şekillenen gayri nizami devlet-dışı yapılar ve onların devlet müttefikleri, NATO’nun konvansiyonel üstünlüğünü etkisiz kılacak bir asimetrik derinlik inşa etmiştir. Direniş Ekseni, yalnızca toprak kontrolü sağlamakla kalmamış; aynı zamanda Batı anlatısının meşruiyetini de erozyona uğratmıştır. İran’ın nükleer eşik devleti statüsü, Husilerin Kızıldeniz’de küresel tedarik zincirlerini tehdit edebilme kabiliyeti, Hizbullah’ın caydırıcı füze envanteri ve Irak’taki Haşdi Şabi yapılanmasının devlet içinde kurumsallaşması, Atlantik ötesi gücün bölgedeki hareket alanını radikal biçimde daraltmıştır. Direniş Ekseni, aynı zamanda Çin ve Rusya’nın sağladığı diplomatik himaye ve teknolojik transferlerle küresel bir dayanışma ağına eklemlenmiş durumdadır. İttifakın yeni üyeleriyle birlikte Ankara’da yapmayı planladığı hamle gösterisi, işte bu asimetrik zaferler silsilesinin yarattığı ağır bir gölge altında gerçekleşecektir. Sahadaki güç dengesi bu denli aleyhte şekillenmişken, Ankara’daki buluşma, gerçekliği dönüştürmekten ziyade, kaybeden tarafta kalmanın doğurduğu derin psikolojik rahatsızlığı depreştirmekten başka bir işleve sahip olamayacaktır.
Nafile Çabanın Stratejik Anatomisi
Diriltme çabasının nafileliği üç temel sacayağına oturmaktadır. Birincisi, Asya merkezli ekonomik ve güvenlik platformlarının yükselişi, NATO’nun Avrupa ve Türkiye üzerindeki jeoekonomik çekim gücünü sıfırlamıştır. BRICS’in genişleme dalgası, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün enerji ve güvenlik alanındaki kurumsallaşma adımları ve Kuşak-Yol projesinin Avrasya’yı demir ağlarla örmesi, Atlantik merkezli ticaret ve güvenlik mimarisinin alternatiflerini görünür kılmıştır. İkincisi, Türkiye’nin içinde bulunduğu çok boyutlu dış politika hattı, artık salt bir Atlantik aparatı olarak konumlanmasına izin vermeyecek kadar karmaşıktır. Türkiye’nin Suriye ve Irak sahasındaki askeri angajmanları, Rusya ile enerji ve güvenlik alanındaki pragmatik ortaklıkları, Çin ile gelişen ticari hacmi ve BRICS’e yönelik açık ilgisi, onu NATO içinde öngörülebilir bir müttefik olmaktan çıkarmıştır. Üçüncüsü, Direniş Ekseni’nin siyasi ve askeri dayanıklılığı, dış müdahaleyi caydıracak bir eşiğe ulaşmıştır. Yemen’de yıllarca süren yoğun bombardımana rağmen Ensarullah’ın askeri kapasitesini artırarak çıkması, bu dayanıklılığın en somut göstergesidir. Bu üç gerçeklik ortada dururken, Ankara’da toplanarak ölmüş beyni elektrik şoklarıyla uyandırmaya çalışmak, olsa olsa tarihsel bir boşluk anında tutulan nafile bir yas ritüeli olarak kayıtlara geçecektir. Yeni üyeler Finlandiya ve İsveç’in bu toplantıdaki varlığı, İskandinavya’nın tarafsızlık geleneğinden kopuşunu tescilleyen sembolik bir jest olmanın ötesine geçemeyecek; sahadaki güç dengesine somut bir katkı sunmayacaktır.
Sonuç
NATO’nun beyin ölümü geri döndürülemez bir jeopolitik realitedir ve bu realiteyi tersine çevirmeye dönük her girişim, er ya da geç tarihsel boşluğa düşmeye mahkûmdur. Ankara’daki toplantı, ölmüş bir bedenin uzuvlarını oynatmaya çalışan sonuçsuz bir refleks denemesi olarak görülmelidir. Bu buluşma, Direniş Ekseni’nin ve onu çevreleyen çok kutuplu koalisyonun gölgesinde, kaybedenlerden olma korkusunun tetiklediği stratejik bir depreşme halidir. İttifakın doğu kanadını tahkim etme, Türkiye’yi yeniden sıkı bir Atlantik çizgisine çekme ve İran’a karşı caydırıcı bir cephe kurma hedeflerinin hiçbiri, mevcut küresel geçiş çağında karşılık bulabilecek hedefler değildir. Avrupa ve Türkiye gibi aktörler, bu nafile diriliş çabasına angaje oldukları ölçüde kaybeden tarafta kalmaya mahkûm olacak; buna karşılık çok kutuplu gerçekliğe uyum sağlayan, egemen ve çok boyutlu bir dış politika hattı benimsedikleri takdirde, tarihin yeni kazanan halkasında yerlerini alacaklardır. Bahsi geçen toplantıyı bir başlangıcın değil, bir bitişin gürültülü habercisi olarak kayda geçirmek, jeopolitik okuryazarlığın asgari gereğidir.
Kaynakça
Macron, E. (2019). “NATO is experiencing brain death.” The Economist, 7 Kasım 2019.
Waltz, K. N. (2000). “Structural Realism after the Cold War.” International Security, 25(1), 5-41.
Parsi, T. (2017). Losing an Enemy: Obama, Iran, and the Triumph of Diplomacy. New Haven: Yale University Press.
Sakwa, R. (2017). Russia against the Rest: The Post-Cold War Crisis of World Order. Cambridge: Cambridge University Press.
Asad, T. (2007). On Suicide Bombing. New York: Columbia University Press.
Karaganov, S. (2021). “The Military Underpinning of the New World Order.” Russia in Global Affairs, 19(2), 24-41.
Ülsever, C. (2022). “Türkiye’nin Çok Boyutlu Dış Politikasında NATO’nun Konumu.” Uluslararası İlişkiler Dergisi, 19(74), 45-67.
Saikal, A. (2021). Iran Rising: The Survival and Future of the Islamic Republic. Princeton: Princeton University Press.






Bir yanıt yazın