Soğuk Savaş sonrası dönemde Atlantik ötesi ittifak, varlığını meşrulaştırmak için sürekli bir tehdit anlatısına ihtiyaç duymuştur. Kuruluş felsefesinin ötesine geçen bu askeri mekanizma, zamanla yalnızca üye devletlerin kolektif savunma refleksi olmaktan çıkmış; küresel ölçekte angajman ve kuşatma stratejilerinin uygulama aracı haline gelmiştir. Bu yapının derin kodlarına bakıldığında, ABD’nin anglosfer müttefiki İsrail ile kurduğu organik bağın, Batı Avrupa ve Kanada’yı da içine alan geniş bir coğrafyayı stratejik olarak hizalamak ve çevrelemek üzerine kurgulandığı görülmektedir. Türkiye’nin de bu denklemin içinde kritik bir menteşe işlevi gördüğü bu proje, uzun yıllar boyunca Avrasya’nın derinliklerine yönelik bir kontrol ve tehdit aygıtı olarak konumlandırılmıştır. Ancak son dönemdeki jeopolitik depremler, bu tek kutuplu tahakküm projesinin temellerini sarsmış durumdadır.
Tarihsel Blokun Stratejik Yenilgisi
ABD ve İsrail’in, NATO’nun resmi sınırlarını aşan ve özellikle İran merkezli Direniş Ekseni ile dolaylı olarak bu ekseni besleyen Çin, Rusya ve Kuzey Kore’yi hedef alan uzun vadeli yıpratma ve çevreleme stratejisi, sahada somut bir yenilgiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu yenilgi yalnızca askeri angajmanlarla sınırlı değildir; aynı zamanda anlatı savaşlarının, ekonomik yaptırımların ve diplomatik yalnızlaştırma çabalarının da başarısızlığa uğraması anlamına gelmektedir. Direniş Ekseni’nin dağıtılması hedefi, tam tersine bu yapıyı jeopolitik bir bloklaşmaya doğru itmiş; Batı’nın dışlayıcı politikaları, Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS+ gibi platformları küresel muhalefetin yeni çekim merkezleri haline getirmiştir. Bu düzlemde, ABD ve İsrail’in kontrolsüz güç kullanımına dayalı taktikleri, küresel kamuoyunda ve Batı blokunun kendi iç kamuoylarında derin bir sorgulama sürecini tetiklemiştir. Halklar nezdinde yükselen sorgulama dalgası, Atlantik merkezli güvenlik bürokrasilerinin uzun süredir kullandığı tehdit senaryolarının inandırıcılığını yitirmesine neden olmuştur.
Ankara’da Yeni Denklem Arayışı
İttifak içindeki bu meşruiyet krizi ve sahadaki stratejik tıkanıklık, yeni bir hamle gösterisine zemin hazırlamaktadır. ABD ve İsrail’in, kaybedilen ivmeyi geri kazanmak için NATO’nun yeni üyelerini de mobilize ederek, Avrasya’da son bir stratejik kart açma niyetinde olduğu değerlendirilmektedir. Ankara’da gerçekleşecek olan toplantı, bu bağlamda sembolik ve operasyonel bir dönüm noktasıdır. Türkiye’nin coğrafi ve siyasi kapasitesi kullanılarak, İran başta olmak üzere Direniş Ekseni, BRICS ülkeleri ve Şanghay İşbirliği Örgütü üyelerine karşı kolektif bir direnç noktası oluşturulmak istenmektedir. Bu hamle, aynı zamanda Avrupa’nın stratejik otonomi arayışlarını bastırmayı ve Türkiye’yi yeniden katı bir Atlantik çizgisine hizalamayı amaçlamaktadır. Ankara’daki buluşma, ittifak içindeki çatlakları onarma ve çok kutuplu dünyaya geçişi yavaşlatma provası olarak okunabilir. Ancak bu gösteri, direniş ekseninin ve yükselen güçlerin kazandığı stratejik derinlik karşısında gecikmiş bir refleks olmanın ötesine geçememe riski taşımaktadır.
Avrupa ve Türkiye’nin Eşikteki İkilemi
Avrupa’nın önümüzdeki günlerdeki konumu kritik bir belirsizlik içermektedir. Enerji krizleri ve ekonomik daralmalarla boğuşan kıta Avrupası, ABD ve İsrail’in maceracı askeri ajandalarına angaje olmak ile Avrasya’nın yükselen ekonomik koridorlarına entegre olmak arasında sıkışmıştır. Avrupa’nın, NATO’nun yeni cepheleşme politikalarına tam destek vermesi, küresel tedarik zincirlerinden kopuşu ve derin bir ekonomik çöküşü göze alması anlamına gelecektir. Türkiye ise çok daha hassas bir eşiktedir. Bir yandan asırlık Batı kurumsal yapısının içinde yer almanın getirdiği atalet, diğer yandan bölgesel gerçekliklerin ve ekonomik rasyonalitenin onu yönelttiği Asya merkezli platformlar arasında bir tercih yapması gerekecektir. Türkiye’nin Ankara’daki toplantıda Atlantik projesinin taşeronu rolüne bürünmesi, onu Direniş Ekseni ve yükselen Asya devletlerinin karşısında doğrudan bir cephe ülkesine dönüştürme tehlikesini barındırmaktadır. Buna karşın, denge siyasetini koruyarak BRICS ve Şanghay süreçleriyle ilişkilerini derinleştiren bir Türkiye, hem bölgesel barışın teminatı olacak hem de kaybeden tarafta kalma riskini bertaraf edecektir.
Batı merkezli dışlayıcı güvenlik şemsiyesinin ömrü, tarihsel ve ekonomik gerçeklikler tarafından sınırlanmaktadır. ABD ve İsrail’in başını çektiği kaybeden taraf, tek taraflı çıkarları dayatmakta ısrar eden ve çok kutuplu gerçekliğe direnen taraftır. Avrupa ve Türkiye’nin önümüzdeki dönemdeki konumları, bu kaybeden tarafla organik bağlarını ne ölçüde sürdürecekleri sorusuna verecekleri yanıtta gizlidir. Eğer Atlantik ötesi dayatmalar yerine egemen ulusal çıkarlarını ve Avrasya’nın kapsayıcı ekonomik mimarisini önceleyen bir hat benimsenirse, bu aktörler kaybeden tarafta kalmayacak, tam tersine yeni dünyanın kurucu aktörleri arasına gireceklerdir.
Kaynakça
Mearsheimer, J. J. (2014). The Tragedy of Great Power Politics. W. W. Norton & Company.
Waltz, K. N. (1979). Theory of International Politics. Addison-Wesley.
Parsi, T. (2017). Losing an Enemy: Obama, Iran, and the Triumph of Diplomacy. Yale University Press.
Sakwa, R. (2017). Russia against the Rest: The Post-Cold War Crisis of World Order. Cambridge University Press.
Kissinger, H. (2014). World Order. Penguin Press.
Stiglitz, J. E. (2016). The Euro: How a Common Currency Threatens the Future of Europe. W. W. Norton & Company.
Karaganov, S. (2021). The Military Underpinning of the New World Order. Russia in Global Affairs, 19(2), 24-41.
Uluslararası Kriz Grubu. (2023). Türkiye’nin Dış Politikada Denge Arayışı. Brüksel: ICG Raporları.






Bir yanıt yazın