Siyaset Bit Pazarında Demokrasi Yok Hükmünde: Peki Ne Yapmalı?

Okuma Süresi:

2–3 dakika
❤️

Siyaset dediğimiz şey, tabelada hâlâ “demokrasi” yazıyor ama içeri girince görüyorsunuz ki vitrindeki o parlak rejimin yerinde yeller esiyor. Meğer demokrasi, siyasetin bu kalantor bit pazarında yok hükmünde bir kararmış gümüşmüş; tezgâhtar bile farkında değil, çünkü çoktan hurdacıya satmış! Düşünsenize, seçim sandığı bile artık kutsal bir emanet değil; bu pazarda olsa olsa tezgâh altından verilen naylon bir poşet. Millet iradesini içine koyuyor, tezgâhtar “poşet paralı” demeden iradeyi başka torbaya dolduruyor. Peki bu kepazelik karşısında ne yapmalı? Oturup ağlamak mı, yoksa bu pazarın kaçınılmaz batışını seyrederken demokrasiyi kendi ellerimizle yeniden diriltmek mi?

Önce bir teşhis koyalım: Bu bit pazarının en büyük marifeti, her şeyi değersizleştirip “alınır satılır” hale getirmek. Korku, en ucuz tezgâhta satılıyor; “Al bir korku, ver bir oy, üstüne de susma hakkı hediye!” diye bağırıyor tellallar. Makam vaadi, vadeli çek gibi işlem görüyor; ilkeler, tezgâhın altına düşmüş birer bozuk para. Sadakat ise öyle bir para birimi ki sabah bir milletvekili ediyor, akşam bir belediye başkanı. Demokrasinin olmadığı yerde fikir çilesi de yok; varsa yoksa “kim ne kadar eğilebilir” yarışı. Bu manzarada demokrasiyi aramak, bit pazarında antika aramaya benzer; bulsan da gerçekliğinden şüphe edersin.

Peki ne yapmalı? İlk iş, bu pazarın fiyat etiketlerini toptan söküp atmak. Yani cesareti, korkunun bir adım önüne koymak. Unutmayalım, korku ucuzdur ama cesaret en pahalı ve en nadide maldır. Korkuyla yoğrulmuş bir siyaset ancak korkak bir toplum yaratır; oysa bu pazara giren yiğit, “Benim ilkelerim satılık değil, benim vicdanım kurdan etkilenmez” diyebilen kişidir. İkincisi, milletin hafızasını bu pazara karşı en büyük silah olarak kuşanmak. Çünkü bu pazar esnafı, millet unutsun diye dua eder; oysa millet unutmaz, sadece zamanını bekler. Her siyasi cambazın düştüğü an, o hafızanın defterine tek tek yazılır.

Üçüncüsü, demokrasiyi pazarlıktan kurtarıp yeniden bir “ahde vefa” rejimi haline getirmek. Yani sandığa atılan oyun, sadece beş yıllık bir kira sözleşmesi değil, bir emanet olduğunu dayatmak. Bu da yetmez, bu pazarın dilini deşifre etmek gerek: “Memleketin hayrına” diye başlayan her cümlenin altında “kendi cebimin hayrına” yazdığını halka gösteren bir hiciv dili, bir sivri kalem şart. Çünkü bu pazar, alaydan korkar; gülünç duruma düşmek, onlar için yargılanmaktan beterdir.

Nihayetinde, bu bit pazarı bir gün kepenk indirecek; çünkü sermayesi sadece korku ve menfaat olan bir dükkân, er geç iflas eder. O gün, demokrasi denilen o kayıp eşya, belki de hiç beklenmedik bir sandıktan, milletin ta kendisinden yeniden doğacak. Yeter ki biz, “ne yapmalı” sorusunu sormaktan ve yanıtını alana kadar pazarlıksız, tehditsiz, ilkeli bir şekilde ayakta kalmaktan vazgeçmeyelim. Ve unutmayalım: Bu pazarın en büyük kabusu, ucuza satın alamayacağı kadar dik duran bir omurgadır.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar