Sefa Yürükel
Gelin, gidin, görün; siyasetin bu görkemli bit pazarında bugün neler var neler! Tezgâhlar öyle kalabalık, fiyatlar öyle komik ki, “yok” denilen şeyin aslında “fiyatını soramadığınız” olduğunu anlıyorsunuz. Bakın şurada bir tezgâh: Üstünde “Satılık Beden” yazıyor. Düne kadar halkın arasına karışınca “halktan biri” pozu veren o bedenler, şimdi vitrin mankeni gibi tezgâha yatırılmış. Fiyatı ne mi? Bir akşam yemeği, bir bakanlık koltuğu, hatta bazen sadece “dosyanızı kapatalım” vaadi. Beden öyle ucuzlamış ki, artık selam vermek bile kiraya tabi!
Yan tezgâha bakın: “Satılık Ruh” yazmışlar. Ama dikkatli bakınca görüyorsunuz ki ruh diye sattıkları şey, içi boşaltılmış bir kavram. Ruhunu satanlar öyle bir hale gelmiş ki, ruhsuzlukları yüzlerinden akıyor; gözlerinin içine baksanız “burada daha önce bir vicdan oturuyordu” yazan bir tabela göreceksiniz. Ruhun fiyatı da değişken; kimi bir koltuk karşılığı ruhunu veriyor, kimi bir televizyon kanalına çıkmak için. En acısı da şu: Ruhunu satanlar, artık ruhlarının olmadığını bile unutmuş!
Biraz ilerleyin, “Satılık İrade” pankartı asılı bir tezgâh daha var. İrade dediğin milletin emaneti değil miydi? Bu pazarda öyle değil işte. İrade, çuval çuval satılıyor. Millet sandıkta “al bu irade benim” demiş, ama vekil efendi gelmiş, o iradeyi tartmış, biçmiş, “bir makam karşılığı devredilir” diye etiket yapıştırmış. İrade öyle bir şey ki burada, sünger gibi; korkunun suyunu çekince şişiyor, menfaat kuruyunca büzüşüyor. Gerçek iradeyi arayanlar ise “kalmadı” cevabıyla karşılaşıp boynu bükük dönüyor.
Daha bitmedi. Sırada “Satılık Şeref” var. Şeref, bu pazarın en hızlı tükenen malı; çünkü alan bir daha geri getirmiyor. Bir milletvekili düşünün, dün “haysiyet” diye kürsü yumrukluyordu, bugün aynı kürsüde “şerefimle yapıyorum” diye yapmadığını bırakmıyor. Oysa şeref, bir kez satıldı mı iade edilemeyen tek metadır. Ama bu pazarda öyle bir algı yaratılmış ki, şeref sanki mevsimlik bir aksesuar; yazın tak, kışın çıkar!
Ve nihayet, en lüks tezgâh: “Satılık Onur”. Onur, bu pazarın en pahalı ürünüydü eskiden; şimdi o da indirime girmiş. “Onurumu satmam” diyenlerin sesi azaldı, çünkü onurunu satanlar iktidar sofrasında başköşeye kuruldukça, onurunu cebinde taşıyanlar açıkta kaldı. Ama dikkat edin, onur öyle bir maldır ki, satınca paranın sesi hoş gelir ama o ses kesildiğinde geriye sağır edici bir sessizlik kalır. O sessizlik, aslında insanın kendine olan saygısının cenaze namazıdır.
Bu pazarın en büyük hüneri, her şeyi fiyatlandırıp hiçbir şeyi değerlendirmemektir. Beden, ruh, irade, şeref, onur… Hepsi etiketlenmiş, hepsi tezgâhta. Ama unutmayalım: Bu pazar bir gün batar. Çünkü sermayesi korku ve menfaat olan her düzen, er geç müşterisiz kalır. O gün, tezgâhlar toplanır, tellallar susar, fiyat etiketleri rüzgârda uçuşur. Geriye ne mi kalır? Milletin hafızası. O hafıza, kimin ruhunu kaça sattığını, kimin onurunu hangi indirimden kaptığını, kimin iradesini toptan fiyatına elden çıkardığını tek tek yazar. Ve bilirsiniz, milletin hafızası, bu pazarın en nefret ettiği şeydir; çünkü o, bedava olan tek gerçektir.
Satılık ya! Her şey satılık. Ama bir şey var ki asla satılık değil: O da bu satışı gören, kaydeden ve vakti gelince hesap soracak olan bu milletin ta kendisidir.



Bir yanıt yazın