Sefa Yürükel
Üniter Bağımsızlığın Karşılaştığı Yeni Tehdit
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ilkesi, Mustafa Kemal Atatürk’ün ifadesiyle “bilâ kaydü şart” bir egemenliktir. Bu egemenlik, devletin kendi toprakları üzerinde münhasır karar yetkisini ve her türlü dış vesayetten bağışıklığını zorunlu kılar. Ancak son yıllarda, NATO şemsiyesi altında gündeme getirilen yeni bir askeri yapılanma, bu temel ilkeyi doğrudan hedef alan bir nitelik taşımaktadır. Kurulma aşamasında olan ve İstanbul’da bir komuta merkezi ile Adana’da bir kolordu merkezi olarak yapılandırılmaya çalışılan bu çok uluslu güç yapısı, Türkiye’nin bağımsızlık ilkesine aykırıdır ve özünde bir işgal girişimidir. Bu yapının başına sembolik bir Türk komutan atanması, işgal gerçeğini perdelemeye yönelik kozmetik bir düzenlemeden ibarettir. Aşağıdaki analiz, bu yeni NATO kolordusu projesinin hangi mekanizmalar aracılığıyla egemenliği aşındırdığını, tarihsel emsaller ışığında nasıl değerlendirilmesi gerektiğini ve sembolik yerli komuta kurgusunun neden bir meşruiyet sağlamadığını ortaya koymaktadır.
Egemenlik ve Askeri Komuta: Bağımsızlığın Asgari Koşulu
Bir devletin bağımsızlığının en somut göstergelerinden biri, kendi topraklarında konuşlanan askeri güçler üzerinde tam ve münhasır komuta yetkisine sahip olmasıdır. Bu yetki, yalnızca törensel bir sıfat değil, operasyonel emir verme, kuvvet konuşlandırma, lojistik akışı yönetme ve nihai olarak savaş ilan etme kararlarını içeren bütüncül bir otoritedir. Uluslararası hukukun temel metinlerinden Montevideo Konvansiyonu, bağımsız bir devleti tanımlarken, diğer devletlerle ilişkiye girme kapasitesinin yanı sıra, belirli bir toprak parçası üzerinde münhasır denetim kurma şartını arar. Bu münhasır denetim, o toprak parçası üzerinde yabancı bir devletin veya uluslararası bir ittifakın silahlı kuvvetlerinin sürekli ve otonom bir komuta zinciriyle varlık göstermemesi gerektiği anlamına gelir. Bir ülkenin topraklarında konuşlanan çok uluslu bir askeri karargâh, o ülkenin egemenlik alanında bir delik açar. Bu karargâhın komuta kademesinde yer alan yabancı subaylar, bağlı oldukları devletlerin stratejik çıkarlarını kollamakla yükümlüdür. Dolayısıyla, bir Türk komutanın bu yapının en tepesinde yer alması, alt kademelerdeki çok uluslu komuta yapısının ve nihai olarak NATO’nun siyasi karar mekanizmalarına bağımlılığın yarattığı egemenlik zaafını ortadan kaldırmaz. Komuta yetkisi, bir bütün olarak milli iradede kalmadığı sürece, bağımsızlıktan söz etmek mümkün değildir.
Tarihsel Bağlam: Osmanlı’dan Günümüze Yabancı Askeri Misyonlar
Türkiye topraklarında yabancı askeri misyonların konuşlanması, tarihsel olarak egemenlik kaybının ve çöküş sürecinin habercisi olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Alman ıslah heyetleri ve İngiliz deniz misyonları, başlangıçta masum birer askeri yardım ve modernizasyon projesi olarak sunulmuş, ancak kısa sürede bu misyonların başındaki subayların fiili komutayı ele aldıkları, Osmanlı ordusunu kendi devletlerinin stratejik hedefleri doğrultusunda kullandıkları görülmüştür. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusunun başında bir Alman generalinin, Liman von Sanders’in bulunması ve Osmanlı’nın Alman savaş stratejisine tabi kılınması, bu sürecin en dramatik sonucudur. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte, yabancı askeri misyonların ayrıcalıklı statülerine son verilmiş ve ordu üzerindeki tam milli denetim tesis edilmiştir. Bu tarihsel arka plan ışığında bakıldığında, İstanbul ve Adana’da kurulmaya çalışılan NATO kolordusu yapılanması, Osmanlı’nın çöküş dönemindeki yabancı askeri misyonların modern ve kurumsallaşmış bir versiyonu olarak değerlendirilmelidir. Aradaki temel fark, o dönemde yabancı misyonların varlığının bir zayıflık göstergesi olarak açıkça tartışılabilmesi, günümüzde ise “müttefiklik” ve “ortak savunma” söylemleriyle bu yapının meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır.
İstanbul Komuta Merkezi ve Adana Kolordu Yapılanmasının Analizi
Somut proje incelendiğinde, tehdidin boyutları daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Kurulma aşamasındaki bu çok uluslu NATO kolordusu, stratejik komuta merkezini İstanbul’da, operatif kolordu karargâhını ise Adana’da konuşlandırmayı hedeflemektedir. Bu coğrafi tercih, rastlantısal değildir. İstanbul, Boğazlar üzerindeki egemenliğin merkezi ve Türkiye’nin en kritik jeopolitik düğüm noktasıdır. Adana ise, Orta Doğu’ya yönelik tüm operasyonların lojistik üssü konumundadır ve İncirlik Hava Üssü ile birlikte ABD ve NATO’nun bölgesel stratejilerinde kilit bir rol oynamaktadır. Bu iki noktada konuşlanacak bir NATO kolordusu, Türkiye’nin kendi güvenlik politikalarını bağımsızca belirleme yeteneğini doğrudan felce uğratır. Kolordu bünyesinde görev yapacak yabancı subaylar, kendi ülkelerinin istihbarat ağlarına ve siyasi karar mekanizmalarına bağlı olarak çalışacak; Türkiye’nin askeri hareket kabiliyeti, NATO’nun oy birliğiyle karar alma mekanizması içinde eriyecektir. Daha vahimi, bu kolordu yapısı, olası bir ulusal kriz anında Türkiye’nin kendi topraklarında askeri operasyon yapmasını dahi NATO müttefiklerinin onayına tabi hale getirebilir. Bu, egemenliğin sadece aşınması değil, doğrudan doğruya devredilmesi anlamına gelir.
Sembolik Komutanın İşlevi: Meşruiyet Perdesi ve Aldatıcı Görünüm
Bu yapının başına bir Türk komutanın atanması, işgal gerçeğini gizlemeye yönelik sinsi bir stratejinin parçasıdır. Sembolik liderlik, sömürge yönetimlerinin klasik bir aracıdır. Tarih boyunca işgalci güçler, yerel halkın tepkisini azaltmak ve uluslararası kamuoyuna meşruiyet görüntüsü sunmak için yerel işbirlikçileri vitrin konumlara yerleştirmiştir. İngiltere’nin Hindistan’daki prenslikleri, Fransa’nın Afrika’daki kukla yöneticileri ve II. Dünya Savaşı’ndaki Vichy Fransası, bu stratejinin akla gelen ilk örnekleridir. NATO kolordusunun başındaki Türk komutan da aynı işlevi görecektir. Bu komutan, görünürde en üst yetkili olsa da, operasyonel planlama, istihbarat akışı, lojistik destek ve nihai stratejik yönlendirme NATO’nun çok uluslu karargâh yapısı ve Brüksel’deki siyasi mekanizmalar tarafından belirlenecektir. Ayrıca, bu Türk komutanın atanması ve görevden alınması sürecinde dahi NATO’nun ve özellikle ABD’nin zımni onayı aranacaktır. Bu durum, komutanın milli iradeye değil, uluslararası bir ittifakın güç dengelerine tabi olduğu anlamına gelir. Dolayısıyla, başında bir Türk komutan bulunması, bu yapıyı milli kılmaz; sadece işgali yerli ve kabul edilebilir göstermeye yarayan bir aldatmacadır.
Hukuki Boyut: Anayasa ve NATO Anlaşmaları Arasındaki Çelişki
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın egemenliğe ilişkin hükümleri, bu tür bir yapılanmanın önünde aşılmaz bir hukuki engeldir. Anayasa’nın 6. maddesi, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ve hiçbir surette devredilemeyeceğini açıkça hükme bağlar. Aynı şekilde, 117. madde milli savunma yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Cumhurbaşkanı tarafından kullanılacağını belirtir. NATO kolordusu yapılanması ise, bu anayasal yetkiyi fiilen çok uluslu bir yapıya aktarmakta ve milletin egemenliğini uluslararası bir ittifakın karar mekanizmalarına tabi kılmaktadır. Kuzey Atlantik Antlaşması’nın hiçbir maddesi, üye devletlerin egemenliğini devretmesini meşrulaştırmaz; aksine, antlaşma ulusal egemenlik ilkesini zımnen tanır. Dolayısıyla, NATO çerçevesinde kurulacak bir çok uluslu kolordunun Türkiye topraklarında konuşlandırılması, anayasal düzen ile uluslararası taahhütler arasında derin bir çatışma yaratmakta ve bu çatışmada anayasal hükümler açıkça ihlal edilmektedir. Bu hukuki tablo, söz konusu yapılanmanın sadece siyasi değil, aynı zamanda ağır bir anayasal suç olduğunu ortaya koymaktadır.
Sonuç: İşgali Bilmek ve Direnmek
İstanbul’da komuta merkezi ve Adana’da kolordu merkezi olarak kurulma aşamasında olan NATO yapılanması, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık ilkesine aykırıdır ve özünde bir işgal girişimidir. Başında sembolik bir Türk komutanın bulunması, bu gerçeği değiştirmediği gibi, işgali gizleyen bir meşruiyet perdesi işlevi görmektedir. Tarihsel emsaller, hukuki çerçeve ve stratejik analiz, bu yapının egemenliği aşındıracağını, milli savunma yetkisini uluslararası bir ittifaka devredeceğini ve Türkiye’yi bağımsız karar alamayan bir uydu devlet konumuna sürükleyeceğini açıkça göstermektedir. Varılan sonuç nettir: Bu yapılanmanın derhal durdurulması, mevcut NATO üslerinin ve tesislerinin statüsünün yeniden müzakere edilmesi ve Türkiye’nin tam bağımsız savunma kapasitesinin güçlendirilmesi, milli bekânın asgari koşullarıdır. Aksi halde, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yabancı askeri misyonlar eliyle yaşanan egemenlik kaybının çok daha kurumsallaşmış ve geri döndürülemez bir versiyonuyla yüzleşmek kaçınılmaz olacaktır.
Kaynakça
Atatürk, M. K. (1927). Nutuk. Türk Tayyare Cemiyeti.
Bodin, J. (1576). Les Six Livres de la République. Jacques du Puys.
Calder, K. E. (2007). Embattled Garrisons: Comparative Base Politics and American Globalism. Princeton University Press.
Cooley, A. (2008). Base Politics: Democratic Change and the U.S. Military Overseas. Cornell University Press.
Krasner, S. D. (1999). Sovereignty: Organized Hypocrisy. Princeton University Press.
Lutz, C. (2009). The Bases of Empire: The Global Struggle against U.S. Military Posts. NYU Press.
Özbudun, E. (2011). Türk Anayasa Hukuku. Yetkin Yayınları.
Tanör, B. (2004). Osmanlı Türk Anayasal Gelişmeleri. Yapı Kredi Yayınları.
Vine, D. (2015). Base Nation: How U.S. Military Bases Abroad Harm America and the World. Metropolitan Books.
Weber, M. (1922). Wirtschaft und Gesellschaft. Mohr Siebeck.



Bir yanıt yazın