Sefa Yürükel
Milletin Adını Körelten Söylem
Üniter devlet, yurttaşlarını ortak bir hukuki ve siyasi kimlik altında birleştiren, bu kimliği her türlü alt aidiyetin üzerinde konumlandıran anayasal bir yapıdır. Bu yapının temel dayanağı, milletin bölünmez bütünlüğünün yalnızca kurumsal değil, aynı zamanda söylemsel düzeyde de korunmasıdır. Bir devlet yöneticisinin, yönetimin ve siyasi partilerin, yurttaşları etnik ve dini mezhebi kökenlerini zikrederek kategorize etmesi ve bunu sürekli bir retorik haline getirmesi, üniter devletin ruhuna aykırı olduğu kadar, anayasal düzenin de açık bir ihlalidir. Türkiye’de Erdoğan ve benzerlerinin Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Alevi, Sünni gibi kimlikleri sürekli ve siyasi bir araç olarak dillendirmesi, bu ihlalin en somut ve sistematik örneğini oluşturmaktadır. Bu retorik, masum bir çeşitlilik kabulü değil, üniter devleti yok etme planının propaganda aşamasıdır. Aşağıdaki analiz, bu söylemin neden anayasal bir suç teşkil ettiğini hukuki ve siyaset bilimi açısından ortaya koymakta ve Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya, Çin, İran ve Yunanistan gibi ülkelerde bu tür bir retoriğin neden asla kullanılamayacağını karşılaştırmalı olarak incelemektedir.
Üniter Devlette Yurttaşlık: Ortak Kimliğin Anayasal Üstünlüğü
Üniter devlet modeli, egemenliğin tek ve bölünmez olduğu, hukukun tüm ülke topraklarında aynı şekilde uygulandığı bir siyasi örgütlenme biçimidir. Bu modelin ayakta kalabilmesi, anayasal vatandaşlık bağının etnik, dini ve mezhebi aidiyetlerin üzerinde tutulmasına bağlıdır. Anayasa’nın 10. maddesi, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu hükme bağlar. Bu eşitlik ilkesi, devlet yöneticisinin ağzından çıkan her sözün de bu çerçeveye uygun olmasını zorunlu kılar. Yönetici, yurttaşları etnik köken veya inanç grupları üzerinden tanımladığı, sınıflandırdığı veya bu gruplara siyasi vaatlerde bulunduğu anda, anayasal eşitliği ihlal etmiş olur. Daha vahim olan, bu söylemin tekrarlandıkça toplumsal dokuyu etnik ve mezhepsel hatlar boyunca zayıflatması, ortak milli kimliği aşındırması ve üniter yapının çözülüşünün zeminini hazırlamasıdır. Milletin adını köreltmek, önce onu alt kategorilere bölmekle başlar. Bir kez bu alt kategoriler siyasi söylemin ana unsuru haline geldiğinde, ortak vatandaşlık bağı ikinci plana düşer ve her grup kendi özel çıkarını devletin genel çıkarının önüne koymaya başlar. Bu süreç, üniter devletin fiilen federasyona, oradan da bölünmeye sürüklenmesinin söylemsel aşamasıdır.
Erdoğan Retoriğinin Anatomisi: Bölünmenin Propaganda Aşaması
Türkiye’de yıllardır sürdürülen ve Erdoğan ile siyasi çevresinin yerleştirdiği retorik, tam da bu aşamayı temsil etmektedir. Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Alevi, Sünni gibi kimliklerin devlet yöneticisi tarafından ısrarla ve tekrar tekrar zikredilmesi, bu grupları siyasi özne haline getirmekte ve her birine ayrı ayrı hitap edilmesini olağanlaştırmaktadır. Oysa üniter devlette yönetici, yalnızca “millet”e ve “vatandaş”a hitap eder. Onun dilinde etnik veya mezhebi alt gruplar bulunmaz; bulunamaz. Bu retoriğin iki temel işlevi vardır. Birincisi, seçmen kitlesini kimlik temelinde parçalayarak her bir gruba ayrı mesajlar vermek ve kısa vadeli siyasi kazanç elde etmektir. İkincisi ve daha uzun vadeli olanı ise, üniter yapının ortadan kaldırılması planının propaganda zeminini hazırlamaktır. Bir devlet yöneticisi, toplumu etnik ve mezhebi bileşenlerine ayırarak konuşmayı alışkanlık haline getirdiğinde, bu bileşenlerin ayrı siyasi statüler talep etmesinin de önünü açar. Bugün söylemde kalan ayrıştırma, yarın hukuki ve idari bir parçalanmaya dönüşür. Bu nedenle, Erdoğan’ın etnik ve dini retoriği, yalnızca bir siyasi üslup meselesi değil, doğrudan anayasal suç teşkil eden, üniter devleti hedef alan bir yok etme planının propaganda aşamasıdır.
Karşılaştırmalı Perspektif: Fransa, İngiltere, Almanya ve İtalya
Bu iddiayı sınamanın en etkili yolu, diğer üniter devletlerdeki uygulamaya bakmaktır. Fransa Cumhuriyeti, anayasal düzeninde etnik kimlikleri yok sayan en katı üniter modeli temsil eder. Fransız Anayasası, “tek ve bölünmez” bir cumhuriyet tanımlar. Bir Fransız cumhurbaşkanının Breton, Korsikalı, Alsaslı veya Müslüman, Hristiyan, Yahudi diyerek gruplara ayrı ayrı seslenmesi, düşünülemez bir anayasal skandaldır ve bu kişinin siyasi kariyerini anında sona erdirir. Fransa’da etnik istatistik toplanması dahi yasaktır; zira böyle bir veri toplama, cumhuriyetin bölünmez bütünlüğüne tehdit olarak görülür. İngiltere, çok uluslu bir monarşi olmasına rağmen, başbakan düzeyinde siyasi söylem İngiliz yurttaşlığı temelinde kurulur. İskoç, Galli veya Katolik, Protestan gibi ayrımlar resmi siyasi retoriğin parçası olamaz. Almanya Federal Cumhuriyeti federal yapısına rağmen, başbakan düzeyindeki siyasi söylem Alman milleti kavramı etrafında şekillenir; Bavyeralı, Saksonyalı veya Türk kökenli Alman gibi kategorizasyonlar şansölye tarafından kullanılamaz. İtalya Cumhuriyeti’nde cumhurbaşkanı veya başbakanın Sicilyalı, Lombardiyalı veya Katolik, laik şeklinde hitap etmesi, anayasal bütünlüğe saldırı olarak değerlendirilir ve ağır siyasi yaptırımlarla karşılaşır. Bu örnekler, üniter devletin doğası gereği etnik ve dini retoriğe kapalı olduğunu, Türkiye’deki uygulamanın ise karşılaştırmalı perspektifte ciddi bir anayasal patoloji teşkil ettiğini göstermektedir.
Karşılaştırmalı Perspektif: Çin, İran ve Yunanistan
Üniter devlet ilkesinin farklı siyasi rejimlerde de olsa etnik retoriği nasıl sınırladığını görmek için Çin, İran ve Yunanistan örnekleri de incelenmelidir. Çin Halk Cumhuriyeti, çok sayıda etnik grubu barındırmasına rağmen, devlet başkanı düzeyindeki resmi söylemde bu gruplar ancak “Çin milletinin ayrılmaz parçaları” olarak ve bölünmez bütünlük vurgusuyla anılır. Han, Uygur, Tibetli gibi kimliklerin siyasi rekabet veya seçim malzemesi yapılması, devletin bölünmezliği ilkesine aykırı görülerek ağır cezai yaptırımlara tabidir. İran İslam Cumhuriyeti, etnik çeşitliliği (Fars, Azeri, Kürt, Beluci) siyasi söyleme dahil ederken, dini lider ve cumhurbaşkanı bu grupları ayrı siyasi özneler olarak değil, İslam ümmeti ve İran milletinin unsurları olarak anar. Etnik temelli bir siyasi ajitasyon veya seçim propagandası, rejim güvenliğine tehdit sayılır. Yunanistan’da ise başbakan veya cumhurbaşkanının azınlıkları etnik kimlikleri üzerinden zikrederek siyasi söylem kurması, anayasal düzenin temellerine aykırıdır. Yunan anayasal geleneğinde millet, din ve etnisite üstü bir yurttaşlık bağı olarak tanımlanır ve yönetici söylemi bu çerçevenin dışına çıkamaz. Bu üç örnek, yönetim biçimleri ve siyasi kültürleri farklı olsa da, üniter devletin etnik ve dini retoriği dışlayan yapısal mantığının evrensel olduğunu kanıtlamaktadır.
Sonuç: Retoriğin Ötesi, Egemenliğin Savunusu
Bir ülkede devlet yöneticisi, yönetim ve siyasi partiler tarafından etnik ve dini mezhebi kökenlerin zikredilerek retorik malzemesi yapılması, üniter devletlerde anayasal olarak suçtur. Bu eylem, toplumu ayrıştırmakta, ortak milli kimliği köreltmekte ve üniter devleti yok etme planının propaganda aşamasını oluşturmaktadır. Erdoğan ve benzerlerinin Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Alevi, Sünni retoriği, tam olarak bu niteliktedir. Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya, Çin, İran ve Yunanistan örneklerinin gösterdiği gibi, bu tür bir söylem üniter devletlerin hiçbirinde kabul edilemez ve anında anayasal yaptırımla karşılaşır. Türkiye’de ise bu retoriğin yıllardır cezasız kalması, anayasal düzenin yıpranmasının ve üniter yapının çözülme riskinin en önemli göstergesidir. Varılan sonuç kesindir: Milleti etnik ve mezhebi kategorilere bölerek konuşan bir yönetici, milletin değil, milleti bölmek isteyenlerin sözcüsüdür ve bu söylemin anayasal suç olarak yargılanmaması, üniter devletin sessizce tasfiyesine seyirci kalınması anlamına gelir.
Kaynakça
Anderson, B. (1991). Imagined Communities. Verso.
Atatürk, M. K. (1927). Nutuk. Türk Tayyare Cemiyeti.
Brubaker, R. (1992). Citizenship and Nationhood in France and Germany. Harvard University Press.
Gellner, E. (1983). Nations and Nationalism. Cornell University Press.
Kili, S. (1969). Kemalism. School of Advanced International Studies.
Mardin, Ş. (1991). Türk Modernleşmesi. İletişim Yayınları.
Oran, B. (2001). Küreselleşme ve Azınlıklar. İmaj Yayıncılık.
Özbudun, E. (2011). Türk Anayasa Hukuku. Yetkin Yayınları.
Renan, E. (1882). Qu’est-ce qu’une nation? Calmann Lévy.
Smith, A. D. (1991). National Identity. University of Nevada Press.
Tanör, B. (2004). Osmanlı Türk Anayasal Gelişmeleri. Yapı Kredi Yayınları.
Weber, M. (1922). Wirtschaft und Gesellschaft. Mohr Siebeck.



Bir yanıt yazın