Kitlelerin siyasal tercihlerini belirleyen mekanizmalar, aydınlanmacı rasyonalizmin varsaydığı gibi çıkar hesabına ya da ilkesel akıl yürütmeye dayanmaz. Gustave Le Bon’un 1895’te ortaya koyduğu üzere, birey kitle içinde eridiğinde muhakeme yetisini büyük ölçüde yitirir, telkine açık hale gelir ve basit sloganlarla harekete geçen bir organizmanın parçasına dönüşür. Çağdaş Türkiye’de kendini sol, ilerici ve demokrat olarak konumlandıran bir siyasal hareketin tabanında bu dönüşüm, adeta bir vaka çalışması niteliğinde izlenebilmektedir. Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel şahsında somutlaşan siyasal hat, dış kabuğunda halkçı bir söylem taşırken, özünde Batı merkezli bir onay arayışını ve mandacı bir bağımlılık ilişkisini yeniden üretmektedir.
Sav açıktır: İmamoğlu ve Özel’in yürüttüğü siyaset, kitle desteğini rasyonel program tartışmasından değil, duygusal manipülasyon, slogan tekrarı ve dış onay referanslarından devşirmektedir. Bu destek, Le Bon’un tarif ettiği sürü psikolojisinin güncel bir tezahürüdür. Hareketin içinden yükselen her türlü eleştirel ses, Elisabeth Noelle-Neumann’ın suskunluk sarmalı kavramıyla açıklanabilecek bir dışlama mekanizmasıyla bastırılmaktadır. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, siyasal meşruiyetini Brüksel, Washington ve uluslararası medya kuruluşları üzerinden tahkim etme çabası, hareketi “dışı sol, içi mandacı” bir hibrit yapıya dönüştürmektedir.
Sürüleşmenin Anatomisi ve Eleştirel Aklın İnfazı
Le Bon, kitleyi “bilinçli kişiliğin yok olduğu, duygu ve düşüncelerin telkin ve bulaşma yoluyla aynı yöne yöneldiği geçici bir ruh hali” olarak tanımlar. Bu ruh hali içinde birey, tek başına asla sergilemeyeceği bir itaatkârlığı, coşkuyu ve sorgusuz bağlılığı kolektif bir vecd halinde yaşar. Kitle liderinin özellikleri ise iddialı olmak, sürekli tekrar etmek ve duygusal bulaşma yaratmaktır. Lider, kitleye karmaşık argümanlar sunmaz; basit, güçlü ve sürekli yinelenen imgelerle hitap eder.
İmamoğlu ve Özel’in siyasal iletişim stratejisi, Le Bon’un bu tespitleriyle şaşırtıcı bir örtüşme sergilemektedir. Miting meydanlarında atılan sloganlar, sosyal medyada dolaşıma sokulan kısa videolar ve sürekli tekrar edilen “adalet”, “özgürlük”, “değişim” gibi kavramlar, somut bir siyasal programın yerini almış durumdadır. Bu kavramlar içerikten yoksun, duygusal yükü yüksek boş gösterenler olarak işlemekte, her seçmen kendi arzusunu bu gösterenlere yansıtarak kişiselleştirilmiş bir bağlılık geliştirmektedir.
Elias Canetti’nin Kitle ve İktidar adlı başyapıtında vurguladığı gibi, kitle her şeyden önce “eşitlik” yanılsamasına tutunur. Kitle içinde herkes aynı slogana omuz verir, aynı lidere alkış tutar, aynı düşmana nefret kusar. Bu eşitlik yanılsaması, bireyin gündelik hayatta yaşadığı yalnızlığı ve çaresizliği geçici olarak unutmasını sağlar. İmamoğlu ve Özel mitinglerinde gözlemlenen coşku seli, tam da Canetti’nin tarif ettiği bu “kapanma ve boşalma” ritüeline karşılık gelir. Katılımcı, liderin sözleriyle yükselir, sloganlarla boşalır ve kolektif bir arınma yaşar. Bu arınma deneyimi, bireyin harekete duygusal olarak kilitlenmesinin başlıca nedenidir.
Ne var ki bu duygusal kilitlenme, eleştirel düşüncenin sistematik olarak devre dışı bırakılması pahasına işler. Sürüleşmiş kitle, liderini sorgulamaz; sorgulamak isteyeni dışlar, cezalandırır, hain ilan eder. İmamoğlu ve Özel çevresinde örgütlenen siyasal tabanın eleştirel seslere karşı sergilediği refleks, Le Bon’un tarif ettiği “sürü ahlakı”nın güncel bir yansımasıdır. Bu ahlak, lidere mutlak sadakati erdem sayar, sorgulamayı ihanet olarak kodlar.
Suskunluk Sarmalı ve İç Muhalefetin Boğulması
Elisabeth Noelle-Neumann’ın geliştirdiği suskunluk sarmalı kuramı, azınlıkta kaldığını düşünen bireylerin toplumsal izolasyon korkusuyla sessizleştiğini, egemen olduğunu düşündükleri görüşün ise giderek daha baskın hale geldiğini ortaya koyar. Bu mekanizma, egemen görüşün gerçek gücünden bağımsız olarak işler; algılanan güç, nesnel güçten daha belirleyicidir.
İmamoğlu ve Özel hareketinde suskunluk sarmalı, rahatsız edici bir verimlilikle çalışmaktadır. Harekete yönelik her türlü eleştirel çıkış, “iktidarın ekmeğine yağ sürme”, “içeriden vurma”, “davaya zarar verme” gibi kalıplarla hızla etiketlenmekte ve eleştiri sahibi sosyal linç kampanyalarına maruz bırakılmaktadır. Bu linç, fiziksel şiddet içermese de, psikolojik yıkım ve sosyal dışlanma yoluyla işler. Eleştirel sesler, hareketin medya organlarında kendilerine yer bulamaz, sosyal medya hesapları organize trollerce kuşatılır, “hain”, “satılmış”, “iktidar yandaşı” gibi yakıştırmalarla itibarsızlaştırılır.
Bu mekanizma, kendini sol ve demokrat olarak tanımlayan bir siyasal hareket için özellikle düşündürücüdür. Sol gelenek, tarihsel olarak eleştirel düşünceyi, özeleştiriyi ve iç tartışmayı yücelten bir entelektüel mirasa sahiptir. Marksist diyalektik, tam da çelişkilerin açığa çıkarılması ve tartışılması yoluyla ilerler. Oysa İmamoğlu ve Özel’in temsil ettiği siyasal çizgi, bu mirası reddedercesine, eleştiriye kapalı, lider kültüne dayalı ve iç disiplini dışlayıcı pratiklerle sağlayan bir yapı arz etmektedir.
İçi Mandacı Dışı Sol: Hibrit Bir Siyasal Ontoloji
İmamoğlu ve Özel hareketinin en çarpıcı özelliği, söylemsel düzeyde sol ve halkçı bir görünüm sergilerken, eylemsel düzeyde Batı merkezli bir onay arayışını ve mandacı bir bağımlılık ilişkisini sürdürmesidir. Bu hibrit yapı, hareketin ontolojik bir çelişkisini ifade eder.
İmamoğlu, Financial Times’ta yayımlanan “Why Turkey’s Democratic Future Matters For The World” başlıklı makalesinde, Türkiye’nin demokratik geleceğini Avrupa güvenlik mimarisinin bir unsuru olarak sunmuş, iç siyasi meseleleri uluslararası düzenin istikrarıyla ilişkilendirerek Batı kamuoyunun müdahil olması gereken bir çerçeveye yerleştirmiştir. Özgür Özel ise Newsweek’te kaleme aldığı yazıda, Türkiye’deki siyasal gelişmeleri “NATO ve Avrupa güvenlik krizi” bağlamına oturtarak, iç siyasi rekabeti doğrudan transatlantik güvenlik mimarisinin bir sorunsalı haline getirmiştir. Bu söylem stratejisi, iç meşruiyetini sağlamakta güçlük çeken aktörlerin, uluslararası aktörlerin onayını mobilize ederek iç kamuoyu karşısında kuvvet devşirme çabası olarak tanımlanabilir.
Bu çaba, tarihsel mandacılığın çağdaş bir uyarlamasıdır. 1919’da Sivas Kongresi’nde “manda ve himaye kabul olunamaz” diyen irade ile 2025’te iç siyasi tartışmaları Newsweek sayfalarına taşıyan irade arasındaki fark, özsel değil biçimseldir. Her ikisi de siyasal meşruiyetin kaynağına ilişkin bir tercihi yansıtır: Birincisi meşruiyeti millette arar, ikincisi dış merkezlerin onayında.
Emperyalizm ve Bağımlılığın Yeniden Üretimi
Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı, tahakkümün yalnızca zor yoluyla değil, aynı zamanda rıza üretimi yoluyla sürdürüldüğünü ifade eder. Rıza, egemen sınıfın değerlerinin, kurumlarının ve dünya görüşünün, ezilen sınıflar tarafından içselleştirilmesiyle oluşur. Bu içselleştirme süreci, sivil toplumun ideolojik aygıtları (medya, eğitim, kültür kurumları) aracılığıyla işler.
İmamoğlu ve Özel’in siyasal çizgisi, Gramsci’nin tarif ettiği hegemonya mekanizmalarının failleri olarak değerlendirilebilir. Batı merkezli medya organlarında yer alma çabası, Avrupa Parlamentosu’na, Atlantik Konseyi’ne ve uluslararası düşünce kuruluşlarına referans verme alışkanlığı, Türkiye’nin iç siyasal tartışmalarını küresel güvenlik söylemi içinde eritme eğilimi, tam da bir hegemonya içselleştirmesinin belirtileridir. Bu aktörler, doğrudan bir çıkar ilişkisi içinde olmasalar dahi, söylemleri ve stratejileriyle emperyal bağımlılık ilişkilerini normalleştirmekte ve yeniden üretmektedir.
Kwame Nkrumah’nın yeni-sömürgecilik tanımı bu noktada açıklayıcıdır: Yeni-sömürgecilik, görünürde bağımsız olan bir devletin, siyasi elitleri aracılığıyla dış güçlerin çıkarlarına eklemlenmesidir. Askeri işgal yoktur, bayrak değişmemiştir, anayasa yürürlüktedir; ancak ekonomi, dış politika ve askeri strateji dış merkezlerce belirlenir. İmamoğlu ve Özel’in “Türkiye’nin demokratik geleceği Avrupa güvenliği için önemlidir” ya da “Türkiye NATO ve AB’den ayrı düşünülemez” şeklindeki söylemleri, bu yeni-sömürgeci mantığın siyasal düzlemdeki ifadeleridir.
Söylemsel İşbirlikçilik ve Meşruiyet Devşirme
İşbirlikçilik kavramı, klasik anlamda işgal güçleriyle doğrudan ve maddi çıkar ilişkisi içinde olmayı ifade eder. Çağdaş siyasal çözümlemede ise kavram, daha incelikli ve söylemsel bir düzeyde yeniden tanımlanmayı hak etmektedir. Söylemsel işbirlikçilik, maddi bir çıkar ilişkisi olmaksızın, siyasal aktörün söylem ve stratejilerini dış merkezlerin beklentilerine göre şekillendirmesi, iç meşruiyetini dış onay üzerinden tahkim etmeye çalışmasıdır.
İmamoğlu ve Özel’in DIE ZEIT, BBC News, Politico Europe gibi yayın organlarına verdikleri röportajlar ve kaleme aldıkları makaleler, bu tür bir söylemsel işbirlikçiliğin örnekleri olarak okunabilir. Söz konusu aktörler, bu mecraları yalnızca uluslararası kamuoyuna seslenmek için değil, aynı zamanda iç kamuoyuna “Batı tarafından ciddiye alınan liderler” imajını sunmak için kullanmaktadır. Bu imaj, özellikle Batı’yı modernlik, ilericilik ve medeniyetle özdeşleştiren kentli seçmen nezdinde güçlü bir çekim merkezi oluşturmaktadır.
Edward Said’in Şarkiyatçılık adlı eserinde çözümlediği “Doğu’nun Batı’nın bakışıyla kendini tanımlama” sendromu, İmamoğlu ve Özel hareketinin tabanında da gözlemlenebilir. Batı medyasında yer almak, Batılı siyasetçiler tarafından övülmek, Avrupa Parlamentosu’nda hakkında olumlu konuşmalar yapılması, bu taban için başlı başına bir meşruiyet kaynağı haline gelmiştir. Oysa bu meşruiyet kaynağı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesiyle taban tabana zıttır. Cumhuriyet, meşruiyetini milletten alır; dış dünyanın takdiri ancak bir sonuç olabilir, asla bir neden ya da dayanak olamaz.
Algı Siyaseti ve İçerikten Kaçış
Çağdaş siyasetin en belirgin patolojilerinden biri, siyasal içeriğin imaj ve algı yönetimi karşısında gerilemesidir. Guy Debord’un Gösteri Toplumu’nda tarif ettiği gibi, “görünen şey iyidir, iyi olan şey görünür” düsturu siyaseti de esir almıştır. Sosyal medya platformları, siyasal aktörlerin mesajlarını aracısız olarak kitlelere ulaştırmasına imkân tanırken, aynı zamanda bu mesajların derinliğini ve karmaşıklığını da radikal biçimde azaltmaktadır.
İmamoğlu ve Özel’in siyasal iletişim stratejileri, Debord’un gösteri toplumu çözümlemesini doğrular niteliktedir. Uluslararası medyada yer alan röportajlar ve makaleler, iç kamuoyuna “uluslararası tanınırlık” ve “Batı tarafından ciddiye alınma” çerçevesiyle sunulmakta, somut politika önerileri bu görünürlük gösterisinin gölgesinde kalmaktadır. Ekonomi yönetimine dair bir program, güvenlik stratejisine ilişkin somut bir vizyon, eğitim reformu ya da dış politika yönelimi gibi konular, liderlerin karizmatik sunumunun ve uluslararası medyadaki boy göstermelerinin yanında silikleşmektedir.
Seçmen, neye oy verdiğini bilmeden, yalnızca “değişim” arzusuyla, lidere duygusal bağlılıkla ve mevcut iktidara tepkiyle sandığa gitmeye şartlandırılmaktadır. Bu şartlandırma, demokratik sürecin özünü boşaltan, seçmeni rasyonel bir özneden duygusal bir nesneye indirgeyen bir pratiktir.
Demokratik Görünüm Altında Otoriter Kültür
Kendini demokrasi, özgürlük ve hukukun üstünlüğü savunucusu olarak konumlandıran bir siyasal hareketin, kendi iç işleyişinde bu değerlere ne ölçüde riayet ettiği, hareketin gerçek karakterini açığa çıkaran bir turnusol kâğıdıdır. İmamoğlu ve Özel hareketinde gözlemlenen lidere mutlak sadakat beklentisi, eleştirel seslere tahammülsüzlük, farklı görüşleri dışlama refleksi ve uluslararası onayı iç meşruiyetin üstünde tutma eğilimi, demokratik söylemin altında işleyen otoriter bir siyasal kültürün izlerini taşır.
Theodor W. Adorno’nun otoritaryen kişilik çözümlemesi, bu noktada aydınlatıcıdır. Adorno ve arkadaşları, otoritaryen kişiliğin özelliklerini sayarken güçlü lidere teslimiyet, dış gruba karşı saldırganlık, eleştirel düşünceden kaçınma ve kalıpyargılarla düşünme eğilimine işaret ederler. İmamoğlu ve Özel’i destekleyen kitlenin bir bölümünde gözlemlenen “lidere sorgusuz bağlılık”, “eleştirenleri dışlama” ve “iktidar yandaşı olarak etiketlenen herkese yönelik topyekûn husumet” refleksleri, Adorno’nun otoritaryen kişilik tipolojisiyle endişe verici bir örtüşme sergiler.
Tüm bunlar, hareketin sol ve ilerici söylemi ile otoriter pratikleri arasındaki derin çelişkiyi gözler önüne serer. Sol gelenek, tarihsel olarak hiyerarşiye, lider kültüne ve eleştiri yasağına karşı mücadele etmiş bir entelektüel mirasa dayanır. Oysa İmamoğlu ve Özel’in temsil ettiği siyasal hat, bu mirası inkâr edercesine, lider merkezli, eleştiriye kapalı ve iç disiplini dışlayıcı pratiklerle sağlayan bir yapı inşa etmektedir.
Atatürk, Cumhuriyet ve Mandacılığın Reddi
Mustafa Kemal Atatürk ve Milli Mücadele’nin öncü kadrosu, 1919 yılında Sivas Kongresi’nde aldıkları “manda ve himaye kabul olunamaz” kararıyla, geleceğin Türkiye’sinin siyasal ontolojisini çizmişlerdir. Bu karar, yalnızca dönemin Amerikan mandacılığını savunan aydın çevrelerine verilmiş bir yanıt değil, aynı zamanda kurulacak Cumhuriyet’in egemenlik anlayışının temel taşıdır.
Atatürk, Nutuk’ta bu meseleyi şöyle çerçevelendirir: “Efendiler, İngiliz himayesini kabul etmek, İngilizlerin bizi himaye etmesine razı olmak demektir. Amerikan mandasını kabul etmek ise, Amerikalıların mandası altına girmeyi kabul etmek demektir. Halbuki bizim milletimiz, hürriyet ve istiklal içinde yaşamaya alışmış ve buna layık bir millettir.” Bu sözler, siyasal meşruiyetin kaynağını milletten başka hiçbir yerde aramama iradesinin en veciz ifadesidir.
Birinci Meclis’te yer alan Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve İsmet İnönü gibi kurmaylar, farklı kişisel eğilimlere sahip olmakla birlikte, tam bağımsızlık konusunda ortak bir bilinç geliştirmişlerdir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurucu kimliği de tam olarak bu anti-emperyalist bilincin kurumsallaşmış ifadesidir. Altı Ok’tan milliyetçilik ve halkçılık ilkeleri, siyasal bağımsızlığın ve millet egemenliğinin ideolojik çerçevesini oluşturur.
İmamoğlu ve Özel’in, bu tarihsel mirasın taşıyıcısı olması beklenen bir partinin önde gelen figürleri olarak, siyasal meşruiyeti uluslararası çevrelerin onayında arama eğilimleri, kurucu kimlikle yaşanan derin bir kopuşu işaret eder. Bu kopuş, stratejik bir tercih farklılığı olmanın ötesinde, siyasal ontoloji düzeyinde bir savrulmadır.
Mandacı Söylemin Güncel Anatomisi
Mandacılık, yirminci yüzyılın başında uluslararası ilişkiler terminolojisine giren, Birinci Dünya Savaşı sonrasında galip devletlerin mağlup devletleri “vesayet” altına alma sistemini ifade eden bir kavramdır. Ancak kavramın siyaset sosyolojisi açısından daha derin bir anlamı vardır: Mandacılık, bir siyasal aktörün, kendi halkının iradesini yeterli ve meşru bir dayanak olarak görmeyip, dış bir merkezin onayını ve desteğini siyasal meşruiyetinin asli unsuru haline getirmesidir.
İmamoğlu ve Özel’in siyasal pratiklerinde gözlemlenen, iç siyasal tartışmaları Avrupa Parlamentosu gündemine taşıma, Reuters ve BBC gibi uluslararası haber ajanslarının haberlerini iç kamuoyunda meşruiyet kaynağı olarak sunma, Brüksel ve Washington’dan gelen açıklamaları siyasal referans olarak kullanma eğilimi, mandacı zihniyetin çağdaş tezahürleridir. Bu eğilim, “Türkiye’nin sorunları ancak dış dünyanın da müdahil olmasıyla çözülür” şeklindeki örtük varsayıma dayanır.
Oysa Türkiye Cumhuriyeti, tarihsel olarak tam tersi bir varsayımla kurulmuştur: “Türkiye’nin sorunları ancak ve ancak milletin kendi iradesiyle çözülür.” Bu iki varsayım arasındaki fark, yalnızca siyasal strateji farkı değil, aynı zamanda egemenlik anlayışına ilişkin ontolojik bir bölünmedir.
Kitle İletişim Araçları ve Dijital Sürüleştirme
Sosyal medya platformları, siyasal sürüleştirme süreçlerini tarihte hiç olmadığı kadar hızlandırmış ve yoğunlaştırmıştır. Twitter, Instagram, TikTok ve YouTube gibi platformlar, siyasal aktörlerin mesajlarını aracısız olarak milyonlara ulaştırmasına imkân tanırken, aynı zamanda bu mesajların biçimini de kökten değiştirmiştir. Uzun ve analitik metinlerin yerini kısa videolar, duygusal müziklerle süslenmiş görseller ve çarpıcı sloganlar almıştır.
İmamoğlu ve Özel’in sosyal medya stratejileri, bu yeni medya ekolojisinin tüm imkânlarını sonuna kadar kullanmaktadır. Profesyonel ekiplerce hazırlanan videolar, liderlerin karizmatik sunumunu öne çıkaran çekim teknikleri, duygusal müziklerle desteklenen montajlar ve sürekli tekrar edilen anahtar mesajlar, Le Bon’un “iddia, tekrar, bulaşma” üçlüsünün dijital çağdaki karşılığıdır. Bu içerikler, rasyonel argüman sunmaktan çok, duygusal tepki uyandırmak üzere tasarlanmıştır.
Algoritmaların da bu sürece katkısı büyüktür. Sosyal medya platformlarının algoritmaları, kullanıcıları benzer görüşlerin yankı odalarına hapseder, farklı görüşlere maruz kalmayı azaltır ve mevcut inançları pekiştirir. Bu yankı odası etkisi, sürüleşmeyi derinleştirir ve eleştirel düşüncenin kırılgan filizlerini daha tomurcuklanmadan kurutur. İmamoğlu ve Özel’i destekleyen kitle, bu yankı odalarında sürekli olarak kendi görüşlerinin teyit edildiğini, liderlerinin uluslararası medyada övüldüğünü ve muhaliflerinin itibarsızlaştırıldığını görerek, alternatif bir gerçeklik algısına kilitlenmektedir.
Sol Söylem ile Mandacı Pratik Arasındaki Çelişki
Sol siyaset, tarihsel olarak anti-emperyalist bir konumlanışı şart koşar. Emperyalizm, Leninist tanımıyla kapitalizmin en yüksek aşamasıdır ve solun varlık nedeni, bu aşamanın aşılması mücadelesidir. Sömürgeciliğe, bağımlılık ilişkilerine ve uluslararası eşitsizlik sistemine karşı mücadele, solun kurucu bileşenlerinden biridir.
İmamoğlu ve Özel’in temsil ettiği siyasal çizgi, kendini sol olarak tanımlamakla birlikte, bu anti-emperyalist mirası tümüyle terk etmiş görünmektedir. İç siyasal tartışmaların uluslararası medyaya taşınması, NATO ve Avrupa güvenlik mimarisine yapılan sürekli referanslar, Batı başkentlerinden gelen onay mesajlarının meşruiyet kaynağı olarak sunulması, sol bir siyasal hareketin değil, ancak komprador bir burjuva oluşumun stratejileri olabilir.
Komprador burjuvazi kavramı, Nkrumah’nın yeni-sömürgecilik çözümlemesinde merkezi bir yer tutar. Komprador, dış sermayenin içerideki işbirlikçisi, çevirmeni ve aracısıdır. Üretmez, aktarır; yaratmaz, dağıtır; inşa etmez, aracılık eder. İmamoğlu ve Özel’in siyasal pratiklerinde gözlemlenen “dış dünyaya tercüman olma” ve “iç siyaseti dış merkezlere aktarma” eğilimi, siyasal düzlemde bir komprador işlevi olarak değerlendirilebilir.
Bu değerlendirme, söz konusu aktörlerin niyetlerine ilişkin bir yargı içermez. Yapısal çözümleme, niyetleri değil işlevleri ve sonuçları merkeze alır. İşlevsel olarak, iç siyasal tartışmaların uluslararasılaştırılması, emperyal bağımlılık ilişkilerini normalleştirir, dış müdahaleyi meşrulaştırır ve ulusal egemenlik bilincini aşındırır.
Demokratik Sorumluluk ve Seçmenin Uyanışı
Demokrasi, sandığa gitmekten ibaret bir ritüel değildir. Demokrasi, aynı zamanda eleştirel düşüncenin, sorgulamanın, hesap sormanın ve alternatifler arasında bilinçli tercih yapmanın adıdır. Sürüleşmiş bir kitlenin, liderin talimatıyla sandığa gitmesi, biçimsel olarak seçimdir; özsel olarak ise demokratik iradenin intiharıdır.
İmamoğlu ve Özel’i destekleyen kitlelerin, içinde bulundukları sürüleşme halinden çıkmaları, öncelikle lider kültünü sorgulamalarını, eleştirel düşünceye alan açmalarını ve siyasal tercihlerini duygusal bağlılıktan rasyonel değerlendirmeye taşımalarını gerektirir. Bu, kolay bir süreç değildir. Le Bon’un da belirttiği gibi, sürüden kopmak, bireyin kendi başına kalması, yalnızlığı ve belirsizliği göğüslemesi anlamına gelir.
Ne var ki demokratik vatandaşlık, tam da bu yalnızlığı ve belirsizliği göğüsleyebilme cesaretini gerektirir. Körü körüne bağlılık, demokratik bir erdem değil, bir patolojidir. Siyasal aktörleri sorgulamak, onların söylemleriyle eylemleri arasındaki çelişkileri açığa çıkarmak, dış onay arayışının ardındaki mandacı zihniyeti teşhir etmek, demokratik yurttaşlığın asli görevlerindendir.
Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü, yalnızca bir anayasa ilkesi değil, aynı zamanda bir siyasal uyanış çağrısıdır. Bu çağrı, milletin kendi iradesine sahip çıkmasını, bu iradeyi hiçbir dış merkeze ipotek ettirmemesini ve siyasal meşruiyetini yalnızca kendi içinden devşirmesini buyurur. Bugün İmamoğlu ve Özel’in temsil ettiği siyasal çizginin bu çağrıya verebildiği yanıt, mandacı bir söylem ile sol bir retorik arasında gidip gelen hibrit bir belirsizlikten ibarettir.
KAYNAKÇA
Adorno, Theodor W. vd. Otoritaryen Kişilik. Çev. Selçuk Budak. İstanbul: Sel Yayıncılık, 2016.
Atatürk, Mustafa Kemal. Nutuk. Ankara: Türk Tarih Kurumu, çeşitli basımlar.
Canetti, Elias. Kitle ve İktidar. Çev. Gülşat Aygen. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2013.
Debord, Guy. Gösteri Toplumu. Çev. Ayşen Ekmekçi ve Okşan Taşkent. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2014.
Gramsci, Antonio. Hapishane Defterleri. Çev. Adnan Cemgil. İstanbul: Belge Yayınları, 1986.
İmamoğlu, Ekrem. “Why Turkey’s Democratic Future Matters For The World.” Financial Times, 2025.
İmamoğlu, Ekrem. Röportaj. DIE ZEIT, 2025.
Le Bon, Gustave. Kitleler Psikolojisi. Çev. Hasan İlhan. Ankara: Alter Yayıncılık, 2009. (Orijinal basım 1895.)
Lenin, Vladimir İlyiç. Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması. Çev. Cemal Süreya. Ankara: Sol Yayınları, 2009.
Noelle-Neumann, Elisabeth. “The Spiral of Silence: A Theory of Public Opinion.” Journal of Communication, 24(2), 1974, 43-51.
Nkrumah, Kwame. Yeni-Sömürgecilik: Emperyalizmin Son Aşaması. Çev. Ertuğrul Özkök. İstanbul: Gün Yayınları, 1966.
Özel, Özgür. “Turkey’s Democratic Future and Global Security Context.” Newsweek, 2024-2025.
Reuters, Associated Press, BBC News, Euronews ve Deutsche Welle arşivleri. Türkiye’de muhalefet, seçim süreçleri ve siyasi aktörler üzerine haber ve analizler, 2024-2025.
Said, Edward W. Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark Anlayışları. Çev. Berna Ülner. İstanbul: Metis Yayınları, 2013.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Cerideleri. Birinci Dönem, çeşitli ciltler.




Bir yanıt yazın