Egemenliğin Ontolojik Güvencesi Bağlamında Siyasal Meşruiyet Krizi.Milli İrade ve Dış Onay İkileminde Çağdaş Bir Mandacılık Çözümlemesi: İmamoğlu-Özel Kliğinin Mandacılığı

Okuma Süresi:

10–14 dakika
❤️

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesi, egemenliğin kaynağını doğaüstü bir güçte ya da hanedan soyunda değil, doğrudan milletin kendi varlığında bulan bir anlayış üzerine inşa edilmiştir. Bu anlayış, 1920’de Ankara’da toplanan Büyük Millet Meclisi’nin duvarlarına kazınan “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ifadesinde somutlaşmış, yalnızca bir yönetim biçimi değişikliğini değil, epistemolojik bir kopuşu temsil etmiştir. Siyasal iktidarın meşruiyet kaynağını dışsal bir otoriteden alması, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yaşanan yarı sömürgeleşme sürecinin de temel dinamiğini oluşturmuş, bu travmatik deneyim Cumhuriyet kadrolarının siyasal bilinçaltına derinlemesine işlemiştir.

Bugün, kuruluşunun üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmiş olan Cumhuriyet’in siyasal sahnesinde, meşruiyet kaynağına ilişkin kadim tartışma yeni aktörler ve yeni söylem biçimleriyle yeniden gündeme gelmektedir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin iki önemli figürü olan Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel’in siyasal pratikleri ve söylemleri, bu tartışmanın çağdaş görünümlerini analiz etmek için verimli bir zemin sunmaktadır. Söz konusu aktörlerin uluslararası medya organlarında yer alma biçimleri, Batılı siyasal çevrelere verdikleri mesajlar ve Türkiye’nin iç siyasal meselelerini küresel güvenlik mimarisiyle ilişkilendirme tarzları, siyaset sosyolojisi ve iletişim bilimi perspektifinden incelenmeyi gerektiren özgül bir durum yaratmaktadır.

Bu çalışma, Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel örnekleri üzerinden, çağdaş Türk siyasetinde gözlemlenen “dış onay arayışı” eğilimini, tarihsel mandacılık tartışmaları, emperyalizm kuramları, kitle psikolojisi ve gündem belirleme teorileri ışığında çözümlemeyi amaçlamaktadır. Çözümleme, Cumhuriyet’in kurucu ideolojisi olan tam bağımsızlık ilkesini normatif bir referans noktası olarak benimsemekte, Atatürk ve dönemin kurmay kadrosunun anti emperyalist duruşunu tarihsel bir karşılaştırma zemini olarak kullanmaktadır.

Tarihsel Arka Plan: Mandacılık, İşbirlikçilik ve Emperyal Bağımlılık

Osmanlı İmparatorluğu’nun on dokuzuncu yüzyıl boyunca yaşadığı kapitülasyonlar rejimi, yalnızca ekonomik bir bağımlılık ilişkisi yaratmakla kalmamış, aynı zamanda siyasal karar alma süreçlerini de dış merkezlerin etkisine açan bir yönetişim modeli inşa etmiştir. Duyunu Umumiye İdaresi, Osmanlı maliyesinin yabancı alacaklılar tarafından yönetilmesinin kurumsal ifadesi olarak, egemenliğin fiilen devredildiği bir eşik noktasını temsil eder. Bu tarihsel deneyim, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının zihin dünyasında “tam bağımsızlık” kavramını yalnızca askeri bir zaferin değil, aynı zamanda kurumsal ve zihinsel bir dönüşümün gerekliliği olarak kodlamıştır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün 1919’da Samsun’a çıkışıyla başlayan Milli Mücadele süreci, askeri cephede olduğu kadar siyasal cephede de anti emperyalist bir hattın inşası anlamına gelir. Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde formüle edilen “manda ve himaye kabul olunamaz” ilkesi, yalnızca dönemin Amerikan mandacılığını savunan aydın çevrelerine verilmiş bir yanıt değil, aynı zamanda geleceğin Türkiye’sinin siyasal ontolojisini belirleyen kurucu bir ilkedir. Atatürk, Nutuk’ta bu meseleyi şu sözlerle çerçevelendirmiştir: “Efendiler, İngiliz himayesini kabul etmek, İngilizlerin bizi himaye etmesine razı olmak demektir. Amerikan mandasını kabul etmek ise, Amerikalıların mandası altına girmeyi kabul etmek demektir. Halbuki bizim milletimiz, hürriyet ve istiklal içinde yaşamaya alışmış ve buna layık bir millettir.”

Bu sözler, dönemin Birinci Meclisinde ve Anadolu hareketinin önde gelen isimleri arasında yaşanan mandacılık tartışmalarının ulaştığı nihai sentezi ifade eder. Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve İsmet İnönü gibi kurmaylar, farklı vurgulara sahip olmakla birlikte, son tahlilde tam bağımsızlık konusunda ortak bir paydada buluşmuşlardır. Bu kadroların temsil ettiği anlayış, siyasal meşruiyetin yegane kaynağının millet olduğu ve bu meşruiyetin hiçbir dış merkeze referans verilerek tahkim edilemeyeceği yönündedir.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurucu kimliği de tam olarak bu anti emperyalist zeminde şekillenmiştir. Altı Ok’tan biri olan “milliyetçilik”, yayılmacı ya da ırkçı bir ideolojiyi değil, siyasal bağımsızlığın korunmasını ve milletin kendi kaderini tayin hakkını ifade eder. “Halkçılık” ilkesi ise siyasal iktidarın kaynağının herhangi bir sınıf ya da zümre değil, doğrudan halk olduğunu vurgular. Bu iki ilke, mandacılığın ve işbirlikçiliğin reddine ilişkin ideolojik çerçeveyi tamamlar.

Çağdaş Siyasal Pratikte Dış Onay Arayışı: İmamoğlu ve Özel Örnekleri

Kurucu dönemin bu güçlü anti emperyalist hattına karşın, günümüz CHP’sinin öne çıkan figürlerinin siyasal söylem ve eylemlerinde, dış dünyaya referans verme alışkanlığı dikkat çekici bir yoğunluk kazanmıştır. Ekrem İmamoğlu’nun Financial Times’ta yayımlanan “Why Turkey’s Democratic Future Matters For The World” başlıklı makalesi, bu eğilimin analiz edilebileceği örnek metinlerden biridir. İmamoğlu bu yazıda, Türkiye’nin demokratik geleceğini uluslararası düzen ve Avrupa güvenliğiyle ilişkilendirerek, iç siyasal bir meseleyi küresel güvenlik mimarisinin bir bileşeni olarak sunmaktadır.

Bu söylem stratejisi, siyaset bilimi perspektifinden değerlendirildiğinde, “iç siyasetin uluslararasılaştırılması” olarak adlandırılabilecek özgül bir durumu işaret eder. Normal koşullarda bir ülkenin iç siyasal tartışmaları, o ülkenin yurttaşları ve kurumları arasında cereyan eder. Ancak söz konusu tartışmaların uluslararası medya organlarına taşınması ve küresel güvenlik söylemiyle çerçevelenmesi, meşruiyet kaynağını yerelden küresele kaydıran bir işlev görür. Bu durum, siyasal antropolojinin “dışsallaştırma” kavramıyla açıklanabilir: Yerel bir anlaşmazlık, taraflardan birinin dış aktörleri sürece dahil etmesiyle, yerel bağlamından koparılarak farklı bir güç dengesine taşınır.

Özgür Özel’in Newsweek’te kaleme aldığı yazı da benzer bir çerçeveleme pratiğini yansıtır. Özel, Türkiye’deki siyasi gelişmeleri “NATO ve Avrupa güvenliği” bağlamında ele alarak, meselenin yalnızca Türkiye’yi ilgilendiren bir iç mesele olmadığını, Batılı müttefiklerin de bu sürece duyarlı olması gerektiğini ima eder. Bu söylem, emperyalizm kuramı çerçevesinde, “bağımlılık ilişkilerinin yeniden üretimi” olarak değerlendirilebilir. Kuramsal olarak emperyalizm, yalnızca askeri işgal ve ekonomik sömürü biçiminde değil, aynı zamanda siyasal elitlerin zihin dünyasında yarattığı “merkeze referans verme alışkanlığı” biçiminde de işler. Antonio Gramsci’nin “hegemonya” kavramı tam da bu noktada açıklayıcıdır: Hegemonya, tahakkümün rıza üretimi yoluyla sürdürülmesidir. Siyasal aktörler, kendi iç kamuoylarına değil de dış merkezlere hesap verme ihtiyacı hissettiklerinde, hegemonyanın içselleştirildiği bir siyasal kültürün varlığından söz edilebilir.

İletişim Bilimi Perspektifi: Gündem Belirleme ve Suskunluk Sarmalı

İmamoğlu ve Özel’in uluslararası medya stratejileri, iletişim biliminin klasik kuramlarıyla da açıklanabilir. Maxwell McCombs ve Donald Shaw’ın 1972’de formüle ettiği “gündem belirleme kuramı”, medyanın ne düşüneceğimizi değil, ne hakkında düşüneceğimizi belirlediğini ortaya koyar. Uluslararası medya organlarında yer alan Türkiye analizleri, yalnızca dış kamuoyunu bilgilendirmekle kalmaz, aynı zamanda Türkiye içindeki siyasal gündemi de etkiler. “Batı basınında yer alma” olgusu, özellikle sosyal medya çağında, iç siyasette bir prestij ve meşruiyet kaynağı olarak dolaşıma sokulur.

Elisabeth Noelle Neumann’ın “suskunluk sarmalı” kuramı da bu bağlamda işlevseldir. Kurama göre bireyler, toplumdan dışlanma korkusuyla, egemen olduğunu düşündükleri görüşe uyum sağlama eğilimi gösterirler. Uluslararası medyada sürekli olarak belirli bir siyasal çizginin öne çıkarılması, içeride bu çizginin “kaçınılmaz” ya da “uluslararası meşruiyete sahip tek alternatif” olduğu algısını yaratabilir. Bu algı, muhalif seslerin suskunluk sarmalına girmesine ve eleştirel düşüncenin kamusal alandaki görünürlüğünün azalmasına yol açar.

Gustave Le Bon’un 1895’te yayımlanan “Kitleler Psikolojisi” adlı eserinde ortaya koyduğu tespitler de günümüz siyasetini anlamak için değerlidir. Le Bon, kitlelerin rasyonel argümanlardan çok, basit ve tekrar edilen sloganlarla harekete geçtiğini, lider figürü etrafında gelişen duygusal bağlılığın eleştirel düşünceyi gerilettiğini belirtir. İmamoğlu ve Özel etrafında oluşan siyasal desteğin bir bölümü, Le Bon’un tanımladığı bu kitle psikolojisi dinamikleriyle açıklanabilir. Destek, somut bir siyasal programın rasyonel değerlendirmesinden çok, mevcut iktidara yönelik duygusal tepkinin ve lider figürüne yönelik karizmatik bağlılığın bir bileşimi olarak şekillenebilmektedir.

Bu noktada vurgulanması gereken husus, kitlelerin tamamının bu şekilde davrandığı değildir. Siyaset sosyolojisi, seçmen davranışının çok katmanlı ve çok faktörlü bir olgu olduğunu ortaya koyar. Ancak lider merkezli siyasetin ve algı yönetimi stratejilerinin, rasyonel siyasal tercihin önüne geçme potansiyeli taşıdığı da kuramsal olarak sabittir.

Demokrasi Kuramı ve Meşruiyet Sorunu

Demokrasi, yalnızca belirli aralıklarla yapılan seçimlerden ibaret bir yönetim biçimi değildir. Robert Dahl’ın “poliarşi” kavramıyla ifade ettiği gibi demokrasi, katılım, rekabet, ifade özgürlüğü ve hesap verebilirlik gibi çok boyutlu bir kurumsal çerçeveyi gerektirir. Bu çerçevenin en kritik bileşenlerinden biri, siyasal iktidarın meşruiyet kaynağının açık ve tartışmasız olmasıdır. Meşruiyet, yönetilenlerin yönetenleri gönüllü olarak tanıması ve itaat etmeyi içselleştirmesi anlamına gelir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu meşruiyet zemini, daha önce vurgulandığı gibi, millet iradesidir. Bu zemin, yalnızca anayasal bir ilke değil, aynı zamanda tarihsel bir kazanım ve ontolojik bir güvencedir. Siyasal aktörlerin, meşruiyetlerini tahkim etmek için dış merkezlere referans vermesi, bu ontolojik güvenceyi zayıflatan bir etki yaratır. Çünkü millet iradesi, kendi başına yeterli ve tam bir meşruiyet kaynağıdır; herhangi bir dış onaya ihtiyaç duymaz. Dış onay arayışı, paradoksal biçimde, millet iradesinin yetersiz olduğu ya da en azından dışarıdan teyit edilmesi gerektiği gibi bir izlenim üretir.

Bu izlenim, Cumhuriyet’in ilk dönemindeki mandacılık tartışmalarını hatırlatır. O dönemde bazı aydın çevreler, Türkiye’nin kendi başına ayakta kalamayacağını, mutlaka büyük bir devletin himayesine ihtiyaç duyduğunu savunuyordu. Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları ise bu anlayışı şiddetle reddederek, milletin kendi gücüne ve iradesine güvenilmesi gerektiğini savundular. Tarih, Atatürk’ün haklı olduğunu gösterdi: Türkiye, dış himaye olmaksızın, kendi imkanlarıyla bağımsız bir devlet kurmayı ve uluslararası sistemde saygın bir yer edinmeyi başardı.

Günümüzde İmamoğlu ve Özel’in siyasal çizgisine yöneltilen eleştirilerin özü de tam olarak bu tarihsel deneyime dayanır. Eleştiriler, “Türkiye’nin sorunlarının çözümü için dış dünyanın onayını almak gerekir” şeklindeki örtük varsayımı hedef alır. Bu varsayım, emperyal bağımlılık ilişkilerinin zihinlerde yarattığı bir tahribat olarak okunabilir.

Algı Siyaseti ve İçerik Yitimi

Çağdaş siyasetin en belirgin özelliklerinden biri, siyasal içeriğin giderek imaj ve algı yönetimi karşısında gerilemesidir. Sosyal medya platformları, siyasal aktörlerin mesajlarını aracısız olarak kitlelere ulaştırmasına imkan tanırken, aynı zamanda bu mesajların derinliğini ve karmaşıklığını da azaltmaktadır. Sloganlar, görseller ve kısa videolar, uzun ve analitik siyasal metinlerin yerini almaktadır.

İmamoğlu ve Özel’in siyasal iletişim stratejileri de bu genel eğilimin dışında değildir. Uluslararası medyada yer alan röportajlar ve makaleler, iç kamuoyuna “uluslararası tanınırlık” ve “Batı tarafından ciddiye alınma” çerçevesiyle sunulmaktadır. Bu sunum, seçmenin dikkatini somut siyasal programlardan ve politika önerilerinden uzaklaştırarak, sembolik ve imaj odaklı bir siyaset algısına yönlendirmektedir. Ekonomi politikaları, güvenlik stratejileri, eğitim reformu ya da dış politika vizyonu gibi konular, liderlerin uluslararası medyadaki görünürlüğünün gölgesinde kalmaktadır.

Bu durum, siyaset felsefesi açısından “içerik yitimi” olarak adlandırılabilecek bir soruna işaret eder. Siyaset, özünde, toplumsal kaynakların dağıtımına, ortak iyinin tanımlanmasına ve kolektif geleceğin inşasına ilişkin bir müzakere sürecidir. Bu sürecin imaj ve algı yönetimi tarafından domine edilmesi, demokratik müzakere zeminini aşındırır ve siyaseti bir gösteriye dönüştürür.

Kurucu İradeye Dönüş: Atatürk ve İlk Meclis Deneyimi

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 23 Nisan 1920’de açılışı, yalnızca kurumsal bir başlangıç değil, aynı zamanda siyasal meşruiyetin kaynağına ilişkin radikal bir kopuştur. Saltanat ve hilafet makamlarının hala mevcut olduğu bir ortamda, Meclis’in “egemenlik milletindir” ilkesiyle çalışmaya başlaması, siyasal iktidarın metafizik temellerden arındırılarak dünyevi ve toplumsal bir zemine oturtulması anlamına gelir.

Birinci Meclis’te yer alan milletvekilleri, meslek, eğitim ve ideolojik yönelim bakımından büyük bir çeşitlilik sergilemekle birlikte, iki temel konuda ortak bir bilinç geliştirmişlerdir: Tam bağımsızlık ve milli egemenlik. Bu iki ilke, Meclis’in tüm çalışmalarının temel referans noktası olmuştur. Mandacılık tartışmalarının Meclis’te reddedilmesi, bu ortak bilincin en somut ifadesidir.

Atatürk’ün liderliğindeki kurucu kadro, bağımsızlık mücadelesini yürütürken, yalnızca askeri bir zafer kazanmayı değil, aynı zamanda yeni bir siyasal kültür inşa etmeyi de hedeflemiştir. Bu siyasal kültürün temelinde, milletin kendi kaderini belirleme hakkı ve bu hakkın hiçbir dış güce devredilemeyeceği inancı yatar. Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu dönemdeki kimliği, anti emperyalist mücadelenin siyasal örgütlenme biçimidir.

Günümüz CHP’sinin, bu tarihsel kimlikle ilişkisi tartışmalıdır. Partinin önde gelen isimlerinin, siyasal meşruiyeti uluslararası çevrelerin onayında arama eğilimi, kurucu kimlikle arasındaki mesafeyi görünür kılmaktadır. Bu mesafe, yalnızca stratejik bir tercih farklılığı olarak değil, aynı zamanda siyasal ontolojiye ilişkin daha derin bir kopuş olarak değerlendirilebilir.

Emperyalizm ve Bağımlılık İlişkilerinin Yeniden Üretimi

Emperyalizm, yirminci yüzyıl boyunca biçim değiştirmiş, klasik sömürgecilikten neo sömürgeciliğe, oradan da kültürel hegemonya ve bağımlılık ilişkilerinin içselleştirilmesine doğru evrilmiştir. Günümüzde emperyalizm, doğrudan askeri işgalden çok, ekonomik bağımlılık, siyasal nüfuz ve kültürel etki mekanizmaları aracılığıyla işlemektedir. Bu bağlamda, bir ülkenin siyasal elitlerinin, kendi iç meşruiyetlerini dış merkezlere referansla inşa etme eğilimi, emperyal bağımlılığın en rafine biçimlerinden biridir.

İşbirlikçilik kavramı da bu çerçevede anlam kazanır. Klasik işbirlikçilik, işgal güçleriyle doğrudan ve maddi çıkar ilişkisi içinde olmayı ifade ederken, çağdaş işbirlikçilik daha çok zihinsel ve söylemsel düzeyde işler. Siyasal aktörler, doğrudan bir çıkar ilişkisi içinde olmasalar da, söylemlerini ve stratejilerini dış merkezlerin beklentilerine göre şekillendirdiklerinde, bağımlılık ilişkilerini yeniden üretmiş olurlar. İmamoğlu ve Özel’in uluslararası medyadaki söylemleri, bu tür bir “söylemsel işbirlikçilik” bağlamında değerlendirilebilir.

Bu değerlendirme, söz konusu aktörlerin niyetlerine ilişkin bir yargı içermek zorunda değildir. Siyaset sosyolojisi, aktörlerin niyetlerinden çok, eylemlerinin ve söylemlerinin yapısal sonuçlarıyla ilgilenir. Yapısal olarak, iç siyasal tartışmaların uluslararasılaştırılması, emperyal bağımlılık ilişkilerini normalleştirici ve yeniden üretici bir etki yaratır.

Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü, çoğu zaman yanlış yorumlandığı gibi pasifist bir dış politika anlayışını değil, bağımsız ve onurlu bir dış politikanın çerçevesini ifade eder. Bu çerçeve, dış dünyayla ilişkilerin eşitlik ve karşılıklı saygı temelinde yürütülmesini, ancak iç siyasal kararların yalnızca milletin iradesine dayanmasını öngörür.

Sonuç

Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal ontolojisi, egemenliğin millete ait olduğu ve bu egemenliğin hiçbir dış merkezle paylaşılamayacağı ilkesi üzerine kuruludur. Bu ilke, Osmanlı’nın yarı sömürgeleşme deneyimine ve Milli Mücadele’nin anti emperyalist karakterine dayanan tarihsel bir kazanımdır. Atatürk ve dönemin kurmay kadrosu, mandacılığı ve himayeciliği reddederek, siyasal meşruiyetin tek kaynağının millet olduğunu kurumsallaştırmışlardır.

Günümüzde Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel’in siyasal pratiklerinde gözlemlenen dış onay arayışı eğilimi, bu tarihsel kazanımla çelişen bir görünüm arz etmektedir. İç siyasal tartışmaların uluslararası medya organlarına taşınması, küresel güvenlik söylemiyle çerçevelenmesi ve Batılı çevrelerin desteğinin bir meşruiyet kaynağı olarak sunulması, çağdaş bir mandacılık formu olarak değerlendirilmeye açıktır.

Demokrasi, yalnızca seçim kazanmaktan ibaret bir yönetim biçimi değildir. Demokrasi, aynı zamanda siyasal iktidarın meşruiyet kaynağının açık, tartışmasız ve içsel olmasını gerektirir. Dışarıdan devşirilmeye çalışılan meşruiyet, özünde meşruiyetsizliğin itirafıdır. Türkiye’nin siyasal geleceği, Brüksel’deki bürokratların ya da Washington’daki düşünce kuruluşlarının değerlendirmeleriyle değil, yalnızca ve yalnızca Türk milletinin sandıkta ortaya koyacağı iradeyle belirlenmelidir.

Cumhuriyet’in kurucu ilkeleri, bugün de yol gösterici niteliğini korumaktadır. Tam bağımsızlık, milli egemenlik ve halkçılık, yalnızca geçmişe ait nostaljik değerler değil, geleceğin Türkiye’sini inşa etmek için sağlam bir zemin sunan siyasal pusulalardır. Siyasetin rotası, dış dünyanın alkışına göre değil, milletin ihtiyaçlarına ve Cumhuriyet’in temel değerlerine göre belirlenmelidir.

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Dün böyleydi, bugün de böyledir, yarın da böyle olacaktır.

KAYNAKÇA

Atatürk, Mustafa Kemal. Nutuk. Ankara: Türk Tarih Kurumu, çeşitli basımlar.

Dahl, Robert. Polyarchy: Participation and Opposition. New Haven: Yale University Press, 1971.

Gramsci, Antonio. Hapishane Defterleri. Çev. Adnan Cemgil. İstanbul: Belge Yayınları, 1986.

İmamoğlu, Ekrem. “Why Turkey’s Democratic Future Matters For The World.” Financial Times, 2025.

İmamoğlu, Ekrem. Röportaj. DIE ZEIT, 2025.

Le Bon, Gustave. Kitleler Psikolojisi. Çev. Hasan İlhan. Ankara: Alter Yayıncılık, 2009. (Orijinal basım 1895.)

McCombs, Maxwell ve Donald Shaw. “The Agenda Setting Function of Mass Media.” Public Opinion Quarterly, 36(2), 1972, 176-187.

Noelle Neumann, Elisabeth. “The Spiral of Silence: A Theory of Public Opinion.” Journal of Communication, 24(2), 1974, 43-51.

Özel, Özgür. “Turkey’s Democratic Future and Global Security Context.” Newsweek, 2024-2025.

Özel, Özgür. Avrupa güvenliği ve Türkiye Avrupa ilişkilerine ilişkin konuşmalar. Türkiye Today, 2025.

Reuters, Associated Press, BBC News ve Deutsche Welle arşivleri. Türkiye’de muhalefet, seçim süreçleri ve siyasi aktörler üzerine haber ve analizler, 2024-2025.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Cerideleri. Birinci Dönem, çeşitli ciltler.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar