Siyasal kitlelerin rasyonel çıkar ya da ilkesel bağlılık temelinde değil, derinlemesine işlenmiş psikolojik mekanizmalar aracılığıyla mobilize edilmesi, yirminci yüzyıl siyaset biliminin en çarpıcı bulgularından biridir. Bu mekanizmalar çağdaş Türkiye’de, kendisini sol ve ilerici olarak tanımlayan bir siyasal hareketin tabanında, neredeyse laboratuvar saflığında gözlemlenebilecek bir netlikle yeniden üretilmektedir. Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel şahsında billurlaşan siyasal çizgi, dış kabuğunda halkçı ve özgürlükçü bir retorik taşırken, iç yapısında mandacı bir bağımlılık ilişkisini sürdürmekte, bu çelişki ise kitlesel tabanında sorgulanmamaktadır. Üstelik bu sorgusuzluk, bir erdem gibi sunulmakta, eleştirel düşünce “davaya ihanet” şeklinde kodlanarak susturulmaktadır.
Bu metin, İmamoğlu ve Özel’in temsil ettiği siyasal hareketin kitle desteğini, Gustave Le Bon’un sürü psikolojisi çözümlemeleri, Elisabeth Noelle Neumann’ın suskunluk sarmalı kuramı ve Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı ışığında eleştirel bir süzgeçten geçirmektedir. Temel iddia nettir: Söz konusu siyasal blok, “dışı sol içi mandacı” olarak nitelendirilebilecek hibrit bir yapı sergilemekte, kitlesini duygusal manipülasyon ve dış onay referanslarıyla konsolide etmektedir.
Sürü Psikolojisi ve Eleştirel Düşüncenin Çöküşü
Gustave Le Bon, 1895 yılında kaleme aldığı Kitleler Psikolojisi adlı eserinde, bireyin kitle içinde eridiğinde rasyonel muhakeme yetisini büyük ölçüde yitirdiğini, telkine açık hale geldiğini ve lider figürü etrafında duygusal bir bağlılık geliştirdiğini ortaya koyar. Le Bon’a göre kitle, “bilinçli kişiliğin yok olduğu, duygu ve düşüncelerin telkin ve bulaşma yoluyla aynı yöne yöneldiği” bir ortak ruh halidir. Bu ruh hali içinde birey, tek başına asla sergilemeyeceği itaatkarlığı, coşkuyu ya da saldırganlığı kolektif bir vecd içinde sergileyebilir.
İmamoğlu ve Özel’i destekleyen kitlenin önemli bir kesimi, tam olarak bu tanıma uygun davranış örüntüleri sergilemektedir. Destek, somut bir programın, tutarlı bir ideolojik çerçevenin ya da rasyonel bir fayda maliyet analizinin sonucu olarak değil, mevcut iktidara duyulan tepkinin yarattığı duygusal gerilimin kolektif bir boşalımı olarak şekillenmektedir. Bu boşalım, lider figürlerinin sürekli tekrar edilen sloganları, sosyal medyada dolaşıma sokulan duygusal içerikler ve uluslararası medyadan devşirilen “onaylanmışlık” imgeleri aracılığıyla sürekli beslenmektedir.
Bu noktada altı çizilmesi gereken husus, Le Bon’un tarif ettiği sürüleşme sürecinin, kitlenin kendiliğinden bir eğilimi olmanın ötesinde, bilinçli bir siyasal mühendislikle yönetildiğidir. İmamoğlu ve Özel’in siyasal iletişim stratejileri, kitlenin eleştirel düşünce refleksini sistematik olarak köreltmek üzere tasarlanmıştır. Slogan tekrarı, basitleştirilmiş ikili karşıtlıklar, dış medyanın otoritesine sürekli referans verme ve liderlerin karizmatik sunumu, Le Bon’un “kitle lideri” profiliyle birebir örtüşmektedir. Le Bon, kitle liderinin özelliklerini sayarken “iddialı olma, tekrar etme ve bulaştırma” üçlüsünü vurgular. Günümüzün sosyal medya ekosistemi, bu üçlüyü endüstriyel ölçekte uygulayacak teknik altyapıyı sağlamaktadır.
Suskunluk Sarmalı ve Muhalif Seslerin Tasfiyesi
Elisabeth Noelle Neumann’ın suskunluk sarmalı kuramı, İmamoğlu ve Özel hareketinin iç eleştiriyle ilişkisini anlamak açısından da aydınlatıcıdır. Kurama göre bireyler, toplumsal izolasyon korkusuyla, egemen olduğunu düşündükleri görüşe uyum sağlama eğilimi gösterirler. Azınlıkta kaldığını düşünenler ise suskunluğa gömülür. Bu mekanizma, egemen görüşün fiili gücünden bağımsız olarak işler; algılanan güç, gerçek güçten daha belirleyicidir.
İmamoğlu ve Özel’i destekleyen çevrelerde, harekete yönelik her türlü eleştirel ses, “davaya zarar verme”, “iktidarın ekmeğine yağ sürme” ya da “içeriden vurma” gibi etiketlerle hızla marjinalize edilmektedir. Eleştirel düşünce, suskunluk sarmalına itilmekte, kamusal alanda yalnızca liderlere mutlak sadakati ifade eden sesler duyulur hale gelmektedir. Bu durum, demokratik bir siyasal hareketin olmazsa olmazı olan iç tartışma ve özeleştiri mekanizmalarını felç etmekte, hareketi kapalı bir tarikata dönüştürme riskini barındırmaktadır.
Dışarıdan bakıldığında “sol” ve “ilerici” olarak etiketlenen bu siyasal blok, kendi iç işleyişinde bu etikete taban tabana zıt bir karakter sergilemektedir. Sol gelenek, tarihsel olarak eleştirel düşünceyi, özeleştiriyi ve iç tartışmayı yücelten bir entelektüel mirasa sahiptir. Marksist diyalektik, tam da çelişkilerin açığa çıkarılması ve tartışılması yoluyla ilerler. Oysa İmamoğlu ve Özel’in temsil ettiği siyasal çizgi, bu mirası reddedercesine, eleştiriye kapalı, lider kültüne dayalı ve iç disiplini dışlayıcı pratiklerle sağlayan bir yapı arz etmektedir.
Elias Canetti’nin Kitle ve İktidar adlı başyapıtında vurguladığı gibi, kitle her şeyden önce “eşitlik” yanılsamasına tutunur. Kitle içinde herkes aynı slogana omuz verir, aynı lidere alkış tutar, aynı düşmana nefret kusar. Bu eşitlik yanılsaması, bireyin gündelik hayatta yaşadığı yalnızlığı ve çaresizliği geçici olarak unutmasını sağlar. İmamoğlu ve Özel mitinglerinde gözlemlenen coşku seli, tam da Canetti’nin tarif ettiği bu “kapanma ve boşalma” ritüeline karşılık gelir. Katılımcı, liderin sözleriyle yükselir, sloganlarla boşalır ve kolektif bir arınma yaşar. Bu arınma deneyimi, bireyin harekete duygusal olarak kilitlenmesinin başlıca nedenidir. Ne var ki bu duygusal kilitlenme, eleştirel düşüncenin sistematik olarak devre dışı bırakılması pahasına işler. Sürüleşmiş kitle, liderini sorgulamaz; sorgulamak isteyeni dışlar, cezalandırır, hain ilan eder.
İçi Mandacı Dışı Sol: Hibrit Bir Siyasal Ontoloji
İmamoğlu ve Özel hareketinin en çarpıcı özelliği, söylemsel düzeyde sol ve halkçı bir görünüm sergilerken, eylemsel düzeyde Batı merkezli bir onay arayışını ve mandacı bir bağımlılık ilişkisini sürdürmesidir. Bu hibrit yapı, hareketin ontolojik bir çelişkisini ifade eder.
İmamoğlu, Financial Times’ta yayımlanan “Why Turkey’s Democratic Future Matters For The World” başlıklı makalesinde, Türkiye’nin demokratik geleceğini Avrupa güvenlik mimarisinin bir unsuru olarak sunmuş, iç siyasi meseleleri uluslararası düzenin istikrarıyla ilişkilendirerek Batı kamuoyunun müdahil olması gereken bir çerçeveye yerleştirmiştir. Özgür Özel ise Newsweek’te kaleme aldığı yazıda, Türkiye’deki siyasal gelişmeleri “NATO ve Avrupa güvenlik krizi” bağlamına oturtarak, iç siyasi rekabeti doğrudan transatlantik güvenlik mimarisinin bir sorunsalı haline getirmiştir. Bu söylem stratejisi, iç meşruiyetini sağlamakta güçlük çeken aktörlerin, uluslararası aktörlerin onayını mobilize ederek iç kamuoyu karşısında kuvvet devşirme çabasıdır.
Bu çaba, tarihsel mandacılığın çağdaş bir uyarlamasıdır. 1919’da Sivas Kongresi’nde “manda ve himaye kabul olunamaz” diyen irade ile 2025’te iç siyasi tartışmaları Newsweek sayfalarına taşıyan irade arasındaki fark, özsel değil biçimseldir. Her ikisi de siyasal meşruiyetin kaynağına ilişkin bir tercihi yansıtır: Birincisi meşruiyeti millette arar, ikincisi dış merkezlerin onayında. Atatürk, Nutuk’ta bu meseleyi şöyle çerçevelendirmiştir: “Efendiler, İngiliz himayesini kabul etmek, İngilizlerin bizi himaye etmesine razı olmak demektir. Amerikan mandasını kabul etmek ise, Amerikalıların mandası altına girmeyi kabul etmek demektir. Halbuki bizim milletimiz, hürriyet ve istiklal içinde yaşamaya alışmış ve buna layık bir millettir.”
Emperyalizm ve Bağımlılığın Yeniden Üretimi
Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı, tahakkümün yalnızca zor yoluyla değil, aynı zamanda rıza üretimi yoluyla sürdürüldüğünü ifade eder. Rıza, egemen sınıfın değerlerinin, kurumlarının ve dünya görüşünün, ezilen sınıflar tarafından içselleştirilmesiyle oluşur. Bu içselleştirme süreci, sivil toplumun ideolojik aygıtları aracılığıyla işler.
İmamoğlu ve Özel’in siyasal çizgisi, Gramsci’nin tarif ettiği hegemonya mekanizmalarının failleri olarak değerlendirilebilir. Batı merkezli medya organlarında yer alma çabası, Avrupa Parlamentosu’na, Atlantik Konseyi’ne ve uluslararası düşünce kuruluşlarına referans verme alışkanlığı, Türkiye’nin iç siyasal tartışmalarını küresel güvenlik söylemi içinde eritme eğilimi, tam da bir hegemonya içselleştirmesinin belirtileridir. Bu aktörler, doğrudan bir çıkar ilişkisi içinde olmasalar dahi, söylemleri ve stratejileriyle emperyal bağımlılık ilişkilerini normalleştirmekte ve yeniden üretmektedir.
Kwame Nkrumah’nın yeni-sömürgecilik tanımı bu noktada açıklayıcıdır. Yeni-sömürgecilik, görünürde bağımsız olan bir devletin, siyasi elitleri aracılığıyla dış güçlerin çıkarlarına eklemlenmesidir. Askeri işgal yoktur, bayrak değişmemiştir, anayasa yürürlüktedir; ancak ekonomi, dış politika ve askeri strateji dış merkezlerce belirlenir. İmamoğlu ve Özel’in “Türkiye’nin demokratik geleceği Avrupa güvenliği için önemlidir” ya da “Türkiye NATO ve AB’den ayrı düşünülemez” şeklindeki söylemleri, bu yeni-sömürgeci mantığın siyasal düzlemdeki ifadeleridir. Lenin’in emperyalizm çözümlemesi de bu bağlamda hatırlanmalıdır: Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşaması olarak, yalnızca ekonomik sömürüyü değil, aynı zamanda siyasal ve kültürel bağımlılığı da içeren topyekûn bir tahakküm sistemidir.
Söylemsel İşbirlikçilik ve Meşruiyet Devşirme
İşbirlikçilik kavramı, klasik anlamda işgal güçleriyle doğrudan ve maddi çıkar ilişkisi içinde olmayı ifade eder. Çağdaş siyasal çözümlemede ise kavram, daha incelikli ve söylemsel bir düzeyde yeniden tanımlanmayı hak etmektedir. Söylemsel işbirlikçilik, maddi bir çıkar ilişkisi olmaksızın, siyasal aktörün söylem ve stratejilerini dış merkezlerin beklentilerine göre şekillendirmesi, iç meşruiyetini dış onay üzerinden tahkim etmeye çalışmasıdır.
İmamoğlu ve Özel’in DIE ZEIT, BBC News, Politico Europe, Reuters ve Associated Press gibi yayın organlarına verdikleri röportajlar ve kaleme aldıkları makaleler, bu tür bir söylemsel işbirlikçiliğin örnekleri olarak okunabilir. Söz konusu aktörler, bu mecraları yalnızca uluslararası kamuoyuna seslenmek için değil, aynı zamanda iç kamuoyuna “Batı tarafından ciddiye alınan liderler” imajını sunmak için kullanmaktadır. Bu imaj, özellikle Batı’yı modernlik, ilericilik ve medeniyetle özdeşleştiren kentli seçmen nezdinde güçlü bir çekim merkezi oluşturmaktadır.
Edward Said’in Şarkiyatçılık adlı eserinde çözümlediği “Doğu’nun Batı’nın bakışıyla kendini tanımlama” sendromu, İmamoğlu ve Özel hareketinin tabanında da gözlemlenebilir. Batı medyasında yer almak, Batılı siyasetçiler tarafından övülmek, Avrupa Parlamentosu’nda hakkında olumlu konuşmalar yapılması, bu taban için başlı başına bir meşruiyet kaynağı haline gelmiştir. Oysa bu meşruiyet kaynağı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesiyle taban tabana zıttır. Cumhuriyet, meşruiyetini milletten alır; dış dünyanın takdiri ancak bir sonuç olabilir, asla bir neden ya da dayanak olamaz.
Algı Siyaseti ve İçerikten Kaçış
Çağdaş siyasetin en belirgin patolojilerinden biri, siyasal içeriğin imaj ve algı yönetimi karşısında gerilemesidir. Guy Debord’un Gösteri Toplumu’nda tarif ettiği gibi, “görünen şey iyidir, iyi olan şey görünür” düsturu siyaseti de esir almıştır. Sosyal medya platformları, siyasal aktörlerin mesajlarını aracısız olarak kitlelere ulaştırmasına imkân tanırken, aynı zamanda bu mesajların derinliğini ve karmaşıklığını da radikal biçimde azaltmaktadır.
İmamoğlu ve Özel’in siyasal iletişim stratejileri, Debord’un gösteri toplumu çözümlemesini doğrular niteliktedir. Uluslararası medyada yer alan röportajlar ve makaleler, iç kamuoyuna “uluslararası tanınırlık” ve “Batı tarafından ciddiye alınma” çerçevesiyle sunulmakta, somut politika önerileri bu görünürlük gösterisinin gölgesinde kalmaktadır. Ekonomi yönetimine dair bir program, güvenlik stratejisine ilişkin somut bir vizyon, eğitim reformu ya da dış politika yönelimi gibi konular, liderlerin karizmatik sunumunun ve uluslararası medyadaki boy göstermelerinin yanında silikleşmektedir.
Seçmen, neye oy verdiğini bilmeden, yalnızca “değişim” arzusuyla, lidere duygusal bağlılıkla ve mevcut iktidara tepkiyle sandığa gitmeye şartlandırılmaktadır. Bu şartlandırma, demokratik sürecin özünü boşaltan, seçmeni rasyonel bir özneden duygusal bir nesneye indirgeyen bir pratiktir. McCombs ve Shaw’un gündem belirleme kuramı burada devreye girer: Medya, ne düşüneceğimizi değil, ne hakkında düşüneceğimizi belirler. İmamoğlu ve Özel’in medya stratejileri, seçmenin dikkatini yapısal sorunlardan uzaklaştırarak lider merkezli bir gündeme kilitlemektedir.
Demokratik Görünüm Altında Otoriter Kültür
Kendini demokrasi, özgürlük ve hukukun üstünlüğü savunucusu olarak konumlandıran bir siyasal hareketin, kendi iç işleyişinde bu değerlere ne ölçüde riayet ettiği, hareketin gerçek karakterini açığa çıkaran bir turnusol kâğıdıdır. İmamoğlu ve Özel hareketinde gözlemlenen lidere mutlak sadakat beklentisi, eleştirel seslere tahammülsüzlük, farklı görüşleri dışlama refleksi ve uluslararası onayı iç meşruiyetin üstünde tutma eğilimi, demokratik söylemin altında işleyen otoriter bir siyasal kültürün izlerini taşır.
Theodor W. Adorno ve arkadaşlarının otoritaryen kişilik çözümlemesi, bu noktada aydınlatıcıdır. Otoritaryen kişiliğin özellikleri arasında güçlü lidere teslimiyet, dış gruba karşı saldırganlık, eleştirel düşünceden kaçınma ve kalıpyargılarla düşünme eğilimi sayılır. İmamoğlu ve Özel’i destekleyen kitlenin bir bölümünde gözlemlenen “lidere sorgusuz bağlılık”, “eleştirenleri dışlama” ve “iktidar yandaşı olarak etiketlenen herkese yönelik topyekûn husumet” refleksleri, Adorno’nun otoritaryen kişilik tipolojisiyle endişe verici bir örtüşme sergiler.
Tüm bunlar, hareketin sol ve ilerici söylemi ile otoriter pratikleri arasındaki derin çelişkiyi gözler önüne serer. Sol gelenek, tarihsel olarak hiyerarşiye, lider kültüne ve eleştiri yasağına karşı mücadele etmiş bir entelektüel mirasa dayanır. Oysa İmamoğlu ve Özel’in temsil ettiği siyasal hat, bu mirası inkâr edercesine, lider merkezli, eleştiriye kapalı ve iç disiplini dışlayıcı pratiklerle sağlayan bir yapı inşa etmektedir. Bu yapı, biçimsel olarak demokratik, özsel olarak ise Bonapartist bir karakter taşır.
Atatürk, Cumhuriyet ve Mandacılığın Reddi
Mustafa Kemal Atatürk ve Milli Mücadele’nin öncü kadrosu, 1919 yılında Sivas Kongresi’nde aldıkları “manda ve himaye kabul olunamaz” kararıyla, geleceğin Türkiye’sinin siyasal ontolojisini çizmişlerdir. Bu karar, yalnızca dönemin Amerikan mandacılığını savunan aydın çevrelerine verilmiş bir yanıt değil, aynı zamanda kurulacak Cumhuriyet’in egemenlik anlayışının temel taşıdır.
Birinci Meclis’te yer alan Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve İsmet İnönü gibi kurmaylar, farklı kişisel eğilimlere sahip olmakla birlikte, tam bağımsızlık konusunda ortak bir bilinç geliştirmişlerdir. Bu bilinç, Amasya Tamimi’nin “milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” hükmünde somutlaşmış, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde perçinlenmiş, Büyük Millet Meclisi’nin açılışıyla kurumsallaşmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurucu kimliği de tam olarak bu anti-emperyalist bilincin örgütlü ifadesidir. Altı Ok’tan milliyetçilik ve halkçılık ilkeleri, siyasal bağımsızlığın ve millet egemenliğinin ideolojik çerçevesini oluşturur.
İmamoğlu ve Özel’in, bu tarihsel mirasın taşıyıcısı olması beklenen bir partinin önde gelen figürleri olarak, siyasal meşruiyeti uluslararası çevrelerin onayında arama eğilimleri, kurucu kimlikle yaşanan derin bir kopuşu işaret eder. Bu kopuş, stratejik bir tercih farklılığı olmanın ötesinde, siyasal ontoloji düzeyinde bir savrulmadır. Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü, yalnızca bir anayasa ilkesi değil, aynı zamanda bu tür savrulmalara karşı bir uyarı niteliğindedir.
Sol Söylem ile Mandacı Pratik Arasındaki Çelişki
Sol siyaset, tarihsel olarak anti-emperyalist bir konumlanışı şart koşar. Emperyalizm, Leninist tanımıyla kapitalizmin en yüksek aşamasıdır ve solun varlık nedeni, bu aşamanın aşılması mücadelesidir. Sömürgeciliğe, bağımlılık ilişkilerine ve uluslararası eşitsizlik sistemine karşı mücadele, solun kurucu bileşenlerinden biridir.
İmamoğlu ve Özel’in temsil ettiği siyasal çizgi, kendini sol olarak tanımlamakla birlikte, bu anti-emperyalist mirası tümüyle terk etmiş görünmektedir. İç siyasal tartışmaların uluslararası medyaya taşınması, NATO ve Avrupa güvenlik mimarisine yapılan sürekli referanslar, Batı başkentlerinden gelen onay mesajlarının meşruiyet kaynağı olarak sunulması, sol bir siyasal hareketin değil, ancak komprador bir burjuva oluşumun stratejileri olabilir.
Komprador burjuvazi kavramı, Nkrumah’nın yeni-sömürgecilik çözümlemesinde merkezi bir yer tutar. Komprador, dış sermayenin içerideki işbirlikçisi, çevirmeni ve aracısıdır. Üretmez, aktarır; yaratmaz, dağıtır; inşa etmez, aracılık eder. İmamoğlu ve Özel’in siyasal pratiklerinde gözlemlenen “dış dünyaya tercüman olma” ve “iç siyaseti dış merkezlere aktarma” eğilimi, siyasal düzlemde bir komprador işlevi olarak değerlendirilebilir. Bu değerlendirme, söz konusu aktörlerin niyetlerine ilişkin bir yargı içermez. Yapısal çözümleme, niyetleri değil işlevleri ve sonuçları merkeze alır. İşlevsel olarak, iç siyasal tartışmaların uluslararasılaştırılması, emperyal bağımlılık ilişkilerini normalleştirir, dış müdahaleyi meşrulaştırır ve ulusal egemenlik bilincini aşındırır.
Kitle İletişim Araçları ve Dijital Sürüleştirme
Sosyal medya platformları, siyasal sürüleştirme süreçlerini tarihte hiç olmadığı kadar hızlandırmış ve yoğunlaştırmıştır. Twitter, Instagram, TikTok ve YouTube gibi platformlar, siyasal aktörlerin mesajlarını aracısız olarak milyonlara ulaştırmasına imkân tanırken, aynı zamanda bu mesajların biçimini de kökten değiştirmiştir. Uzun ve analitik metinlerin yerini kısa videolar, duygusal müziklerle süslenmiş görseller ve çarpıcı sloganlar almıştır.
İmamoğlu ve Özel’in sosyal medya stratejileri, bu yeni medya ekolojisinin tüm imkânlarını sonuna kadar kullanmaktadır. Profesyonel ekiplerce hazırlanan videolar, liderlerin karizmatik sunumunu öne çıkaran çekim teknikleri, duygusal müziklerle desteklenen montajlar ve sürekli tekrar edilen anahtar mesajlar, Le Bon’un “iddia, tekrar, bulaşma” üçlüsünün dijital çağdaki karşılığıdır. Bu içerikler, rasyonel argüman sunmaktan çok, duygusal tepki uyandırmak üzere tasarlanmıştır.
Algoritmaların da bu sürece katkısı büyüktür. Sosyal medya platformlarının algoritmaları, kullanıcıları benzer görüşlerin yankı odalarına hapseder, farklı görüşlere maruz kalmayı azaltır ve mevcut inançları pekiştirir. Bu yankı odası etkisi, sürüleşmeyi derinleştirir ve eleştirel düşüncenin kırılgan filizlerini daha tomurcuklanmadan kurutur. İmamoğlu ve Özel’i destekleyen kitle, bu yankı odalarında sürekli olarak kendi görüşlerinin teyit edildiğini, liderlerinin uluslararası medyada övüldüğünü ve muhaliflerinin itibarsızlaştırıldığını görerek, alternatif bir gerçeklik algısına kilitlenmektedir.
Demokratik Sorumluluk ve Seçmenin Uyanışı
Demokrasi, sandığa gitmekten ibaret bir ritüel değildir. Demokrasi, aynı zamanda eleştirel düşüncenin, sorgulamanın, hesap sormanın ve alternatifler arasında bilinçli tercih yapmanın adıdır. Sürüleşmiş bir kitlenin, liderin talimatıyla sandığa gitmesi, biçimsel olarak seçimdir; özsel olarak ise demokratik iradenin intiharıdır.
İmamoğlu ve Özel’i destekleyen kitlelerin, içinde bulundukları sürüleşme halinden çıkmaları, öncelikle lider kültünü sorgulamalarını, eleştirel düşünceye alan açmalarını ve siyasal tercihlerini duygusal bağlılıktan rasyonel değerlendirmeye taşımalarını gerektirir. Bu, kolay bir süreç değildir. Le Bon’un da belirttiği gibi, sürüden kopmak, bireyin kendi başına kalması, yalnızlığı ve belirsizliği göğüslemesi anlamına gelir. Ne var ki demokratik vatandaşlık, tam da bu yalnızlığı ve belirsizliği göğüsleyebilme cesaretini gerektirir. Körü körüne bağlılık, demokratik bir erdem değil, bir patolojidir.
Siyasal aktörleri sorgulamak, onların söylemleriyle eylemleri arasındaki çelişkileri açığa çıkarmak, dış onay arayışının ardındaki mandacı zihniyeti teşhir etmek, demokratik yurttaşlığın asli görevlerindendir. Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü, yalnızca bir anayasa ilkesi değil, aynı zamanda bir siyasal uyanış çağrısıdır. Bu çağrı, milletin kendi iradesine sahip çıkmasını, bu iradeyi hiçbir dış merkeze ipotek ettirmemesini ve siyasal meşruiyetini yalnızca kendi içinden devşirmesini buyurur.
Bugün İmamoğlu ve Özel’in temsil ettiği siyasal çizginin bu çağrıya verebildiği yanıt, mandacı bir söylem ile sol bir retorik arasında gidip gelen hibrit bir belirsizlikten ibarettir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, dış dünyanın alkışını kazanmaya çalışan bir siyaset değil; milletin güvenini kazanmaya çalışan bir siyasettir. Cumhuriyet’in temelinde de bu anlayış vardır. Egemenlik herhangi bir dış merkezin değil, kayıtsız şartsız milletindir. Sürüleşmekten kurtulmak, eleştirel aklı yeniden kuşanmak ve mandacı zihniyeti reddetmek, demokratik bir geleceğin inşası için zorunlu adımlardır.
KAYNAKÇA
Adorno, Theodor W. vd. Otoritaryen Kişilik. Çev. Selçuk Budak. İstanbul: Sel Yayıncılık, 2016.
Atatürk, Mustafa Kemal. Nutuk. Ankara: Türk Tarih Kurumu, çeşitli basımlar.
Canetti, Elias. Kitle ve İktidar. Çev. Gülşat Aygen. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2013.
Debord, Guy. Gösteri Toplumu. Çev. Ayşen Ekmekçi ve Okşan Taşkent. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2014.
Gramsci, Antonio. Hapishane Defterleri. Çev. Adnan Cemgil. İstanbul: Belge Yayınları, 1986.
İmamoğlu, Ekrem. “Why Turkey’s Democratic Future Matters For The World.” Financial Times, 2025.
İmamoğlu, Ekrem. Röportaj. DIE ZEIT, 2025.
Le Bon, Gustave. Kitleler Psikolojisi. Çev. Hasan İlhan. Ankara: Alter Yayıncılık, 2009. (Orijinal basım 1895.)
Lenin, Vladimir İlyiç. Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması. Çev. Cemal Süreya. Ankara: Sol Yayınları, 2009.
McCombs, Maxwell ve Donald Shaw. “The Agenda-Setting Function of Mass Media.” Public Opinion Quarterly, 36(2), 1972, 176-187.
Noelle-Neumann, Elisabeth. “The Spiral of Silence: A Theory of Public Opinion.” Journal of Communication, 24(2), 1974, 43-51.
Nkrumah, Kwame. Yeni-Sömürgecilik: Emperyalizmin Son Aşaması. Çev. Ertuğrul Özkök. İstanbul: Gün Yayınları, 1966.
Özel, Özgür. “Turkey’s Democratic Future and Global Security Context.” Newsweek, 2024-2025.
Reuters, Associated Press, BBC News, Euronews ve Deutsche Welle arşivleri. Türkiye’de muhalefet, seçim süreçleri ve siyasi aktörler üzerine haber ve analizler, 2024-2025.
Said, Edward W. Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark Anlayışları. Çev. Berna Ülner. İstanbul: Metis Yayınları, 2013.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Cerideleri. Birinci Dönem, çeşitli ciltler.




Bir yanıt yazın