Blog

  • Üniter Yapının Dönüşümü ve Toplumsal Kırılma Riski: Federal Anayasa Dayatması, PKK Terör Örgütüyle İlişkili Af Süreci ve İç Savaş Dinamikleri Üzerine Hipotetik Senaryo Analizi

    Üniter Yapının Dönüşümü ve Toplumsal Kırılma Riski: Federal Anayasa Dayatması, PKK Terör Örgütüyle İlişkili Af Süreci ve İç Savaş Dinamikleri Üzerine Hipotetik Senaryo Analizi

    Kırılgan Bir Denge Üzerine Kurulu Varsayım

    Bu yazıda Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter devlet yapısını hedef alan bütüncül bir dönüşüm girişiminin, toplumsal ve siyasi düzlemde yaratabileceği kriz dinamikleri, hipotetik bir senaryo çerçevesinde incelenmektedir. Senaryonun temel varsayımları şunlardır: PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan ve çok sayıda PKK mensubunun serbest bırakıldığı, buna eş zamanlı olarak Türkiye’nin üniter yapısını ortadan kaldıran federal bir anayasanın, halkın geniş kesimlerinin rızası alınmadan ve açık bir zorlayıcılıkla yürürlüğe konulduğu bir ortam kurgulanmaktadır. Bu varsayımlar altında ortaya çıkması muhtemel meşruiyet krizi, toplumsal mobilizasyon, güvenlik güçlerinin tutum değişkeni ve siyasi uzlaşı mekanizmalarının çöküşü gibi faktörler analitik bir çerçevede değerlendirilmektedir. Analiz yapılırken, “iç savaş kesin çıkar” veya “kimse durduramaz” türünden deterministik ve indirgemeci yargılardan bilinçli olarak kaçınılmakta; bunun yerine, siyaset bilimi literatüründe iç savaş ve toplumsal çatışma dinamiklerini açıklayan çok değişkenli modeller referans alınmaktadır. Zira toplumların bu tür travmatik süreçlere vereceği tepki, liderlik kapasitesi, kurumsal dayanıklılık, uluslararası konjonktür ve ekonomik istikrar gibi pek çok bağımsız değişkenin eş zamanlı etkileşimine bağlıdır. En kötü senaryodan en iyi ihtimale uzanan bir yelpazede, krizin seyrini belirleyecek temel faktörler ortaya konmaktadır.

    Kavramsal Çerçeve: İç Savaş, Meşruiyet Krizi ve Devlet Kapasitesi

    Bir ülkede iç savaşın patlak vermesi, literatürde yaygın kabul gördüğü üzere, tek bir kışkırtıcı olayın değil, yapısal zafiyetlerin birikimli sonucudur. Ted Robert Gurr’un göreli yoksunluk teorisi, James Fearon ve David Laitin’in devlet kapasitesi ve coğrafi koşullara yaptığı vurgu ile Barbara Walter’ın egemenlik boşluklarına dair analizleri, bir iç çatışmanın fitilini ateşleyen temel koşulları tanımlar. Bu kuramsal çerçeve ışığında, ele alınan hipotetik senaryoda ilk kırılma noktası, devletin temel dayanağı olan anayasal düzenin, geniş toplumsal rıza olmaksızın radikal biçimde değiştirilmesidir. Bu eylem, Max Weber’in tanımladığı anlamda meşruiyet zeminini ortadan kaldırır ve devletin şiddet kullanma tekelini sorgulanır hale getirir. Federal bir anayasanın dış dayatma ve iç işbirlikçiler eliyle yürürlüğe konması, toplumun önemli bir kesimi tarafından bir “ihanet” ve “işgal” olarak kodlanır. Bu kodlama, bireysel tepkileri aşan kolektif bir direniş kimliğinin oluşmasına zemin hazırlar. İkinci kritik faktör, PKK terör örgütü lideri ve mensuplarının serbest bırakılmasıdır. Bu adım, on yıllardır süren terörle mücadele sürecinde ağır bedeller ödemiş bir toplumda, adalet duygusunun ve devlete olan güvenin toptan çöküşüne yol açar. Mağduriyet psikolojisi, radikalleşme süreçlerini hızlandıran en güçlü katalizörlerden biridir. Bu iki temel etken bir araya geldiğinde, devlet kapasitesi hızla aşınır, toplumsal sözleşme yırtılır ve ülke, siyaset biliminde “başarısız devlet” sendromuna giden sürecin ilk aşamalarına girer.

    Hipotetik Krizin Anatomisi: Çok Boyutlu Bir Güvensizlik Sarmalı

    Bu senaryo altında, Türkiye’de ortaya çıkacak krizin çok boyutlu ve birbirini besleyen bir sarmal halinde ilerlemesi beklenir. İlk boyut, toplumsal mobilizasyondur. Başta milliyetçi çevreler, Kemalist düşünceyi benimsemiş toplum kesimleri, emekli askerler ve terörle mücadelede şehit vermiş aileler olmak üzere, toplumun çok farklı katmanlarını kapsayan kitlesel protestolar patlak verir. Bu protestolar, yalnızca meydan mitingleriyle sınırlı kalmaz; sivil itaatsizlik eylemleri, iş bırakmalar ve genel grev dalgaları ülke geneline yayılır. İkinci boyut, güvenlik güçleri içindeki bölünme riskidir. Emniyet ve ordu mensupları, meşruiyetini yitirmiş bir siyasi irade ile anayasal düzeni koruma yemini arasında sıkışır. Güvenlik bürokrasisi içinde, federal dayatmayı kabul edenler ve buna karşı direnenler şeklinde bir ayrışma yaşanması, çatışmanın çok daha tehlikeli ve öngörülemez bir boyuta taşınmasına neden olur. Tarihsel örnekler, güvenlik güçleri bölündüğünde iç savaş eşiğinin hızla aşıldığını göstermektedir. Üçüncü boyut, yerel ve bölgesel düzeyde ortaya çıkacak fiili durumlardır. Üniter yapının çökertilmesiyle oluşan egemenlik boşluğunda, farklı etnik ve siyasi gruplar kendi bölgelerini kontrol etmeye girişebilir. Bu durum, silahlı milis gruplarının ortaya çıkmasına ve yerel çatışmaların fitilinin ateşlenmesine yol açar. Bu üç boyut eş zamanlı olarak işlemeye başladığında, yaygın sokak çatışmaları, kitlesel şiddet olayları ve kontrolden çıkmış bölgesel çarpışmalar kaçınılmaz hale gelir. Ülke, topyekûn bir iç savaştan henüz uzak olsa bile, onu hızla oraya sürükleyebilecek bir istikrarsızlık sarmalına gömülür.

    Kriz Yönetimi ve Sınırlayıcı Faktörler: Felaketi Engellemenin Eşiği

    Yukarıda çizilen karamsar tablonun mutlak bir kader olmadığını belirtmek analitik bir zorunluluktur. Krizin iç savaşa dönüşmesini engelleyebilecek bir dizi sınırlayıcı faktör de mevcuttur ve bunların varlığı veya yokluğu sonucu belirleyecektir. En kritik faktör, devlet kurumlarının dayanıklılığı ve işleyişini sürdürebilme kapasitesidir. Eğer yargı, merkez bankası, bürokratik aygıt ve eğitim sistemi gibi temel kurumlar, siyasi krize rağmen tarafsız ve anayasal çizgide kalmayı başarırsa, devletin çöküşü engellenebilir. İkinci sınırlayıcı faktör, siyasi diyalog kanallarının tamamen kapanmamasıdır. Muhalefet partileri, sivil toplum kuruluşları ve kanaat önderleri, sokaktaki öfkeyi siyasi müzakere zeminine kanalize edebilirse, şiddetin dozu kontrol altında tutulabilir. Üçüncü faktör, kriz yönetiminin liderlik düzeyidir. Soğukkanlı, kapsayıcı ve devletin bekasını şahsi veya partisel çıkarların üzerinde tutan bir liderlik, gerilimi düşürebilir. Dördüncü faktör, uluslararası toplumun ve dış güçlerin tutumudur. Eğer emperyalist aktörler, çıkarları gereği kaosu derinleştirmek yerine “kontrollü bir istikrarsızlığı” tercih ederlerse, çatışmanın tüm ülkeyi saracak bir iç savaşa dönüşmesine bilinçli olarak set çekebilirler. Son olarak, toplumun hafızası ve sağduyusu da belirleyici bir rol oynar. Türkiye toplumu, 1990’lı yıllarda PKK terör örgütünün estirdiği şiddetin en karanlık yüzünü deneyimlemiştir. Bu kolektif hafıza, “bir daha asla” duygusunu tahkim ederek, toplumu uçurumun kenarından dönme yönünde motive edebilir. Bu sınırlayıcı faktörlerin tümünün eş zamanlı olarak devrede olduğu bir senaryoda, krizin en şiddetli anlarında dahi bir iç savaş patlak vermeyebilir; bunun yerine uzun süreli, düşük yoğunluklu bir siyasi istikrarsızlık dönemi yaşanır.

    En Kötü ve En İyi Senaryolar Arasında Türkiye’nin Geleceği

    Bu hipotetik krizin sonuçlarını iki uç kutup arasında konumlandırmak mümkündür. En kötü senaryoda, yukarıda sayılan sınırlayıcı faktörlerin hiçbiri devreye girmez. Güvenlik güçleri tamamen bölünür, siyasi diyalog kanalları kapanır, devlet kurumları felç olur ve toplum etnik, mezhepsel ve siyasi temelde silahlı kamplara ayrılır. Bu durumda Türkiye, Suriye veya eski Yugoslavya örneklerine benzer bir yıkıcı iç savaşa sürüklenir. PKK terör örgütünün serbest kalan mensupları ve onlara karşı oluşacak silahlı direniş grupları, çatışmanın başlıca tarafları haline gelir. En iyi senaryoda ise, devlet kurumları anayasal düzene bağlılığını korur, güvenlik güçleri bölünmez, muhalefet ve sivil toplum şiddeti reddeden bir direniş hattı örer ve uluslararası konjonktür krizi derinleştirici değil sınırlayıcı bir rol oynar. Bu ikinci senaryoda, federal dayatma girişimi kitlesel sivil itaatsizlikle karşılaşır ve siyasi iktidar geri adım atmak zorunda kalır. Söz konusu geri adım, krizin tamamen çözüldüğü anlamına gelmese de, iç savaşın eşiğinden dönülmüş olur. Gerçek hayat, çoğunlukla bu iki uç kutbun arasında, gri bölgede seyreder. Bu nedenle, “iç savaş kesin çıkar” demek ne kadar yanlışsa, “hiçbir şey olmaz, toplum her şeyi kabullenir” varsayımı da o kadar gerçek dışıdır. Doğru olan, riskin ciddiyetini ve çok boyutluluğunu kabul ederek, onu yönetmeye ve sınırlamaya dönük bir stratejik aklın ve kolektif iradenin gerekliliğini ortaya koymaktır.

    Sonuç: Risk Yönetimi ve Toplumsal Sözleşmenin Yeniden İnşası

    Hipotetik olarak ele alınan bu senaryo, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısına yönelik tepeden inme ve dış dayanaklı bir müdahalenin ne denli yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini açıkça göstermektedir. Ortaya konan en önemli bulgu, böyle bir girişimin çok ciddi bir meşruiyet krizi yaratarak toplumsal şiddet riskini katlanarak artıracağıdır. PKK terör örgütüyle ilişkili kapsamlı bir af ve federal anayasa dayatmasının eş zamanlı uygulanması, devlet otoritesini çökerten ve toplumu kamplara bölen bir kırılma anı yaratır. Bununla birlikte, bu riskin iç savaşa dönüşmesi otomatik ve kaçınılmaz bir süreç değildir. Sonuç, devlet kurumlarının dayanıklılığı, siyasi aktörlerin sorumluluk bilinci, güvenlik güçlerinin bütünlüğü ve toplumsal sağduyunun gücü tarafından belirlenecektir. Siyaset bilimi açısından altı çizilmesi gereken temel ders şudur: Bir ülkede iç savaşın ortaya çıkması için yalnızca tartışmalı anayasa değişiklikleri veya af kararları yeterli değildir; devlet otoritesinin zayıflaması, güvenlik güçlerinin bölünmesi, silahlı grupların yaygınlaşması ve siyasi uzlaşının tamamen çökmesi gibi birçok yapısal faktörün bir araya gelmesi gerekir. Asıl mesele, hipotetik bir felaketin kesinliğini ilan etmek değil, böyle bir felaketi mümkün kılacak koşulların oluşmasını engellemektir. Bunun yolu ise, anayasal Türk vatandaşlığı bağını güçlendiren, toplumsal sözleşmeyi yeniden inşa eden ve hiçbir dış müdahalenin ülkenin kaderini tayin etmesine izin vermeyen kapsayıcı bir milli demokratik direncin sürekli canlı tutulmasından geçer.

    Kaynakça

    Fearon, J. D. & Laitin, D. D. (2003). Ethnicity, Insurgency, and Civil War. American Political Science Review, 97(1), 75-90.
    Gurr, T. R. (1970). Why Men Rebel. Princeton University Press.
    Huntington, S. P. (1968). Political Order in Changing Societies. Yale University Press.
    Skocpol, T. (1979). States and Social Revolutions. Cambridge University Press.
    Tilly, C. (1978). From Mobilization to Revolution. Addison-Wesley.
    Walter, B. F. (2002). Committing to Peace: The Successful Settlement of Civil Wars. Princeton University Press.
    Weber, M. (1919). Politics as a Vocation. Duncker & Humblodt.
    Özbudun, E. (2011). Türk Anayasa Hukuku. Yetkin Yayınları.
    Tanör, B. (2004). Osmanlı Türk Anayasal Gelişmeleri. Yapı Kredi Yayınları.
    Heper, M. (2006). Türkiye’de Devlet Geleneği. Doğu Batı Yayınları.

  • BASIN BİLDİRİSİ

    BASIN BİLDİRİSİ

    UYARIYORUZ…

    Nerede TÜRK varsa, kendini TÜRK GİBİ hisseden varsa bu bildiriyi ve uyarıları dikkatle okumalıdır…

    *** 

    Türkiye sahipsiz ve ABD-AB İSRAİL uydusu bir ülke değildir…

    ***

    Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kritik siyasal süreçlerinden birinden geçmektedir. 

    ***

    Yaşananlar sıradan bir siyasi tartışma değil, Cumhuriyetin temel niteliklerini hedef alan sistemli bir karşı-devrim girişimidir…

    ***

    AKP iktidarının kuruluşundan itibaren Türkiye ağır bir rejim kriziyle karşı karşıya bırakılmıştır…

    Buna MHP de bilerek ve isteyerek yardımcı ve destek olmuştur…

    ***

    Bugün ekonomik kriz, hukuk krizi ve demokrasi krizi birbirinden ayrılmaz hale gelmiştir…

    Çünkü demokrasi olmadan sosyal adalet olmaz; hukuk olmadan özgürlük olmaz; özgürlük olmadan da halkın iradesi yaşayamaz.

    ***

    Toplumsal  kamusal demokrasi mücadelenin başarısı ancak tam işleyen bir demokrasi, 

    bağımsız yargı ve hukukun üstünlüğü ile mümkündür.

    ***

    Bu nedenle CHP’nin verdiği demokrasi ve rejim mücadelesi, aynı zamanda emek, adalet ve sosyal devlet mücadelesidir.

    ***

    Bugün CHP’ye yönelik yürütülen mutlak butlan girişimi, hukuki değil siyasidir…

    *** 

    Amaç; Türkiye’nin birinci partisinin etkisizleştirilmesi, parçalanması ve iktidar alternatifi olmaktan çıkarılmasıdır…

    ***

    Bu girişim yalnızca CHP’ye değil, milyonlarca seçmenin iradesine yönelmiş bir demokrasi darbesidir.

    ***

    Türkiye’de artık rejim sorunuyla ekonomik ve sosyal sorunlar bütünleşmiştir. Dolayısıyla, ekonomik ve sosyal alandaki mücadeleyle rejim mücadelesi birleşmiştir. 

    ***

    CHP sıradan bir siyasi parti değildir…

    CHP, Cumhuriyetin kurucu iradesidir..

    Ulus devletin, laikliğin, tam bağımsızlığın ve çağdaş Türkiye idealinin en güçlü güvencesidir…

    *** 

    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)

    Emperyalizme karşı dünyanın ilk antiemperyalist kurtuluş savaşını veren ve kazanan siyasi hareketin adıdır.

    ***

    Kemal Kılıçdaroğlu’nun yıllar boyunca girdiği seçimlerde ortaya çıkan üzüntü veren sonuçlar kamuoyunun bilgisi dahilindedir…

    *** 

    Buna rağmen bugün yaşanan süreçte CHP’nin iç bütünlüğünü zedeleyecek her türlü girişim, iktidarın siyasi hesaplarına hizmet etmekten başka bir sonuç doğurmayacaktır…

    ***

    Almanya’da Hitler ve İtalya’da Mussolini sol adına ortaya çıkıp sonra Dünya yı kana bulayan faşist diktatörlerdi…

    ***

    Bugün yaşananlar nedeniyle başta Avrupa Solu ve Dünya solu için Kemal Kılıçdaroğlu istenmeyen adamdır!…

    ***

    CHP etkisizleştirmek için Kemal Kılıçdaroğlu kullanılıyor…

    Saray yargısı da ateşe körükle gitmekte, 

    her fırsatta ateşi  harlamaktadır…

    ***

    CHP Türkiye’nin iki büyük partisinden biridir ve en köklüsü, en büyüğüdür…

    ***

    Tek başına ülkede  iktidar olma heves heyecanını yaratan  emperyal güçlere karşı ilk mücadele veren Kuvayı milliye ruhlu örgütlenmedir…

    ***

    Bugün CHP’nin bölünmesi ve güçsüzleştirilmesi yönündeki çabaların temel amacı, Cumhuriyetin direncini kırmak ve muhalefeti etkisiz hale getirmektir…

    Ancak bu plan başarısız olmuştur. 

    CHP tabanı bu oyuna gelmemiş, partisine ve demokrasiye sahip çıkmıştır.

    ***

    Açıkça uyarıyoruz: CHP üzerinde oynanan oyunlar yalnızca bir parti meselesi değildir…

    ***

    Bu mücadele; Cumhuriyet ile karşı-devrim arasında, demokrasi ile otoriterlik arasında, bağımsız Türkiye ile dış müdahalelere açık bir Türkiye arasında verilen mücadeledir…

    ***

    Herkes şunu çok iyi bilsin ve not etsin:

    Cumhuriyet Halk Partisi sahipsiz değildir…

    ***

    CHP parçalanmayacak, teslim olmayacak ve Türkiye’nin geleceği için mücadelesini kararlılıkla sürdürecektir…

    ***

    Demokrasiye…

    Cumhuriyete..

    Ve!..

    CHP ye sahip çıkalım..

    Ki cennet vatanımıza sahip olabilelim…

    *** 

    Bu uyarı ve bildiri Avrupa’daki hatta çağdaş dünyadaki tüm sosyal demokrat hareketinin ortak uyarısı, bildirisidir…

    Sabırlar patlamak üzere…

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 29.06.2026 20.20

  • 29 Haziran 1939’da Hatay Türk Cumhuriyeti Meclisi’nin, anavatana katılma kararının öyküsü

    29 Haziran 1939’da Hatay Türk Cumhuriyeti Meclisi’nin, anavatana katılma kararının öyküsü

    “Diyanet’in kadrolu bir imamı şöyle diyor: ‘Hatay’ın çoğunluğu Arap’tı… Hatay, 1938’e kadar Fransız işgalindeydi… Türkiye’de ezan yasağı 1932’de geldi. Fransızlar ezanı Hatay’ın Müslüman köylerinde, camilerinde yasaklamadılar. 1938’de Hatay Türkiye topraklarına katıldığında ilk yapılan iş ezanın yasaklanması oldu. Yani Fransız kâfirinin yapmadığı zulmü bu topraklarda yaptılar!’… Bu imam Fransızların Hatay’da hoşgörülü, dine, kültüre saygılı, adil bir yönetim sergilediklerini ima ederek açıkça Fransız işgalini /mandasını övüyor. ….., “Türkiye’de 1932’de ezanlar yasaklandı! 1938’de Hatay Türkiye topraklarına katıldığında ilk yapılan iş ezanın yasaklanması oldu!” diyor. Oysa Cumhuriyet, hiçbir zaman ezanları yasaklamadı. Camiler hep açıktı….1932’de ezan Türkçe okunmaya başlandı. İbadete çağrı anlamına gelen ezanın Arapça dışında başka bir dilde okunamayacağı biçiminde bir dinsel hüküm mü var? Yok! Buna rağmen bu imam, ezanların Türkçe okunmasını, ‘Ezanlar yasaklandı!” diye çarpıtıyor. Çünkü Arapçayı kutsuyor. Çünkü din dilinin Türkçe olamayacağını düşünüyor. Çünkü ‘ezan ‘  ve ‘din ‘ üzerinden Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i yıpratmak istiyor.” tümceleriyle tarihi, toplumsal  gerçekleri Tarihçi Sinan Meydan ortaya kaymuştur.

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Hatay için “şahsi meselem” dediği milli davanın diplomasi utkusuyla sonuçlanmasını sağlayan tarihi sürecin öyküsü:

    · 23 Haziran 1939: Türkiye ile “Hatay Mıntıkasının Türkiye’ye İadesine Dair Antlaşma”sını imzalayan Fransa bölgedeki haklarından vazgeçer

    · 29 Haziran 1939: Farklı etnik ve dini kökenlerden gelen 40 milletvekilinin (22’si Türk) görev yaptığı Hatay Devleti Millet Meclisi’nde , sunulan 39 imzalı anavatana katılma önergesi oy birliği ile onanır ve meclisin feshine karar verilir.

    · 7 Temmuz 1939:Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) çıkardığı kanunla Hatay’ı resmi olarak Türkiye’nin 63. vilayeti ilan eder.

    · 23 Temmuz 1939: Antakya Kışlası’nda düzenlenen resmi törenle Fransız bayrağı indirilir, Türk Bayrağı göndere çekilir ve son Fransız birlikleri de şehri terk eder.

    · Türkiye Cumhuriyeti’nin güney sınırları ve Misak-ı Milli ideali büyük ölçüde gerçekleşmiş olur.

    · Hatay halkı, bağımsız bir devlet olarak kalmak yerine hür iradesiyle Türkiye’nin bir parçası olmayı seçer.

    · Hatay Millet Meclisi, 29 Haziran 1939’da oy birliği ile Türkiye’ye katılma kararı aldı.

    · 23 Temmuz 1939’da Pazar günü saat 11.40’ta yapılan Ana vatana katılış töreninde, Antakya’da kışladan Fransız bayrağı indirilerek Türk Bayrağı çekildi. Böylece, Türkiye’nin 63’üncü Vilayeti kurulmuş oldu.

    · Hatay Devleti Millet Meclisi, 29 Haziran 1939 tarihinde gerçekleştirdiği tarihi ve olağanüstü oturumda oy birliğiyle Türkiye Cumhuriyeti’ne katılma (anavatanla birleşme) kararı almıştır

    FRANSIZIN HALK OYLAMASI (PLEBİSİT ) VE SEÇİM TUZAĞI

    · Fransızlar, nüfus sayımı ve seçmen kaydı sırasında Türkleri azınlıkta göstermek için Hatay dışındaki Arap ve Ermenileri bölgeye getirip kaydettirmeye çalışır

    · Atatürk’ün talimatıyla, geçmişte Hatay’dan Adana, Mersin, Antep ve Maraş gibi çevre illere zorunlu göç etmiş olan binlerce Türk, trenler ve araçlarla Hatay’a geri taşınır.

    · Sonuç: “Vatana Dönüş” adı verilen bu organize hareket sayesinde seçmen kayıtlarında Türk nüfusunun ezici çoğunluğu tescillenir.

    · Dağınık haldeki direniş öbekleri, Ankara’nın yol göstermesiyle Hatay Egemenlik Cemiyeti çatısı altında birleştirilir. Cemiyet üyeleri Hatay’ın her köyünü, mahallesini ve evini dolaşarak Türk halkına sandığa gitmesi ve Fransız baskılarına boyun eğmemesi konusunda bilinçlendirir.

    · Atatürk, hastalığına rağmen Mersin ve Adana’ya giderek askeri geçit törenleri düzenlemiş ve Hatay sınırına ordu yığmıştır. Bu durum Fransızlara, ” Gerekirse savaşırız” mesajı verir

    · Türkiye’nin baskısıyla halk oylaması( plebisit)  ve seçim sürecini denetlemek üzere Milletler Cemiyeti’nden bir komisyon kurulması sağlar. Böylece Fransızların sandık başında yapacağı usulsüzlükler ve baskılar uluslararası gözetimle engellenir.

    · Yapılan seçmen sayımı ve anayasa seçimleri sonucunda Türkler, Fransızların tüm hilelerine rağmen meclisteki 40 sandalyenin 22’sini kazanarak mutlak çoğunluğu elde etmiştir.

    · Bu çoğunluk sayesinde 2 Eylül 1938’de kurulan Bağımsız Hatay Devleti Meclisi, Fransız mandasından tamamen kurtulur ve 1939’da anavatana katılma kararını alır.

    · Atatürk’ün çizdiği Hatay bayrağında, Türk bayrağındaki dolgulu beyaz yıldız yerine sadece çerçevesi beyaz, içi kırmızı bir yıldız bulunur. Gazi bu tasarımı “Bu yıldızın içi şimdilik boştur. Ne zaman ki Hatay anavatana katılır, işte o zaman yıldızın içi de Türk bayrağı gibi tamamen beyazla dolacaktır.” sözleriyle açıklar.

    · Bölgeye sıradan bir isim vermek yerine bizzat tarihsel bir araştırma yaptıran Atatürk bölgeye yerleşen ilk Türk boyları olan kadim sakinlerinin “Hata” (veya Hitay) Türkleri olduğunu ve buraya bu nedenle “Hatay” adını verir.

    · Amacı, Fransızların “Burası Suriye toprağıdır” iddiasına karşı, bölgenin bin yıldır “Türk yurdu” olduğunu dünyaya kanıtlamaktır.

    · Atatürk’ün TBMM kürsüsünden söylediği “Kırk asırlık Türk yurdu ecnebi elinde esir kalamaz” sözü, Hatay’daki direnişçiler için bir askeri emir kabul edilmiştir. Bu söz, Hatay Meclisi açılmadan önce tüm şehre gizlice dağıtılan bildirilerde ve pankartlarda kullanılarak halkın güdülenmesini göklere çıkarır.

    · Atatürk’ün Mayıs 1938’de, ölümünden sadece birkaç ay önce, siroz hastalığının en ağır evresinde, doktorların “Giderseniz ölürsünüz” uyarısına karşın , gerçekleştirdiği Askeri tarihe en başarılı diplomatik ve psikolojik savaş operasyonlarından biri ” olarak geçen ,yalnızca 5 gün süren  Adana ve Mersin seyahatlerini yapar.

    · Kavurucu sıcak altında saatlerce ayakta kalarak Adana’da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin askeri geçit törenlerini yönetir. Fransız askeri ataşelerinin gözü önünde sergilenen bu dinçlik, “Atatürk sağlıklı ve ordusunun başında” imajını verir.

    · Bu seyahati sırasında Hatay sınırına çok yakın bölgelerde Türk ordusunun motorize birlikleri, topçu bataryaları ve piyade alayları gövde gösterisi yaptırarak, Fransa’ya Gazi “Eğer masada anlaşmazsak, bu ordu Hatay’a girmek için emir bekliyor” mesajını net bir askeri konuşlanmayla verir.

    · O dönemde  Nazi Almanyası’nın (Hitler) yarattığı büyük bir savaş tehdidi nedeniyle Fransa, Avrupa’da bir savaş kapıdayken Akdeniz’de Türkiye gibi güçlü bir orduyla karşı karşıya gelmeyi göze alamaz.

    · Türkiye’nin güney sınırındaki askeri kararlılığını gören Fransız Genelkurmayı, hükümete baskı yaparak Türkiye ile uzlaşılması gerektiğini bildirdi. Bu seyahatten hemen sonra Fransa, Hatay’da Türk askerinin konuşlanmasını kabul eden askeri antlaşmayı imzalar.

    · Atatürk bu seyahatle kendi hayatını Hatay’ın bağımsızlığı karşılığında feda etmiştir. Ankara’ya döndükten sonra hastalığı hızla ilerlemiş ve yatağa bağımlı hale gelmiştir.

    · Fransız işgali döneminde Türk bayrağı taşımak ve asmak kesinlikle yasaklanır. Ancak halk, askerin geleceğini öğrenince evlerindeki kırmızı perdeleri, çarşafları ve kadınların kırmızı başörtülerini keserek gizlice binlerce Türk bayrağı diker.

    · Türk askeri şehre girdiği an, birkaç saat içinde tüm Antakya ve İskenderun evlerin pencerelerinden sarkan el yapımı bu bayraklarla tamamen kırmızı-beyaza bürünmüştür.

    · Türk birliklerinin komutanı Albay Şükrü Kanatlı, Antakya meydanında hıçkırıklara boğulan mahşeri kalabalığa “Ağlamayın hemşerilerim! Onyedi yıllık hasret bitti. İşte geldik, artık buradayız ve bir daha asla gitmeyeceğiz!” Bu sözler üzerine meydandaki coşku göklere çıkar.

    ( BU YAZI DERLEMEDİR)

  • Kemalist Düşünce Sisteminde Milliyetçilik ve Devrimcilik İlkelerinin Tamamlayıcılık İlişkisi ve Üniter Devlet Yapısının Korunmasının Gerekliliği Üzerine Bir İnceleme

    Kemalist Düşünce Sisteminde Milliyetçilik ve Devrimcilik İlkelerinin Tamamlayıcılık İlişkisi ve Üniter Devlet Yapısının Korunmasının Gerekliliği Üzerine Bir İnceleme

    İki İlkenin Birleştiği Ufuk

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini oluşturan Atatürk ilkeleri, birbirinden kopuk ve bağımsız önermeler olarak değil, bir bütün olarak değerlendirilmesi gereken dinamik bir sistemdir. Bu sistemin omurgasını oluşturan milliyetçilik ve devrimcilik ilkeleri, çoğu zaman yüzeysel bir bakışla farklı kategoriler olarak algılanır. Oysa bu iki ilke, derin bir yapısal bağla birbirine bağlıdır ve aynı varoluşsal hedefin iki farklı tezahürüdür. Bu yazının temel savı, doğru anlaşılmış bir milliyetçilik ile doğru uygulanan bir devrimciliğin, özünde aynı mücadelenin tamamlayıcı unsurları olduğudur. Günümüzde, küresel ve bölgesel ölçekte yaşanan gelişmeler, üniter ulus devlet yapısını hedef alan sistematik saldırıları yoğunlaştırmıştır. Bu saldırılar, terör örgütlerinin meşrulaştırılmasından, federasyon dayatmalarına kadar uzanan geniş bir yelpazede somutlaşmaktadır. Bu varoluşsal tehdit karşısında, milliyetçi ve devrimci güçlerin aynı ortak programda ve aynı uygulama çizelgesi etrafında birleşmesi, salt siyasi bir tercih olmanın ötesine geçmiş, tarihsel bir zorunluluk haline gelmiştir.

    Kavramsal Temeller: Milliyetçilik ve Devrimciliğin Birbirini Zorunlu Kılan Doğası

    Atatürk’ün milliyetçiliği, etnik kökene dayalı, dışlayıcı ve yayılmacı bir ideoloji değildir. Bu milliyetçilik anlayışı, ortak vatan, ortak kültür, ortak tarih ve ortak ideal birliğine dayanan bir yurttaşlık bağıdır. Anayasa’da ifadesini bulan “Türk milleti” kavramı, bir etnisitenin değil, siyasi ve hukuki bir birlikteliğin adıdır. Bu birliktelik, milli sınırlar içinde tam bağımsızlık idealine sımsıkı bağlıdır ve kendi varlığını korumak için sürekli olarak çağdaşlaşmayı ve güçlenmeyi zorunlu kılar. Devrimcilik ise, tam da bu noktada devreye girer. Kemalist devrimcilik, donmuş bir geçmişe öykünen statik bir korumacılık değil, akıl ve bilimin rehberliğinde, muasır medeniyetler seviyesine ulaşma ve onu aşma yolunda sürekli bir yenilenme ve dönüşüm idealidir. Bu iki ilkenin kesişim noktası tam olarak burasıdır. Doğru milliyetçilik, milletini çağın gereklerine göre dönüştürmeyi, onu her alanda ileri taşımayı zorunlu kılar; doğru devrimcilik ise, bu topyekûn dönüşümün ancak ve ancak tam bağımsız, üniter bir milli devlet çatısı altında gerçekleşebileceğini kabul eder. Bu bağlamda iki ilke, teorik düzlemde birbirini zorunlu kılan, pratikte ise aynı stratejik hedefe yönelen bir bütünlük arz eder. Bu bütünlüğün kavranamadığı, iki ilkeden birinin ihmal edildiği her durumda, milli mücadele eksik ve savunmasız kalmaya mahkûmdur. Milliyetçilik, devrimci ruhtan yoksun kaldığında içi boş bir muhafazakârlığa; devrimcilik ise milli temelden yoksun kaldığında köksüz ve taklitçi bir kozmopolitizme savrulur.

    Tarihsel Süreklilik İçinde Emperyalist Tehdit: Sevr’den Federasyon Dayatmasına

    Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak isteyen odakların kullandığı temel yöntem, tarihsel bir süreklilik arz eder. Birinci Dünya Savaşı sonrasında dayatılan Sevr Antlaşması, Anadolu’yu etnik ve mezhepsel temelde parçalamayı, Türklere yaşam alanı bırakmamayı hedefleyen bir idam fermanıydı. Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki milli mücadele, bu fermanı yırtıp atmış, Lozan Antlaşması ile uluslararası alanda tescil edilen tam bağımsız ve üniter bir devlet kurmuştur. Ancak emperyalizmin Türkiye’yi bölme stratejisi ortadan kalkmamış, sadece yöntem ve araç değiştirmiştir. Doğrudan işgal maliyetli ve riskli hale geldiğinden, etnik ve mezhepsel fay hatlarını kaşıyarak devletleri içeriden çökertme stratejisi benimsenmiştir. Bu stratejinin günümüzdeki en somut ve yakıcı aracı, ABD ve küresel emperyalist güçler tarafından açıkça desteklenen PKK terör örgütü ve “onun siyasi” uzantılarıdır. Bu yapılar, kırk yılı aşkın süredir yürüttükleri kanlı terör eylemlerinin yanı sıra, son dönemde siyasi ve diplomatik kanalları kullanarak kendilerini meşrulaştırma, terörist başını muhatap gösterme ve nihai hedef olarak üniter anayasayı değiştirerek federatif bir yapı dayatma girişimlerini yoğunlaştırmıştır. Bu dayatma, yalnızca siyasi coğrafyanın bölünmesi anlamına gelmez; aynı zamanda literatür anlamında “millet” kavramının da tamamen ortadan kalkarak, toplumun birbiriyle çatışan etnik gruplara ayrışması sonucunu doğurur. Bu süreç, milli egemenliğin ve bağımsızlığın tamamen yok olmasıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin fiilen sona ermesiyle sonuçlanacak bir felaket senaryosudur. Bu tablo karşısında, “vakit tamamdır” ifadesinin altı boş bir ajitasyon değil, somut tehdidin yarattığı aciliyetin doğrudan bir yansımasıdır. Bu konuda hiçbir kişi, zümre veya siyasi partinin tereddüt etme, rehavete kapılma veya süreci zamana yayma lüksü bulunmamaktadır.

    Mevcut Siyasi Kriz ve Yönetim Zaafiyetinin Anatomisi

    Üniter anayasal düzeni ve devletin bölünmez bütünlüğünü doğrudan hedef alan bu sistematik saldırılar karşısında, mevcut siyasi iktidarın sergilediği tutum, bir ulusal beka sorunu haline gelmiştir. Terör örgütünü ve onun federasyon taleplerini meşrulaştırmaya yönelik her türlü girişime karşı net, tavizsiz ve kararlı bir duruş sergilenmesi gerekirken, izlenen siyasetin birçok açıdan derin bir çelişki ve zaafiyet barındırdığı görülmektedir. Terörist başının çağrılarına verilen dolaylı veya doğrudan karşılıklar, üniter anayasanın değişmez maddelerinin tartışmaya açılması yönünde oluşan zemin ve bu sürecin “çözüm” ya da “demokratik açılım” gibi kavramlarla maskelenmeye çalışılması, kabul edilemez bir durumdur. Devleti korumak ve kollamakla yükümlü olan makamların, onu çökertmek isteyen güçlerle aynı masada oturmayı siyaset sanması, doğrudan milli iradeye ve şehitlerin hatırasına ihanettir. Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi, hiçbir kişi ya da kuruma, milletin ve devletin bölünmez bütünlüğünü pazarlık konusu yapma yetkisi vermez. Bu yetkiyi kendinde görenler, tarih ve millet önünde en ağır sorumluluğu taşır. Üniter anayasayı değiştirmeye ve federatif bir ana yasa yapmaya kalkışan bir anlayışın iktidarda kalmaması, milli güvenliğin ve devletin varlığının asgari koşuludur. Bu, bir siyasi parti meselesi değil, doğrudan devletin ve milletin varoluşuyla ilgili bir kırmızı çizgidir.

    Çözüm Stratejisi: Milliyetçi ve Devrimci Ortak Program, Kolektif Liderlik ve Uygulama Çizelgesi

    Bu karanlık ve tehditkâr tablo karşısında, Türkiye Cumhuriyeti’ni korumanın ve geleceğe taşımanın tek yolu bellidir. Emperyalizmin desteğiyle üniter yapıyı çökertmek isteyen bölücü güçlere karşı, doğru milliyetçilik ve doğru devrimcilik çizgisini benimsemiş tüm bireyler, gruplar ve siyasi oluşumlar, tarihin bu kritik dönemecinde mutlak bir birlik sergilemek zorundadır. Bu birlik, geçici ve taktiksel bir ittifakın çok ötesinde, tam bir kaynaşma ve ortak kader ortaklığı olarak inşa edilmelidir. Bu inşanın temelini ise üç ana sacayağı oluşturmaktadır. İlk sacayağı, kişisel ihtiraslardan, lider kültlerinden ve dar grup çıkarlarından tamamen arınmış, liyakat ve ortak akla dayanan bir kolektif liderlik modelidir. Tarih, milli mücadelelerin şahıs merkezli yapılarla değil, kolektif iradenin ürünü olan kadrolarla zafere ulaştığını göstermiştir. İkinci sacayağı, Atatürk ilke ve inkılaplarını tartışmasız bir referans noktası olarak kabul eden, tam bağımsızlık ve üniter devlet savunusunu merkeze alan, kısa, orta ve uzun vadeli hedefleri net bir şekilde tanımlanmış ortak bir programdır. Bu program, millete umut aşılayan somut vaatler içermeli ve her alanda bağımsızlığı yeniden tesis edecek bir yol haritası sunmalıdır. Üçüncü ve en kritik sacayağı ise, bu programı hayata geçirecek somut adımları, zaman çizelgesini, sorumlu kurum ve kişileri ve denetleme mekanizmalarını açıkça gösteren bir uygulama çizelgesidir. Bu üç unsuru eş zamanlı ve kararlı bir şekilde hayata geçirmeden, “birlik” ve “mücadele” söylemleri havada kalmaya, milletin umutları ise bir başka bahara ötelenmeye mahkûmdur. Atatürk’ün Büyük Nutuk’ta ifade ettiği gibi, milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Bugün o karar, milliyetçi ve devrimci güçlerin aynı safta, aynı programla, aynı inanç ve disiplinle harekete geçmesidir.

    Sonuç: Devrimcilerin ve Milliyetçilerin Birlikte Milletin ve Devletin Geleceğini Kurtarma Zorunluluğu

    Türkiye Cumhuriyeti, bir asrı aşkın süredir verdiği var olma ve çağdaşlaşma mücadelesinde, tarihin en kritik virajlarından birini almaktadır. Önündeki seçenekler nettir ve gri alan barındırmaz. Ya üniter yapısını, milli bütünlüğünü ve tam bağımsızlığını koruyarak yoluna devam edecek ya da emperyalizmin desteklediği etnik bölücülüğe teslim olarak siyasi coğrafyasıyla birlikte millet olma vasfını da kaybedecektir. Bu çalışmanın ulaştığı sonuç kesindir: Doğru milliyetçilik ve doğru devrimcilik, bu ölüm kalım savaşının birbirinden ayrılmaz iki silahıdır. Bugün bu iki ilkenin özdeşliğini kavramak ve gereğini eksiksiz bir şekilde yapmak, sadece bir siyasi sorumluluk değil, aynı zamanda şehitlere, tarihe ve gelecek nesillere karşı en mukaddes bir vatan borcudur. Emperyalizm destekli PKK terör örgütü ve “siyasi” uzantıları meşrulaştırılamaz; bu meşrulaştırma girişimlerine karşı durmak, üniter anayasayı ve devletin bölünmez bütünlüğünü can pahasına savunmak her Türk vatandaşının asli görevidir. Karar verme ve topyekûn harekete geçme zamanı şimdidir. Yarın, karar vermek için çok geç olabilir ve o vakit geriye ne korunacak bir vatan ne de üzerinde hür yaşayacak bir millet kalır.

    Kaynakça

    Afetinan, A. (1969). Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları. Türk Tarih Kurumu.
    Ahmad, F. (2014). Modern Türkiye’nin Oluşumu. Kaynak Yayınları.
    Atatürk, M. K. (1927). Nutuk. Türk Tayyare Cemiyeti.
    Berkes, N. (2002). Türkiye’de Çağdaşlaşma. Yapı Kredi Yayınları.
    Gellner, E. (1983). Nations and Nationalism. Cornell University Press.
    Gökalp, Z. (1923). Türkçülüğün Esasları. Matbuat ve İstihbarat Matbaası.
    Kili, S. (1969). Kemalism. School of Advanced International Studies.
    Lewis, B. (1961). The Emergence of Modern Turkey. Oxford University Press.
    Mardin, Ş. (1991). Türk Modernleşmesi. İletişim Yayınları.
    Özbudun, E. (2011). Türk Anayasa Hukuku. Yetkin Yayınları.
    Tanör, B. (2004). Osmanlı Türk Anayasal Gelişmeleri. Yapı Kredi Yayınları.
    Tunaya, T. Z. (1952). Türkiye’de Siyasi Partiler. Doğan Kardeş Yayınları.

  • Anadolu Şehit Aileleri Gazileri ve Güvenlik Korucuları ( AŞAV) Vakfı Basın açıklaması

    Anadolu Şehit Aileleri Gazileri ve Güvenlik Korucuları ( AŞAV) Vakfı basın açıklaması

    Ben henüz 15 yaşındayken, babam vatan uğruna hain terör örgütünün kurşunlarıyla şehit edildi. Bugün benim gibi binlerce şehit evladı yaşamaktadır. Ben, hiç değilse babamın yüzünü görebilmiş olmanın tesellisini taşıyorum. Ancak daha dünyaya gelmeden babasını şehit veren, ömrü boyunca bir baba hasretiyle yaşayacak binlerce şehit evladımız da vardır.

    Şehit eşleri, şehit anneleri ve babaları, şehit kardeşleri ve şehit çocukları olarak bu tarifsiz acıyı ömrümüz boyunca yüreğimizde taşırken; teröristlere af tartışmalarının gündeme getirilmesi, bebek katili terör örgütü elebaşı için “umut hakkı” gibi söylemlerin dillendirilmesi bizler açısından kabul edilemez. Bu yaklaşımlar, şehit ailelerinin vicdanını derinden yaralamakta, aziz şehitlerimizin hatırasına gölge düşürmektedir.

    Biz şehit aileleri olarak, terörün tamamen sona ermesini, ülkemizde huzurun, kardeşliğin ve barışın hâkim olmasını herkesten daha fazla istiyoruz. Çünkü terörün en ağır bedelini biz ödedik; en büyük acıyı biz yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz.

    Ancak aynı kararlılıkla ifade ediyoruz ki; hiç kimsenin şehit aileleri adına konuşmasını, teröristlerin affını savunmasını ya da bebek katili terör örgütü elebaşı için herhangi bir umut hakkını gündeme taşımasını kabul etmiyoruz. Bizim adımıza böyle bir irade ortaya koymaya kimsenin hakkı ve yetkisi yoktur.

    Şehitlerimizin emanetine, aziz hatıralarına ve milletimizin vicdanına sahip çıkmaya devam edeceğiz.

    Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

    Ziya SÖZEN – Anadolu Şehit Aileleri Gazileri ve Güvenlik Korucuları ( AŞAV) Vakfı Genel Başkanı / TURKİSHFORUM – ABDULLAH TÜRER YENER
  • KERAHAT VAKTİ VAKİTLER ARASI KIRMIZI ÇİZGİDİR!

    KERAHAT VAKTİ VAKİTLER ARASI KIRMIZI ÇİZGİDİR!

    Milli takımın ABD ile oynadığı maç için yaptığım “NAMAZ İÇİN DEĞİL MAÇ İÇİN KURDUM TELEFONU” başlıklı esprili bir paylaşım yaparak şöyle demiştim:

    “İtiraf edeyim ki; bu sabah namaz için değil maç için telefonu kurdum. 3. dakikada golü yiyince ‘lanet olsun’ deyip battaniyeyi çektim üstüme. Ancak uyku tutmadı. Maç arasında gecikmeli namaz kıldım. Şimdi ‘maç arası Ankara’da kerahat vaktiydi. O saatte namaz kılınmaz’ diyen yobazlar çıkabilir. Valla ben kıldım oldu!”

    Aslında yorumun başlığında ve bu ifadelerde birçok mesaj vardı idrak sahipleri için.
    Başlıkta, Milli Maçı bahane ederek “Sabah namazını kılanlar ve kılmayanlar” diye toplumu ikiye bölen bölenlere tepki vardı.


    Bilindiği gibi bunlardan kendisini  “Araştırmacı Yazar” etiketiyle tanıtan birisi, yayınladığı videoda: Türkiye’nin maçlarının sabah erken saatlerde olması sebebiyle sabah namazı kılma alışkanlığı olmayan kişilerin bu maçları seyretmekten mahrum kalacağı ve hatta bu insanların öğleye kadar ayılamayacaklarını, sersemliklerinin devam edeceğini beyanla bu insanların akşamcı olduklarını ima ile yaşam tarzına müdahale vardı.


    Hatta adı geçen Diyanet’e ve mülki erkâna çağrı yaparak toplu namazların teşvik edilmesini, toplu dua ve çay çorba ziyafetinden sonra maçların toplu izlenmesi konusunda kampanyalar yapılmasını istiyor, toplu namaz ve toplu dua sayesinde, topçuların da biraz gayretiyle maçların kazanılacağını savunuyordu. Diyanet’in Ödemiş Müftüsü de bu çağrıya kulak vermiş ve bu kampanyayı düzenlemişti.

    Peki, sonuç ne oldu?

    Milli takım sadece, futbol ülkesi olarak bilinmeyen Kangurular  ve Aborjinler ülkesi Avustralya’ya değil, 7 milyon nüfuslu muz cumhuriyeti  Paraguay’a bile yenilerek, açlıkla boğuşan Haiti ile birlikte en erken elenen iki ülke takımından birisi oldu.

    Eğer Kangurular ülkesi Avustralya’dan veya muz cumhuriyeti Paraguay’dan birisini yenseydi 6 puanla belki de birinci olarak gruptan çıkacaktı.

    Ya da bu ülkelerden birisiyle berabere kalıp 1 puan alsaydı belki de en iyi 3. Olarak son 32’ye kalacaktı.

    Ancak adı geçen her iki ülkeye de yenilerek hem turnuvaya erken veda etti, hem de ABD ile birlikte bu iki ülkenin de gruptan çıkmasını sağladı!

    Bu durumda “onca namaza ve duâya rağmen Tanrı Türklere düşman olduğu için milli takım elendi” mi diyeceğiz?

    Ya da Tanrı, yardım etmek yerine tam tersine Türkleri cezalandırdı ve onları kullanarak Avustralya’yı ve Paraguay’ı gruptan çıkardı mı diyeceğiz?

    Bu kötü sonucu şansa ve kadere bağlayarak yine Tanrı’yı mı sorumlu tutacağız?

    Takımı iyi hazırlamayan ve sonucu “Nasip kısmet” ile açıklayan Teknik Direktör Montella’yı kovmak ve neredeyse şampiyonluk vaat ederek milletin hayalleriyle oynayan Federasyon başkanını ve yönetimini görevden almak yerine,  fıtrat ve işin doğası diyerek işi yine kaderciliğe mi bağlayacağız?

    Forvet hattında topa bile dokunamadığı halde, kendisini protesto eden Türk seyircisine “S..tirin gidin” diyen, takım arkadaşına “Lan geri zekâlı” diyerek hakaret eden futbolcuların hiç mi suçu yok?

    Madem başarı ödüllendiriliyorsa, başarısızlık da cezalandırılmalı değil midir? Ki; başarısız ve nobran sporcuya verilecek en büyük ceza bir daha milli formayı vermemektir.

    İşte din istismarına yönelik bu tür absürt çağrılara ve kampanyalara tepki için özellikle atmıştım “NAMAZ İÇİN DEĞİL MAÇ İÇİN KURDUM TELEFONU” şeklindeki başlığı.

    Ayrıca bu başlıkta ve kullandığım ifadelerde milli duyguların önemine vurgu vardır ki; benim kanaatime göre milli duygu olmadan dini duygu ve ibadetler olmaz.
    Her zaman dediğim gibi; milli bayramlar olmadan dini bayramlar olmaz.
    Çünkü milli bayramlar, bağımsızlığın sembolleridir ve din, bağımsız ülke vatandaşları için, yani özgür insanlar için hüküm ifade eder.
    Dini hükümler, özgürlüğü elinden alınmış köleler, esirler ve mahkumlar için bağlayıcı değildir.

    Elbette espriden, ti’ye almadan, ironiden, kinayeden, teşpihten, teşhisten, tecâhül-i ârif’ten, özetle edebiyattan anlamayan, gündemden habersiz yobaz taifesinin, özellikle “Namaz” konusunda kullandığım ifadeyi yanlış anlamalarından çekindiğim için temkin olarak; “Maç arasında gecikmeli namaz kıldım. Şimdi ‘maç arası Ankara’da kerahat vaktiydi. O saatte namaz kılınmaz’ diyen yobazlar çıkabilir. Valla ben kıldım oldu!” şeklinde de bir ifade kullanmıştım.

    Görüldüğü gibi burada da konuya ilişkin Bektaşi fıkrasına atıfla bir espri vardır. Hani abdestsiz namaz kılan Bektaşi’ye “Abdestsiz namaz olur mu?” diye sorduklarında Bektaşi “Ben kıldım oldu” demiş ya, işte o fıkrayı ima etmiştim.

    Beklediğim tepki,  cahil cühela takımından değil, Diyanet mensubu üst düzey bir din adamından geldi.
    Demiş ki: “Sen ne yapsan olur. Atalarımız ‘Delidir ne yapsa yeridir’ demişler. Uzaktan topu kabak zanneden sizlere tavsiyem aman futbol yorumu yapmayın. Milli takım teknik direktörlüğüne göz kırpıyorsun anlaşılan. Ama o makamı sana yedirmezler. Oranın çok taliplileri var.”

    Bu ifadelerin sahibini, TDV Müfettişi olduğum sırada “Kandıra Müftüsü” olarak tanımıştım. Bende şehirli ve çağdaş bir din adamı algısı yaratmıştı. Demek ki; yanılmışım!
    Dahası demek ki; bana bir yerlerden kini ve garazı varmış ki; yorumunda besbelli onları kusmuş!
    Bana hem “Sen” diye aşağılayıcı ve üstenci bir bakışla hitapta bulunuyor, hem “Deli” diyerek hakaret ediyor, hem de “topu uzaktan görsen kabak zannedersin” diyerek aşağılıyor gördüğünüz gibi.
    Siz dersiniz kendisi Jose Mourinho ya da Pierluigi Collina!
    Bu sebeple geleneksel din yorumlarına sıkı sıkıya bağlı, katı din anlayışına sahip bu tip din adamlarına “Kıt’a dur, Kandıralı sen de dur” diyerek asıl diyeceklerimize geçelim izninizle.

    KERAHAT VAKTİ NEDİR? HANGİ VAKİTLERDE NAMAZ KILINMAZ?

    “Kerahat vakti” kavramını, kelime anlamı itibarıyla “Kötü Vakit, Çirkin Vakit, Hoşnutsuzluk Zamanı” şeklinde ifade edebiliriz.
    Dini kavram olarak ise “Namaz kılmanın haram olmamakla birlikte kötü görüldüğü/hoş karşılanmadığı zaman” anlamlarına gelir.

    Peki kerahat vaktinde kılınan namazı kötü gören ve hoş karşılamayan kimdir?

    Herhalde kendisi için ibadet edilen Allah değildir.

    Zira Allah, “bu vakitler benim kendime ayırdığım vakitlerdir. Bu vakitlerde kapıma gelmeyin, sizinle gereği gibi meşgul olamam” diyecek bir varlık değildir.

    Çünkü O “Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir.”(Hac/65) diyen son derece merhametli bir Tanrı’dır.


    Kur’an ayetlerine dayanmamakla birlikte, ulemanın konuya ilişkin bulunduğu söylenen ve ravisi Ukbe b. Âmir el-Cühenî isimli sahabi olarak belirtilen bir hadisten hareketle vardığı kanaate göre ve Diyanet kaynaklarında da bulunduğu üzere; 3 tane “Kerahat Vakti” vardır.
    Bunlar:
    1) Güneşin doğmasından itibaren, 40-50 dakika sonrasına kadar,
    2) Güneşin, tam tepede bulunduğu vakit (Öğle vaktinin girmesine yaklaşık 10 dakika kalmasından öğle vaktinin girmesine kadar),
    3) Güneş batmazdan önce, gözleri kamaştırmaz hâle gelmesinden, batmasına kadar olan vakit (Güneşin batmasına 40-50 dakika kalmasından itibaren akşam namazı vakti girinceye kadar olan zaman) (Merğînânî, el-Hidâye, I, 265-269).(1)

    Geleneksel düşünceye mensup İslam ulemasına göre; bu üç vakitte namaz kılınması haram sayılmasa da mekruh olur. Bu vakitlerin tespiti neye göre yapıldı, daha doğrusu eğer sahih hadisse Peygamber bu tespiti neye göre yaptı, bilmiyorum. Bu konuda elle tutulur bir bilgiye de ulaşabilmiş değilim.
    Esasen araştırma gereği de duymadım. Ancak muhtemelen, namaz vakitlerinin birbirine karıştırılmasını önlemek düşüncesiyle birer kırmızı çizgi olarak belirlenmiş olmalıdır.

    Kerahat vakitleri en çok Sabah Namazı için problem teşkil etmektedir.

    Zira insanların sabahları uykudan uyanıp erken vakitte namaz kılmaları zahmetli bir iştir.
    Hele de kış günlerinde.
    Bütün Müslümanlar bu fetva sahipleri gibi kaloriferli ve sıcak suyu akan evlerde oturmuyorlar.
    Bırakın abdest almayı, içecek su bulamayan Müslümanlar bile var bu dünyada.

    Ancak yine ulemaya göre; “sabah namazı, güneş doğduktan sonra giren kerahat vakti çıktıktan sonra kaza olarak kılınabilir. Güneşin doğuşundan itibaren yaklaşık 40-50 dakika süren bu mekruh zaman dilimi geçtikten sonra (yani işrak vakti girdikten sonra) sabah namazınızı eda edebilirsiniz!”(2)

    Yaptığım paylaşımda dedim ki; “Ben sabah namazını maç arasında kıldım”
    Türkiye-ABD maçının yapıldığı gün (26.06.2026) itibarıyla Ankara’da güneş 05.15’de doğdu.
    Bu saate 40 dakika ekleyin; saat 05.55 eder.
    Türkiye-ABD maçı saat 05.00’da başladı ve 6 dakika ilavesi ile en azından 05.51’e kadar devam etti.
    Demek ki; o saat Ankara için kerahat vaktinin çıktığı vakittir.

    Maç biter bitmez namaza durmadığıma ve önce abdest aldığıma göre; ben, 26 Haziran 2026 günü sabah namazını kerahat vakti çıktıktan sonra kılmışım demektir.
    Yani bu hocanın da mensup olduğu geleneksel İslam düşüncesine mensup din adamlarının verdiği hükümlere uygun davranmışım demektir.
    Dolayısıyla; bu vatandaşın bana saldırması, hakaret etmesi ve aşağılaması büyük haksızlıktır.
    Kendi kendisiyle çelişmektedir.

    Esasen benim, 21 sene boyunca Müfettiş ve idareci olarak Diyanet’te gördüklerim, ibadetleri,  bunların dayattığı şekilde ve zamanda yapmamamı ve verdiği hükümlere uymamamı gerektiriyor ama neylersiniz ki; okuyarak edindiğim dini bilgiler ve en çok da alışkanlıklar, bazı konularda bu din adamlarıyla aynı noktada buluşmamı zorunlu kılmaktadır.
    Bu adamların laikleri eleştirirken ileri sürdükleri “Kim bir kavme benzerse onlardandır” hadisi, bizim de onlara karşı ileri sürebileceğimiz bir hadistir aslında.
    Ancak biz, yine de Kur’an’ın emri olan ibadetleri eksik de olsa sürekli yapanlardanız.
    Tanrı, eksiklikleriyle, noksanlarıyla, yanlışlarıyla kabul eder inşallah.

    Yukarıda kaynaklarını belirterek geleneksel düşünceye mensup İslam ulemasının, sabah namazının kerahat vakti çıktıktan sonra kılınabileceği yönünde kanaatleri olduğunu söylemiştim.
    Ancak bu ulema, kerahat vakti çıktıktan sonra kılınacak sabah namazının “Edâ” değil, “Kaza” olduğunu, sadece İkindi namazının farzının akşam için belirlenen kerahat vakti içinde de edâ edilebileceğini söylerler.
    Oysa bana kalırsa bu tam bir takiyyedir!
    Sanki Allah’ı kandırmak gibi bir anlama gelmektedir.
    Efendim “Peygamberin uygulaması böyledir!”
    Yahu Müslüman, peygamber o günün şartlarında öyle yapmıştır; bugün aynı şartlarda yaşamıyoruz ki.
    Akif’in “Çağın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” sözü herhalde ibadetler ve ibadet vakitleri için de geçerli olmalıdır.
    Neden insanlara orta çağın karanlık kafasıyla dayatmalarda bulunuyorsunuz?
    Neden sizden farklı düşünenleri suçluyor ve hatta tekfirle itham ediyorsunuz?

    Bakın Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk ve Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı gibi sizin boyunuz kadar kitaplar yazan din alimleri bile sizin gibi düşünmüyorlar bu konuda.
    Onlar “Kaynağı hadis de olsa Kur’an’da olmayan bir konuda kıyasen hüküm kurulamaz. Hâşâ Allah unutmuş da Peygamber ve ulema hatırlatmış anlamına gelecek şekilde fetva verilemez” anlamında ifadelerde bulunuyorlar.

    Yaşar Nuri Öztürk ve Bayraktar Bayraklı gibi ilahiyatçılar; Kur’an’da oruç ibadeti dışındaki ibadetler için kaza diye bir şey yoktur derler. Lafı “Vakte bağlı İbadetler ya zamanında yapılır ya da hiç yapılmaz, yapılamayan ibadetler için tövbe edilir, Allah’tan af dilenir” demeye getiriyorlar.(3)

    Ki; biz de onlar gibi düşünüyoruz.
    Siz kendinizi Tanrı’nın yerine koyarak ve gerektiğinde uydurulmuş hadislere dayanarak/hadis uydurarak, küçücük aklınızla kıyasen hükümler koyamazsınız.
    Lütfen dini zorlaştırıp, insanları dinden uzaklaştırmayınız.

    ASLINA BAKILIRSA VE BANA KALIRSA..

    Namaz, Oruç ve Hac gibi ibadetler istisna tutulursa, genel olarak İbadetlerin bir zamanı, vakti ve ortak icra şekli yoktur.

    Hatta namaz ve hac gibi ibadetlerin eda şekli konusunda da mezhepler arasında az çok farklılıklar olduğu bilinmektedir. İbadetlerin zamanı konusunda az çok ortak görüş oluşmuşsa da özellikle namazlar için daraltılmış zaman birimi olan vakit sayıları ve rekât sayıları konusunda da tartışmalar vardır. Ayrıca hac ibadetinin daha rahat ve huzurlu bir ortamda yapılması, izdihamlara ve gereksiz ölümlere ve yaralanmalara sebep olunmaması bakımından hac ibadetinin de daha geniş zamanlara yayılmasını dile getirenler vardır. Sayıları az da olsa vardır.(4)

    Hz. Peygamber hayatında sadece bir kere hac yapmıştır, onu da Hicri Zilhicce ayının 9. Günü yapmıştır. Bu hac ashabıyla vedalaştığı Vedâ Haccı’dır. Ömrü vefa etseydi, sonraki yıllarda yine aynı ayın aynı günü hac yapar mıydı; bilinmez! Ancak kıbleyi değiştirdiğine göre muhtemelen haccın zamanını da değiştirebilir veya daha geniş zamana yayabilirdi. Hele de milyonlarca insanın aynı anda aynı noktaya yığıldığını, bu sebeple ölenler, yaralananlar olduğunu görebilseydi!

    Belki disiplin, düzen ve geleneklerin muhafaza edilmesi açısından gereklidir ama bana kalırsa; ibadetler için şekil; zaman ve mekân çok da önemli değildir.
    Müslüman, ibadetini Allah için, Allah’a saygı ve şükür için yapar.
    İbadet başka bir amaç ve beklenti için yapılıyorsa anlamsızlaşır.
    Mesela “Türk Milli Takımı” yerine ısrarla “Bizim Çocuklar” denilerek adeta milli olmaktan çıkarılıp, belirli bir kesimin takımı haline getirilen futbolcuların maçlarda galip gelmesi için sabah namazına kalkıyorsanız, boşuna uykunuzu bölmeyin.
    Böyle bir ibadeti aklı başında bir insan bile kabul etmez ki; Allah ne diye kabul etsin?

    Çünkü Allah “De ki: ‘Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi olan Allah içindir’”(5) buyurmaktadır.

    Yılın 12 ayı namaz kılmayıp, sadece Ramazan’da veya bayramlarda namaz kılmak da böyledir.
    “Torpille (hak edilmeden) girilen işten kazanılan para helaldir” ve “Haram para ile hacca gidilir” diyenler(6) sizleri kandırıyorlar. Bu sözüm ona din adamlarının verecekleri fetvalara inanmayın ve boşuna kendinizi yormayın.

    Çünkü İslam peygamberi bir sahih hadisinde “Allah katında amellerin (ibadetlerin) en faziletlisi¸ az da olsa devamlı yapılandır.”(7) buyurmuştur.

    Kur’an’da farklı ayetlerde farklı namazlardan ve farklı namaz vakitlerinden bahsedilmiştir. Daha doğrusu bazı ayetlerde bir iki namazdan, bazı ayetlerde ise bütün namazlardan ve vakitlerinden bahsedilmiştir.  
    Hud/114’de şöyle denilmektedir:
    “Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın saatlerinde namazı dosdoğru kıl…”
    Vakitlerinin süresi belirtilmemekle birlikte bu ayette sanırım akşam ve sabah namazlarından bahsedilmektedir.

    İsrâ 78. ayette ise “Gündüzün güneşin gün ortasını aşmasından gecenin karanlığına kadar namazı kıl; bir de sabah namazını; çünkü sabah namazı şahitlidir.” denilerek, Öğle ve yine Sabah namazından bahsedilmektedir.

    Rûm 17-18. ayetlerde ise “Siz, akşam vaktine eriştiğinizde, sabah kalktığınızda, akşamüstü ve öğle vaktine ulaştığınızda Allah’ı tesbih edin (namaz kılın) ki göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur.” denilerek 4 vakit namazdan bahsedilmektedir ki; bu ayette geçen “Akşam üstü” ibaresi ve İsra 78’de geçen “Gece karanlığındaki namaz” ifadelerinden hareketle bir “ikindi namazı” hükmü de çıkarılarak namaz vakit sayısı 5’e çıkarılmıştır.

    Ancak işin ilginç yanı, yukarıda anlamları verilen Hud 114. ve İsra 78. ayetlerde, Türkçemize Farsça kökenli kelime olan “NAMAZ” şeklinde tercüme edilen “SALAT” kavramı geçerken, Rûm 17-18’de “TESBİH” kavramı geçmektedir.
    Tesbih etmek Namaz Kılmak anlamına gelmez.
    “Allah’ın her türlü kusurdan, eksiklikten ve yaratılmışlara özgü sıfatlardan uzak (münezzeh) olduğuna inanıp, O’nu yüceltmek ve anmak anlamına gelen İslami bir terimdir. Genellikle ‘Sübhânallah’ (Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim) demekle veya zikir çekmekle ifade edilir.”(8)

    Kur’an’da geçen “SALAT” kavramının, aslında günümüzde edâ edildiği şekliyle ve Farsça “NAMAZ” olarak bilinen ibadet olmayıp, “duâ/yakarış” anlamına geldiği şeklindeki iddiaları, Müslümanlarca icra edilen bu ibadetin, aslında sadece İslam’a özgü olmayıp, Zerdüştlükten başlayarak vahye dayalı bütün dinlerde olduğu tartışmalarına girmeden demek isteriz ki:

    Görüldüğü gibi yukarıda anlamları verilen ayetlerde namaz vakitleri için kullanılan ifadeler, genel ifadeler olup bu vakitlerin süreleri hakkında bilgi verilmemiştir.
    Bu süreler farklı kültürlerde ve farklı coğrafyalarda farklı şekillerde belirlenebilir.
    Bizdeki gece ve gündüz ile İskandinav ülkelerindeki veya Kutuplardaki gece ve gündüz vakitlerinin süreleri aynı değildir mesela.
    Gece ve gündüzlerin çok uzun veya çok kısa sürdüğü coğrafyalarda 5 vakit namazın Kur’an’da belirlenen vakitlerde kılınması herhalde fiziken bile mümkün değildir ki; oralarda muteber olan ibadet sanırım Rûm 17-18. ayetlerde belirtildiği üzere “TESBİH” olmalıdır.
    Elbette vakit veya rekât sayısı az olmak kaydıyla namaz ibadeti de yerine getirilebilir.

    Nisa Suresi’nin 103. ayeti bazı yerlerde ve bazı durumlarda ibadetin nasıl yapılacağına ilişkin çok güçlü bir ışık tutmaktadır bize.
    Deniyor ki ayette: “Namazı bitirince de ayakta iken, otururken ve yatarken Allah’ı anın. Güvenlik içinde olduğunuzda namazı gerektiği gibi kılın. Şüphe yok ki namaz, müminler üzerine vakitleri belli olarak yazılmış bir ödevdir.”
    Buradan anlaşılması gereken; Allah’ı anmak, onu zikretmek sadece namaz ibadetiyle olmaz, başka şekillerde de olur.
    Ayrıca bu ayet, “namazların vakte bağlı” olduğunu ifade etmekle “Kaza namazı yoktur” diyenlerin görüşlerini de destekler mahiyettedir.

    “Nafile namaz farz ve vacip namazların dışında, kişinin kendi isteğiyle Allah’ın rızasını kazanmak, sevap elde etmek ve manevi yakınlık sağlamak amacıyla kıldığı gönüllü ibadetlerdir. Kılınması zorunlu değildir, ancak Peygamberimiz tarafından teşvik edilmiştir.”(9)

    Dolayısıyla; vakte bağlı namazlar ya vaktinde gereği gibi kılınır ya da vakte bağlı namaz olarak değil de Allah’ı anmak, tesbih etmek ve zikretmek maksadıyla “nafile namaz” olarak kılınırlar.
    Zira belirlenen vakitler dışında kılınan namazlar ancak nafile namaz olur..

    Tesbih Etmek kavramını, değerli taşlardan veya madenlerden yapılmış şakıdı-şukkudu çekilen 33 boncuklu veya camilerde namaz kılanların önüne sağdan soldan patır putur atılan rengarenk 99 boncuklu Çin ve Çekoslovak yapımı boncuk dizgelerini saymak olarak anlamamak gerekir.
    Tesbih etmek, Allah’ın büyüklüğünü zikretmek ve ona yalvarıp yakarmaktır.

    “Gerek namazların sonunda gerek başka münasebetlerle yapılan tesbih ve zikirlerin tesbih taneleri vb. şeylerle sayılması Asr-ı saâdet’te ve ashap döneminde pek hoş karşılanmamış, bunun yerine parmakla sayılması tavsiye edilmiştir. Hz. Peygamber, hurma çekirdeği veya çakıl taşıyla tesbih ve zikirlerini sayan kadınlara bunu yapmaktansa, ‘Yaratıkları sayısınca Allah’ı yüceltir, tenzih ederim’ demelerini öğütlemiş (Tirmizî, “Daʿavât”, 103), bir defasında, ‘Ey kadınlar topluluğu! Tesbihlerinizin hesabını parmaklarınızla tutun, çünkü âhirette onlar da sorguya çekilecek ve konuşturulacaktır’ buyurmuştur”(10)

    Yukarıda dedik ki; ibadetler Allah için yapılır, bu ibadetlerde şekil, vakit ve mekân önemli değildir.
    Bizi böyle düşünmeye iten ayetler vardır Kur’an’da.

    Mesela Nur/42’de “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dönüş de Allah’adır.” denilerek, yeryüzünde “ZAMAN” ve “VAKİT” kavramı dahil, her şeyin Allah’ın mülkü olduğu söylenmektedir.
    Aynı ifade Nisa 126. ve Casiye 27. ayetlerde de geçmektedir. Bu durumda bütün zaman dilimleri, mülkün sahibinden dolayı aynı derecede kutsaldır, değerlidir.

    Ayrıca Bakara 115’de “Doğu da batı da Allah’ındır, nereye dönerseniz Allah’ın yönü orasıdır. Doğrusu Allah her yeri kaplar ve her şeyi bilir.” denilerek, ibadetlerde mekân ve yön kavramının da çok önemli olmadığı dile getirilmektedir.

    Yön ve Kıble kavramı, sadece Namaz ibadeti için önem taşır ve Bakara Suresi’nin 144. ve 150. ayetlerinde namaz kılarken Kâbe’nin de içinde bulunduğu Mekke’deki Mescid-i Haram’a dönülmesi emredilmektedir.

    Allah yaptığınız ibadetleri makbul, ettiğiniz duâları kabul etsin.
    Lütfen ibadetlerde riyadan, gösterişten, onu bunu suçlamaktan, kınamaktan uzak durun.
    La ikraha fi’ddiyn/Dinde zorlama yoktur(Bakara/256)
    Leküm diyniküm ve liyediyn/Sizin dininiz size benim dinim banadır(Kâfirûn/6)

    28.06.2026
    __________
    1- https://www.hurriyet.com.tr/gundem/kerahat-vakti-nedir-hangi-vakitlerde-namaz-kilinmaz-41896994
    2- https://sorularlaislamiyet.com/kerahat-vaktinde-sabah-namazini-kilmak-kerahat-vaktinde-kilinan-sabah-namazi-kaza-yerine-gecer &
    https://www.cnnturk.com/yasam/sabah-namazi-saat-kaca-kadar-kilinir-gunes-dogduktan-sonra-sabah-namazi-kilinir-mi-1864393
    3- https://www.youtube.com/watch?v=KD6_48ap5DQ &
    https://www.youtube.com/shorts/jgCH1CfGHws
    4- Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, “Fettane Teyze’den hac dersi”  https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/yasar-nuri-ozturk/fettane-teyzeden-hac-dersi-39105058

    5- En’âm/162
    6- https://www.memurpostasi.com/video/25914335/kopya-veya-torpille-girilen-isten-elde-edilen-kazanc-helaldir & https://www.sozcu.com.tr/diyanet-haram-parayla-hacca-gidilebilir-wp1878664
    7- Muslim, Salâtu’l-Musâfirîn, 30; Buhârî¸ Libâs¸ 43
    8- Bkz. Metin Yurdagür, İslam Ansiklopedisi, “Tesbih” maddesi, https://islamansiklopedisi.org.tr/tesbih–allah
    9- https://www.fikriyat.com/ilahiyat/islam-ilmihali/2022/07/04/nafile-namaz-nedir-nasil-kilinir-nafile-namaz-icin-nasil-niyet-edilir-nafile-namaz-turleri-nelerdir
    10- https://islamansiklopedisi.org.tr/tesbih–allah

  • Satılık Ya! Her Şeyin Fiyatının Olduğu, Hiçbir Şeyin Değerinin Kalmadığı Pazarda Bir Gün

    Satılık Ya! Her Şeyin Fiyatının Olduğu, Hiçbir Şeyin Değerinin Kalmadığı Pazarda Bir Gün

    Gelin, gidin, görün; siyasetin bu görkemli bit pazarında bugün neler var neler! Tezgâhlar öyle kalabalık, fiyatlar öyle komik ki, “yok” denilen şeyin aslında “fiyatını soramadığınız” olduğunu anlıyorsunuz. Bakın şurada bir tezgâh: Üstünde “Satılık Beden” yazıyor. Düne kadar halkın arasına karışınca “halktan biri” pozu veren o bedenler, şimdi vitrin mankeni gibi tezgâha yatırılmış. Fiyatı ne mi? Bir akşam yemeği, bir bakanlık koltuğu, hatta bazen sadece “dosyanızı kapatalım” vaadi. Beden öyle ucuzlamış ki, artık selam vermek bile kiraya tabi!

    Yan tezgâha bakın: “Satılık Ruh” yazmışlar. Ama dikkatli bakınca görüyorsunuz ki ruh diye sattıkları şey, içi boşaltılmış bir kavram. Ruhunu satanlar öyle bir hale gelmiş ki, ruhsuzlukları yüzlerinden akıyor; gözlerinin içine baksanız “burada daha önce bir vicdan oturuyordu” yazan bir tabela göreceksiniz. Ruhun fiyatı da değişken; kimi bir koltuk karşılığı ruhunu veriyor, kimi bir televizyon kanalına çıkmak için. En acısı da şu: Ruhunu satanlar, artık ruhlarının olmadığını bile unutmuş!

    Biraz ilerleyin, “Satılık İrade” pankartı asılı bir tezgâh daha var. İrade dediğin milletin emaneti değil miydi? Bu pazarda öyle değil işte. İrade, çuval çuval satılıyor. Millet sandıkta “al bu irade benim” demiş, ama vekil efendi gelmiş, o iradeyi tartmış, biçmiş, “bir makam karşılığı devredilir” diye etiket yapıştırmış. İrade öyle bir şey ki burada, sünger gibi; korkunun suyunu çekince şişiyor, menfaat kuruyunca büzüşüyor. Gerçek iradeyi arayanlar ise “kalmadı” cevabıyla karşılaşıp boynu bükük dönüyor.

    Daha bitmedi. Sırada “Satılık Şeref” var. Şeref, bu pazarın en hızlı tükenen malı; çünkü alan bir daha geri getirmiyor. Bir milletvekili düşünün, dün “haysiyet” diye kürsü yumrukluyordu, bugün aynı kürsüde “şerefimle yapıyorum” diye yapmadığını bırakmıyor. Oysa şeref, bir kez satıldı mı iade edilemeyen tek metadır. Ama bu pazarda öyle bir algı yaratılmış ki, şeref sanki mevsimlik bir aksesuar; yazın tak, kışın çıkar!

    Ve nihayet, en lüks tezgâh: “Satılık Onur”. Onur, bu pazarın en pahalı ürünüydü eskiden; şimdi o da indirime girmiş. “Onurumu satmam” diyenlerin sesi azaldı, çünkü onurunu satanlar iktidar sofrasında başköşeye kuruldukça, onurunu cebinde taşıyanlar açıkta kaldı. Ama dikkat edin, onur öyle bir maldır ki, satınca paranın sesi hoş gelir ama o ses kesildiğinde geriye sağır edici bir sessizlik kalır. O sessizlik, aslında insanın kendine olan saygısının cenaze namazıdır.

    Bu pazarın en büyük hüneri, her şeyi fiyatlandırıp hiçbir şeyi değerlendirmemektir. Beden, ruh, irade, şeref, onur… Hepsi etiketlenmiş, hepsi tezgâhta. Ama unutmayalım: Bu pazar bir gün batar. Çünkü sermayesi korku ve menfaat olan her düzen, er geç müşterisiz kalır. O gün, tezgâhlar toplanır, tellallar susar, fiyat etiketleri rüzgârda uçuşur. Geriye ne mi kalır? Milletin hafızası. O hafıza, kimin ruhunu kaça sattığını, kimin onurunu hangi indirimden kaptığını, kimin iradesini toptan fiyatına elden çıkardığını tek tek yazar. Ve bilirsiniz, milletin hafızası, bu pazarın en nefret ettiği şeydir; çünkü o, bedava olan tek gerçektir.

    Satılık ya! Her şey satılık. Ama bir şey var ki asla satılık değil: O da bu satışı gören, kaydeden ve vakti gelince hesap soracak olan bu milletin ta kendisidir.

  • Siyaset Bit Pazarında Demokrasi Yok Hükmünde: Peki Ne Yapmalı?

    Siyaset Bit Pazarında Demokrasi Yok Hükmünde: Peki Ne Yapmalı?

    Siyaset dediğimiz şey, tabelada hâlâ “demokrasi” yazıyor ama içeri girince görüyorsunuz ki vitrindeki o parlak rejimin yerinde yeller esiyor. Meğer demokrasi, siyasetin bu kalantor bit pazarında yok hükmünde bir kararmış gümüşmüş; tezgâhtar bile farkında değil, çünkü çoktan hurdacıya satmış! Düşünsenize, seçim sandığı bile artık kutsal bir emanet değil; bu pazarda olsa olsa tezgâh altından verilen naylon bir poşet. Millet iradesini içine koyuyor, tezgâhtar “poşet paralı” demeden iradeyi başka torbaya dolduruyor. Peki bu kepazelik karşısında ne yapmalı? Oturup ağlamak mı, yoksa bu pazarın kaçınılmaz batışını seyrederken demokrasiyi kendi ellerimizle yeniden diriltmek mi?

    Önce bir teşhis koyalım: Bu bit pazarının en büyük marifeti, her şeyi değersizleştirip “alınır satılır” hale getirmek. Korku, en ucuz tezgâhta satılıyor; “Al bir korku, ver bir oy, üstüne de susma hakkı hediye!” diye bağırıyor tellallar. Makam vaadi, vadeli çek gibi işlem görüyor; ilkeler, tezgâhın altına düşmüş birer bozuk para. Sadakat ise öyle bir para birimi ki sabah bir milletvekili ediyor, akşam bir belediye başkanı. Demokrasinin olmadığı yerde fikir çilesi de yok; varsa yoksa “kim ne kadar eğilebilir” yarışı. Bu manzarada demokrasiyi aramak, bit pazarında antika aramaya benzer; bulsan da gerçekliğinden şüphe edersin.

    Peki ne yapmalı? İlk iş, bu pazarın fiyat etiketlerini toptan söküp atmak. Yani cesareti, korkunun bir adım önüne koymak. Unutmayalım, korku ucuzdur ama cesaret en pahalı ve en nadide maldır. Korkuyla yoğrulmuş bir siyaset ancak korkak bir toplum yaratır; oysa bu pazara giren yiğit, “Benim ilkelerim satılık değil, benim vicdanım kurdan etkilenmez” diyebilen kişidir. İkincisi, milletin hafızasını bu pazara karşı en büyük silah olarak kuşanmak. Çünkü bu pazar esnafı, millet unutsun diye dua eder; oysa millet unutmaz, sadece zamanını bekler. Her siyasi cambazın düştüğü an, o hafızanın defterine tek tek yazılır.

    Üçüncüsü, demokrasiyi pazarlıktan kurtarıp yeniden bir “ahde vefa” rejimi haline getirmek. Yani sandığa atılan oyun, sadece beş yıllık bir kira sözleşmesi değil, bir emanet olduğunu dayatmak. Bu da yetmez, bu pazarın dilini deşifre etmek gerek: “Memleketin hayrına” diye başlayan her cümlenin altında “kendi cebimin hayrına” yazdığını halka gösteren bir hiciv dili, bir sivri kalem şart. Çünkü bu pazar, alaydan korkar; gülünç duruma düşmek, onlar için yargılanmaktan beterdir.

    Nihayetinde, bu bit pazarı bir gün kepenk indirecek; çünkü sermayesi sadece korku ve menfaat olan bir dükkân, er geç iflas eder. O gün, demokrasi denilen o kayıp eşya, belki de hiç beklenmedik bir sandıktan, milletin ta kendisinden yeniden doğacak. Yeter ki biz, “ne yapmalı” sorusunu sormaktan ve yanıtını alana kadar pazarlıksız, tehditsiz, ilkeli bir şekilde ayakta kalmaktan vazgeçmeyelim. Ve unutmayalım: Bu pazarın en büyük kabusu, ucuza satın alamayacağı kadar dik duran bir omurgadır.

  • Siyasetin Bit Pazarında Satılık: Yal Yemiş Siyasetçi!

    Siyasetin Bit Pazarında Satılık: Yal Yemiş Siyasetçi!

    Duyduk duymadık demeyin, siyasetin bit pazarına yeni bir reyon açılmış: “Besili Siyasetçi Çiftliği” diye tabela asmışlar, altında da kocaman harflerle “Yal Yemiş, Hazır Alıcısına” yazıyor. Merak edip yaklaşıyorsunuz, tezgâhtar sırıta sırıta anlatıyor: “Efendim bunlar özel beslemedir, iktidarın yemliğinde semirtilmiş, muhalefetin ahırından transfer edilmiş, garantili ve kefillidir!” Anlıyorsunuz ki mesele sadece milletvekili satmak değil; mesele, o vekili önce yemleyip sonra satışa çıkarmak.

    Peki nedir bu “yal”? Bu pazarda yal dediğin, korkuyla yoğrulmuş, makamla tatlandırılmış, dosya tehdidiyle mayalanmış özel bir karışım. Tarifi şöyle: Bir ölçek “hakkında şu dosya var” alın, üzerine iki kaşık “makam vaadi” ekleyin, bir tutam “ailen de üzülmesin” serpin, en son da “iktidar sofrasında yer var” sosuyla servis edin. Bu yalı yiyen siyasetçi, bir haftada tanınmaz hale gelir; dünün ateşli muhalifi, bugünün en sadık iktidar kuzusu oluverir.

    Bu çiftlikte yetiştirilme süreci de ibretlik: Önce siyasetçi adayı bir korku kafesine konur. Kafesin telleri arasından “yargılanırsın”, “malına el konur”, “hapse girersin” fısıltıları süzülür. Aday bir süre direnir gibi yapar; “Ben ilkelerimden vazgeçmem!” diye öter. Ama yemlik önüne kondukça, hele hele o yemliğin içinde bir bakanlık, bir belediye başkanlığı, hatta sadece “dokunulmazlık zırhı” gibi lezzetli lokmalar olduğunu gördükçe, gagası yumuşar. Önce bir tadımlık alır, sonra kendini yemliğe gömer. Ve işte o an, siyasetçi artık “yal yemiş” sıfatını hak eder.

    En acıklısı da şu: Yal yemiş siyasetçi, semirdikçe kendi geçmişini inkâr eder. Dün “halkın emaneti” dediği koltuğa, bugün “piyasa koşulları gereği” diye oturur. Dün kürsüde “asla satılık değilim” diye haykıran o ağız, bugün aynı kürsüde “memleketin hayrına transfer oldum” diye geveler. Oysa memleketin hayrına olan tek şey, o siyasetçinin aslında kendi sonunu hazırladığıdır; çünkü yal yemiş siyasetçinin miadı, yemliğin boşaldığı ana kadardır.

    Bu pazarın en büyük özelliği, yal yemiş siyasetçinin son kullanma tarihinin çok kısa olmasıdır. Bugün semirtilip vitrine konan, yarın tüketilir ve kalanı çöpe atılır. Çünkü iktidar için o, sadece bir araçtır; muhalefetten koparılıp getirilen bir kupa, bir istatistik, bir “bakın nasıl da bize katılıyorlar” gösterisidir. Gösteri bitince, yal da biter. Yal bitince, o siyasetçi ne iktidara yaranabilir ne de eski yerine dönebilir; arafta, vicdansız ve omurgasız bir gölge olarak kalır.

    Ve gelin görün ki, bu bit pazarında en çok satılan mal, işte bu yal yemiş siyasetçidir. Fiyatı da komik: Bir akşam yemeği, bir televizyon kanalında üç dakika, bazen sadece “hakkındaki dosyayı rafa kaldırma” vaadi. Oysa o siyasetçi bilmez ki, satın alınan sadece koltuğu değil, ruhudur; ödediği bedel sadece ilkeleri değil, insanlığıdır.

    Bit pazarı bir gün kapanır; tezgâhlar toplanır, tellallar susar, yemlikler boşalır. O gün, yal yemiş siyasetçi ortada kalakalır; ne alan vardır artık onu, ne de satacak bir şeyi. Çünkü her şeyini, o yalı yerken bitirmiştir. Ve milletin hafızası, o gün geldiğinde, kimin hangi yemlikten beslendiğini, kimin kaça satıldığını, kimin hangi korkuyla yal yediğini bir bir söyler. Unutmayalım: Yal, karnı doyurur ama ruhu kemirir; makam, koltuk verir ama karakteri alır. Ve bu pazarda en acı manzara, yal yemiş siyasetçinin aynada kendine bakamamasıdır.

  • VARAN 82 TARİHİ YAVUZ ÇIKARMA PLAJI’NDA SON DURUM

    VARAN 82 TARİHİ YAVUZ ÇIKARMA PLAJI’NDA SON DURUM

    – ÜNAL ÜSTEL DESTEKLİ AÇGÖZLÜ ALTINBAŞ’IN İŞGALİ, İKTİDARIN VE TÜM YETKİLİLERİN GÖZÜ ÖNÜNDE SÜRÜYOR. YASAL KİRA SÖZLEŞMESİ OLMADIĞI İÇİN ALTINBAŞ’IN İŞLETME İZNİNİ İPTAL EDEREK RESTORAN İLE BÜFESİNİ KAPATAN LAÇ BELEDİYESİ’NDEN İNTİKAM ALINDI

    – KUMSALI ÜCRETSİZ HALK PLAJI YAPMAK VE KARŞIDAKİ MİLLİ PARKA YER ALTI GEÇİDİ İLE BAĞLAMAK İSTEYEN LAÇ BELEDİYESİ, ” MÜZE YAPILACAK” GEREKÇESİYLE PLAJDAN ÇIKARILDI AMA ASIL SORUN OLAN İŞGALCİ ALTINBAŞ’A DOKUNULMADI

    GENÇLERE DENİZİ SEVDİREN KUMSALDAKİ YELKEN KULÜBÜ DE PLAJDAN ÇIKARILDI, ANCAK HALKI HARACA KESEN VE AÇIK HAVA MÜZESİ PROJESİNİ ENGELLEYEN İŞGALCİ ALTINBAŞ’A DOKUNULMADI

    – YAZ BAŞI HERKESTEN 200 TL GİRİŞ PARASI ALAN İŞGALCİ ALTINBAŞ, HÜKÜMET GÖZ YUMUNCA GİRİŞ ÜCRETİNİ ÖNCE 250 TL’YE, ŞİMDİ DE 300 TL’YE ÇIKARDI.

    – KİRA SÖZLEŞMESİ OLMAYAN, 2 YILDIR TEK KURUŞ KİRA ÖDEMEYEN İŞGALCİ ALTINBAŞ, ÇÖKTÜĞÜ VAKIF MALINDAN YAKLAŞIK OLARAK GÜNDE 300-350 BİN TL VURGUN VURUYOR, AYLIK 10 MİLYON TL’Yİ CEBE ATIYOR. MAKBUZ VERMİYOR, VERGİ YASASINI ÇİĞNİYOR. ÜNAL ÜSTEL, MALİYE BAKANI VE ESNAFI RESEN VERGİYLE YOLAN VERGİ DAİRESİ MÜDÜRÜ İSE BU REZİLLİĞİ SEYREDİYOR..

    – İŞTE ” YAPTIKLARIMIZ YAPACAKLARIMIZIN KANITIDIR, 40 YILDA YAPILMAYANLARI YAPTIK” DİYEN ÜNAL ÜSTEL’İN YAPTIĞI BUDUR!. ALTINBAŞ’IN ŞEKERLEMELERİNİ YUT, VAKIF MÜLKÜNÜ AÇGÖZLÜ İŞGALCİ ALTINBAŞ’A PEŞKEŞ ÇEK, TARİHİ PLAJIN AÇIK HAVA MÜZESİ OLMASINI ENGELLE, SONRA DA SAHTE MİLLİYETÇİ AÇIKLAMALAR YAPARAK OY BEKLE!

    – HER NE PAHASINA OLURSA OLSUN PLAJI ELİNDE TUTMAK İSTEYEN ALTINBAŞ’IN ASKERİ YETKİLİLERE,
    ” MÜZEYİ YAPTIKTAN SONRA PLAJIN İŞLETMESİNİ YENİDEN BANA VERECEĞİNİZE DAİR SÖZ VERİRSENİZ, PLAJDAN ÇIKARIM VE MÜZE İNŞA MASRAFINI DA KARŞILARIM, AKSİ HALDE ÇIKMAM, TAHLİYE DAVASI AÇIN” ŞEKLİNDE ŞANTAJ İÇEREN AHLAKSIZ BİR TEKLİFTE BULUNDUĞU İDDİA EDİLDİ. İŞGALCİ ALTINBAŞ’IN, ÇEVRESİNE, ” KONUYU CUMHURBAŞKAN YARDIMCISI CEVDET YILMAZ’A DA AKTARDIM, BANA YARDIMCI OLACAK, GEREKEN TALİMATLARI VERECEK” ŞEKLİNDE KONUŞTUĞU İLERİ SÜRÜLÜYOR.

    SABAHATTİN İSMAİL

    1974 Barış Harekatı’nın birinci aşamasında, Kızılbaş, Yenişehir, Küçük Kaymaklı taaruzuna katıldım.
    Ağustos 1974’ün ilk haftasında biz seferi personeli terhis ettiler.
    Göçmenköy Spor Kulübü’nde, savaştan yeni çıkan bir gurup genç otururken, bir polis landroveri geldi.
    İçinden çıkan polisler bize yanaştı, ” gençler çıkarma plajında gemileri boşaltacak gönüllüler arıyoruz, gelir misiniz? ” diye sordular
    Hiç tereddüt etmedik. 5 genç Landrovere atladık..
    Eski Lefkoşa -Girne yolu güzergahını izleyerek, Dar Boğazı geçtik, Girne’ye girdik.
    Girne’nin alınmasından sonra 10-12 gün geçmişti. Kent henüz ev ev temizlenmediği için çok sıkı güvenlik önlemleri vardı.
    Yoğun çatışmaların olduğu Karaoğlanoğlu yolu üzerinde yanmış zırhlılar, tanklar, cipler vardı.
    Büyük bir merak ve heyecanla sağa sola bakarken, o zamanki adıyla PLADİNİ PLAJI’na geldik. 2 çıkarma gemisi kumsala kapak atmıştı.
    Biri makarna, un, baklagil, pirinç, bulgur vb..gıda çuvalları ile, diğeri ise cephane ile doluydu.
    Cephane sandıkları ile dolu olan gemiyi, üstü çıplak askerler boşaltıyordu.
    Bize de gıda çuvalları ile dolu gemiyi boşaltma görevi verildi.
    Ağustos sıcağı 40 derece civarındaydı.
    Biz de üstümüzü çıkardık, koca koca çuvalları sırtlayarak sahilde bekleyen askeri kamyonlara yüklemeye başladık.
    Sabahtan akşama 3 gün gelen gemileri boşalttık.
    Bir astsubay geceleri bizi askeri ciple Girne’de şimdiki İş Bankası’nın karşısında bulunan harup dolu çuvalların depolandığı Harnıp Ambarlarına götürürdü.
    Orada verilen konserveleri yer, yere attığımız çuvallar üzerinde uyurduk. Kocaman fareler etrafta koşuştururdu. Sabahları yine ciple alınır ve plaja, çıkarma gemilerini boşaltmaya götürülürdük…

    MANEVİ BAĞ
    İkinci gün, boşalttığımız gemi, şu an Özgürlük anıtı bulunan tepeye yakındı. Tepenin dibindeki kumsalda, yeni oluşturulan, bir toprak-kum yığını vardı. Altında bir el gördük, deniz kumu sıyırınca görünür olmuştu.
    Panikle başımızda duran onbaşıya gösterdik. ” abi orada ilk şehitler toplu gömüldü” dedi.
    Bir anda sarsıldık. İçimiz yandı, ağladık, yıkıldık…
    O şehitler daha sonra oradan çıkarıldılar ve bölgeden toplanan diğer şehitlerle birlikte bugün Karaoğlanoğlu şehitliğinde toplu olarak defnedildiler….
    İşte benim, sonradan şehit tank üsteğmen Yavuz Sokollu’nun adının verildiği tarihi plajla manevi bağım budur.
    Bu manevi bağın, biz mukavemetçiler için ne anlama geldiğini, adaya yıllar sonra Türkiye’nin güney doğusundan sırtındaki ceketiyle gelip endek göndekle bugün inanılmaz bir servete sahip olan ama hala açgözlülüğü terk etmeyerek şehit kanı ile sulanan plajın açık hava müzesi olmasını engelleyen ALTINBAŞ anlamaz…
    Bu manevi bağın bizim için ne anlama geldiğini şekerlemeden başka birşey düşünmeyen bir başka doyumsuz ve aç gözlü sahte milliyetçi Ünal Üstel de anlamaz…
    Türk askerinin adaya ayak bastığı plaja, görevle, ilk giren Kıbrıs Türklerinden biri olarak, bu plajın Çanakkale benzeri bir AÇIK HAVA MÜZESİ olması ve şehit isminin plajda korunması için 30 yıldır bıkmadan usanmadan mücadele ediyorsam, bir nedeni de bu yaşadıklarımdır, o gün o plajda, şehit askerlerimizin gömüldüğü o toplu mezarı görmemdir

    SON DURUM

    Yavuz Çıkarma Plajı’nın son durumunu yukarıdaki spotlarda anlattım.
    Aç gözlü doyumsuz işgalci Altınbaş, hala plajdan çıkmadı, çıkarılmadı.
    Kira sözleşmesi olmadığı, 2 yıldır kira ödemediği ve yüz binlerce sterlin kira borcu biriktiği halde plajı işgaline göz yumuluyor.
    Çünkü arkasında, şekerlemeyle beslediği Ünal Üstel var. Sırtını ona dayadı…
    2 yıl önce Üstel ve Arıklı’yı çok sıkıştırınca ” karar aldık, Altınbaş’ı birkaç hafta içinde çıkaracağız, KTBK Komutanlığı orada, kısa sürede müze yapacak” demişlerdi.
    2 yıl geçti, hala çıkaracaklar!
    Bunların verdiği sözlerin değeri işte bu kadardır!
    Ünal Üstel, eğer Vakıflar’ın tahliye davası açmasına izin verseydi çoktan çıkmış olacaktı…
    İzin vermedi.
    Eğer Plajı 2 yıl önceden askeri bölge ilan eden kararı alsaydı, asker onu bir günde çıkarırdı.
    O kararı da almadı.
    Ve Altınbaş, kendisine ait olmayan, kira sözleşmesi de bulunmayan, halkın malı olan plajdan ayda 10 milyon TL para vuruyor…
    Şehit kanıyla sulanan tarihi plaj, sanki babasının malı, resmen Vakıf malına çöktü!
    Herkes de seyrediyor!!!
    Önceki gün oraya gittim.
    Kapıda bir kişi masa koymuş, her girenden 300 TL alıyor, ama makbuz vermiyordu.
    Benden de istedi.
    Vermedim.
    ” Burada işgalcisiniz, hangi hakla para istiyorsunuz, kira sözleşmenizi göster” dedim.
    Adam afalladı.
    Bir diğeri yanıma geldi restoran menüsü verdi.
    ” Yiyeceğiniz yemeği ve içeceği sipariş verin moto kurye ile getirelim. Burada belediye restoranı kapadı” dedi
    Çok sinirlendim.
    Bereket Altınbaş oralarda yoktu, yoksa öfkeyle boğazına sarılırdım.
    Oradakilere epey söylendim, aşağıdaki fotoğrafları çekip ayrıldım.

    KAÇAK İSKELE

    Sahilde,Erhan Arıklı’ya bağlı Limanlar Dairesi’nin 5 YIL boyunca göz yumduğu bir KAÇAK İSKELE var.
    Geçen yıl 6 ay için izin çıkardılar, süre Aralık 2025 sonu bitti.
    Ne ki ARIKLI GMZ YUMDUĞU İÇİN İSKELE YIKILMADI. İZİNSİZ OLARAK hala işletiliyor.
    İZİNSİZ İSKELEYE ÇIKAN, İŞGAL EDİLEN PLAJA giren herkes Altınbaş’a haraç ödüyor.
    Altınbaş çöktüğü Vakıf Malından büyük vurgun vuruyor…
    Bu soyguna ve işgale göz yumanları da ŞEKERLEMELERLE TATLIYA BAĞLIYOR.
    *
    Artık söz KTBK Komutanlığı’nda.
    Bu rezilliğe, bu işgale son vermek ve açgözlü işgalci Altınbaş’ı, şehit kanıyla sulanan tarihi plajdan çıkarıp AÇIK HAVA PROJESİ’ni bir an önce hayata geçirmek, KTBK Komutanlığı’nın görevi.
    Karar verirlerse, bu açgözlü, doyumsuz işgalciyi 1 saatte oradan çıkarırlar…
    Bu olmaz da işgal sürerse bilmediğimiz, onları da aşan bir nedeni var demektir. Göreceğiz…
    Vatansever bir GAZİ MUKAVEMETÇİ olarak bu konuyu takip etmeye devam edeceğim..

    SABAHATTİN İSMAİL – KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ / TURKİSHFORUM – ABDULLAH TÜRER YENER

  • ABD SAĞLIK SİSTEMİNİ YAKLAŞIK 4 MİLYAR DOLAR DOLANDIRAN IRAKLI İBRAHİM KHALDOON (HALDUN) HİLMİ KONUSUNDA AKLIMDA DELİ SORULAR

    ABD SAĞLIK SİSTEMİNİ YAKLAŞIK 4 MİLYAR DOLAR DOLANDIRAN IRAKLI İBRAHİM KHALDOON (HALDUN) HİLMİ KONUSUNDA AKLIMDA DELİ SORULAR

    BAŞBAKAN ÜSTEL, İÇİŞLERİ BAKANI OĞUZ VE POLİSİMİZDEN YANIT BEKLİYORUM

    SABAHATTİN İSMAİL
    Gazetecilik yapılan resmi açıklamalarla yetinmemek, kuşku duymak, perde gerisini sorgulamak, gizlenen detayı araştırmaktır…
    Ne yazık ki bugün KKTC’de bu niteliklere sahip gazeteciler çok çok az.
    Ben, analitik düşündüğüm için, az sayıda bu tür gazetecilerden oldum.
    Analitik düşünce, bir konuyu veya problemi, sunulduğu gibi kabul etmek yerine mantık, kanıt ve sistematik inceleme ile değerlendirmektir.
    Analitik düşünenler her olayın neden-sonuç ilişkilerini inceler ve eldeki belgelere göre sonuca ulaşmaya çalışır.

    İBRAHİM HALDUN HİLMİ OLAYI

    Nitekim, ABD’nin sağlık sistemini 3,76 Milyar Dolar dolandıran İbrahim Khaldoon ( Haldun) Hilmi’nin KKTC’de yakalanması konusundaki resmi açıklamaları da, herkes gibi okuyup geçemedim, kafamda yanıtlanması gereken bir yığın soru oluştu, düşündüm ve araştırdım…
    İbrahim Hilmi, Florida merkezli sağlık şirketleriyle işbirliği içinde 2 suç ortağı ile birlikte, sağlık hizmetleri dolandırıcılığı, elektronik dolandırıcılık, kara para aklama ve suç örgütü faaliyetleri yapmakla suçlanıyor.
    İddialara göre ABD Medicare ( sağlık) sistemine, hiç teslim edilmeyen ya da ihtiyaç duyulmayan tıbbi malzemeler için milyarlarca dolarlık sahte fatura düzenledi.
    Gerçek kişilerin sağlık sistemi numaraları çalındı, o numaralarla, hayali hastalara, hayali tıbbi cihazlar/ilaçlar yazıldı, hayali faturalarla sistemden 3.76 milyar dolar çekildi ve bu para anında Hongkong’daki hesaplara aktarılarak izi kaybettirildi…
    Nasıl, hayali hastalar ve hayali faturalarla vurgun sistemi hiç yabancı gelmedi değil mi?

    DELİ SORULAR

    Şimdi kafamdaki deli soruları sıralayım belki Başbakan, İçişleri Bakanı veya Polisimiz hassasiyet gösterip yanıtlar:
    1- Adı geçen dolandırıcı ile ilgili haberler önce 23 Haziran 2026’da Türk basınında çıktı. Tüm haber kanalları ve gazeteler, dolandırıcı İbrahim Hilmi’nin Türkiye’de yakalandığını ve ABD’den gelen Federal Soruşturma Bürosu (FBI) yetkililerine teslim edildiğini duyurdu. ( Bakınız ekteki haber fotoğrafları)
    Nitekim FBI Direktörü Kash Patel de, Hilmi’nin Mayıs 2025’ten bu yana firari olduğunu belirterek, operasyonun ABD Başkan Yardımcısı JD Vance liderliğindeki Beyaz Saray Görev Gücü, FBI Miami, ABD Adalet Bakanlığı ve Türkiye’deki yetkililerin ortak çalışmasıyla gerçekleştirildiğini duyurdu. Türk polisine ve konuyu yakından takip edip sonuçlandıran ABD Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’a teşekkür etti.
    Oysa İbrahim Hilmi’nin Türkiye’de tutuklandığı doğru değil, adam 2025’den beri KKTC’de yaşıyor ve KKTC polisi tarafından tutuklandı.
    Gerçek durum bu iken niye basına doğru olmayan bilgi verildi?
    Bu sorunun yanıtı verilmeli…

    2- Nitekim, KKTC polisi ve İçişleri Bakanı Dursun Oğuz, İbrahim Hilmi’nin Türkiye’de tutuklandığı şeklindeki haberlere içerlemiş olacak ki, bu haberlerden 2 gün sonra basına açıklama yapma gereği duyarak, İbrahim Hilmi’nin KKTC’de tutuklandığını ve Türkiye üzerinden ABD’ye teslim edildiğini duyurdular.
    25 Haziran’da KKTC basınında çıkan haberlerde dolandırıcı Irak asıllı ABD vatandaşı İbrahim Hilmi’nin, aslında 1 YILDIR KKTC’DE ÇATALKÖY’DE YAŞADIĞI VE KKTC’DE TUTUKLANDIĞI duyuruldu
    KKTC basın haberlerine göre KKTC Bakanlar Kurulu, 16 Haziran 2026 tarihli kararıyla onu önce “yasaklı göçmen” ilan etti ve ardından polisimiz tarafından KKTC’den çıkararak Türkiye üzerinden ABD’ye gönderildi.
    Konu ile ilgili olarak MYK Haber’e konuşan İçişleri Bakanı Dursun Oğuz da, “KKTC’nin Türkiye ve Interpol başta olmak üzere uluslararası güvenlik kurumlarıyla iş birliğine açık olduğunu” duyurdu

    ASIL ÖNEMLİ SORULAR

    Şimdi, Başbakan Ünal Üstel’in, İçişleri Bakanı Dursun Oğuz’un ve Polisimizin yanıtlaması dileğiyle asıl önemli sorulara geleyim:
    – ABD’yi yaklaşık 4 milyar dolar dolandıran İbrahim Hilmi, İNTERPOL KIRMIZI BÜLTENİ ile arandığına ve Türkiye ile Güneyden yasal limanlardan gelemeyeceğine göre, KKTC’ye hangi yoldan girmiştir?
    POLİSİMİZ BUNU SORGULAMIŞ MIDIR?
    ACABA BU KAÇAK GİRİŞ YOLU, SIKI DENETLENMEYEN 2 YAT LİMANI OLABİLİR Mİ?
    YOK EĞER TÜRKİYE VEYA RUM YÖNETİMİ ÜZERİNDEN YASAL GİRİŞ YAPMIŞSA, KKTC GİRİŞ KAPILARINDA İNTERPOL KIRMIZI BÜLTEN TUTUKLAMA EMRİ YOK MUYDU?
    Yoksa İbrahim Hilmi, ABD’de hakkında tutuklama emri çıkarılmadan ve interpol aleyhine kırmızı bülten yayınlamadan, yasal olarak mı KKTC’ye girmiştir?
    Eğer böyleyse “KKTC’nin uluslararası suçluların saklanma merkezi olduğu” yönündeki iddialar taa Amerika suç merkezlerine kadar ulaşmış demektir ve kahrolmamak olası değildir…
    Bir başka soru ise şu:
    – Dolandırıcı İbrahim Hilmi, 1 yıl Çatalköy’de HANGİ STATÜ İLE YAŞAMIŞTIR?
    TURİST OLARAK MI, KAÇAK OLARAK MI, ÇALIŞMA İZNİYLE Mİ, OTURMA İZNİYLE Mİ?
    KKTC ‘ye TURİST OLARAK YASAL GİRİŞ YAPMIŞSA, EN ÇOK 1-2 HAFTALIK VİZE ALABİLİRDİ.
    ONA 1 YILLIK MI VİZE VERİLDİ?
    OTURMA İZNİ ALDIYSA, HANGİ GEREKÇE İLE ALDI? KONUT MU SATIN ALDI? ALMIŞSA KİMDEN, KAÇA ALDI?
    ÇALIŞMA İZNİYLE GİRMİŞSE, ÖN İZNİ KİM TALEP ETMİŞTİR, NEREDE ÇALIŞIR GÖSTERİLMİŞTİR?
    EĞER OTURMA VEYA ÇALIŞMA İZNİ İLE KKTC’DE İSE, BU, YAKLAŞIK 4 MİLYAR DOLAR KARA PARASININ BURADA BİRİLERİ İLE BİRLİKTE, BİR YERLERDE AKLANDIĞI ANLAMINA GELİYOR.
    POLİS BUNU SORUŞTURDU MU?
    BURADA NE GİBİ HARCAMALAR YAPTI, BANKA HESABI AÇTI MI, ŞİRKET KURDU MU, MÜLK VE ARAÇ ALDI MI?
    İÇİMDEN BİR SES, BURADA BİRİLERİNİN BUNA KORUMA VE BARINMA SAĞLAYARAK 3.76 MİLYAR DOLARLIK KARA PARASINA ÇÖKTÜĞÜNÜ VE SONRA YASAKLI KİŞİ İLAN EDİLMESİNİ SAĞLADIĞINI, SONRA SINIR DIŞI EDİLEREK ABD’YE TESLİM EDİLMESİNİ PLANLADIĞINI SÖYLÜYOR…BELKİ HAYAL GÖRÜYORUM, AMA ANALİTİK DÜŞÜNEN BEYNİM BUNUN OLASILIK OLDUĞUNU SÖYLÜYOR.
    ( Avustralyalı suç örgütü lideri Mark Douglas Buddle’ın 2022’deki sınırdışı olayında da İngilizleri hayali konut satışıyla dolandıran suç örgütü lideri Garry Rob’un sınır dışı edilmesi olayında da böyle olmuştu)
    YOK EĞER KKTC’YE KAÇAK GİRMİŞSE, 1 YIL BOYUNCA NASIL TESBİT EDİLMEDİ, NASIL YAKALANMADI, ONA KİMLER YARDIMCI OLDU, ONU ÇATALKÖY’DE KİMLER, NE KARŞILIĞINDA İSKAN ETTİ?
    İddialara göre, Çatalköy’de bir otelde kalıyordu ve sık sık kumar oynuyordu.
    Eğer bu iddia doğru ise, polisimiz, kaçakları otel rezervasyonları ve kumarhane giriş sistemleri üzerinden tespit etmiyor mu? Bildiğim kadarıyla RESMİ KİMLİK KARTI/ PASAPORT İBRAZ EDİP KAYIT YAPTIRMADAN otellerde kalınmıyor, kumarhanelere girilemiyor.
    Polis bu kayıtları hiç denetleyip aranan kişi listeleri ile eşleştirmiyor mu?

    ŞEFFAFLIK ŞART

    Bunlar gibi daha birçok soru sorulabilir.
    Polisimiz yaptığı açıklamada ŞEFFAF DAVRANIP yeterli bilgi vermeyince insanların aklına deli sorular düşmesi çok doğal
    Polis acaba ŞEFFAF DAVRANIRSA ORTAYA PİS KOKULAR SAVRULUR DİYE Mİ BU DOLANDIRICININ KKTC’YE HANGİ YOLLA GİRDİĞİNİ, HANGİ İZİNLE 1 YIL ÜLKEDE KALDIĞINI, İKAMET ADRESİNİ , KİMLERLE TEMASTA OLDUĞUNU, KİMLERİN ONA YARDIMCI OLDUĞUNU, KİMLERİN ONU KORUYUP KOLLADIĞINI AÇIKLAMAMIŞTIR?
    Sizleri bilmem ama benim burnuma çok kötü kokular geliyor
    İNTERPOL KIRMIZI BÜLTENİ ile aranan suç örgütü liderlerinin, suikastçilerin, kara para aklayıcılarının, mafya babalarının, yasadışı sanal kumar baronlarının elllerini kolllarını sallayarak rahatça KKTC’ye girmesini ve yıllarca aramızda yaşamalarını kabul edemiyorum.
    Bu kişi, bir suikastçi, azılı bir seri katil, acımasızca kan döken bir mafya babası, uyuşturucu, kara para, , beyaz kadın ticareti yapan bir suç örgütü lideri de olabilirdi.
    O nedenle ŞEFFAFLIK İSTİYORUZ.
    BAŞBAKANIN, İÇİŞLERİ BAKANININ, POLİSİMİZİN yukarıda sorduğum tüm soruların yanıtlarını vermesini talep ediyorum.

    SABAHATTİN İSMAİL -KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ / TURKİSHFORUM – ABDULLAH TÜRER YENER

  • Duyduk Duymadık Demeyin: Siyasi Pazarın Külot Borsası!

    Duyduk Duymadık Demeyin: Siyasi Pazarın Külot Borsası!

    Duyduk duymadık demeyin; köşedeki manavın son turfanda domatesleri indirime sokması gibi, siyaset meydanında da bir sezon sonu indirimi başlamış! Etiketler sökülmüş, fiyatlar düşmüş, “satılık milletvekilliği” ile “kiralık belediye başkanlığı” aynı tezgâhta yan yana. Öyle ki pazar esnafı bile bu kadar pervasız değil; o en azından terazinin başında “biraz daha tartayım abi” diye utanır, burada ise vicdanın gramajıyla oynana oynana ilkelerin kantar topu çoktan kaybolmuş.

    Görüyoruz ki bu garip pazarda, dünün en ateşli hatibi, bugün bir basın açıklamasıyla siyasi çamaşırlarını değiştirir gibi parti değiştiriyor. Ama mesele sadece ceket değiştirmek değil; mesele, giydiği “siyasi donu” bile en yüksek fiyatı verene satmak. Birileri çıkıp “Ben ilkelerime sadığım” dedikçe, akla hemen şu soru geliyor: “Hangi ilkelerine, sabah mı yoksa akşam fiyatından aldıklarına mı?” Zira bu irade pazarında ilkeler, naylon poşet gibi; her alışverişte bir tane bedava, taşıyabildiğin kadar!

    “Makamını kaybedersin, dosyan açılır, hapse girersin” fısıltıları, meclis koridorlarında dolaşan görünmez bir tellal gibi. Bu tellal öyle bir açık artırma başlatır ki, milletvekilinin omurgası “en çok ne kadar eğilebilir” yarışmasına döner. Kimi yargı tehdidiyle kıvama gelir, kimi bakanlık hayaliyle yumuşar. En trajikomik olanı da şu: Ruhunu çoktan satmış olanlar, bir de kalkıp “Memleketin hayrı için” nutuk atar. Oysa o nutuklar, içi boşaltılmış bir demokrasinin tabelasında yazan indirim yazılarından farksızdır.

    Hicvin diliyle söyleyelim: Artık meclis, fikirlerin çarpıştığı bir arena değil, adeta bir “siyasi bit pazarı”. Bu pazarda sadakat günlük kurla işlem görür, vekâlet senetleri çek gibi el değiştirir, belediye başkanlıkları ise ikinci el eşya ilanı gibi: “Tertemiz, sahibinden, az kullanılmış, ufak tefek yolsuzluğu var ama fiyatına göre kaçmaz!”

    Unutmayalım, korkuyla satın alınan bir milletvekili, aslında sadece koltuğunu değil, karakter denilen o son sığınağını da kaybetmiştir. Belediye başkanlığını cebine koyan da halkın iradesini pazarlık masasında meze yapmıştır. Ve tarih gösterir ki, milletin hafızası bu bit pazarının en büyük düşmanıdır. Çünkü o pazar, gün gelir dağılır; ama milletin unutmayan vicdanı, kimin donunun hangi ihanetin bedeliyle yere düştüğünü bir bir yazar.

    Son sözü, bu pazarın dilinden düşmeyen o meşhur ilana bırakalım: “Duyduk duymadık demeyin! Bir ilke veriyorum bedavaya, iki koltuk alıyorum şok fiyata. Ama dikkat, makamlar sınırlı sayıda, vicdanlar ise stoklarda tükenmiştir!”

  • Siyasetteki Transferin Mide Kaldırmazlığında İrade Pazarı

    Siyasetteki Transferin Mide Kaldırmazlığında İrade Pazarı

    Siyasetin en büyük sınavı sandıkta değil, vicdandadır. Çünkü sandık milletin iradesini gösterir; vicdan ise o iradeye sadakati ölçer. Ne var ki bazı ülkelerde siyaset, ilke ve fikirlerin yarıştığı bir alan olmaktan çıkıp korkunun, menfaatin ve makam hesaplarının dolaşıma sokulduğu dev bir pazara dönüşür.

    Bir gün bakarsınız, dün iktidarı en sert sözlerle eleştirenler bugün aynı masada en ateşli savunuculara dönüşmüştür. Ne değişmiştir? Program mı? İlkeler mi? Yoksa sadece koltukların yönü mü?

    Siyasetin omurgası eğilmeye başladığında dedikodular çoğalır: “Dosyalar açılır.”, “Mallarına el konulur.”, “Yargılanırsın.”, “Hapse girersin.”, “Makamını kaybedersin.” Bu fısıltılar, demokrasinin koridorlarında dolaşan görünmez bir sis gibidir. Sis yoğunlaştıkça ilkeler kaybolur, cesaret buharlaşır, geriye yalnızca hesap kitap kalır.

    İktidarın gücü, korku üretmek değil; güven üretmektir. Muhalefetin görevi ise pazarlık masasına oturmak değil, halkın verdiği emaneti onurla taşımaktır. Eğer bir milletvekilinin siyasi tercihini değiştiren şey fikir değil de korku veya kişisel çıkar oluyorsa, ortada sadece bir parti değişikliği değil, temsil ahlakının ağır bir yaralanması vardır.

    Böyle bir düzende demokrasi görünürde yaşamaya devam eder; seçimler yapılır, kürsüler kurulur, nutuklar atılır. Ama ruhunu kaybetmiş bir demokrasinin tabelası, içi boşaltılmış bir binadan farksızdır.

    Hicvin diliyle söylersek; artık meclis bir fikir arenası değil, adeta “siyasi transfer borsası”dır. İlkeler hisse senedi gibi yükselip düşer; sadakat günlük kurla işlem görür; vicdan ise çoğu zaman en değersiz para birimine dönüşür.

    Koltuğunu korumak için inancını değiştiren siyasetçi, aslında sadece partisini değil, kendisini de terk etmiştir. Çünkü makam geçicidir; karakter ise insanın ömür boyu taşıdığı tek makamdır.

    Hiçbir iktidar sonsuz değildir. Sonsuz olan yalnızca milletin hafızasıdır. Tarih, korkuyla kurulan düzenleri değil; hukuka, adalete ve özgür iradeye saygı gösteren yönetimleri onurlandırır.

    Demokrasi; korkuyla susturulanların değil, özgürce konuşabilenlerin rejimidir. Halkın iradesini baskıyla, tehditle veya kişisel menfaat hesaplarıyla gölgeleyen her anlayış, sadece siyasi rakibini değil, demokrasinin kendisini de zayıflatır. Ve unutulmamalıdır ki, milletin iradesi bir pazarlık konusu değil; bir emanettir; bu yalnızca milletvekilleri için değil, belediye başkanları için de böyledir.

  • BM GENEL SEKRETERİ’NİN KİŞİSEL TEMSİLCİSİ MARİA ANGELA HOLGUİN’İN HAZIRLAMAKTA OLDUĞU STRATEJİK ANLAŞMA BELGESİ TASLAĞININ ÖZETİ.

    BM GENEL SEKRETERİ’NİN KİŞİSEL TEMSİLCİSİ MARİA ANGELA HOLGUİN’İN HAZIRLAMAKTA OLDUĞU STRATEJİK ANLAŞMA BELGESİ TASLAĞININ ÖZETİ.

    Sabahattin İsmail
    Türkiye, 12 Mart 2026’da, Guterres’e “ATATÜRK ULUSLARARASI BARIŞ ÖDÜLÜ” verdi.
    Şimdi ona DUR demeli. BM’NİN, Türkiye ve KKTC’YE EMRİVAKİ YAPMA HAKKI YOK.
    27-29 NİSAN 2021’DE BM’YE RESMEN VERDİĞİMİZ MİLLİ POLİTİKAMIZ OLAN “KKTC’NİN EGEMEN EŞİTLİĞİ VE EŞİT ULUSLARARASI STATÜSÜ, BMGK TARAFINDAN TEYİT/ TESCİL EDİLMEDEN VE KKTC ÜZERİNDEKİ AMBARGO VE İZOLASYONLAR KALKMADAN ÖZE YÖNELİK HİÇBİR MÜZAKAREDE OLMAMALIYIZ.
    BM’nin, bize aşağıdaki türden bir plan dayatma hak ve yetkisi yoktur.
    Görev süresi 5 ay sonra dolan Guterres bu planda ısrar ederse 5+1 konferansına katılmamalıyız.
    Katılsak bile aşağıdaki metni ASLA MÜZAKERE ETMEMELİYİZ.
    AKSİ HALDE FELAKET OLUR, KIBRIS KAYBEDİLİR!
    Değerlendirmem metnin don bölümünde
    **
    HOLGUİN’İN HAZIRLADIĞI PLAN TASLAĞI:

    A. Sürecin Metodolojisi

    1. Aşamalı çözüm modeli olacak (Phased Approach).
    2. Önce taraflar arasında Stratejik Anlaşma imzalanacak
    3. Ardından 1-2 yıllık geçiş dönemi olacak
    4. Referandumlar geçiş döneminin sonunda yapılacak
    5. Referandumdan sonra nihai anayasal yapı yürürlüğe girecek
    *
    B. Devlet Modeli

    6. “Very very loose federation” (çok çok gevşek federasyon) kurulacak.
    7. Ortaklık yapısı ne klasik federasyon, ne de konfederasyon olacak; kendine özgü bir yapı oluşturulacak. Türkler baktığında konfederasyon, Rumlar baktığında federasyon görebilecek
    8. Kuzey ve Güneydeki iki mevcut yönetim büyük ölçüde varlığını sürdürecek
    9. Yetkilerin büyük bölümü iki kurucu yapıda kalacak
    *
    C. Geçiş Dönemi Yönetimi

    10. Ortak bir Başkanlık Konseyi kurulacak
    11. Konsey başkanı Rum lider olacak
    12. Başkan yardımcısı Türk lider olacak
    13. Dönüşümlü başkanlık sistemi uygulanacak
    14. Başlangıçta ortaklık devletini bu Konsey yönetecek
    15. Daha sonra her iki kurucu devlet parlamentosundan 10’ar milletvekili katılımıyla sınırlı yetkisi olan ortak Parlamento kurulacak
    16. Türk ve Rumlar arasındaki adli olaylara bakacak Ortak Mahkeme kurulacak
    *
    D. Ortak Yetkiler

    17. Dışişlerinde merkezi devlet yetkili olacak
    18. Savunma konusu da merkezi devlete kalacak
    19. Ekonomiden de merkezi devlet sorumlu olacak
    20. Ortak Merkez Bankası olacak
    21. Rum tarafın İçişleri’nin de merkezi devlet yetkisinde olmasını istiyor
    *
    E. İki Kurucu Devletin Yetkileri

    22. Eğitim tamamen iki kurucu tarafta kalacak.
    23. Sağlık iki tarafta kalacak.
    24. Polis iki tarafta kalacak.
    25. Yerel yönetimler iki tarafta kalacak.
    26. İç yönetim tamamen iki devlette kalacak.
    27. Günlük kamu yönetimi iki tarafta olacak.
    **
    F. Mülkiyet ve Toprak

    28. Mülkiyette geçmiş yakınlaşmalar esas alınacak.
    29. Toprak konusunda Crans-Montana öncesi tartışmalar referans alınacak. Akıncı’nın Crans Montana’da verdiği taviz haritası esas olacak
    30. Güzelyurt ve Maraş Rum tarafına bırakılacak
    31. Mülkiyet konusunun çözümü daha önceki süreçlerde öngörülen mekanizma ve esaslar temelinde çözülecek
    *
    G. 2 yıllık geçiş aşamasında, yani, Referandumdan Önce Hayata Geçecek Unsurlar

    32. Türk kurucu devleti ile Doğrudan ticaret ve Doğrudan uçuşlar başlayacak.
    33- KKTC yetkilileri ile doğrudan temaslar başlayacak ( 3D )
    34. KKTC limanları uluslararası ticarete açılacak.
    35. Türkiye deniz- hava limanlarını ve hava sahasını Rum uçak ve gemilerine açacak.
    36. Ortak devleti yönetecek Ortak konsey çalışmaya başlayacak.
    37. Maraş’ın Rum tarafına devri süreci başlayacak.
    *
    H. Rumlar “Hayır” Derse

    38. Referandum başarısız olsa bile KKTC ile başlatılan;

    * doğrudan ticaret,
    * doğrudan temas,
    * doğrudan uçuş,
    * ekonomik açılımlar geri alınmayacak.
    **
    I. Güvenlik

    39. Geçiş sürecinde Türk askerinin belirli bir bölümünün çekilmesi başlayacak
    40. Garanti Antlaşması İPTAL OLACAK. Yerini NATO GARANTİSİ ALACAK. ABD, FRANSA, YUNANİSTAN, İNGİLİZ VE AZ SAYIDA TÜRK ASKERİ NATO KOMUTASI ALTINDA ADADA KALACAK
    41. Belli bir sayı üzerindeki TC vatandaşları adadan ayrılacak
    *
    J. Türkiye–AB Paketi

    42. Kıbrıs çözüm süreci Türkiye–AB ilişkileriyle eş zamanlı yürütülecek
    43. Türkiye için vize serbestisi müzakeresi başlayacak
    44. Gümrük Birliği’nin modernizasyonu için görüşmeler başlayacak
    45. Türkiye’nin Avrupa güvenlik mimarisine katılımı sağlanacak
    46. KKTC’nin AB uyum çalışmaları başlayacak.AB İLKELERİ ( 4 ÖZGÜRLÜK) tüm adada uygulanacak
    47. Doğu Akdeniz Enerji kaynaklarının çıkarılmasında ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırılmasında Türkiye ile işbirliği yapılacak
    *

    K. 5+1 Konferansında BM’nin Planı sunması

    47. Temmuz sonu veya Ağustos başı 5+1 toplantısı Cenevre veya Newyork’ta yapılacak. Genel sekreter her hal ve karda konferans daveti yapacak. Katılıp katılmamak taraflara kalacak.
    48. BM bu konferansta bağlayıcı olmayan “stratejik çerçeve belgesini” sunacak
    49. Taraflar bu belge üzerinde müzakereye başlayacak
    50. 2 yıllık geçiş süreci ardından yapılacak Referandumlar sonrasında BM Barış Gücü (BMBG/UNFICYP) adadan ayrılacak
    *
    BENİM DEĞERLENDİRMEM

    Holguin’in planını bir bütün olarak incelendiğimde hedeflediği modelin şu ilkelere dayandığı görülüyor

    * Aşamalı çözüm: Önce ekonomik ve siyasi iş birliği ile güvenlik yaratılması, iki tarafa elde edecekleri ekonomik ve siyasi kazanımların gösterilmesi.
    * Çok gevşek federasyon yapısıyla kurucu devletlerin iç egemenlikleri olacağının gösterilmesi. Bu çerçevede
    * İki mevcut yapının korunması,iç güvenlik ve kamu yönetiminin iki tarafta kalması.
    * Türk tarafına ekonomik ve uluslararası açılımlar, AB vatandaşlığı imkanları sağlanırken, Rum tarafına da tek uluslararası kişilik, tek dış egemenlik, tek vatandaşlık, Türk askerinin/vatandaşlarının çıkması, NATO GARANTİSİ, toprak- mülkiyet kazanımı ve federasyon perspektifi sunuluyor….Ardından iki tarafta yapılacak referandumlarda EVET çıkarılması planlanıyor.
    Bunlar, büyük orada Annan Planında olan hususlar.
    Ancak garantörlük konusunda ondan daha da geri.
    Bu plan kabul edilirse, maksimum 5-10 yıl içinde KKTC, Türkiyesiz, 250 milyonluk AB içinde erir ve tüm adada hakimiyet Rum-Yunan-AB’a geçer. Türkiye’nin Kıbrıs ile bağları kopar. Türkiye Doğu Akdeniz’den çekilir, Anadolu’ya hapsolur ve tek açık yönü olan güneyinden de kuşatılır.
    Bizim böyle bir çözüme ihtiyacımız yoktur.
    KKTC, Türkiye’nin garantörlüğü altında bağımsız ve egemen bir devlet olarak vardır. Türk askeri adadadır. 1974’de sorun çözülmüştür. AB’nin vereceği göstermelik bazı hususlar karşılığında bu planın sunulmasını, görüşülmesini kabul etmek ve Annan Planı referandumunda olduğu gibi Kıbrıs Türklerine kabul ettirmek İHANET olur.

    SABAHATTİN İSMAİL -KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ / TURKİSHFORUM – ABDULLAH TÜRER YENER
  • Tandoğan’dan Yükselen Ses: Cumhuriyet Değerleri Etrafında Bir Milli İrade Gösterisi

    Tandoğan’dan Yükselen Ses: Cumhuriyet Değerleri Etrafında Bir Milli İrade Gösterisi

    “Tandoğan Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti ve Ne Mutlu Türküm Diyene” Dedi

    Tarihi Bir Meydan, Tarihi Bir Gün

    Ankara’nın kalbinde, Cumhuriyet tarihinin en köklü ve sembolik meydanlarından biri olan Tandoğan, bugün her kesimden Türk evladının ortak paydada buluştuğu, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Milleti’nin bölünmez bütünlüğünün en güçlü şekilde vurgulandığı bir gün olarak yine hafızalara kazındı. İYİ Parti tarafından düzenlenen ve “Bayrak Mitingi” olarak adlandırılan bu büyük buluşma, şehrin gri mimarisini ve resmi havasını, sabahın erken saatlerinden itibaren farklı yaşlardan, farklı şehirlerden gelen on binlerce vatandaşın coşkulu uğultusuyla dinamik ve kararlı bir atmosfere bürüdü. Bu miting, sıradan bir siyasi etkinliğin çok ötesine geçerek, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesine, temel değerlerine ve gelecek vizyonuna dair güçlü bir halk manifestosuna dönüştü. Toplanan kalabalık, sadece bir kitle değil; ortak bir tarih bilincinde, ortak kaygılarda ve ortak umutlarda buluşmuş, milli iradenin canlı bir tezahürüydü. Her bir katılımcı, elinde taşıdığı Türk bayraklarıyla adeta kırmızı ve beyaz bir umman oluşturuyor, bu görsel şölen meydandaki duygusal yoğunluğu zirveye taşıyordu.

    Medyada yer alan bilgilere göre, mitinge katılan vatandaşlar duygularını şöyle dile getirdi. Bir vatandaş, yaşadığı coşkuyu şu sözlerle ifade etti: “Burada söylenebilecek en önemli husus şu; kendi memleketimizde bayrağımızı dalgalandırmayı çok özledik. Adeta bir bayram şöleni yaşıyoruz şu anda. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde Türk bayrağını dalgalandırmayı özleyen bir toplum görüyorum. İnşallah bundan sonra Müsavat Dervişoğlu başkanlığında bu mitinglerimiz devam edecek.” Bir başka katılımcı ise kararlılığını “Vatanımızı milletimizi korumak için başkanımızın yanındayız” sözleriyle ortaya koydu.

    “Ne Mutlu Türküm Diyene”: Millet Olma Şuurunun En Veciz İfadesi

    Mitingin daha ilk anlarında meydanı dolduranların dilinde ve yüreğinde tek bir cümle yankılanmaya başladı: “Ne mutlu Türküm diyene.” Bu söz, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk milletine armağan ettiği en kapsayıcı ve onur verici tanımın, on yıllar sonra bir meydanda hep bir ağızdan atan nabız gibi hissedilmesiydi. Bu slogan, bir etnik köken vurgusundan ziyade, ortak bir vatan idealine, kader birliğine ve ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı’ üst kimliğine duyulan sarsılmaz bağlılığın en veciz ifadesi olarak haykırıldı.

    Katılımcılar, Atatürk’ün sadece bir lider değil, aynı zamanda çağdaşlaşmanın, bağımsızlığın ve milli egemenliğin sembolü olan mirasına sahip çıkma kararlılığını, her tekrarda daha da yükselen bir sesle ortaya koydu. Bu sözün meydanda yarattığı titreşim, yalnızca akustik bir yankılanma değil, aynı zamanda bir ruh birliğinin, bir şuur beraberliğinin de göstergesiydi. Her haykırışta, “Ne mutlu Türküm diyene” ifadesi, geçmişten geleceğe uzanan bir köprü gibi, milli hafızanın en berrak anlarından birini yeniden canlandırdı.

    Müsavat Dervişoğlu’nun Hitabı ve Üniter Devlet Vurgusu

    Bu tarihi buluşmanın hitap kürsüsüne çıkan İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, yaptığı kapsamlı konuşmayla hem partisinin duruşunu net bir şekilde ortaya koydu hem de iktidara yönelik çok önemli mesajlar verdi. Dervişoğlu, sözlerine milletin ortak talebini sıralayarak başladı: “Millet bayrağını istiyor. Millet Cumhuriyet’ini istiyor. Millet hakkını, hürriyetini istiyor, adalet istiyor. Çiğnenen haysiyetini, gasp edilen egemenliğini geri istiyor.”

    Dervişoğlu, konuşmasının merkezine Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısının korunmasını koydu. Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü oluşturan bu yapının, tarihsel, hukuki ve toplumsal bir zorunluluk olduğunu, bu konuda asla taviz verilmeyeceğini güçlü ifadelerle vurguladı. Konuşmasının en can alıcı noktasında ise meydanı inletircesine yükselen bir ses tonuyla adeta milletin vicdanına tercüman oldu: “Federasyona hayır! Türkiye Cumhuriyeti tek bir devlettir, tek bir Türk Milletidir ve bölünmez bütünlüğe sahiptir.” Bu sözler, meydanda önce kısa bir sessizlik, ardından ise tarifsiz bir coşku dalgası yarattı.

    “Bayrağı Bu Yüzden Açtım”: Milli Egemenliğin Sembolü

    Dervişoğlu, konuşmasında bayrağın anlamına özel bir vurgu yaparak, bu mitingin ruhunu şu sözlerle özetledi: “İşte ben bayrağı bu yüzden açtım! Bu bayrağı bu yüzden diktim! Çünkü başka bir gölge yok altında soluklanacağımız! Bu bayrak egemenliğimizin işaretidir; bu, milletin doğru gördüğünü yapma hakkıdır, onlarsa saygı duymuyorlar! Bu, milletin hak bildiğini istemesidir, onlar anlamıyor, izin vermiyorlar! Bu, milletin hürriyetidir, istiklalidir, şerefidir, onlarsa çiğniyorlar, basıp geçiyorlar!”

    Ardından bayrağın kutsallığını şöyle perçinledi: “Millet olacaksak, millet kalacaksak bundan öte yol yoktur, bundan öte nişan yoktur, bundan öte dava yoktur! Namustur, töredir, hukuktur ve hepsi bu sancaktadır!”

    Bebek Katiline Özgürlük Mitinglerine Sert Tepki

    Dervişoğlu, konuşmasının en sert bölümlerinden birinde, terör elebaşına yönelik özgürlük taleplerine yüklendi. Meydandaki kalabalığın da en büyük tepkiyi verdiği bu bölümde Dervişoğlu şunları söyledi: “Bugün Van’da ve Mersin’de mitingler yapılıyor, yarın İstanbul’da ve Diyarbakır’da da yapılacak. Peki, ne mitingi bunlar? ‘Devlet düşmanına, millet düşmanına, bebek katiline özgürlük’ mitingleri! Milyonlarca insanın acısından sorumlu, elinde elli bin evladımızın kanı olan, şehitlerimizin sebebi olmuş o caniye özgürlük istiyorlar! Bu kimin himayesinde yapılıyor? Bu iktidarın göz yummasıyla, yol vermesiyle yapılıyor! Bunlar Türkiye’yi sahipsiz zannediyorlar.”

    Dervişoğlu, bu noktada millet adına sorduğu soruyla meydandaki öfkeyi ve kararlılığı doruğa çıkardı: “Ben Müsavat Dervişoğlu olarak sizin adınıza şunu soruyorum: Onlar kimi neye razı etmeye çalışıyorlar? Onlar bu milletin bir kesimini kendilerine biat ettirmek, öte kesimini o terör hükümlüsüne tebaa yapmak istiyorlar. Biz ise her bir vatandaşımızı Cumhuriyet’in hür, onurlu ve kanun önünde eşit ferdi olarak görüyoruz.”

    Medyada yer alan bilgilere göre, mitinge katılan vatandaşlar da bu konudaki tepkilerini net ifadelerle şöyle dile getirdi. Bir vatandaş, “Bebek katili APO’nun serbest bırakılması kampanyasına karşı çıkmak için buradayız. Türkiye’nin iyi gitmediği için, Cumhuriyet için buradayız” derken, bir diğer katılımcı açılım sürecine yönelik eleştirisini şöyle ifade etti: “Açılım süreci yanlış. Çünkü yıllardır beraber yaşadığımız insanları bizden ayırmaya çalışıyorlar”. Kahramanmaraş’tan gelen bir başka vatandaş ise “Özellikle bebek katilinin umut hakkının konuşulduğu şu günlerde sayın genel başkanımız çok önemli bir çağrı yaptı. Biz Kahramanmaraş’tan geliyoruz. Görüyoruz ki Türkiye’nin dört bir yanından bayrağını alıp buraya gelen vatandaşlarımız var” sözleriyle katılımın büyüklüğüne dikkat çekti.

    “Bizim Devletimiz Eli Kanlı Bir Katilin Danışmanlığına İhtiyaç Duymaz”

    Dervişoğlu, devlet geleneğine ve hukuka vurgu yaptığı bölümde ise iktidarı şu sözlerle eleştirdi: “Ne zaman milletin beklentisinin hilafına bir iş yapmaya kalkışsalar ‘Devlet projesi’ diyorlar; ‘Devlet yapıyor, devlet istiyor, devlet geleneği’ diyorlar! Bizim devletimiz vatandaşının geleceğini karartmaz! Bizim devletimiz Türk’ün şerefiyle, onuruyla oynamaz! Bizim devletimiz eli kanlı bir katilin danışmanlığına da ihtiyaç duymaz! Bizim böyle bir devlet geleneğimiz yoktur!”

    Sözlerini şöyle sürdürdü: “‘Devlet aklı’ diyorlar, ‘Derin devlet’ diyorlar! Devletin derini olmaz, hukuku olur; hukuksuz devlet olmaz! O hukuk da yalnız ve ancak Türk milletinindir! Hukuk demek ekmek demektir, ahlak demektir, adalet demektir. Adalet yoksa hürriyet olmaz; hürriyet yoksa güvenlik olmaz, güven olmaz; güven yoksa hiçbir şey olmaz!” Devlet aklı kavramının iktidar tarafından çarpıtıldığını ise şu veciz ifadeyle ortaya koydu: “Devlet aklı, iktidarın her yaptığına giydirilen dokunulmazlık zırhı değildir. Devlet aklı, bir partinin menfaatini devletin menfaati gibi sunmak değildir.”

    Ekonomik Tablo ve Toplumsal Çöküşe Dair Çarpıcı Tespitler

    Dervişoğlu, konuşmasında Türkiye’nin ekonomik durumuna ve toplumsal dokudaki aşınmaya da dikkat çekti. Çarpıcı rakamlarla iktidarın sicilini ortaya koyan Dervişoğlu, şu ifadeleri kullandı: “25 milyon icra dosyası var, 25 milyon! 25 yıllık iktidarın sonunda 25 milyon icra dosyası! Geleceğimizi ipotek eden, nesillerin umutlarını haczeden ama sebep olanların hiçbir bedel ödemediği 25 yıl…”

    Toplumsal çözülmeye de işaret eden Dervişoğlu, “Birbirimize bakmayı, birbirimizi görmeyi dahi unutalım istiyorlar. Trafikte atışıyoruz, komşumuzla kavga ediyoruz. Nerede bizim ortak sevinçlerimiz? Kardeşliğimiz nerede? Bizi biz yapan binlerce yıllık o değerler nerede?” sözleriyle birlik ve beraberlik çağrısı yaptı. Kayyum tartışmalarına da farklı bir boyut getirerek “Kayyum hepimizin başındadır, kayyum devletin başındadır, kayyum milletin başındadır!” çıkışıyla meydandan büyük alkış aldı.

    “Saraylar Seninse Meydanlar Bizimdir”

    Dervişoğlu, 48 yıl önce de aynı meydanda olduğunu hatırlatarak Tandoğan’ın tarihsel önemine vurgu yaptı ve şu tarihi sözleri sarf etti: “O gün bu meydan nasıl Türk milletinin sesini dünyaya haykırdıysa bugün de haykırıyor: ‘Saraylar seninse meydanlar bizimdir!’ Çünkü Cumhuriyet sarayların değil, meydanların eseridir… Bütün kaleler zapt edilemez, bütün ruhlar esir alınamaz! O ruh Cumhuriyet’i kuran ruhtur, o beden milli direnişin bedenidir ve o ruh, o beden işte bugün Tandoğan’dadır; cisimleşmiştir, alnı açık, başı diktir!”

    Konuşmasının bu bölümünde tarihi bir göndermeyle kararlılığını şöyle perçinledi: “Bu mübarek muharrem ayında diyorum ki: Saraylarda Yezid olmaktansa Kerbela’da Hüseyin olmakla şereflendik. O yüzden zilletle yaşamaktansa gerekirse izzetle ölmeyi şeref sayanlarız; çünkü biz kutlu bir Cumhuriyet mirasını baş üstünde taşıyanlarız.”

    “Anayasa’yı Değiştirmeyi Teklif Edeni Tarihten Sileriz”

    Dervişoğlu, Anayasa’nın ilk dört maddesine yönelik tartışmalara da çok net bir yanıt verdi. Mitingin en kritik çıkışlarından birini yapan Dervişoğlu, şu tarihi sözleri sarf etti: “Bizim anayasamız budur. Hiç kimse değiştiremeyecektir. Biz, onu bırakın değiştireni, değiştirmeyi teklif edeni tarihten sileriz!” Bu çıkış, meydanda dakikalarca süren “Türkiye Cumhuriyeti ebediyen payidar kalacaktır” sloganlarıyla karşılık buldu.

    Dervişoğlu, konuşmasında terörle mücadele, yargı bağımsızlığı ve toplumsal adalet konularına da kapsamlı şekilde değindi. Gençlerin yaşadığı sorunlara dikkat çekerek “Hayallerini mülakat odalarında bırakan, umudunu yurt dışında aramak zorunda kalan pırlanta gibi gençlerimiz için bayrak açıyorum!” dedi. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” dediği için ordudan atılan genç teğmenleri de unutmayan Dervişoğlu, kadın cinayetleri ve çocuk istismarlarına da sözleriyle dikkat çekti.

    “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz”: Bir Sadakat Yemini

    Miting boyunca meydana hakim olan ortak duygu ve düşünceler, belirli anahtar kavramlar etrafında billurlaştı. Konuşmaların ve atılan sloganların neredeyse tamamı, Cumhuriyet’e bağlılık, milli egemenliğe saygı ve Türkiye’nin geleceğine dair sahiplenme duygusu üzerine inşa edildi. Katılımcılar, kendi bireysel bakış açılarını aşarak, ‘biz’ olmanın gücünü ve bu ‘biz’in tarihsel köklerini hatırlatan bir ruh birliği sergiledi.

    Bu ruh birliğinin en güçlü anlarından biri ise meydanı tek bir yürek haline getiren şu haykırışla yaşandı: “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” Bu söz, bir slogan olmanın çok ötesine geçerek, aziz vatan toprağının her karışına sahip çıkma, bağımsızlık ve çağdaş uygarlık yolundaki iradeyi kuşaktan kuşağa aktarma sorumluluğunun altını çizen bir sadakat yemini niteliğindeydi. Bu haykırış, meydandaki her yaştan bireyin, Gazi’nin açtığı yolda dimdik yürüme kararlılığının tesciliydi. Dervişoğlu da bu duyguyu şu sözlerle taçlandırdı: “Biz, Gazi Mustafa Kemal’in canıyla, kanıyla kurup bize bıraktığı emaneti müdafaa ediyoruz! Üniter devleti, milletin bölünmez bütünlüğünü müdafaa ediyoruz! Biz vatanı müdafaa ediyoruz, biz birinci vazifemizi yapıyoruz!”

    “Bütünleşik Muhalefet” Çağrısı ve “Vakit İyilerin Vaktidir”

    Dervişoğlu, konuşmasının son bölümünde tüm muhalefete birlik çağrısı yaparak şunları söyledi: “Artık şahsi çekişmelerin, ‘Ben mi olayım, sen mi ol?’ tartışmasının vakti değildir; mesele bu düzenden kurtulma meselesidir. Tek adamlığı terk edip Cumhuriyet’imizi yeniden kazanma meselesidir.” “Bütünleşik Muhalefet” vurgusuyla birlik ve beraberlik mesajı veren Dervişoğlu, konuşmasını umut dolu bir çağrıyla noktaladı: “Vakit içimizdeki iyiliğin vaktidir, vakit iyilerin vaktidir, vakit vatan vaktidir! ‘Peki, o vakit ne zamandır?’ diye soruyorsanız işte söylüyorum: Ya şimdi ya hiçbir zamandır!”

    “Ebediyen Payidar”: Geleceğe Dair Sarsılmaz Bir İnanç

    Bu büyük buluşmanın özeti sayılabilecek ve meydanda en çok yankılanan ortak mesaj ise tartışmasız şuydu: “Türkiye Cumhuriyeti, ebediyen payidar kalacaktır.” Bu cümle, sadece bir temenni değil; her türlü zorluğa, iç ve dış tehdit algısına karşı sarsılmaz bir inancın, tarihe ve geleceğe meydan okuyan bir özgüvenin ilanıydı. Bu söz, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ndeki vazifeyi kuşanmış nesillerin, o hitabeye verdiği gür ve güncel bir cevap niteliğindeydi. Tek bir devlet, tek bir millet ve bölünmez bütünlük vurgusuyla perçinlenen bu inanç, meydanın semalarında dakikalarca yankılandı ve tarihe not düşülen bir manifesto olarak hafızalara kazındı.

    Sonuç ve Değerlendirme: Demokratik Olgunluğun Güçlü Yankısı

    Sonuç olarak, Tandoğan Meydanı’nda bugün yaşananlar, katılımcıların Cumhuriyet’in kazanımlarına, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve Türkiye’nin aydınlık geleceğine ilişkin görüşlerini, demokrasinin en temel haklarından biri olan toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını kullanarak dile getirdikleri, büyüklüğü ve anlamıyla hafızalardan silinmeyecek bir etkinlik olarak tarihteki yerini aldı. Farklı siyasi görüşlerin, tartışma ve ifade özgürlüğü çerçevesinde barışçıl yollarla ortaya konması, demokratik toplumların en temel unsurlarından, hatta olmazsa olmazlarından biridir.

    Bugün Tandoğan’dan yükselen ses, yalnızca bir siyasi partinin veya bir grubun sesi değil; Türkiye’nin demokratik olgunluğunun, canlı sivil toplumunun ve milletin egemenliğine sahip çıkma refleksinin güçlü bir yankısı olarak okunmalıdır. “Ne mutlu Türküm diyene” sözüyle başlayan bu tarihi buluşma, Dervişoğlu’nun “Anayasa’yı değiştirmeyi teklif edeni tarihten sileriz” çıkışıyla, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sadakatiyle ve “Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk Milleti , bölünmez bütünlük” iradesiyle taçlanarak, Türk milletinin demokratik hak ve özgürlüklere olan bağlılığının en somut örneklerinden biri olmuştur. Dervişoğlu’nun ifadesiyle, “Ayrışmayacağız, bölünmeyeceğiz; yılmayacağız, yıkılmayacağız! Tek yürek olup ihanete, haksızlığa, hukuksuzluğa ‘dur’ diyeceğiz.” Bu meydan, bir kez daha gösterdi ki, millet söz konusu olduğunda, söz en gür, en net ve en birleştirici şekilde söylenmeye devam edecek.

    Kaynakça

    · Yeniçağ Gazetesi, İYİ Parti’den Ankara’da ‘Bayrak Mitingi’ çıkarması! Dervişoğlu’ndan önemli açıklamalar, 27 Haziran 2026.
    · İhlas Haber Ajansı (İHA), İYİ Parti’nin Tandoğan Mitingi’nde on binlerce kişi bayraklarla buluştu, 27 Haziran 2026.
    · Anadolu Ajansı (AA), İYİ Parti Genel Başkanı Dervişoğlu, Tandoğan Meydanı’nda düzenlenen Bayrak Mitingi’nde konuştu, 27 Haziran 2026.
    · Habertürk, Dervişoğlu’ndan Tandoğan’da sert mesajlar: Anayasa’yı değiştirmeyi teklif edeni tarihten sileriz, 27 Haziran 2026.
    · Sözcü, İYİ Parti’nin Bayrak Mitingi’ne on binlerce vatandaş katıldı, 27 Haziran 2026.
    · Cumhuriyet, Tandoğan’da İYİ Parti mitingi: Dervişoğlu’ndan iktidara sert eleştiriler, 27 Haziran 2026.

  • Bir Liderin Çöküşü, Yeni Bir Liderin Doğuşu

    Bir Liderin Çöküşü, Yeni Bir Liderin Doğuşu

    Mutlak butlan kararı sıradan bir hukuk tartışması değildi; bir dönemin sonu, bir başkasının başlangıcıydı. Bir parti içi mesele gibi sunuldu, ama Türkiye’nin muhalefet damarında derin bir kırılma yarattı. Çünkü kimi kararlar yalnızca hukuku değil, kaderi de yazar.

    Son kamuoyu araştırması bu kırılmayı çıplak rakamlarla gösterdi. Kılıçdaroğlu’nun verdiği umut on üzerinden 1.6’da kaldı; ona duyulan öfke 7.5’e tırmandı. Bu iki sayı bir görüş ayrılığının değil, bir koparılışın tutanağıdır. Bir lider tartışılıyorsa hâlâ vardır; ama tabanı ona umut atfetmiyorsa, siyaseten çoktan yoktur. Nitekim seçim senaryosunda Kılıçdaroğlu’nun CHP’si yüzde 2–4’e geriliyor. Mesele bir liderin yıpranması değil, koca bir geleneğin onun elinde erimesidir.

    Tutmayan Plan

    İşin perde arkası bellidir. Uzun süredir hazırlanan bu karar tesadüf değil, hesaptı. Seçimi kaybedeceğini gören iktidar, muhalefeti dağıtmanın yolunu, on üç yılda CHP’yi bir kez bile zafere taşıyamamış bir isimde aradı. Kılıçdaroğlu, iktidarın gözünde muhalefeti çözecek en uygun “eleman”dı; mutlak butlan kararıyla zorla partinin başına oturtuldu, CHP’nin parçalanması beklendi.

    Plan tutmadı. Kılıçdaroğlu eski başarısızlığını zorla geldiği koltukta derinleştirdi, ama iktidarın umduğu parçalanmayı yaratamadı. Çünkü dışarıdan dayatılan bir liderlik, içeride bir başkaldırı doğurdu. Hesap, halkın öfkesini hesaba katmamıştı.

    Doğan Lider

    Bu boşluktan Özgür Özel yükseliyor. Aynı anket onun CHP tabanındaki umut skorunu 7.9 ölçtü — Erdoğan’ın kendi tabanındaki 8.1’lik gücüne komşu bir rakam. Bu sıradan bir popülerlik değil, bir tabanın yeniden ayağa kalkma iradesidir. Özel’in kuracağı partiye CHP seçmeninin yüzde 69’u oy vereceğini, yüzde 52’si gönüllü çalışacağını, yüzde 42’si maddi destek vereceğini söylüyor. Bu pasif bir sempati değil, kollarını sıvamış bir mobilizasyondur. Umut, örgütlenmeye dönüştüğü an siyasi güce dönüşür.

    İktidar Şimdi Ne Yapar?

    Planı tutmayan iktidar için sıra yeni hamlelere geldi. En güçlü ihtimal, muhalefetin doğan liderini, Özgür Özel’i tutuklamaktır; muhtemelen bu yola başvurulacaktır. Hedef açıktır: muhalefetsiz bir erken seçimle iktidarı beş yıl daha güvenceye almak.

    Bu denklemde dış güçlerin rolü de görmezden gelinemez. 7 Temmuz’da Ankara’ya gelmesi beklenen ABD Başkanı Trump’ın, iktidarın devamı için Türkiye’ye 45–50 milyar dolar düzeyinde bir destek sağlayabileceği konuşuluyor. Böyle bir kaynak gelirse senaryo bellidir: asgari ücrete zam, emekli maaşının 20 binden 40 bine çıkarılması ve hemen ardından erken seçim, anayasa değişikliği, beş yıl daha iktidar.

    Türk halkı bu tehlikeyi sezmiş durumda. Ama sezmek yetmiyor; bu yazgıyı değiştirebilecekleri bir kapı, kendilerini taşıyacak bir hareket henüz tam önlerinde değil. Özel’in yükselişi de bu yüzden kişisel bir başarı değil, tıkanmış bir umudun çıkış arayışıdır.

    Aynadaki Manzara

    Bugün o aynada görünen açıktır: bir yanda iktidarın eliyle başa getirilen bir ismin sönüşü, öbür yanda tabanını yeniden tutuşturan bir adın yükselişi. İktidar muhalefeti dağıtmak için bir lider dayattı; halk ise kendi liderini doğurdu.

    Tarih, koltuğa oturtulanların değil, milletin gönlünde filizlenenlerin adını yazar. Umut yeniden adres değiştiriyor — ve siyaset, er ya da geç umudun taşındığı kapıya yönelir.

  • Terör Propagandasına Hukuki Set: Anayasal Düzen, TCK ve Terörle Mücadele Mevzuatı Ekseninde Planlanan Mitinglerin Değerlendirilmesi

    Terör Propagandasına Hukuki Set: Anayasal Düzen, TCK ve Terörle Mücadele Mevzuatı Ekseninde Planlanan Mitinglerin Değerlendirilmesi

    TCK Göre: T.C. Düşmanı, “APO ya Özgürlük” Adı Altında – Terör Destekçisi Mitingler Yapılamaz

    Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş felsefesini ve varlık şartlarını Anayasa’nın değiştirilemez hükümleriyle teminat altına almış bir hukuk devletidir. Toplumsal barışı, kamu düzenini ve milli güvenliği tehdit eden eylemler karşısında hukukun suskun kalmayacağı, bilakis etkin bir koruma mekanizması öngördüğü açıktır. 27-28 Haziran tarihlerinde Muş, Mersin, Diyarbakır ve İstanbul’da planlandığı belirtilen, PKK terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan lehine düzenlenecek mitingler, ifade özgürlüğü ve toplantı hakkının sınırlarını aşarak doğrudan hukuk düzenini hedef alan bir nitelik taşımaktadır.

    Elli bini aşkın insanın hayatını kaybetmesinden sorumlu bir terör örgütünün liderini meşrulaştırmaya yönelik bu tür organizasyonlar, demokratik hak kullanımı kisvesi altında suç teşkil eden fiillerin sergilenmesine zemin hazırlamaktadır. 112 deneyimli devlet ve toplum insanının imzasıyla yayımlanan bildiri, tam da bu noktada hukukun emredici hükümlerini hatırlatan bir sorumluluk metnidir.

    Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu ve Anayasa’nın ilk dört maddesi başta olmak üzere mevzuatımız, devletin varlığını ve toplumun huzurunu korumaya yönelik açık düzenlemeler içermektedir. Planlanan mitinglerin bu düzenlemeler ışığında incelenmesi, hukukun üstünlüğü ilkesinin gereğidir. Yetkili makamların, yürürlükteki kanunları uygulayarak kamu düzenini bozucu nitelikteki bu eylemlere izin vermemesi, anayasal bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.

    Terör Örgütü Propagandasının Türk Ceza Kanunu’ndaki Yansımaları

    Türk Ceza Kanunu’nun 215. maddesi, “suçu ve suçluyu övme” fiilini açıkça yaptırıma bağlamaktadır. Buna göre, işlenmiş bir suçu veya suçun failini alenen öven kişi, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. PKK terör örgütü elebaşı için “özgürlük” talebiyle düzenlenecek mitingler, bu madde kapsamında suçu ve suçluyu övme suçunun unsurlarını taşımaktadır. Mitingin konusu, doğrudan bir suç örgütü liderinin şahsı etrafında şekillenmekte ve onun serbest bırakılması talebini aleni biçimde dile getirmektedir.

    TCK’nın 216. maddesi ise “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçunu düzenlemektedir. Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini diğer bir kesim aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Öcalan lehine düzenlenecek mitingler, etnik kimlik vurgusu üzerinden toplumsal kutuplaşmayı derinleştirme potansiyeli taşımakta ve bu maddenin ihlali anlamına gelmektedir.

    TCK’nın 220. maddesi, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçları ve örgüt propagandasını kapsamlı biçimde ele almaktadır. Maddenin sekizinci fıkrası uyarınca, örgütün veya amacının propagandasını yapan kişi, üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu fiilin basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde ceza yarı oranında artırılır. PKK, Türkiye tarafından terör örgütü olarak tanınmış olup lideri lehine düzenlenecek her türlü miting, doğası gereği örgüt propagandası teşkil etmektedir.

    TCK’nın 314. maddesi, silahlı örgüt suçunu düzenlemekte ve örgüte üye olma, örgüte yardım etme fiillerini ağır cezalarla yaptırıma bağlamaktadır. Planlanan mitingler her ne kadar doğrudan silahlı faaliyet içermese de, silahlı bir terör örgütünün amaçlarına hizmet eden, onun liderini meşrulaştıran ve toplumsal zemin hazırlayan niteliğiyle örgüte yardım suçunun manevi unsurlarını barındırmaktadır.

    TCK’nın 217. maddesi, kanunlara uymamaya tahrik suçunu tanımlamaktadır. Halkı kanunlara uymamaya alenen tahrik eden kişi, tahrikin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde cezalandırılır. Terör örgütü liderinin serbest bırakılması talebiyle düzenlenen mitingler, özünde yargı kararlarının ve ceza infaz sisteminin sorgulanması, dolayısıyla hukuk düzenine uymamaya yönelik bir tahrik niteliği taşımaktadır.

    TCK’nın 218. maddesi ise yukarıda sayılan suçların ortak hükmü olarak, bu suçların basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde cezanın artırılacağını düzenlemektedir. Planlanan mitinglerin geniş katılımlı ve medyatik olması hedeflendiğinden, suçun etki alanının genişleyeceği ve ceza sorumluluğunun ağırlaşacağı açıktır.

    Terörle Mücadele Kanunu’nun Emredici Hükümleri

    3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 1. maddesi, terörü tanımlarken cebir ve şiddet kullanarak Anayasa’da belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmeye yönelik eylemleri esas almaktadır. PKK’nın on yıllardır sürdürdüğü silahlı faaliyetler bu tanımın tam karşılığıdır. Örgüt lideri lehine düzenlenecek mitingler, terörün amaçlarına hizmet eden siyasi uzantılar olarak değerlendirilmek durumundadır.

    Terörle Mücadele Kanunu’nun 2. maddesi, terör suçlusunu ve terör suçlarını tanımlamaktadır. Maddeye göre, 1. maddede belirtilen amaçlara ulaşmak için işlenen suçlar terör suçu sayılmaktadır. PKK elebaşı lehine yapılacak mitingler, her ne kadar şiddet içermese de, terörün siyasi amaçlarına ulaşmasına hizmet eden bir basamak olarak terör suçu kapsamında mütalaa edilebilir.

    Kanunun 3. maddesi, terör suçlarını ayrıntılı biçimde saymaktadır. TCK’nın 220, 314, 215 ve 216. maddelerinde yazılı suçların terör amacıyla işlenmesi halinde terör suçu sayılacağı hüküm altına alınmıştır. Mitingin doğrudan bir terör örgütü lideri ile ilgili olması, işlenmesi muhtemel suçları terör suçu kategorisine yükseltmektedir.

    Terörle Mücadele Kanunu’nun 6. maddesi, terör örgütlerinin bildiri ve açıklamalarının yayınlanmasını, örgütle ilgili propaganda yapılmasını yasaklamaktadır. İçeriği itibarıyla terör örgütünün amaçlarına hizmet eden mitingler, bu maddenin ruhuna aykırı olduğu gibi, açık yasak kapsamında değerlendirilmeye de açıktır.

    Kanunun 7. maddesi, terör propagandası suçunu müstakil olarak düzenlemektedir. Terör örgütünün propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Suçun basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde ceza yarı oranında artırılır. Ayrıca propaganda suçunun örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek şekilde işlenmesi de cezayı ağırlaştıran bir nedendir.

    Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. maddesi, terör örgütlerinin faaliyetlerinin yasaklanması ve önlenmesine ilişkin idari tedbirleri düzenlemektedir. Bu madde, yetkili makamlara kamu düzenini koruma ve terörle mücadele kapsamında geniş yetkiler tanımaktadır. Planlanan mitinglerin idare tarafından yasaklanması, bu yetkinin kullanılmasının tipik bir örneğidir.

    Anayasa’nın İlk Dört Maddesi ve Devletin Korunması Yükümlülüğü

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 1. maddesi, devletin şeklinin Cumhuriyet olduğunu hükme bağlamıştır. Cumhuriyet, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı bir yönetim biçimidir. Terör örgütleri ise silahlı mücadele yoluyla bu yönetim biçimini değiştirmeyi hedeflemektedir. Cumhuriyeti korumak, tüm devlet organlarının ve vatandaşların anayasal ödevidir.

    Anayasa’nın 2. maddesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerini saymaktadır: Toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Bu niteliklerden herhangi birini hedef alan faaliyetler, Anayasa’nın özüne yönelik bir tehdit oluşturmaktadır. Etnik bölücülük temelinde şekillenen mitingler, Atatürk milliyetçiliği ilkesi ve milli dayanışma ruhuyla bağdaşmamaktadır.

    Anayasa’nın 3. maddesi, devletin bütünlüğünü vurgulayarak “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” hükmünü getirmiştir. Dili Türkçedir, bayrağı, milli marşı ve başkenti değiştirilemez. Bölünmez bütünlük ilkesi, toprak parçasının olduğu kadar milletin manevi ve hukuki birliğini de kapsamaktadır. PKK terör örgütünün nihai hedefi bu bütünlüğü parçalamak olduğuna göre, liderini meşrulaştırmaya yönelik her türlü eylem bu maddeye aykırılık teşkil etmektedir.

    Anayasa’nın 4. maddesi, ilk üç maddenin değiştirilemeyeceğini ve değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini hükme bağlamıştır. Bu mutlak koruma, devletin temel yapısının sonsuza kadar muhafaza edilmesi iradesini yansıtmaktadır. Terör örgütü lideri lehine düzenlenen mitingler, bu değiştirilemez hükümleri dolaylı yoldan hedef alan, kamuoyu oluşturmaya yönelik teşebbüslerdir.

    Anayasa’nın 5. maddesi, devletin temel amaç ve görevlerini düzenlemektedir. Buna göre devlet, kişilerin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktadır. Kamu düzenini bozacak, toplumsal barışı zedeleyecek mitinglere izin verilmemesi, devletin bu pozitif yükümlülüğünün bir gereğidir.

    Anayasa’nın 14. maddesi, temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması ilkesini getirmiştir. Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerin hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek amacıyla kullanılamaz. İfade özgürlüğü ve toplantı hakkı, bu mutlak sınırlamaya tabidir. Planlanan mitingler bu sınırı aşarak Anayasal korumadan yararlanamaz hale gelmektedir.

    Temel Hakların Sınırlandırılması ve Kamu Düzeni Dengesi

    Anayasa’nın 26. maddesi ifade özgürlüğünü, 34. maddesi ise toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkını güvence altına almaktadır. Ancak her iki madde de bu hakların, milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi gibi meşru amaçlarla sınırlanabileceğini açıkça belirtmektedir. Planlanan mitingler tam da bu istisnai hallerin kapsamına girmektedir.

    Anayasa’nın 13. maddesi, temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasında uyulması gereken ilkeleri belirlemiştir. Sınırlamalar ancak kanunla yapılabilir, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olmalıdır, ölçülülük ilkesine aykırı olamaz. Terör örgütü lideri lehine mitinglerin yasaklanması, kanuni dayanağa sahip olduğu gibi, kamu düzeninin korunması amacıyla ölçülü bir müdahale niteliğindedir.

    Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. ve 11. maddeleri de ifade özgürlüğü ile toplantı hakkını düzenlemekte, ancak bu hakların demokratik toplum düzeninin gerekleriyle sınırlanabileceğini kabul etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı, şiddet ve terörle bağlantılı ifadelerin koruma görmeyeceğini istikrarlı biçimde vurgulamaktadır.

    AliHM’in Zana/Türkiye kararında olduğu gibi, terör örgütü ile bağlantılı söylemler ifade özgürlüğü korumasından yararlanamaz. PKK elebaşı lehine düzenlenecek mitingler, şiddet geçmişiyle doğrudan bağlantılı bir figürü yüceltmeyi amaçladığından, Sözleşme’nin 17. maddesinde düzenlenen hakkın kötüye kullanılması yasağı kapsamında değerlendirilmektedir.

    Türk hukukunda ifade özgürlüğü, hiçbir zaman şiddeti, terörü ve bölücülüğü meşrulaştıracak biçimde yorumlanmamıştır. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararları, terör propagandası niteliğindeki eylemlerin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu içtihat, planlanan mitingler açısından yol gösterici niteliktedir.

    2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 17. maddesi, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yasaklanması veya ertelenmesi şartlarını düzenlemektedir. Milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi gibi sebeplerin varlığı halinde yetkili makamlar yasaklama kararı verebilmektedir. Planlanan mitingler, bu maddede sayılan sebeplerin birden fazlasını bünyesinde barındırmaktadır.

    Devlet Tecrübesinin ve Kurumsal Hafızanın Hukuka Katkısı

    Eski bakanlar, emekli yüksek yargı mensupları, büyükelçiler, akademisyenler ve emekli askerlerden oluşan 112 imzacı, Türkiye’nin kurumsal hafızasını temsil etmektedir. Bu isimlerin ortak bildirisi, yalnızca bir kanaat açıklaması değil, devlet yönetiminde on yıllar boyunca edinilmiş tecrübenin hukuki bir uyarıya dönüşmüş halidir.

    Devlet tecrübesine sahip bu şahsiyetler, terörle mücadelenin yalnızca silahlı boyuttan ibaret olmadığını, terörün siyasi ve toplumsal zeminini kurutmanın da en az askeri başarı kadar önemli olduğunu bilmektedir. PKK elebaşı lehine mitinglere izin verilmesi, terörle mücadelenin kazanımlarına gölge düşürecek, örgüte siyasi alan açacaktır.

    İmzacıların farklı meslek gruplarından ve siyasi geleneklerden gelmelerine rağmen ortak bir paydada buluşmaları, meselenin partizan bir tartışma olmadığını, doğrudan devletin bekasıyla ilgili olduğunu göstermektedir. Bu çeşitlilik, bildiriyi sıradan bir siyasi manifesto olmaktan çıkarmakta, milli mutabakat metni haline getirmektedir.

    Listede yer alan emekli yargı mensupları, hukuk devleti ilkesinin tavizsiz uygulanması gerektiğini mesleki birikimleriyle ortaya koymaktadır. Anayasa Mahkemesi eski Başkanvekili Osman Paksüt, Danıştay eski Başsavcıları Tansel Çölaşan ve Turgut Candan, Yargıtay onursal Daire Başkanı Hamdi Yaver Aktan gibi isimlerin imzası, mitinglerin hukuki boyutuna dair en yetkin değerlendirmeyi temsil etmektedir.

    Emekli askerlerin imzaları, terörle mücadelede şehit vermiş bir ordunun mensupları olarak, terör örgütü liderinin meşrulaştırılmasına yönelik haklı tepkinin ifadesidir. Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz, Emekli Tümamiral Mustafa Özbey, Emekli Tuğamiraller Necmi Yıldırım, ve Türker Ertürk gibi komutanlar, sahada verilen mücadelenin masa başında heba edilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır.

    Akademisyen ve yazarların katkısı ise meselenin düşünsel boyutuna ışık tutmaktadır. Prof. Dr. Süheyl Batum, Prof. Dr. Örsan Öymen, tarihçi Sinan Meydan gibi isimler, terörle mücadelede toplumsal mutabakatın ve entelektüel duruşun önemine işaret etmektedir. Bu geniş katılım, bildirinin yalnızca hukuki değil, aynı zamanda toplumsal bir ihtiyaca cevap verdiğini göstermektedir.

    Hukuki Değerlendirme ve Yetkili Makamların Sorumluluğu

    Yukarıda ayrıntılı biçimde incelenen mevzuat hükümleri ışığında, planlanan mitinglerin hukuka uygunluk taşımadığı, aksine birden fazla suç tipini oluşturduğu açıktır. TCK’nın 215, 216, 220 ve 314. maddeleri ile Terörle Mücadele Kanunu’nun 6, 7 ve 8. maddeleri kapsamında suç teşkil eden bu eylemlerin, Anayasa’nın 14. maddesi uyarınca temel hak kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir.

    Anayasa’nın 138. maddesi, hakimlerin Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm vereceklerini düzenlemektedir. Bağımsız yargı, bu tür mitingler sonrasında açılacak davalarda kanunları eksiksiz uygulamakla yükümlüdür. Ancak yargısal süreç beklenmeden, idari makamların önleyici tedbir alması hukuk devletinin gereğidir.

    5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11. maddesi, valilere kamu düzenini korumak için geniş yetkiler tanımaktadır. Valiler, il sınırları içinde huzur ve güvenliğin sağlanması için gereken her türlü tedbiri almaya yetkilidir. Planlanan mitinglerin yasaklanması, bu yetkinin kullanılmasının tipik bir örneğini oluşturmaktadır.

    Yetkili makamların hareketsiz kalması, suç işlenmesine seyirci kalmak anlamına gelecektir. Bu durum, Anayasa’nın 5. maddesinde devlete yüklenen pozitif yükümlülüklerin ihlali niteliğindedir. Devlet, vatandaşlarının can ve mal güvenliğini, toplumsal barışı korumak için gereken tedbirleri almak zorundadır.

    Mitinglerin düzenlenmesine izin verilmesi halinde, ortaya çıkacak suçlardan yalnızca failler değil, gerekli tedbirleri almayan kamu görevlileri de sorumlu olacaktır. TCK’nın 257. maddesinde düzenlenen görevi kötüye kullanma suçu, bu bağlamda değerlendirilmesi gereken bir başka hukuki müessesedir.

    Hukuk devleti, kanunların herkese eşit uygulandığı, hiç kimseye ayrıcalık tanınmadığı bir düzeni ifade eder. Terör örgütü lideri lehine miting düzenlenmesine izin verilmesi, kanun önünde eşitlik ilkesini zedeleyecek, terörle mücadele konusundaki kararlılığa gölge düşürecektir. Bu nedenle yetkili makamlar, siyasi mülahazalarla değil, doğrudan kanunların emredici hükümleriyle hareket etmek durumundadır.

    Toplumsal Barış, Milli Güvenlik ve Gelecek Perspektifi

    Terörle mücadele, çok boyutlu bir strateji gerektirmektedir. Silahlı mücadelenin yanı sıra, terörün finansmanının kesilmesi, propagandasının engellenmesi, toplumsal meşruiyetinin ortadan kaldırılması hayati önem taşımaktadır. PKK elebaşı lehine mitingler, bu bütüncül mücadelenin en kritik halkası olan toplumsal meşruiyetin sarsılmasına hizmet etmektedir.

    Demokratik toplum düzeninde, hiçbir özgürlük sınırsız değildir. İfade özgürlüğü, nefret söylemine, şiddet propagandasına, terörün meşrulaştırılmasına cevaz vermez. Uluslararası hukuk ve karşılaştırmalı anayasa hukuku, demokratik rejimlerin kendilerini koruma hakkını tanımaktadır. Militan demokrasi anlayışı, demokrasiyi yıkmak isteyenlere demokratik hakların tanınamayacağını ifade etmektedir.

    Türkiye’nin terörle mücadelesi, yalnızca ulusal bir mesele değil, uluslararası hukuktan kaynaklanan egemenlik hakkının kullanımıdır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları, tüm devletlere terörle mücadele yükümlülüğü getirmektedir. Türkiye, kendi iç hukukunu uygulayarak bu uluslararası yükümlülüğü yerine getirmektedir.

    Tarih, teröre taviz vermenin daha büyük felaketlere yol açtığını göstermektedir. Elli bini aşkın insanın ölümüne sebep olmuş bir terör örgütünün liderini meşrulaştırmaya yönelik her türlü girişim, şehitlerin hatırasına saygısızlık olduğu kadar, gelecek nesillerin barış içinde yaşama hakkına da bir tehdittir. Devlet, geçmişin acı tecrübelerinden ders alarak, aynı hataları tekrarlamamakla yükümlüdür.

    112 imzalı bildiri, tam da bu noktada toplumsal mutabakatın sesi olarak yükselmektedir. Siyasi kutuplaşmanın ötesinde, devletin ve milletin bekası söz konusu olduğunda bir araya gelinebileceğini göstermektedir. Bu duruş, Türk demokrasisinin olgunluğunun ve sivil toplum bilincinin önemli bir göstergesidir.

    Hukukun üstünlüğüne dayalı devlet düzeninde, siyasi hesaplar değil, kanunlar konuşur. Anayasa’nın başlangıç kısmında ifade edildiği üzere, hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerine, Türk varlığına, devleti ve ülkesiyle bölünmezlik esasına aykırı olamayacağı ilkesi, tüm kamu otoritelerine yol göstermektedir.

    Kaynakça

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (1982), Madde 1, 2, 3, 4, 5, 13, 14, 26, 34, 138.

    Türk Ceza Kanunu (5237 sayılı), Madde 215, 216, 217, 218, 220, 257, 314.

    Terörle Mücadele Kanunu (3713 sayılı), Madde 1, 2, 3, 6, 7, 8.

    Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu (2911 sayılı), Madde 17.

    İl İdaresi Kanunu (5442 sayılı), Madde 11.

    Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Madde 10, 11, 17.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Zana/Türkiye Kararı (1997), Başvuru No: 18954/91.

    Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Terörle Mücadele Kararları (1373 sayılı Karar ve devamı).

    Cumhuriyet Gazetesi, 26. Haziran 2026, 112 kişi imza verdi: Eski bakanlar, emekli yargı mensupları, avukatlar ve akademisyenlerden ‘Öcalan’a özgürlük mitinglerine hayır’ bildirisi

  • Gönüllü Uşaklık: NATO’ya Sınırsız, Vatandaşa Vesayet

    Gönüllü Uşaklık: NATO’ya Sınırsız, Vatandaşa Vesayet

    Ankara’da NATO Zirvesi hazırlıkları öyle bir boyuta ulaştı ki, sanırsınız ittifakın genel merkezi Brüksel’den taşınıp Kızılay’a kurulacak. Sokakta yürüyen her vatandaşın omzunda görünmez bir NATO flaması var, her kavşağa bir tank, her meydana bir güvenlik bariyeri kondurulmuş. Başkent, âdeta dev bir açık hava askerî üssüne dönüştürülmüş vaziyette.

    İktidar, NATO’ya ev sahipliği yapmayı öyle bir ciddiyetle ele aldı ki, kısa süre öncesine kadar “yerli ve milli” söylemiyle meydanları inletirken, şimdi NATO bayrağını pelerine dönüştürüp Ankara sokaklarında koşuyor. Bu hızlı dönüşümü gören sosyologlar “Türk siyasetinde yeni bir kavram keşfettik” diye makale yazmaya hazırlanıyor: “Esnek Omurga Sendromu.”

    Brüksel’den Talimat, Ankara’dan Harfiyen Uygulama

    Bir düşünün; NATO’nun zirve güvenliği için yayımladığı protokoller her üye ülkede standarttır. Ama hiçbir üye ülke, kendi başkentini 13 günlüğüne açık hava hapishanesine çevirmez. Hiçbir üye ülke, basın açıklamasını dahi yasaklamaz. Hiçbir üye ülke, esnafını kepenk kapatmaya zorlayıp “siz NATO için feda oldunuz” demez. Ama burada, Ankara’da, iktidar NATO protokollerini öyle bir yorumluyor ki, Brüksel’deki bürokratlar bile “Acaba biz yanlışlıkla sıkıyönetim mi istedik?” diye birbirine soruyordur.

    Hatta duyumlarımıza göre, NATO Genel Sekreteri zirve öncesi Ankara’ya bir mesaj göndermiş: “Lütfen biraz sakin olun, burası NATO zirvesi, Mars’tan gelen uzaylı istilası değil.” İktidarın cevabı ise net: “Estağfurullah, siz rahat edin diye biz Anayasa’yı da askıya aldık, bir ihtiyacınız olursa cumhuriyetin temel niteliklerini de kaldırabiliriz.”

    Vatandaşa Çelme, NATO’ya Cilve

    Ankara esnafı kepenk kapatmış, dükkânının önünde çaresizce bekliyor. Günlük cirosu sıfır, borçları tavan yapmış, kirasını ödeyemez halde. Tam o sırada caddeden geçen bir resmi araçtan anons yapılıyor: “Değerli esnafımız, NATO Zirvesi nedeniyle mağduriyetinizin farkındayız. Sabrınız için teşekkür eder, kira ve faturalarınızı NATO’nun şerefine ödemenizi rica ederiz.”

    Bu, abartı değil; bu, yaşananların özetidir. İktidar, NATO’ya şirin görünme yarışında o kadar ileri gitti ki, artık vatandaşın temel ihtiyaçları “ulusal güvenlik zafiyeti” olarak kodlanıyor. Kira mı ödeyemiyorsun? NATO’nun huzuru için sus. Çocuğunun okul masrafını mı karşılayamıyorsun? ABD heyeti rahat etsin diye dayan. Market kuyruğunda ekmek mi bekliyorsun? Stratejik ittifakın onuru için gülümse.

    Amerikancılıkta Yeni Rekor: Vatandaşı Rehin, Pentagon’u Rahat

    Amerika Birleşik Devletleri’nin başkenti Washington’da Türkiye masasındaki yetkili, Ankara’dan gelen raporları okuyunca kahvesini ekrana püskürtmüş. Raporda yazıyor: “Türk hükümeti, zirve öncesinde muhalifleri toplamaya başladı, basını susturdu, şehri kapattı, esnafı perişan etti.” Amerikalı yetkili şaşkınlıkla sormuş: “Biz böyle bir şey talep ettik mi?” Cevap: “Hayır, ama onlar kendiliğinden yapıyor, hatta bizim için Anayasa’yı falan da askıya almışlar.” Pentagon’da bir sessizlik olmuş. Ardından aynı yetkili: “Yani bizim için kendi vatandaşlarını tutukluyorlar, biz istemeden?” “Evet efendim, hem de ‘Amerika’nın stratejik ortağıyız’ diye övünerek.”

    Bu diyalog tamamen hayal ürünü değil; iktidarın dış politikasının geldiği noktanın karikatürize edilmiş halidir. Amerika’nın bölgedeki en sadık müttefiki olma yarışında iktidar, o kadar ileri gitti ki, Pentagon’un bile “biraz yavaş ol” diyeceği raddeye ulaştı. Ama iktidar durmuyor; çünkü onların anlayışında egemenlik, yabancı heyetlerin konforuyla doğru orantılıdır. Ne kadar çok vatandaşını susturursan, o kadar çok egemensin.

    NATO’dan Fazla NATO’cu Olmanın Alfabesi

    İktidarın NATO sevdası öyle bir boyutta ki, kısa süre önce “yerli ve milli savunma sanayii” diye övündüğü projeleri bile NATO logosuyla süslemeye başlamış. İHA’ların, SİHA’ların üzerine küçük NATO bayrakları yapıştırılıyormuş.

    Ama burada durup bir nefes alalım. Zira bu satırları okuyanlar, “Yazar abartıyor, hiciv bu kadar da olmaz” diyebilir. Ne yazık ki söz konusu olan sadece NATO özelinde bir karikatür değil; aynı zihniyetin farklı başlıklardaki tezahürlerini gördüğümüzde, “NATO’dan fazla NATO’cu” olmanın aslında bir sistem refleksi olduğunu anlıyoruz.

    Avrupa Birliği faslında yaşananları hatırlayın. 2000’li yılların başında AB uyum sürecinde öyle reform paketleri geçirildi ki, Brüksel’dekiler bile şaşkındı. AB’nin “sivil-asker ilişkilerini demokratikleştirin” tavsiyesi Ankara’da “orduyu tamamen siyasetten tasfiye edip her kuruma kendi adamlarımızı yerleştirelim” diye okundu. Brüksel’den nazikçe “biraz abartmadınız mı?” sorusu geldiğinde cevap hazırdı: “Hayır, biz Avrupa’nın en demokratik ülkesi olma yolundayız.” Sonuç? AB süreci çöktü, müzakere başlıkları kapandı, ama içeride vesayet bir biçimden başka bir biçime evrildi. İstenen demokratikleşmeydi, gelen kapsamlı bir kadrolaşma oldu.

    IMF günlerine bakın. 2001 krizi sonrası yapılan stand-by anlaşmalarında IMF’nin talep ettiği kemer sıkma politikaları Ankara’da öyle bir yorumlandı ki, vergiler katlandı, zamların dozu kaçtı, dar gelirli adeta canından bezdi. IMF Türkiye masasından “Bu kadarını biz istemedik, halkın tepkisi bize dönecek” uyarısı geldiğinde Ankara’nın tavrı yine aynıydı: “Siz merak etmeyin, biz gereğini yaparız.” Gereği yapıldı, vatandaşın cebi boşaldı, IMF memnun edildi; ama o gün biriktirilen öfke bugün hâlâ tam olarak dinmiş değil.

    Göç mutabakatını düşünün. 2016’da AB ile imzalanan anlaşma uyarınca Türkiye düzensiz göçü kontrol altına alacak, karşılığında maddi yardım ve vize serbestisi alacaktı. Uygulamada ise Ankara, AB’nin beklemediği ölçüde bir “sınır bekçiliği” rolü üstlendi. Milyonlarca sığınmacı neredeyse hiçbir uzun vadeli entegrasyon planı olmadan sistemde tutuldu. AB yetkilileri “en azından çocukların okula gitmesini sağlayın, insani koşulları iyileştirin” dediğinde Ankara’nın cevabı “siz paranızı verin, biz hallederiz” oldu. Üstüne üstlük, her kriz anında “kapıları açarız” resti çekildi. Yani önce AB için fazladan rol çalındı, sonra bu rol şantaj aracına dönüştürüldü. Omurga esnekliğinin daniskasıydı bu.

    İncirlik Üssü’nü hatırlayın. ABD ile ikili anlaşmalar üssün kullanımını belirli çerçevelere oturtur. Ama Irak ve Suriye operasyonlarında iktidar, Pentagon’un talep ettiğinden çok daha geniş kullanım izinleri verdi. TBMM’den geçirilmesi gereken tezkereler “stratejik ortaklığın gereği” denilerek hızlandırıldı. ABD’li diplomatların “Bu kadar esneklik gerçekten gerekli mi? Sonra iç kamuoyunda zor durumda kalırsınız” dediği, Ankara’nın ise “Hayır, biz vatandaşı hallederiz, siz rahat olun” cevabı verdiği bizzat Washington’da konuşuldu. Üs çevresindeki kazalara, olaylara ilişkin soruşturmalar ise yıllarca “uluslararası hassasiyet” gerekçesiyle rafa kaldırıldı.

    Dahası da var: BM Güvenlik Konseyi kararları iç hukuka aktarılırken “biz bir de üstüne ekleyelim” denilerek vatandaşın temel haklarını kısıtlayan torba yasalar çıkarıldı. Terörle mücadele bahanesiyle getirilen mal varlığı dondurma hükümleri, uluslararası kuruluşların “orantılı olun” tavsiyesine rağmen mülkiyet hakkını çiğneyecek seviyeye çekildi. Hep aynı mantık: Uluslararası bir yükümlülüğümüz var, madem öyle biz en iyisini biliriz, biraz da biz ekleyelim.

    Gördüğünüz gibi, “NATO’dan fazla NATO’cu” olmak bir istisna değil, bir alışkanlığın bu kez askerî ittifak zemininde vücut bulmasıdır. İktidar, meşruiyetini kendi halkından alamadığı için yabancı başkentlerin takdirine muhtaçtır. Bunun için de sürekli “istenenden fazlasını yapıp” sadakatini ispat etmeye çalışır. NATO’nun güvenlik protokolü mü var? Başkenti hapishaneye çevirir. AB’nin demokrasi tavsiyesi mi var? Kadrolaşmayı demokrasi diye yutturur. IMF kemer sıkma mı dedi? Kemerleri boğazlama seviyesine çeker. Pentagon üs mü istedi? Anahtarı bırakın, tapuyu da getirin.

    Tarihin Tozlu Sayfalarından Bir İbret: Marcos’un Ayakkabıları, Şah’ın Tavus Kuşları

    Tarih, yabancı efendilere yaranmak için kendi halkını ezenlerin sonunu hep aynı yazmıştır. Filipinler’de Marcos, binlerce çift ayakkabısını sarayda bırakıp kaçtı. İran’da Şah, tavus kuşlarını ve tahtını geride bırakıp sürgünde can verdi. Peki ya bizim iktidar? Onlar da NATO zirvesi bittikten sonra, belki de ellerinde bir NATO flaması, “Biz görevimizi yaptık” diyerek tarihin çöplüğüne doğru yola çıkacaklar. Ama o gün geldiğinde, ne Pentagon’un ne de Brüksel’in tek bir telefonu açacağını şimdiden görmek için kâhin olmaya gerek yok.

    Çünkü uluslararası ilişkilerde “kullan at müttefik” diye bir kavram vardır. Sen efendine ne kadar yaranırsan yaran, işin bittiğinde seni bir kenara bırakırlar. Şimdi Ankara’da NATO için vatandaşını gözaltına alanlar, yarın NATO’nun yeni stratejik konseptinde “demokrasi ve insan hakları” eleştirisine maruz kaldıklarında, aynı hızla “Biz zaten NATO’yu hep eleştirirdik” demeye başlayacaklardır. Omurga esnekliği bu noktada devreye girer.

    Son Söz: NATO Gider, Ankara Kalır, İktidar Sallanır

    NATO zirvesi üç gün sürecek, heyetler gidecek, bayraklar toplanacak, güvenlik bariyerleri kaldırılacak. Ama geride ne kalacak? Kepenk kapatmaktan batmanın eşiğine gelen binlerce esnaf, haftalarca nezarethanede tutulan yüzlerce insan, haber alamayan bir toplum, çiğnenmiş bir Anayasa ve güveni paramparça edilmiş bir demokrasi.

    İktidar, NATO’ya ve ABD’ye yaranma yarışında kendi vatandaşını feda ettiğini sanıyor. Oysa asıl feda ettiği, kendi meşruiyetidir. Ve tarih, meşruiyetini yabancı başkentlerde arayan hiçbir iktidara uzun ömür bahşetmemiştir. Şah gitti, Marcos gitti, Batista gitti; sırada kim var? Tarih, o sorunun cevabını da eninde sonunda yazacak, hem de hiç beklemedikleri bir anda.

    O yüzden şimdiki iktidara da: şimdiden geçmiş, haber ve küpe olsun.


    Kaynakça

    · İroni ve Siyaset Araştırmaları Merkezi. (2026). “Esnek Omurga Sendromu: Türk Dış Politikasında Yeni Bir Kavram.” Ankara: Hiciv Yayınları.
    · Tarih. (1979). İran Devrimi ve Pehlevi Hanedanının Çöküşü: Şah’ın Tavus Kuşlarından NATO’nun Kartallarına Uzanan İbretlik Hikâyeler. Tahran: Sokak Yayınları.
    · Pentagon Arşivleri. (2025). “Talep Etmediğimiz Halde Yapılanlar: Müttefiklerin Gönüllü Fedakârlıkları Üzerine Bir İç Yazışma.” Washington: Gizli Dosyalar.
    · Anonim Ankara Esnafı. (2024). “NATO İçin Kepenk Kapattık, Borçlarımızı Pentagon mu Ödeyecek?” Kızılay Sohbetleri, Sayı: 1923.
    · Brüksel’den Bir Bürokrat. (2026). “Biz Sadece Toplantı İstedik, Sıkıyönetim Değil: Ankara Zirvesi’nin Perde Arkası.” NATO Gayriresmi Bülteni, Cilt 5, Sayı 2.