İran’da Hamaney Sonrasına Hazırlık Çekişmeleri
İran’da binlerce kişinin öldüğü kanlı protestolar ülkesel, bölgesel ve küresel faktörlere dayanmaktadır. İran-İsrail savaşçılık oyunlarının, “bu gece kesin vuracak” masallarının bir sahnesi daha kapanmış gibi. Sorun gerçek savaş çıkmaması değil, fakat iki ülkenin birbirlerini yok etme heyecanını her fırsatta dünyaya servis etme ihtiyacı.
Mollalar ve yandaşları karun gibi zenginleşirken halkın yoksulluğu, isyan için verimli bir zemin oluşturmuştur. Fakat İran’ın yaptırımlarla beslenen düzeninin oturduğu toplumsal, idari ve ekonomik gerçeklerini de görmek lazım. Bu gerçekler aynı zamanda başta ABD/İsrail olmak üzere küresel aktörler açısından da anlamlı, hatta gereklidir. Ocak 2026 itibariyle yaşananların İran devlet sisteminden kaynaklanan sebepleri yanında, ayaklanmaların sinir sistemine sızmış olan İsrail ve ABD-Rusya-Çin boyutları söz konusudur.

Enerji kaynakları bakımından dünyanın önde gelenlerinden İran, tıpkı Venezuela gibi üretimde, pazarlamada ABD yaptırımları yüzünden sorunludur. Hugo Chavez’in 2007’de aldığı tedbirler ABD petrol şirketlerinin Venezuela’dan ayrılmasına yol açtı. Maduro da ABD şirketlerini uzak tuttu, sonunu getirdi. Tıpkı İran’da başbakan Musaddık’ın ABD-İngiliz şirketlerini kovmasından sonra azledilmesi, idam cezasına çarptırılması, ölünceye kadar ev hapsinde tutulması gibi. Humeyni devrimine yol açan bir “tıpkı” daha var: Musaddık bertaraf edildikten sonra petrolleri tekrar ABD’nin kontrolüne geçmişti. Ancak son İran Şahı, artan fiyatlardan daha fazla pay hevesiyle 1973’de başlayan millileştirme politikaları, kendi sonunu getiren Humeyni devriminin yolunu açmıştı.
Hemen her İran-İsrail/ABD savaşçılık oyununda Humeyni rejimi masaya yatırıldığı halde, bu devrimdeki 1973 millileştirilmesinden dolayı Şah’ın defterinin dürülmesi, belki de Siyonist propaganda gereği kasten gözardı edilmektedir. Protestoların arkasında son Şahın oğlu olduğu lafları, bir yerlerin fantazisi olabilir. Çünkü toplumda Şah’ın etkisi son derece düşük. Çok daha önemli olan ise küresel Siyonistlerin molla rejimine bir şekilde verdikleri destektir. İran’daki çarpık rejimin İsrail’in genişlemesindeki dolaylı katkılarını, çapraz politikaların beslediği Siyonist saldırganlığındaki payını görmemek kasıt değilse büyük cehalettir. Pehlevi sülalesinden “ekmek” çıkmayacağını gören Trump, onlarla görüşmeyi kabul etmemiştir.
Trump açısından Venezuela petrolleri, sadece arka bahçesindeki zenginliği sahiplenme değil fakat yükselen Çin’in ucuz enerjiye ulaşmasını engelleme konusudur. Aynı şekilde İran da petrolünü üretimden pazarlamaya Çin’e bırakmıştır. Protestoları günü gününe takip ederken aynı zamanda Çin’in İran’dan enerji tedarikini kesme stratejisi gütmektedir. Kanlı olaylardan sonra Trump’ın 800 kişiyi idamdan kurtararak(!), sanal başarı listesini zenginleştirdiği ayrı bir konu.
Belirtmek gerekir ki Rusya, Venezuela için olduğu gibi, İran’daki olayları uzaktan biraz keyifle seyretmektedir. BM Güvenlik Konseyi’nde ve diğer zeminlerde kamuoyu gazı alma beyanatlarıyla durumu idare etmektedir. Çünkü Çin istilası, Rusya’yı çok daha fazla tehdit etmektedir. Öte yandan enerji zengini ülkelere karşı her istikrarsızlaştırma girişimi, onların kaynaklarını uluslararası pazarlara ulaştırma yolundaki her engel, Rusya açısından hayati öneme sahip petrol fiyatlarını etkilemektedir. Enerji fiyatlarının düşmesine yol açabilecek arz fazlasını önleme, aynı zamanda net enerji ihracatçısı olan ABD ve şirketleri için de önemlidir.

Kanlı protestoların arkasındaki önemli bölgesel faktörlerden biri de İsrail’in çevreyi istikrarsızlaştırma, devam eden Gazze soykırımını uluslararası gündemden düşürme politikasıdır. Her ne kadar Netanyahu, İran’daki olaylar karşısında sessiz kalınması talimatını verdiyse de 12 günlük savaşta olduğu gibi MOSSAD, İran caddelerinde cirit atmaktaydı. Ulaşılan görüntülerde diğer benzeri olaylarda olduğu gibi ajanlar, hem protestocuları hem de rejim yanlılarını yakın mesafeden öldürdüğü görülmektedir. Doğu ile batı, kuzey ile güney arasındaki devasa coğrafyasıyla İran’ın karışması, kutuplaşma boyutlarının derinleşmesi birçok bakımdan küresel Siyonizm için kıymetli olabilir. Bununla beraber Afganistan’da, Yemen’de, Suriye’de… vekil/asil güçlerle Sünnileri katleden, ülkemize yönelik terör hareketlerini besleyen, kendi ülkesinde devasa bir soygun düzeni kurmuş olan molla yönetimi, ABD/İsrail açısından çok daha kullanışlıdır. İsrail’in çevresindeki güçlü devletleri parçalama stratejisine İran da girebilir. Ancak mevcut coğrafyada yeni etnik temelli devletler yerine toplumsal ve idari bakımdan sorunlu, inanç bakımından İslam dünyasında çıbanbaşı bir İran’ın ülkesel bütünlüğü tercih edilebilir.
Türkiye/Osmanlı ile Türk dünyası arasındaki Şii coğrafyasını korumak ve güçlendirmek Siyonist stratejilerin önemli bir parçasıdır. Şah İsmail ile birlikte etkili hale gelen bu stratejinin ne kadar kıymetli olduğunu, Deli Petro’dan H.Kissinger’e, B.Lewis’e, diğer sömürgecilere ve önde gelen Siyonistlere kadar ilgililer, her fırsatta dile getirmişler, yazmışlar, gereğini yapmışlardır. Şahlık ve Molla rejimiyle, asırlardır ülkeyi yönetin Türk hanedanlıkları sona ermiş, çoğunluğu Türk olan bu ülkenin Farisileştirilmesine geçilmiştir. Bu stratejilerin hedefinde, sadece tarihin omurgasını oluşturan Türk-İslam dünyasını bölmek değil, aynı zamanda İslam’ı dejenere etmek de vardır. İngiliz destekli İttihat ve Terakki yönetiminde olduğu gibi Sovyet sonrası Türk cumhuriyetlerinde, hatta günümüzde Afrika ülkelerinde yayılmaya başlayan Şiilik ve Vehhabilik propagandasının arkasında KGB-CIA-MOSSAD ve diğer istihbarat örgütleri müstakil veya işbirliği halinde görülmektedir. Çünkü devletin adında İslam bulunduğu halde Kur’an-ı Kerim ayetlerinin bir kısmını inkar eden, binlerce ayetin gizli olduğunu iddia eden, Sahabe-i Kiramın çoğunu tel’in eden bir devlet, başta Siyonizm olmak üzere İslam coğrafyasında hesapları olanlar, Çin İslam’ı, Fransız İslam’ı… oluşturmayı gündemine alanlar için vazgeçilmez hale gelmiştir.
İslam’da yeri olmayan hatta Irak Şiilerinin de reddettiği Velayet-i Fakih kurumunu ihdas eden Humeyni’den sonra Hamaney, ülkenin yasama, yürütme, yargı ile bütün ekonomik kaynaklarını uhdesine almıştır. Humeyni veya Hamaney için dini veya Ruhani lider demek büyük yanlıştır. Çünkü dünyaya ait her şey onun kontrolündedir. Seçilmiş cumhurbaşkanı ve İran’daki özel sektör, idari ve ekonomik düzenin ancak yüzde onunu kontrol edebilmektedir. Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın olayların sorumlusu olarak “İmamın sözlerinin harfiyyen uygulanmaması” beyanı, çarpık rejimin ekonomik ve toplumsal bakımdan ne kadar güçlü olduğunun delili, aynı zamanda cumhurbaşkanının çaresizlik itirafıdır. Belirtmek gerekir ki güçlü olan molla rejimidir, kaynağı yaptırımlardır. Ekonomik ve toplumsal yapısıyla İran, zengin enerji gelirine rağmen Orta Çağın gerisindedir.

Sık sık dile getirilen yanlışlardan biri, ülkenin bundan sonraki liderini halkın seçtiği “uzmanlar meclisinin” belirleyeceğidir. Gerçekten halkın seçtiği bir uzmanlar meclisi bulunmaktadır. Ancak tıpkı halkın seçtiği milletvekilleri veya cumhurbaşkanı için olduğu gibi uzmanlar meclisi üyesine aday olmak ancak tek adamın onayıyla mümkün olabilmektedir. Mesela Pezeşkiyan önceki seçimlerde aday olduğu halde seçimlere girememişti, Hamanye ismini çizmişti. Önceki cumhurbaşkanı Ahmedinejad tekrar aday olduğunda ismi çizilmişti. Binlercesi milletvekilliği veya uzmanlar meclisi üyeliği için aday olur fakat ismi çizilir, seçimlere katılamaz. Bunun da hiçbir şekilde hesabı sorulamaz, çünkü tek adam herşeyi en iyi bilendir, kararlarının tartışılması dahi suçtur. Dolayısıyla “halkın seçtiği” ifadesi kesinlikle yanlıştır.
86 yaşındaki tek adam Hamaney’in yönetimi bilfiil oğluna devrettiğinin birçok yansıması görülmektedir. Bununla beraber haleflik konusunda sıkıntılar söz konusudur. Benzer rejimlerde bu tür çekişmeler yaşanırken diğer aktörlere manevra zemini ortaya çıkar. Siyonist ajanların merkezde bulunduğu kanlı protestolar, aynı zamanda Hamaney sonrası için siyasi ve toplumsal testler laboratuvarı olarak görülmektedir.
twitter.com/alaeddinyalcink




Bir yanıt yazın