Hâtemü’l-Enbiyâ ve Çirkin Propaganda
Propaganda, devletlerin politik hedefleri doğrultusunda ulusal ve uluslararası topluma yönelik doğru/yanlış bilgi bombardımanıdır. Kullanılan semboller, kelimeler, verilen bilgilerin doğruluğu/yanlışlığı yanında eksik/çarpıtılmış olması da önemlidir. Bu kapsamda ilk bakışta sıradan olsa da isimlendirmelerin altından büyük kumpaslar/oyunlar çıkabilmektedir. 1942’ye kadar bilinmeyen “Ege Denizi”nin, uydurma bir mitolojik hikaye ile Adalar Denizi’ne isim olarak verilmesi, Batı Anadolu’nun Ege Bölgesi olması, bu alanda propaganda örneklerindendir. Arkasındaki Megali İdea hayallerine karşın akademisyen ve aydınlarının sessiz kalarak bu propagandanın fuzulî taşıyıcıları haline gelmesi büyük gaflettir. Trump’ın “Meksika Körfezi” ismini “Amerikan Körfezi” olarak değiştirmesi, Güney Lübnan’daki yer isimlerinin Apple haritalarından çıkarılması tartışmaları, bu tür propagandaların hedef derinliğini göstermektedir.
Pehlevi Hanedanı ve Humeyni devrimiyle İran’ı Farisileştirme, Türk dünyası kavşaklarının merkezinde çıbanbaşı haline getirme, aynı zamanda İslam dünyasının ortasında Müslümanların en temel kutsallarını (Şeâir-i İslâmı) hedef alan rejim kurma, Siyonist stratejilerin önemli projelerindendir. ABD/İsrail ve ortaklarının Şii coğrafyasında çocuklar dahil sivillere yönelik vahşi saldırıları, katliamları sürerken İran merkezli çirkin propagandayı tartışmak eleştirilebilir. Ancak bu iğrenç stratejinin tam da çatışmaların başlamasıyla uygulandığını hatırlatalım.

“ABD/İsrail, Şiilere acımasızca saldırdığına göre demekki Yahudi-Şii stratejik işbirliği palavraymış” mantığını yürütenlerin, sadece genel muhakeme sorunları değil bu coğrafyanın tarihi ve jeopolitik bilgilerinden haberdar olmadığı da görülmektedir. İlk yıllarından itibaren Yahudiler, İslâm’ı tahrip etmek için her türlü kumpası denemişler, nice fitneler çıkarmışlardır. Kur’an’ı Kerim’in birçok ayetlerini inkâr eden, Ashab-ı Kiram’a laneti dinin esaslerı haline getiren Şiilik inacı, Abdullah ibni Sebe liderliğindeki hareketin önemli aşamalarındandır. Siyonizm-Şii işbirliği konusundaki somut uygulamalar için sadece “Irangate” skandalına göz atmak yeter.
Hâtemü’l-Enbiyâ, nebilerin sonuncusu anlamıyla Müslümanların inandığı Muhammed Aleyhisselâm’ın ünvanlarından olup bu özelliği Kur’ân-ı Kerim ayetleriyle sâbittir. “Müslümanların inandığı” ifadesinden gayrimüslimlerin farklı inanabilecekleri anlamı çıktığı açıktır. Dolayısıyla “ben de Müslümanım” diyerek Kur’ân’a ve İslâm kutsallarına aykırı iddialar, hakaretler, bilimsel yönteme ve etik değerlere de aykırıdır. Ortaçağ papazının evhamını bilimsel veri kabul ederek İslâm’a, peygamberine, ashabına saldıranlar, Müslümanların inanç ve ibadetlerini aşağılayanlar her devirde zelil olmuşlardır. Asırlarca bu saldırıları batılı misyonerler yaptığı halde günümüzde ilahiyatçı kimliğiyle yapanlar da meyyus olmuşlardır. İnancı ne olursa olsun bu ülkede Müslümanların kutsallarını tahkir etmek evrensel etik ve hukuk kurallarına da aykırıdır. Dolayısıyla Müslüman olmayanların da umum medya üzerinden İslâmî değerlere saldırıları, hukuk ve ahlak dışıdır. Belirtmek gerekir ki Hristiyanlık veya Yahudilikte akla ve mantığa aykırı inanç esasları da umum medya üzerinden alay veya tartışma konusu edilmemektedir. Fakat arz-ı mev’ud iddiasıyla başka insanlara yönelik soykırım ve işkenceler eleştirilmektedir.

Hazret-i Muhammed’in isimleri, inananlar tarafından kullanılabilmiştir, kullanılmaktadır. Bununla beraber ecdadımız hürmette ileri giderek Muhammed yerine Mehemmed, Mehmet isimlerini yaygınlaştırmıştır. Osmanlı Devleti’nin kurucusunun, misafir kaldığı odasında Kur’ân-ı Kerim bulunduğu için sabaha kadar uyumaması, dini vecibe olmayıp onun mukaddesâta hürmetteki gayretidir. Bu yüzden ahfâdına büyük saltanat verildiği müjdelenmiştir.
Osmanlı dahil İslam tarihinde şeriatle yönetilen devletler, hânedân veya coğrafi isimlerle anılmış olup bütün Müslümanların dini “İslâm” ismi kullanılmamıştır. “Osmanlı Devleti”, “Selçuklular”, “Buhara Hanlığı” … gibi. Buna karşın Kum şehrindeki misyoner/medrese yapılanmasından itibaren 1979’da İran’ın başına geçinceye kadar her aşaması Siyonistlerin, İngilizlerin, Fransızların kontrolünde olup solcuların, Komünistlerin, Farisileşme karşıtı etnik grupların da desteğiyle gerçekleşen Humeyni İhtilali’ne “İslam Devrimi” adı verilmesi, Siyonist propagandanın stratejilerindendir. Oluk oluk kan aktığı, muhaliflere yönelik katliâmların/işkencelerin normalleştiği, insanı insanlığından utandarıcak tecavüzlerle kadınların/kızların hedef alındığı bu rejimin kuruluşunun “İslâm”la nitelenmesinin akademik literatürde yaygınlaştırılması, çirkin propagandanın derin kısımlarındandır. Devletin adının İran değil de İslam Cumhuriyeti (Islamic Republic of Iran’ın kısaltılması) olarak kullanılması, yöneticileri Karun gibi zenginleşirken halkının açlıktan kıvrandığı bir devletin “İslâm”la nitelenmesi, Siyonist-Haçlı propagandalarının malzemesi olarak İslamofobi’ye bedava payanda teşkil etmektedir. Tıpkı, kelle kesen, insan yakan, tecavüzü normalleştiren MOSSAD-CIA kuruluşu IŞİD’in İslam Devleti (ISIL, Islamic States of Iraq and the Levant) olarak kullanımının yaygınlaştırılması gibi.
Hâtemü’l-Enbiyâ Muhammed Aleyhisselam’dan sonra peygamber gelmediği halde her devirde nice âlimler, “peygamber vârisleri” olarak halkı irşâd etmiş, dinin esaslarını öğretmiş, toplumları aydınlatmış, insanların ihtiyaçlarına göre organize olarak refahı temin etmiş, huzur ve sükûnu yaygınlaştırmıştır. İmâm-ı Gazâlî, Şah-ı Nakşibendî, Mevlâna Celaleddin-i Rûmî, Hacı Bayram-ı Veli, İmâm-ı Rabbânî gibi nice kandiller, Müslümanlara rehber olmuşlar, yol göstermişlerdir. Herbirinin eğitim, irşâd, imâr faaliyetlerine göre farklı ünvanları olabilmiştir. Bununla beraber hiçbiri Muhammed Aleyhisselâm’a has “Hâtemü’l-Enbiyâ” sıfatını kullanmamıştır. Böyle bir isimlendirme Kur’ân ayetlerine de aykırıdır.
“Hizbullah” kelimesi, Kur’ân’da geçmekte olup İslâm emir ve yasaklarına riâyet eden sâdık müminler topluluğu demektir. Zıddı ise “Hizbüşşeytan”dır. Bir siyasi harekete resmen bu ismi vermek, kul hakkı dahil Allah’ın emirlerine uyanlar da olsa haddini aşmaktır. Zira bütün müminlerin hedefi İlâhî Kelâm’da belirtilen bu vasıflarla süslenip “Hizbullah” mensubu olabilmektir. Ancak bir siyasi/askeri/ticari kuruluşun (terörist olmasa da) bu ismi sahiplenmesi, diğerlerini “Hizbuşşeytan” durumuna getirmesi, yine Siyonist stratejiler açısından kıymetli araçtır. Belirtmek gerekir ki İslâmda kulluk vazifeleri yanında aile hakları, toplumsal emirler ve yasaklarla, dini vecibelerini ifa özgürlükleri sıralandığında başta İskandinav ülkeleri olmak üzere birçok batı ülkesinin puanı, mesela İran yahut Hizbullah yönetiminden veya çoğu Müslüman devletlerden daha yüksektir.

ABD/İsrail saldırılarından sonra İran Devrim Muhafızları karargahının ısrarla “Hâtemü’l-Enbiyâ” olarak zikredilmesi, muhafazakâr kanallarca her seferinde tekrarlanması, mide bulandırıcı propagandanın parçasıdır. Muhtemelen daha sonra Devrim Muhafızları yerine bu mübarek isim, İslâm’ın birçok esasını inkâr eden, hatta insanlığı insanlığından utandıracak uygulamaları olan bir örgüte verilecek, Siyonist-Haçlı dünyası da bunu cömertçe kullanacak, yaygınlaştıracaktır. Şimdiden Müslüman/dindar olduğunu iddia edenlerin bu ismi cahilce/pervasızca kullanmaları, Siyonist projelere fuzuli payanda anlamına gelmektedir. Müslümanlara yönelik Siyonist/Evanjelist saldırılar, katliamlar her Müslümanı, hatta insanı kahretmektedir. Ancak İslâm’ın kutsallarının isimleri, terör, soygun, tecavüz ve zulümle özdeşleşen kurumlara verilmesi de bu saldırıların ana stratejilerindendir. Kaldıki bu tür isimlendirmeler adil, dürüst, şefkatli yöneticiler ve devletler için dahi kullanılmamıştır.
twitter.com/alaeddinyalcink




Bir yanıt yazın