ABD’NİN HUKUK DIŞI MÜDAHALE REJİMİ VE KÜRESEL DÜZENİN ÇÖKÜŞÜ

Okuma Süresi:

8–11 dakika
❤️

Artık Bir “İddia” Değil, Açık Bir Gerçeklik

Tartışma Bitmiştir

Uluslararası Hukukun Açık İhlali

Güç Kullanma ve Tehdit: Açıkça Yapılıyor

Birleşmiş Milletler sistemi, II. Dünya Savaşı sonrası dönemde devletlerin keyfî güç kullanımını engellemek için kurulmuştur. BM Şartı’nın 2(4). maddesi, devletlerin başka devletlerin toprak bütünlüğüne ve siyasal bağımsızlığına karşı güç kullanmasını veya güç tehdidinde bulunmasını kesin biçimde yasaklar. Bu madde, uluslararası hukukun temel taşıdır ve bağlayıcılığı tartışmasızdır.

ABD’nin Venezuela, İran ve Karayipler başta olmak üzere birçok bölgeye yönelik söylem ve uygulamaları, bu yasağı açıkça ihlal etmektedir. Rejim değişikliği çağrıları, askerî müdahale imaları, donanma konuşlandırmaları ve açık tehdit içeren resmî açıklamalar, diplomatik dil sınırlarının çok ötesindedir. Bunlar, uluslararası hukukta “tehdit yoluyla güç kullanımı” olarak tanımlanır.

Bu eylemler ne meşru müdafaa kapsamına girmektedir ne de BM Güvenlik Konseyi tarafından yetkilendirilmiştir. Dolayısıyla ortada hukuki bir tartışma değil, yetkisiz güç kullanımı vardır. Bu durum, ABD’nin uluslararası hukuku bağlayıcı değil, isteğe bağlı gördüğünü açıkça ortaya koymaktadır.

Uluslararası sistem açısından daha tehlikeli olan nokta şudur: Bu ihlaller artık istisna değil, standart politika hâline gelmiştir. Hukuk, güç dengelerine göre eğilip bükülen bir araç gibi kullanılmaktadır. Bu yaklaşım, yalnızca ABD’nin eylemlerini değil, diğer devletlerin de benzer ihlalleri meşrulaştırmasına zemin hazırlar.

Özetle burada yaşanan şey, tek tek olayların toplamı değil; uluslararası hukukun sistematik aşındırılmasıdır. Bu aşınma durdurulmadığı sürece, küresel düzeyde kalıcı istikrarsızlık kaçınılmazdır.

Tek Taraflı Yaptırımlar: Ekonomik Savaş

ABD’nin uyguladığı tek taraflı yaptırımlar, klasik diplomatik baskı araçları olmaktan çoktan çıkmıştır. Bu yaptırımlar, hedef ülkelerin devlet yapılarından ziyade doğrudan halklarını etkilemektedir. Sağlık sistemleri, gıda tedarik zincirleri ve temel kamu hizmetleri bu yaptırımların ilk kurbanlarıdır.

Uluslararası hukukta yaptırımların meşruiyeti, kolektif ve çok taraflı olmalarına bağlıdır. BM Güvenlik Konseyi onayı olmadan uygulanan geniş kapsamlı ekonomik yaptırımlar, hukuken sorunludur. Buna rağmen ABD, bu yaptırımları uluslararası toplum adına hareket ediyormuş gibi sunmaktadır.

BM Özel Raportörlerinin raporları, bu yaptırımların sivil ölümlere, yoksulluğa ve sağlık krizlerine yol açtığını açıkça ortaya koymuştur. Buna rağmen yaptırımlar sürdürülmüş, hatta genişletilmiştir. Bu durum, insan haklarının bilinçli biçimde göz ardı edildiğini göstermektedir.

Bu tür yaptırımlar, uluslararası insancıl hukukta yasaklanan kolektif cezalandırma pratiğiyle örtüşmektedir. Bir devletin politikalarını gerekçe göstererek milyonlarca insanın yaşam koşullarını kötüleştirmek, hukuki değil, zorlayıcı ve cezalandırıcı bir yöntemdir.

Dolayısıyla burada söz konusu olan şey yaptırım değil, ekonomik savaştır. Ve ekonomik savaş, askerî savaş kadar yıkıcı sonuçlar doğurabilmektedir.

ABD Anayasası Açısından: Açık Yetki Gasbı

Kongre Baypas Edilmektedir

ABD Anayasası, savaş yetkisini bilinçli olarak Kongre’ye vermiştir. Bunun amacı, askerî gücün tek bir kişinin iradesine bırakılmasını engellemektir. Ancak modern ABD tarihinde bu ilke fiilen askıya alınmıştır.

Başkanlar, özellikle “ulusal güvenlik” ve “acil tehdit” gerekçeleriyle Kongre’yi devre dışı bırakmışlardır. Trump dönemi bu eğilimin en açık ve pervasız örneklerinden biridir. Askerî operasyonlar ve saldırılar, Kongre’den açık yetki alınmadan yürütülmüştür.

1973 tarihli War Powers Resolution, bu tür yetki gasplarını sınırlamak için çıkarılmıştır. Ancak bu yasa, yürütme tarafından sistematik biçimde ihlal edilmiştir. Kongre ise çoğu zaman ya sessiz kalmış ya da fiilî durumu kabullenmiştir.

Bu durum, anayasal bir yorum farkı değil; anayasal düzenin işlevsizleşmesidir. Yasama organı, yürütme karşısında etkisizleştirilmiştir. Bu da ABD içinde otoriterleşmenin kurumsal zeminini güçlendirmiştir.

Böylece ABD, kendi anayasasını ihlal ederek dış müdahalelerde bulunmakta; bu da hem iç hukukta hem uluslararası alanda meşruiyet krizine yol açmaktadır.

“Paralel Devlet” Ne Demektir? Gerçek Tanım

“Paralel devlet” ifadesi burada gizli ya da mistik bir yapıyı anlatmaz. Aksine son derece görünür, belgelenmiş ve kurumsal bir güç ilişkisini tanımlar. Bu yapı, demokratik denetimin dışında işleyen karar alma mekanizmalarından oluşur.

Savunma sanayii şirketleri, güvenlik bürokrasisi ve lobi ağları, dış politikanın fiilî belirleyicileri hâline gelmiştir. Bu aktörler, seçilmiş temsilcilerden çok daha fazla etkiye sahiptir. Kararlar, kamuoyundan ve yasama denetiminden uzakta alınmaktadır.

Medya bu yapının tamamlayıcı unsurudur. Müdahaleci politikalar, çoğu zaman sorgulanmadan “ulusal çıkar” ve “güvenlik” başlıkları altında sunulmaktadır. Böylece kamuoyu, sürekli bir tehdit algısı içinde tutulmaktadır.

Bu yapı, hukuku sınır olarak değil, aşılması gereken bir engel olarak görür. Uluslararası anlaşmalar, çıkarlar değiştiğinde terk edilir. Diplomasi yerini zorlamaya bırakır.

Dolayısıyla burada söz konusu olan şey, hukuk devletinin yerini alan bir güç koalisyonudur. Bu koalisyon fiilen işlemektedir ve sonuçları küreseldir.

Bu Rejimin Sonuçları

Bu müdahaleci rejimin sonuçları artık tartışma konusu değildir; yaşanmaktadır. Bölgesel savaşlar kalıcı hâle gelmiş, geçici krizler kronik çatışmalara dönüşmüştür.

Nükleer silahlanma yeniden hız kazanmıştır. Uluslararası anlaşmalara olan güven azaldıkça, devletler kendi güvenliklerini silahlanmayla sağlamaya yönelmektedir. Bu durum, küresel riskleri artırmaktadır.

Küresel Güney’de ABD karşıtlığı yalnızca politik değil, toplumsal bir nitelik kazanmıştır. Bu da radikalleşmeyi ve istikrarsızlığı beslemektedir.

ABD içinde ise yürütme gücünün aşırı merkezileşmesi, demokratik kurumları zayıflatmaktadır. Hukukun üstünlüğü ilkesi yerini “güvenlik gerekçelerine” bırakmaktadır.

Nihayetinde bu rejim, hem küresel düzeni hem de ABD’nin kendi iç dengesini aşındırmaktadır.

Ne Yapılmalı? Açık ve Net Çözüm Yolları

Uluslararası Düzeyde

Uluslararası sistemin mevcut krizi, kurumların yokluğundan değil, siyasal iradenin felç edilmesinden kaynaklanmaktadır. Birleşmiş Milletler hâlâ hukuki meşruiyet açısından merkezi bir yapıdır; sorun, bu yapının büyük güçler tarafından işlevsizleştirilmesidir. Bu nedenle çözüm, BM’yi terk etmek değil, BM mekanizmalarını Güvenlik Konseyi vetosuna rağmen kullanmaktır.

BM Genel Kurulu, “Barış İçin Birleşme” (Uniting for Peace) mekanizması dâhil olmak üzere, Güvenlik Konseyi’nin tıkandığı durumlarda devreye sokulmalıdır. Bu mekanizma, hukuken bağlayıcı olmasa bile küresel meşruiyet üretme gücüne sahiptir. Uluslararası hukuk yalnızca yaptırım gücüyle değil, meşruiyet baskısıyla da işler.

Uluslararası Adalet Divanı ve diğer yargı organları, büyük güç baskısına rağmen daha aktif kullanılmalıdır. Mahkeme kararlarının uygulanmaması, hukuki sürecin anlamsız olduğu anlamına gelmez; aksine ihlallerin tarihsel ve hukuki kayıt altına alınması açısından kritik önemdedir. Hukuk, kısa vadede değil uzun vadede işler.

Bölgesel iş birlikleri (Latin Amerika, Afrika, Asya merkezli yapılar) tek taraflı yaptırımlara karşı ortak ekonomik ve diplomatik mekanizmalar geliştirmelidir. Bu tür dayanışmalar, yaptırımların etkisini azaltmakla kalmaz, çok taraflılığın fiilen yeniden inşasına katkı sağlar.

Bu nedenle , uluslararası düzeyde temel hedef; güç kullanımını normalleştiren dili reddetmek ve hukuku yeniden merkezî referans hâline getirmektir. Bu, idealist değil, hayati bir zorunluluktur.

ABD İçinde

ABD’de yaşanan sorun, yalnızca dış politika meselesi değildir; bu sorun doğrudan anayasal düzenin işleyişiyle ilgilidir. Kongre’nin savaş yetkisini fiilen kaybetmesi, demokratik temsilin içinin boşaltılması anlamına gelmektedir. Bu durum sürdürülebilir değildir.

Kongre, War Powers Resolution’ı kâğıt üzerinde bırakmamalı; yürütmenin askerî girişimlerini gerçek anlamda denetlemelidir. Bütçe yetkisi, soruşturma komisyonları ve açık oylamalar bu sürecin temel araçlarıdır. Aksi hâlde Kongre, sembolik bir kuruma dönüşür.

Federal mahkemeler de yürütme aşırılıkları karşısında daha net bir tutum almak zorundadır. “Ulusal güvenlik” gerekçesi, hukukun askıya alınmasının otomatik gerekçesi olamaz. Yargı, bu söylemin arkasına saklanan yetki gasplarını sınırlandırmadıkça anayasal düzen fiilen çöker.

Medyanın rolü bu noktada belirleyicidir. Müdahaleci politikaları sorgulamayan, aksine yeniden üreten bir medya yapısı, demokratik denetimin parçası değil, güç rejiminin taşıyıcısı hâline gelir. Eleştirel gazetecilik, güvenlik tehdidi değil; demokrasinin şartıdır.

ABD içinde gerçek bir çözüm, yürütmenin sınırsızlaştırılmasına karşı anayasal denge-denetim mekanizmalarının yeniden işler hâle getirilmesinden geçmektedir.

Halklar ve Sivil Toplum

Devletlerin hukuk dışı uygulamalarına karşı en kalıcı direnç, tarihsel olarak sivil toplumdan ve halklar arası dayanışmadan gelmiştir. Bu durum bugün de geçerlidir. Ancak bu dayanışmanın dili ve yöntemi belirleyicidir.

Eleştiri, duygusal öfke ya da kimlik temelli hedef göstermeye dayandığında zayıflar. Buna karşılık belgeye, hukuka ve evrensel ilkelere dayalı eleştiri meşruiyet üretir. Bu nedenle sivil toplumun temel gücü, etik ve hukuki tutarlılıktır.

Uluslararası ağlar, sendikalar, akademik çevreler ve insan hakları örgütleri arasında daha güçlü bağlar kurulmalıdır. Müdahaleci politikalar küresel ölçekte yürütülüyorsa, karşı duruş da küresel olmak zorundadır.

Ayrıca, halkların kendi hükümetlerinden hesap sorması hayati önemdedir. Dış müdahaleler çoğu zaman iç kamuoyuna “kaçınılmaz” olarak sunulur. Bu anlatının sorgulanması, demokratik sorumluluğun temelidir.

Dolayısıyla sivil toplumun rolü, yalnızca tepki vermek değil; hukuka dayalı alternatif bir siyasal aklı sürekli canlı tutmaktır.

Sonuç: Bu Bir Çöküş Rejimidir

Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, geçici bir yönetim tarzı ya da dönemsel bir sapma değildir. Bu tablo, hukukun bağlayıcı olmaktan çıkarıldığı, yerine çıplak gücün meşruiyet kaynağı hâline getirildiği bir yönetim anlayışının kurumsallaşmasıdır. Bu anlayış, yalnızca ABD dış politikasını değil, küresel düzenin tamamını etkilemektedir.

Tarihsel olarak bakıldığında, büyük güçlerin hukuku askıya alarak kurduğu her düzen, kısa vadede üstünlük sağlamış; ancak orta ve uzun vadede kendi meşruiyetini ve istikrarını tüketmiştir. Roma’dan sömürge imparatorluklarına, Soğuk Savaş vekâlet savaşlarından günümüze kadar bu örüntü değişmemiştir. Hukuk geri çekildiğinde, şiddet ve kaos genişler.

ABD’nin bugün izlediği müdahaleci çizgi, yalnızca hedef aldığı ülkeleri yıkıma sürüklememekte; aynı zamanda ABD’nin kendi anayasal ve demokratik temelini de aşındırmaktadır. Kongre’nin işlevsizleşmesi, yargının sınırlandırılması ve yürütmenin merkezileşmesi, dış politika ile iç otoriterleşme arasındaki doğrudan bağı açıkça ortaya koymaktadır.

Uluslararası sistem açısından en tehlikeli sonuç ise şudur: Hukukun ihlalinin cezasız kalması, ihlali bulaşıcı hâle getirir. Bir büyük güç açıkça hukuku çiğnediğinde ve bunun bedelini ödemediğinde, diğer aktörler de aynı yolu izlemeye yönelir. Bu durum, küresel düzeyde kalıcı bir güvensizlik ortamı üretir.

Bu nedenle mesele, “ABD karşıtlığı” ya da “jeopolitik saflaşma” meselesi değildir. Mesele, hukukun evrensel bağlayıcılığının korunup korunamayacağıdır. Eğer hukuk yalnızca güçsüzler için geçerliyse, ortada hukuk değil, hiyerarşik zorbalık vardır.

Buradan çıkış, romantik çağrılarla değil; ısrarlı, kolektif ve ilkesel bir hukuk mücadelesiyle mümkündür. Uluslararası kurumların yeniden işlevsel hâle getirilmesi, sivil toplumun küresel ölçekte dayanışması ve devletlerin kısa vadeli çıkarlar yerine uzun vadeli istikrarı esas alması zorunludur.

Son söz olarak:
Bu bir “dünya düzeni tartışması” değil, insanlığın ortak geleceğiyle ilgili bir kırılma anıdır.
Ve bu kırılma anında tarafsızlık değil, ilkesel duruş belirleyici olacaktır.

KAYNAKÇA
1. Birleşmiş Milletler. Birleşmiş Milletler Şartı. 1945.
2. International Court of Justice. Military and Paramilitary Activities in and against Nicaragua (Nicaragua v. United States of America). Judgment, 1986.
3. United Nations General Assembly. Resolution 2625 (XXV) – Declaration on Principles of International Law concerning Friendly Relations and Co-operation among States. 1970.
4. United Nations General Assembly. Resolution 377 A (V) – Uniting for Peace. 1950.
5. United Nations Human Rights Council. Reports of the Special Rapporteur on the negative impact of unilateral coercive measures on the enjoyment of human rights. (Özellikle Venezuela, İran ve Küba raporları).
6. Douhan, Alena. Impact of unilateral sanctions on human rights. United Nations, Office of the High Commissioner for Human Rights.
7. United States of America. The Constitution of the United States.
8. United States Congress. War Powers Resolution, Public Law 93–148, 1973.
9. Congressional Research Service. Presidential War Powers: History, Legal Analysis, and Practice.
10. Harvard Law Review. Executive Power and the Use of Military Force. Çeşitli sayılar.
11. Yale Law Journal. National Security, Executive Power, and Constitutional Limits. Çeşitli makaleler.
12. Chomsky, Noam. Who Rules the World? New York: Metropolitan Books, 2016.
13. Chomsky, Noam. Hegemony or Survival: America’s Quest for Global Dominance. New York: Henry Holt, 2003.
14. Bacevich, Andrew J. The New American Militarism: How Americans Are Seduced by War. Oxford University Press, 2005.
15. Kinzer, Stephen. Overthrow: America’s Century of Regime Change from Hawaii to Iraq. New York: Times Books, 2006.
16. Blum, William. Killing Hope: U.S. Military and CIA Interventions Since World War II. London: Zed Books, 2003.
17. Mills, C. Wright. The Power Elite. Oxford University Press, 1956.
18. Hudson, Michael. Super Imperialism: The Economic Strategy of American Empire. Pluto Press, 2003.
19. Kaldor, Mary. New and Old Wars: Organized Violence in a Global Era. Stanford University Press, 2012.
20. Moyn, Samuel. Humane: How the United States Abandoned Peace and Reinvented War. New York: Farrar, Straus and Giroux, 2021.
21. Herman, Edward S., & Chomsky, Noam. Manufacturing Consent: The Political Economy of the Mass Media. Pantheon Books, 1988.
22. RAND Corporation. U.S. Military Posture and Coercive Diplomacy. Çeşitli raporlar.
23. Foreign Affairs. Sanctions, Executive Power, and U.S. Global Strategy. Çeşitli makaleler.
24. Foreign Policy. Unilateral Sanctions and International Order. Çeşitli analizler.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar