Ritmini Fısıldayan Şehir: Düsseldorf

Okuma Süresi:

4–7 dakika
❤️

Düsseldorf’un çok katmanlı yapısı ilk andan itibaren göze çarpıyor. Şehir, kimliğini tek bir hikayeye hapsetmiyor; aksine farklı kültürleri gündelik hayatın doğal bir parçası haline getiriyor…

Farklı bir şehre her gidişimde aynı yanılgıya düşmemeye çalışıyorum: Bu; şehri gezilecekler listesiyle okumak. Çünkü Düsseldorf, kendini maddeler halinde ele veren bir yer değil; ritmini tutturabildiğinizde yavaş yavaş açılan bir şehir.

İlk günlerde insan ister istemez turist reflekslerine kapılıyor; Ren Nehri kıyısında yürümek, Altstadt‘ın kalabalığında kaybolmak, vitrini bol caddelerde zaman geçirmek. Oysa birkaç adım sonra anlıyorsunuz ki Düsseldorf‘un asıl hikayesi, tam da bunlardan uzaklaştığınız yerde başlıyor.

Bir sabah, nehir kenarında acele etmeden yürürken fark ettim bunu. Kimse bir yerlere yetişme telaşında değildi. İnsanlar kahvelerini aynı bankta, aynı manzaraya bakarak içiyor; sanki şehirle aralarında sessiz bir anlaşma vardı. Düsseldorf‘un yerliliği biraz da burada saklı: Yüksek sesle kendini anlatmayan ama dikkat edene çok şey fısıldayan bir dinginlikte.

Düsseldorf‘a gitmeye karar verdiğimde aklımda net bir şehir hayali yoktu. Daha çok, Türkiye’de son zamanlarda içine düştüğüm gürültüden, hızdan ve dağınık duygulardan biraz uzaklaşmaya ihtiyacım vardı. Düsseldorf bu anlamda bilinçli bir seçimden çok, nefes almak için seçtiğim bir durak gibiydi. Belki de bu yüzden ilk defa geldiğim bu şehirle ilişkim, daha ilk andan itibaren gezmekten çok dinlemeye dönüştü.

Şehre adım atar atmaz yolumun Little Tokyo‘ya düşmesi tesadüf değildi. Daha önce Düsseldorf‘u keşfetmiş, Uzak Doğu mutfağını iyi bilen Sayım Çınar ile birlikteydim. Düsseldorf‘un Avrupa’daki en büyük Japon yerleşimlerinden birine ev sahipliği yaptığını bilmek başka, bunu sokakta hissetmek bambaşka. Immermannstraße ve çevresindeki birkaç sokak, yalnızca restoranların sıralandığı bir bölge değil; kendi ritmi, dili ve gündelik alışkanlıkları olan canlı bir yerleşke. İş çıkışı ramen içmeye gelen Japon ofis çalışanları, manga raflarının önünde oyalanan gençler, sushi için sıraya girmiş farklı ülkelerden insanlar… Burası turistik bir dekor değil; yaşayan, çalışan, kendi gündelik hayatını kurmuş bir mahalle.

Bu mahallede dolaşırken keşfettiğimiz Zero Banchi‘de yediğim yemek, bu hissi daha da perçinledi.

Hokkaido mutfağından ilham alan udon çorbaları, soğuk bir günde yalnızca doyurucu değil, aynı zamanda sakinleştirici bir şifa gibiydi. Büyük bir masada uzun uzun oturmak yerine hızlı ama özenli bir yemek ve ardından Japon içeceklerinden birini denemek isteyenler için Zero Banchi, Little Tokyo‘nun gösterişsiz ama kendinden emin ruhunu iyi temsil ediyordu.

Altstadt‘a geçtiğimde ise atmosfer daha değişikti. Noel pazarları, ışıklar, yerel tatlar ve kalabalık… Ama burada bile Düsseldorf‘un ölçülü tavrını hissetmek mümkündü. Ne aşırı bir coşku ne de yapay bir neşe vardı. Yerel lezzetleri denerken, bu kalabalığın şehrin doğal bir parçası olduğunu, sadece ziyaretçilere oynanmadığını fark etmemek mümkün değildi.

Akşam saatlerinde Burgplatz‘taki Wheel of Vision‘a binmek, bu şehirdeki ilk günümde benim için en keyifli anlardan biri oldu. 55 metre yükseklikten bakınca Düsseldorf kendini abartmadan gösteriyordu. Ren Nehri boyunca uzanan ışıklar, düzenli bir mimari, kışa özgü bir sakinlik… Yukarıda zaman gerçekten yavaşlıyordu. Şehri panoramik bir şekilde görmek için en güzel alternatiflerden biriydi.

Bu netlik hissi, ayaklarımızı yerden kesen dönme dolaptan indikten sonra uğradığımız Schifffahrt Museum‘da başka bir boyut kazandı. Ren kıyısındaki Schlossturm‘un içinde yer alan müze, nehrin yalnızca bir manzara değil, bir hafıza olduğunu hatırlatıyordu. Yedi kata yayılan sergide beni en çok etkileyen şey, ticaret gemilerinden gündelik yolculuklara kadar uzanan hikayelerin, insan hayatıyla ne kadar iç içe olduğunu görmekti. Düsseldorf‘un bugünkü sakinliği, yüzyıllar boyunca akan bu nehrin tanıklıklarıyla daha da derin bir anlam kazanıyordu.

Rheinturm ise şehre yukarıdan bakmanın bir başka yolu oldu. 360 derecelik manzara son derece etkileyiciydi elbette ama asıl çarpıcı olan, bu yükseklikte bile Düsseldorf‘un gözü yormayan bir estetik sunmasıydı. Günün erken saatlerinde çıktığımız bu kulenin altındaki şehir sanki kendini sergilemiyor, sadece orada duruyordu. Bu da bana, bir kez daha acele etmeden bakmayı hatırlattı.

Şehrin bir diğer hafıza tazeleyen mekanlarından biri olan Sinema Müzesi, Düsseldorf‘un kültürel yüzünü tamamlayan duraklardan biri oldu. Sinemanın teknik tarihinden sinematografik anlatı dünyasına uzanan sergilerdeki koleksiyonlar görülmeye değerdi.

Bir öğleden sonra KD ile Ren Nehri üzerinde yaptığım gezinti, tüm bu deneyimleri birbirine bağladı. Ne turistik bir gösteri ne de büyük bir anlatı vardı; sadece akan bir nehir ve ona eşlik eden bir şehir. Düsseldorf‘ta Noel yaklaşırken şehrin sokakları ve pazarları kalabalıklaşıyor ama Ren Nehri‘nin üzerindeki bu iki saatlik yolculuk insana bambaşka bir sakinlik sunuyor.

Gemide ilerlerken sıcak şarabın ve tarçının o rahatlatıcı kokusu havayı dolduruyor, şehrin telaşı ise kıyıda kalıyor. Işıl ışıl Noel ışıklarıyla parlayan Altstadt‘ı suyun üzerinden görmek gerçekten büyüleyici. Kendimi şehirde değil de kısa bir süreliğine başka bir zamana geçmiş gibi hissettim. Müzikler, atmosfer ve tatlı ikramlar eşliğinde geçen o iki saat, Düsseldorf‘ta yaşadığım en huzurlu anlardan biriydi; kalabalıktan uzak, sade ve çok özel.

Düsseldorf‘taki en unutulmaz anım ise Opernhaus‘ta izlediğim Comedian Harmonists – Best of performansı oldu. Yerel izleyiciyle birlikte salonda olmak, müziğin hafızayla kurduğu ilişkiyi canlı canlı görmek çok etkileyiciydi. Beş kez bis yapılan bir sahne performansına ilk kez tanık oldum. Weimar Cumhuriyeti‘nin parlak ama kırılgan döneminden doğan bu şarkıların bugün hala bu kadar güçlü bir karşılık bulması, sanatın zamanla kurduğu direnci hissettirdi. Bu özel performans için yer bulmanın çok zor olduğu bir sezonda gösteriyi izleyebilmemiz için koşulları bizim için zorlayan Tanja Brill‘e ayrıca teşekkür etmek isterim.

Pandemi döneminde, zorunlu bir alternatif prodüksiyon olarak doğan bu konserin hala repertuvarda yer alması, sahneyle seyirci arasında kurulan bağın ne kadar sahici ve kalıcı olabildiğinin kanıtı.

Solistler arasında yer alan Güneş Gürle‘nin Türkiye‘den olması ise bu akşamı benim için daha kişisel ve tanıdık bir düzleme taşıdı. Uzun yıllardır Deutsche Oper am Rhein kadrosunda yer alan, sesi kadar sahnedeki duruşuyla da dikkat çeken Gürle ile konserin ardından Sayım Çınar ile birlikte ayaküstü ama keyifli bir sohbete daldık. Müzikten sahne disiplinine, farklı ülkelerde üretmenin getirdiği mesafelerden aidiyet duygusuna uzanan sohbet, gecenin bende bıraktığı etkiyi daha da pekiştirdi.

Düsseldorf‘tan Köln, Dortmund ve Wuppertal‘a yaptığım kısa ziyaretler, bu şehrin neden daha dengeli ve içe dönük kaldığını daha iyi anlamamı sağladı. Düsseldorf, komşularının gürültüsüne karşı sessiz bir denge noktası gibiydi.

Bu ilk Düsseldorf gezisi benim için bir şehir keşfinden çok, bir ruh hali değişimiydi. Türkiye’deki kaostan uzaklaşıp, daha ölçülü, daha sakin bir ritmi hatırladım. Düsseldorf bana büyük vaatlerde bulunmadı, ama diğer taraftan durmayı, bakmayı ve yavaşlamayı öğretti. Belki de tam da bu yüzden aklımda kalan şehirlerden biri oldu.

Düsseldorf‘tan ayrılırken bavulumda hatıralar vardı elbette, ama asıl yanımda getirdiğim şey, bu şehrin bana öğrettiği yavaşlık oldu. Bazı şehirler sizi dönüştürmez; sadece içinizde zaten var olan bir ritmi yeniden hatırlatır. Düsseldorf benim için tam olarak bunu yaptı.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar