Türkiye’de bir NATO toplantısı yapılacakmış. Düşünün; tarihin her sayfasında size ihanet etmiş, toprağınıza göz dikmiş, evlatlarınızı şehit etmiş, sizi parçalamak için plan üstüne plan yapan bir yapıyı, başkentinizin göbeğinde resmî törenlerle ağırlayacaksınız. Dünya tarihinde, kendi katilini evine davet edip kırmızı halı seren başka bir millet var mı? Bu soruyu sormak dahi, içine düşürüldüğümüz derin zilleti gözler önüne sermektedir. Bu davet, diplomasi değil; şehit kanına, millî hafızaya ve bağımsızlık ruhuna vurulmuş bir tokattır.
NATO ve onun ebedî patronu ABD, 70 yılı aşkın bir süredir bu topraklara sözde müttefik sıfatıyla girmiş, ancak eylemlerinin tamamı bir baş düşmanın el kitabından çıkmıştır. Bu sözler, bir komplo teorisi ya da hamaset değil; bizzat yaşanmış, şehit kanıyla yazılmış, belgeleri arşivlerde duran kanlı faturanın özetidir.
Emperyalist Düzenin Silahlı Kalkanı
NATO’yu anlamak için, onu doğuran tarihsel koşullara bakmak gerekir. 19. yüzyılın büyük kısmında ve 20. yüzyılın başlarında, dünyaya hâkim emperyalist güç İngiltere’ydi. Küresel finansı, donanmasıyla ticaret yollarını ve sömürgeleri sayesinde hammadde kaynaklarını kontrol ediyordu. Ancak Birinci Paylaşım Savaşı, 1929 Ekonomik Krizi ve İkinci Paylaşım Savaşı, İngiltere’yi öylesine yıprattı ki artık küresel düzeni sağlayacak güçten yoksun kaldı. Savaş bittiğinde Avrupa ve Asya’daki ülkeler harabeye dönmüş, fabrikalar yıkılmış, nüfus büyük yara almıştı. ABD ise kendi topraklarında savaş yaşanmadığı için bu süreçten hiç yara almadan çıktı; aksine sanayisini büyütmüş, çok daha zengin hale gelmişti.
1945 yılına gelindiğinde dünyadaki güç dengesi tamamen değişmişti. Artık dünyadaki üretimin yarısından fazlasını tek başına ABD yapıyor, küresel altın rezervlerinin büyük kısmına elinde bulunduruyordu. ABD ekonomisi, Sovyetler Birliği’nin üç, İngiltere’nin ise beş katı büyüklüğüne ulaşmıştı. Bu devasa ekonomik üstünlük, emperyalist liderliğin İngiltere’den ABD’ye geçmesini sağladı. Ancak ABD, eskisi gibi toprak işgal edip sömürge kurmak yerine farklı bir yol izledi. Uluslararası ticareti, parayı ve güvenliği kendi etrafında toplayacak yeni bir emperyalist düzen inşa etti. Bu yeni düzenin ekonomik ayağını Bretton Woods anlaşması, IMF ve Dünya Bankası oluşturdu. Tüm bu ekonomik sistemi ve ABD’nin küresel yatırımlarını koruyacak silahlı güç görevini ise NATO üstlendi.
Savaş sonrası Amerikan emperyalizminin kurumsal temelleri, İkinci Paylaşım Savaşı henüz cephelerde devam ederken atılmaya başlandı. Temmuz 1944’te ABD’nin New Hampshire eyaletindeki Bretton Woods kasabasında 44 müttefik ülkenin delegeleri bir araya geldi. Amerikan sanayisinin devasa üretim fazlasını eritebilecek açık, istikrarlı ve güvenilir bir küresel pazarın inşası, bu konferansın temel amacını oluşturmaktaydı. Konferans ile birlikte dolar, küresel ticaretin ve rezervlerin merkezi haline geldi. Altının onsu 35 dolar olarak sabitlendi; dolar altına, diğer ülkelerin paraları ise dolara bağlandı. Bu sistem sayesinde ABD, sadece para basarak dünya ekonomisine yön verme gücünü elde etti. Wall Street ve Washington, dünyadaki paranın ve ticaretin tartışmasız kontrol merkezi oldu.
Bu ekonomik düzenin sorunsuz işlemesi için Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve GATT kuruldu. Fakat bunlar yeterli değildi; dünyanın siyasi ve askeri olarak da ABD için güvenli olması gerekiyordu. Avrupa ülkeleri perişan haldeydi, Fransa ve İtalya’da komünist partiler giderek güçleniyordu. ABD yönetimi, Avrupa’da komünizmin güçlenmesini önlemek için harekete geçti. 1947’de Truman Doktrini ile Türkiye ve Yunanistan’a 400 milyon dolar yardım yapıldı. Ardından 1948’de Marshall Planı devreye sokuldu; 17 Batı Avrupa ülkesine toplam 13.3 milyar dolar hibe ve kredi verildi. Marshall Planı’nın asıl hedefi, Avrupa’nın ticaret engellerini kaldırmak, fabrikalarını Amerikan teknolojisiyle yenilemek ve işçilerin hayat standartlarını yükselterek komünizmin cazibesini kırmaktı. Ancak ekonomik iyileşmenin yanında güçlü bir askeri güvenlik şemsiyesi de şarttı. Bunun üzerine 4 Nisan 1949’da ABD, Kanada ve 10 Batı Avrupa ülkesi bir araya gelerek NATO’yu kurdu. Marshall Planı işin ekonomik kısmıysa, NATO da bu yeni pazarları ve yatırımları koruyan silahlı bekçi oldu.
NATO’nun resmî amacı kapitalizmi komünizme karşı korumaktı; ancak özünde yeni kurulan kapitalist sistemi, serbest piyasayı ve Amerikan yatırımlarını koruyan silahlı bir güçtü. Anlaşmanın 5. maddesi, “Birimize yapılan saldırı hepimize yapılmıştır” diyerek ortak savunma anlayışını başlattı. Böylece ABD, askeri gücüyle Avrupa’yı koruması altına aldı. NATO, sadece kâğıt üzerinde kalan siyasi bir dostluk değil; müttefik ülkelerin ordularını, komutanlıklarını ve en önemlisi silah sanayilerini ABD’nin çıkarlarına uyacak şekilde tek merkezde toplayan dev bir organizasyondu. “Standartlaşma” adı altında Avrupa orduları Amerikan standartlarına göre baştan düzenlendi. Bu durum, Avrupa silah pazarının doğrudan Amerikan silah endüstrisinin kontrolüne girmesini sağladı. Soğuk Savaş boyunca ABD silah şirketleri, NATO kuralları sayesinde Avrupa’da kendilerine devasa ve risksiz bir pazar buldu. ABD; Avrupa’ya savaş uçakları, tanklar ve savunma sistemleri satarak hem milyarlarca dolar kazandı hem de kendi silahlarını geliştirirken harcadığı masrafları Avrupa’ya ödetmiş oldu.
Nazi Subaylarından Devralınan Karanlık Miras
NATO’nun en çok kullandığı slogan “Özgür Dünyayı Savunuyoruz”du. Kendilerini hep demokrasinin ve insan haklarının koruyucusu olarak tanıttılar. Fakat gerçekte yaşananlar, bu sloganı hiç de doğrulamıyordu. NATO ve ABD için asıl önemli olan, özgür bir dünya değil; kurdukları ekonomik düzenin tıkır tıkır işlemesiydi.
Eski Nazi ordusunda, Wehrmacht ve SS’te komutanlık yapmış, hatta savaş suçlarına ve soykırıma karışmış birçok subay, yeni kurulan Batı Almanya ordusuna ve doğrudan NATO’nun üst kademelerine alındı. Savaş sonrası dönemde en büyük hedef komünizmle mücadele haline geldiğinde, Nazi subaylarının yıllarca SSCB’ye karşı savaşmış olması, Kızıl Ordu’nun taktiklerini ve coğrafyayı çok iyi bilmeleri, ABD’nin işine geldi. Savaş suçlularını yargılayan Nürnberg Mahkemelerine rağmen, Batı Almanya’yı Nazilerden temizleme süreci büyük ölçüde göstermelik kaldı. Nazi subayları; NATO’nun yapısını, istihbarat toplama yöntemlerini ve savaş planlarını derinden etkiledi. SSCB’ye karşı acımasızca savaşan bu isimler, Soğuk Savaş’ın başlarında Batı’nın savunma doktrinini baştan aşağı şekillendirdi. NATO’nun temel yapısı, faşist ideolojiyle güncellendi.
1949 yılında, eski Nazi subayları kullanılarak NATO içinde “Schnez-Truppe” adında gizli bir ordu kuruldu. Amacı, olası bir savaşta komünistleri katletmekti. ABD ve İngiliz istihbaratı, CIA ve MI6, ortaklaşa “Geride Kalanlar” ağını inşa etti. Eğer SSCB Avrupa’yı işgal ederse, bu gizli ordular düşman hattının gerisinde kalacak, köprüleri havaya uçuracak ve direniş başlatacaktı. Ancak beklenen SSCB işgali hiçbir zaman gerçekleşmedi. Buna karşılık Batı Avrupa ülkelerinde komünist ve sosyalist partiler seçimleri kazanmaya, güçlenmeye başladı. Bu durum ABD ve NATO için büyük bir panik yarattı. Bunun üzerine dış düşmana karşı kurulan bu gizli ordular, yönünü içeriye, kendi halklarına çevirdi. “Gerginlik Stratejisi” adı verilen yapının çalışma mantığı, toplumda yapay bir kaos, terör ve korku yaratıp suçları solcuların üzerine atmak üzerine kuruluydu.
Bu karanlık yapı ilk kez 1990 yılında gün yüzüne çıktı. İtalyan Yargıç Felice Casson, ülkesindeki faşist terör olaylarını Bolonya Garı katliamıda dahil, tüm bunları araştırırken İtalyan askeri istihbaratının gizli arşivlerinde Gladio adındaki bu yasadışı örgütü keşfetti. 1972’de üç jandarmayı öldüren bombayı yıllarca solcuların attığı sanılmıştı; oysa bu eylemi, doğrudan devletten bomba alan faşist bir ajan gerçekleştirmişti. 1980’lerde Belçika’da Brabant Canileri olarak bilinen maskeli adamlar süpermarketleri bastı, kasadaki paraları almak yerine doğrudan kadınları ve çocukları taradı; toplam 28 kişi öldü. Olaydan toplanan deliller NATO’nun gizli ordusuna çıkınca CIA ve MI6 belge vermeyi reddetti ve olayların üstü kapatıldı. 1980 yılında Münih’teki ünlü Oktoberfest’te patlayan bomba 13 kişinin ölümüne yol açtı; patlayıcılar, ormanlık bir alanda NATO’ya ait binlerce silah ve roket saklayan faşist Heinz Lembke’ye aitti. Lembke, mahkemede konuşmaya karar verdikten hemen sonra hücresinde ölü bulundu. Yunanistan’da 1967 seçimlerini solcuların kazanacağı ve ABD üslerini kapatacağı anlaşılınca, NATO destekli aşırı sağcı subaylar tanklarla sokağa çıkıp darbe yaptı. NATO’nun Prometheus Planı aynen uygulandı; 7 yıl süren faşist cunta döneminde on binlerce insana ağır işkenceler yapıldı.
Türkiye’de Gladyo’nun Kanlı Ayak İzleri
1950’lerde Kore Savaşı ile NATO’ya giren Türkiye’de, ABD destekli bir yapı yerleşti. Adına “Özel Harp Dairesi” ya da “Kontrgerilla” dendi. Uzun süre bu dairenin maaşlarını bile ABD ödedi. Başlangıçta Komünizm ile Mücadele dernekler kuruldu (Erzurum sorumlusu Fetullah Gülen’di) , islami- muhafazakar bir yapı olan Milli Türk Talebe Birliği -MTTB ( Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğanlar bu yapıdan çıktı) gladyo amaçlı kullanıldı. İlim Yayma Cemiyeti gibi komünizm karşıtı yapılar oluşturuldu. Türkiye, bu iç savaş stratejisinin en uzun ve kanlı yaşandığı ülkelerden biri oldu. Çorum ve Maraş’ta sivil katliamlar yaşandı. Sendikacılar, aydınlar ve sol ve sağ görüşlü öğrenciler sokak ortalarında katledildi. 12 Eylül 1980 darbesi ile ordu, bu kaos ortamını bahane ederek yönetime el koydu. Darbeyi yapan cuntanın başındaki Kenan Evren, Kore Savaşı’nda NATO standartlarıyla yoğrulmuş, daha sonra Genelkurmay Başkanı olarak NATO karargahlarında Türkiye’yi temsil etmiş bir isimdi. CIA yetkilisi, Washington’a durumu “Bizim çocuklar başardı!” diyerek müjdeledi. Bu darbe, binlerce gencin idam sehpasına yürümesine, yüz binlercesinin işkencede sakat kalmasına, bir neslin korkuyla sindirilmesine yol açtı. Asıl amaç, Türkiye ekonomisini küresel sisteme bağlamak ve ülkeyi SSCB’ye karşı itaatkâr bir Amerikan karakolu yapmaktı.
Ve en yakın tarihimizin en acı ve alçakça yapılan olayları : Malatya , Çorum, Maraş, Sivas, Başbağlar katliamları ve FETÖ girişimi 15 Temmuz 2016… O gece Meclis’i bombalayan, Gölbaşı’nda Özel Harekât polislerini şehit eden, Boğaziçi Köprüsü’nde halkın üzerine kurşun yağdıran FETÖ’cü gladyo artıkları, yıllarca NATO karargahlarında himaye görmüş, terfi almış, kritik yerlere atanmış hainlerdi. NATO ülkeleri, bu darbe girişimini lanetlemekte bile ağırdan aldılar. Daha da vahimi, bu hainlerin önemli bir kısmı halen NATO ülkelerinde “siyasi sığınmacı” statüsünde korunmaktadır. Yunanistan’da, Almanya’da, Belçika’da darbecilere kucak açanlar, Türkiye’ye “müttefikiz” demeye nasıl cüret edebilmektedir?
Yetmez mi? Uğur Mumcu… Kalemiyle emperyalizmin ve işbirlikçilerinin üzerine yürüyen bir aydındı. Suikastında kullanılan C-4 tipi plastik patlayıcının, NATO’nun kontrgerilla ve “Stay Behind” teşkilatlarının envanterindeki malzemeyle aynı olması, sıradan bir ayrıntı değil; bir devlet sırrının, bir suikast silahının, müttefik eliyle katle dönüştüğünün kanıtıdır. 6-7 Eylül olayları, Eşref Bitlis Paşa’nın uçağına yapılan sabotaj, Gün Sazak, Hamit Fendoğlu, Çetin Emeç, Abdi İpekçi, Onar Kutlar, Ümit Kaftancıoğlu, Necip Hablemitoğlu, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Kaşif Kozinoğlu, Turan Dursun, Bahriye Uçok, Ispartada bilimcilerimizin bindiği uçak, Libya Uçağı, Azerbaycanda düşürülen Türk Askeri uçağı ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun Helikopterinin düşürülmesi, Cem Ersever’in infazı, Cahit Orhan Tütengil dönemi suikastleri ve Türk gençlerinin kışkırtılarak ve arkadan organize edilerek sağ-sol, ülkücü – devrimci diye bir birlerini katlettirme olayları … TSK ya karşı Ergenekon ve Balyoz benzeri yargılamalar ve kumpaslarla .. işlenen suç ve cinayetler….Bu cinayetler, Türk devletinin derin aklını hedef alan, bizi savunmasız bırakmak isteyen sistemli bir tasfiyenin halkalarıdır. Oklar her seferinde aynı adresi göstermiştir: Devletin içine çöreklenmiş, NATO’dan beslenen Gladyo yapılanması.
Bölücü Terörün Seri Numarasındaki İhanet
Bölücü terör meselesi, NATO’nun Türkiye’ye bakışının turnusol kâğıdıdır. 1980’lerden itibaren PKK’nın eline geçen silahların menşeini araştırdığınızda, karşınıza çıkan adresler tesadüf değildir: NATO üyesi ülkeler ve doğrudan ABD. O silahların seri numaraları, soğuk bir gerçeği haykırır: Terör örgütü, emperyalist aklın taşeronudur. Bugün Suriye’nin kuzeyinde, sözde DEAŞ’la mücadele bahanesiyle PYD/YPG’yi “benim kara gücüm” diyerek donatan, havadan koruyan, maaş veren, eğiten doğrudan ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı değil midir? Bu yapılan, bir müttefike değil, olsa olsa yok edilmek istenen bir hedefe yapılır. Kırk bin şehidimizin kanı, Lice’de, Çukurca’da, Gabar’da, Hendek operasyonlarında toprağa düşen her bir evladımızın ahı, o teslim edilen kamyonlar dolusu silahın, havan topunun, omuzdan atılan füzenin namlusundadır. NATO’nun himayesi altında olmasa, Kandil’deki terör baronları on yıllarca nasıl barınabilir, Suriye’deki uzantıları nasıl bir “terör devleti” kurma hayali kurabilirdi?
Büyük Ortadoğu Projesi ve Kuşatma Üsleri
Soğuk Savaş bittiğinde, NATO ve ABD için Türkiye’nin “Sovyetlere karşı ileri karakol” misyonu sona erdi. O tarihten itibaren Türkiye, kontrol altında tutulması, hatta mümkünse parçalanması gereken bir “jeopolitik sorun” olarak kodlandı. Bunun yol haritası, Büyük Ortadoğu Projesi’dir. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın “22 İslam ülkesinin sınırları değişecek” sözü, bugün yaşadıklarımızın kehaneti değil, açık ilanıydı. Haritayı yırtıp Sykes-Picot’yu yeniden çizme hedefinin merkezinde, etnik ve mezhepsel fay hatlarıyla parçalanmak istenen Türkiye Cumhuriyeti vardı. Bu projenin eşbaşkanı olmakla övünen ve ABD nin darbeci sicilli büyükelçisi Morton Abromowitz tarafından devşirilen şahıs olan R.T. Erdoğan bilerek, ülkeyi bu girdabın tam ortasına çekiyordu.
Bugün etrafımıza bakın. Batı Trakya’da Dedeağaç’ta kurulan ve açıkça Ege’deki dengeleri değiştirmeyi hedefleyen ABD üssü, Yunanistan’ın Girit Adası’ndaki devasa NATO tesisleri, Suriye’nin kuzeyinde terör koridorunu garanti altına almak için kurulan onlarca askerî nokta ve Irak’taki yapılanma… Bütün bu üsler zinciri, Türkiye’yi korumak için mi, yoksa dört bir yandan kuşatmak, jeopolitik hareket kabiliyetini sıfırlamak, en küçük bir çıkışında boğazını sıkmak için mi? Bu sorunun cevabını, İncirlik’teki uçuş izinlerini bizden sorma gereği duymayan zihniyette, Kıbrıs’ta çözümsüzlüğü körükleyen Rum-Yunan ikilisine verilen sınırsız destekte aramak gerekir. Bunlar müttefiklik değil, düpedüz stratejik kuşatma ve işgal hukukudur.
Soğuk Savaş Sonrası Yeni Görev: Doğrudan Yıkım
1991’de Sovyetler Birliği dağılınca NATO’nun asıl düşmanı ortadan kalktı. Doğal olarak “Artık kime karşı savunma yapacağız?” sorusu ortaya çıktı. NATO kendini feshetmek yerine “terörle mücadele” ve “kriz yönetimi” gibi yeni görevler icat etti. Artık gizli ordularla diğer ülkeleri içeriden karıştırmak yerine, onları doğrudan havadan bombalamaya ve hükümetleri devirmeye başladılar. Bu insani müdahale kılıflı operasyonlarda on binlerce sivil öldü, ülkeler yaşanamaz hale geldi.
NATO, 1999 yılında Yugoslavya’yı tam 78 gün boyunca aralıksız bombaladı. Üstelik bunu Birleşmiş Milletler’den hiçbir onay almadan yaptı. NATO, kendi pilotları zarar görmesin diye uçakları 5 kilometre gibi çok yüksek bir mesafeden uçurdu. Bu yüzden hedefler karıştırıldı ve sadece NATO bombalarıyla en az 500 sivil hayatını kaybetti.
11 Eylül saldırılarından sonra NATO, “terörle savaş” bahanesiyle Afganistan’ı işgal etti. Dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Afganistan, 20 yıl boyunca bitmek bilmez bir savaş alanına dönüştü. Sadece doğrudan saldırılarda bile 70 bine yakın sivil hayatını kaybetti. En korkunç savaş suçlarından biri Kunduz’da yaşandı. Sınır Tanımayan Doktorlar’a ait hastanenin haritadaki yeri, Amerikan ordusuna önceden defalarca bildirilmiş olmasına rağmen Amerikan savaş uçağı, buradaki hastaneyi tam bir saat boyunca bombaladı. On dördü doktor, aralarında çocukların da olduğu 42 masum insan yaşamını yitirdi.
2011’de Libya’da Arap Baharı isyanlarında Muammer Kaddafi yönetimi ile isyancılar arasında iç savaş çıktı. NATO, Birleşmiş Milletler’in sivilleri koruma kararını bahane ederek Libya’ya hava operasyonu başlattı. Ancak sivilleri korumak için başlayan bu operasyonun asıl amacı hızla değişti. NATO, adeta isyancıların hava kuvveti gibi davranarak 7 ay boyunca ülkeyi bombaladı. Hedef, Kaddafi’yi devirmek ve ülkenin altyapısını çökertmekti. Kaddafi linç edilerek öldürüldü ve Libya tamamen parçalandı. Ülke; İslami terör örgütlerinin, birbiriyle çatışan silahlı grupların ve hatta köle pazarlarının cirit attığı bir yere dönüştü, devlet tamamen çöktü.
Hasmına Yapılmayan Yaptırım: Ambargolar ve Tehditler Silsilesi
Müttefikin tanımı, çıkar ortaklığı ve dayanışmadır. Peki NATO ve ABD Türkiye’ye ne yaptı? Kıbrıs’ta soydaşlarımızı Rum-Yunan zulmünden ve katliamından kurtarmak için 1974’te uluslararası antlaşmalardan doğan meşru hakkımızı kullandık; bize karşı silah ambargosu uyguladılar. Millî savunma sanayimizi bu ambargolarla boğmaya çalıştılar. Aselsan’dan Roketsan’a, bugün gurur duyduğumuz ne kadar millî savunma şirketimiz varsa, hepsi o ambargonun duvarına kafa tutarak doğdu. Bu ambargo, sadece silah satışının kesilmesi değil, yedek parçaların dahi verilmemesiyle ordumuzun hareket kabiliyetini felç etme girişimiydi.
Hava savunma sistemimizi güçlendirmek, millî bekamızı sağlama almak için Rusya’dan S-400 sistemini tedarik ettik. Karşılığı ne oldu? Bizi F-35 Müşterek Taarruz Uçağı projesinden attılar, milyarlarca dolarlık ödememize el koydular ve CAATSA yaptırımlarıyla hasım devlet muamelesi yaptılar. Terörle mücadelede en ufak bir operasyon yapsak, ABD Kongresi’nden kınama, tehdit ve yaptırım paketleri peş peşe gelir. İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği sürecinde, “PKK’yı himaye etmeyi bırakın, teröristleri iade edin” dedik; bizi aylarca oyaladılar, pazarlık konusu yaptılar. Soruyorum: Düşman böyle yapar, peki müttefik böyle yapar mı? Yapıyorsa, aradaki fark nedir? Tek fark, müttefik maskesinin ardına saklanarak zehrini daha sinsice akıtmasıdır.
Teslimiyetin Adı ve Kemalist Mirasa İhanet
Asıl yaralayıcı ve öfke uyandırıcı olan, bu ağır tablo karşısında Türk siyasetinin düştüğü utanç verici atalettir. NATO, Türkiye’nin ev sahipliğinde toplanacak; fakat ne iktidardan ne de muhalefetten gür bir ses yükselip “Bu katil yapı bu topraklarda ne arıyor? Hesap vermeden bu ülkeye adım atamazsınız!” diyemiyor. Bu korkunç suskunluk, boyun eğmenin, emperyalist vesayeti içselleştirmenin ve milletin hissiyatından kopuşun açık itirafıdır. Sanki hepsi, Washington’daki ve Londra’daki efendilerinin önünde el pençe divan durmuş, görev bekliyor. Bu teslimiyet psikolojisi, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bize miras bıraktığı en yüce ilkeye, “Tam Bağımsızlık” şiarına vurulmuş en ağır ihanettir.
Unutmayalım ve unutturmayalım: Bu Cumhuriyet, tıpkı 1919 öncesinin çürümüş, hasta, işbirlikçi ve mandacı Osmanlı yönetimine karşı isyan edilerek kuruldu. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıktığında yaktığı kurtuluş meşalesi, sadece işgal ordularına karşı değil, aynı zamanda emperyalizme teslimiyeti hüner sanan çağdışı ve çürümüş zihniyete karşıydı. Bugün, yüz yılın sonunda, AKP ve onu oluşturan siyasal akıl, aynen o karanlık dönemin mandacı zihniyeti gibi, ülkeyi adım adım emperyalist sisteme yeniden eklemlemek, vesayet zincirlerini millî irade kılıfıyla yeniden takmak için çalışıyor. Bugün Türkiye’deki. NATO’cular: açılım ve yeni Anayasa adı altında NATO’nun aktif elemanları olarak hem iktidar hemde muhalefetteki gladyo yapılanması vasıtasıyla, gladyo örgütü PKK ve liderini meşrulaştırmaya ve Türkiye Cumhuriyet’ini tasfiye etmeye çalışıyorlar. Oysa bu Cumhuriyet, Kemalist Devrimlerin aydınlık rotası üzerine, tam bağımsız, kayıtsız şartsız egemen bir Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak kuruldu. Bu temel ilkeden bir adım geri atmak, şehitlerimizin kemiklerini sızlatmak, Gazi’nin manevi hatırasına ihanet etmektir.
Ya İstiklal, Ya İzale
Uluslararası kapitalist sistemin ve sermayenin güvenliği için sadece IMF gibi ekonomik kurumlar yeterli değildi; bu mimarinin silahlı kalkanı olarak NATO inşa edildi. NATO’nun asıl amacı, SSCB tehdidinden ziyade Batı bloğundaki olası sosyalist uyanışları ezmekti. Bu uğurda kurulan Gladio ve Kontrgerilla gibi gizli ordular; İtalya’dan Türkiye’ye uzanan bir güzergâhta işçi hareketlerini, sendikaları ve komünistleri iç tehdit sayarak sokaklarda kanlı bir savaş yürüttü. Bu vahşet NATO sınırlarını da aşarak, Latin Amerika’daki Kondor Operasyonu ve Endonezya’da milyonlarca komünistin katledilmesiyle küresel bir boyuta ulaştı. Tüm bu operasyonlar “Özgür Dünyayı Savunuyoruz!” ambalajıyla sunulsa da asıl korunan şey, ABD hegemonyası ve sermayenin kesintisiz işleyişiydi.
NATO bizim müttefikimiz değildir. NATO, emperyalist ülkelerin, başta ABD olmak üzere, dünyayı tahakküm altında tutmak için kullandığı askerî bir sopadır. NATO, Türkiye’yi etnik ve mezhepsel fay hatlarından bölme projesinin ortak karargâhıdır. NATO, kırk yıldır evlatlarımızı şehit eden, anaları ağlatan bölücü terörün ana sponsorudur. Türkiye’nin bu yapıda, bu katiller ittifakında artık bir saniye bile işi kalmamıştır. Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi, NATO’nun savaş karargâhlarında değil; kendi vatan toprağına sahip çıkan, caydırıcı ve tam bağımsız bir millî orduyla sağlanır. Bu sulh, ABD’nin icazetiyle değil, komşularıyla çıkar birliğine dayanan, onurlu, bağımsız bir dış politikayla korunur. Bu yapıdan derhal çıkılmalı; İncirlik başta olmak üzere topraklarımızdaki tüm yabancı askerî üs ve tesisler kapatılmalı; millî güvenlik mimarimiz, yalnızca bu milletin iradesinden güç alan Ankara’da, tam bağımsızlık ruhuyla yeniden inşa edilmelidir.
Liderler gelir geçer, imzalanan gizli mutabakatlarla topraklarımıza yerleştirilen üsler ve askerler direnişe kadar veya kapatılana kadar kalır. İktidarlar değişir ama zihniyet değişmezse, emperyalizme bağımlılık sürer. Ya bu esaret zincirini kıracağız, ya da tarihin ve bu toprakları bizlere vatan kılan aziz şehitlerimizin huzurunda affedilmeyeceğiz. Böylesi karanlık ve kanlı bir geçmişi olan bir savaş makinesinin Ankara’da ağırlanması, barışın değil olsa olsa yeni felaketlerin habercisi olabilir.
Karar ver Türkiye: Katille aynı çatı altında yaşamaya, onunla aynı masaya oturmaya, ondan medet ummaya devam mı edeceğiz? Yoksa, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün anti-emperyalist duruşuyla, kan ve barutla kurduğu tam bağımsız Türkiye’yi, yeni bir ruhla ve sarsılmaz bir iradeyle yeniden mi ayağa kaldıracağız? Sözde kalan hamaset değil, özde bir millî silkiniş ve kararlılık bekliyor bu aziz millet
Kaynakça
· ABD’nin terör örgütleriyle ilişkilerine dair resmî belgeler için: CENTCOM Press Releases & U.S. Department of Defense, Operation Inherent Resolve Reports (2015-2024).
· 12 Eylül 1980 Darbesi ve NATO bağlantısı için: Mehmet Ali Birand, 12 Eylül: Türkiye’nin Miladı, Doğan Kitap; Emin Çölaşan, 12 Eylül: Özal Ekonomisinin Perde Arkası.
· Gladyo yapılanması ve Avrupa’daki gizli ordulara dair temel kaynak: Daniele Ganser, NATO’nun Gizli Orduları: Gladio Operasyonları ve Avrupa’da Devlet Terörü, çev. G. Karadağ, Destek Yayınları, 2012.
· Belçika’daki Brabant Canileri ve NATO bağlantısı için: Ganser, 2012, s. 50.
· Münih Oktoberfest bombalaması ve Heinz Lembke bağlantısı için: Ganser, 2012, s. 355.
· Nazi subaylarının NATO’ya entegrasyonu ve Schnez-Truppe için: Ganser, 2012; ayrıca CIA ve MI6’nın “Stay Behind” ağlarına dair arşiv belgeleri.
· Türkiye’de Kontrgerilla faaliyetleri ve faili meçhul cinayetler için: TBMM Araştırma Komisyonu Raporları; Uğur Mumcu, Rabıta ve Kürt-İslam Ayaklanması, um:ag Yayınları.
· Büyük Ortadoğu Projesi ve sınır değişikliği açıklamaları için: Condoleezza Rice’ın 2003-2006 yılları arasındaki resmî konuşmaları ve ABD Dışişleri Bakanlığı arşivleri; Ralph Peters, “Blood Borders”, Armed Forces Journal, 2006.
· Yugoslavya’nın bombalanmasına dair: İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch), Civilian Deaths in the NATO Air Campaign, 2000.
· Afganistan’daki sivil kayıplar ve Kunduz Hastanesi bombalaması için: Birleşmiş Milletler Afganistan Yardım Misyonu (UNAMA) raporları; Sınır Tanımayan Doktorlar (Médecins Sans Frontières), Kunduz Hospital Attack Investigation Report, 2015.
· Libya müdahalesi ve sonrasına dair: Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi Raporları; Amnesty International, Libya: The Forgotten War, 2015.
· Bretton Woods sistemi ve IMF-Dünya Bankası’nın kuruluşu için: Benn Steil, The Battle of Bretton Woods, Princeton University Press, 2013.
· Marshall Planı ve Truman Doktrini için: Michael J. Hogan, The Marshall Plan: America, Britain and the Reconstruction of Western Europe, 1947-1952, Cambridge University Press, 1987.
· S-400 krizi ve CAATSA yaptırımlarına dair resmî süreçler: U.S. Public Law 115-44, Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act (CAATSA); ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye’ye yönelik 2020 tarihli yaptırım bildirimi.
· Yunanistan’daki 1967 darbesi ve NATO’nun Prometheus Planı için: Ganser, 2012; ayrıca Andreas Papandreou, Democracy at Gunpoint: The Greek Front, 1970.
· Atatürk’ün “Tam Bağımsızlık” ilkesi ve anti-emperyalist duruşu için: Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk (1919-1927).