Blog

  • ABD ordusu doğruladı: Yepyeni F-35 savaş uçakları radarsız teslim edildi

    ABD ordusu doğruladı: Yepyeni F-35 savaş uçakları radarsız teslim edildi

    Hayalet savaş uçaklarının radarla donatılmasının 2028’e kadar sürmesi bekleniyor.

    Daha Şubat 2026’da, en yeni F-35’lerin radarsız olarak teslim edildiğine dair söylentiler ortaya çıkmıştı. O dönemde ABD Hava Kuvvetleri bu iddiaları kesin bir dille reddetmişti. Ancak artık durum resmileşti: Bu hayalet savaş uçaklarından bir kısmı, üretici firma Lockheed Martin tarafından radarsız olarak teslim edildi.

    Bu bilgi, *The War Zone* (TWZ) tarafından aktarıldığı üzere, F-35 Ortak Program Ofisi (JPO) Başkanı Korgeneral Gregory Masiello’dan geldi. JPO, ABD ordusunun tüm kuvvetlerindeki F-35 filosunun yönetiminden sorumludur. Masiello, bir komite oturumu sırasında Senatör Mark Kelly tarafından F-35’lerin durumuyla ilgili sorulara yanıt verdi.

    ABD Deniz Piyadeleri, radarsız F-35’ler teslim aldı.

    “Deniz Piyadeleri radarsız uçaklar teslim aldı. Bu doğru mu?” diye soruyor Kelly. Masiello, “ABD Deniz Piyadeleri için, üzerinde radar takılı olmayan altı uçağı teslim aldık. Bu doğru,” diye yanıtlıyor.

    Masiello bunun nedenini de doğruluyor: yeni AN/APG-85 radarı. Bu sistem yıllardır gecikmelerle boğuşuyor. Mevcut planlara göre, halihazırda F-35’lerde kullanılan AN/APG-81 radarının yerini alacak olan AN/APG-85’in teslimatı en erken Nisan 2028’de gerçekleşecek. Sonuç olarak, F-35’ler yaklaşık iki yıl boyunca yalnızca çok sınırlı bir harekat kabiliyetine sahip olacak.

    Radarsız bir F-35 gerçekten de harekat kabiliyetine sahip mi?

    Kelly, “Bu uçakların radar olmadan tam anlamıyla operasyonel olmadığını varsayıyorum, değil mi?” diye soruyor. Masiello, “Tam anlamıyla operasyonel sayılabileceklerini sanmıyorum,” diye yanıtlıyor. Kelly, ” ‘Sanmıyorum’ mu diyorsunuz? Radarı olmayan bir F-35’in tam anlamıyla operasyonel bir uçak olabileceği bir senaryo hayal bile edemiyorum,” diyerek itiraz ediyor; ancak Masiello’dan bir yanıt alamıyor.

    Radarı olmayan modern bir savaş uçağı fiilen “kör” sayılır; pilotun ya görsel olarak uçması ya da —eğer mevcutsa— kızılötesi tabanlı elektro-optik hedefleme ve nişan alma sistemleri gibi diğer sistemlere bel bağlaması gerekir. Yine de F-35, radar olmaksızın —en azından temel düzeyde bir kapasiteyle— görevlerde kullanılabilir. Çok İşlevli Gelişmiş Veri Bağı (MADL) sayesinde, uçakların MADL menzili içinde kalmasını sağlayacak kadar yakın bir formasyonda uçulması koşuluyla, radar donanımlı bir F-35’ten radar verisi alabilir.

    Bununla birlikte, sürekli olarak formasyon halinde uçmak, tespit edilme olasılığını artırdığı için bir risk oluşturabilir. Örneğin çatışma sırasında, lider uçağın karşı tedbirleriyle rotasından saptırılan bir füze, hemen ardından yakınında uçan ikinci bir F-35’e kilitlenebilir. Ayrıca, her uçak kendi radarıyla donatılmadığı için taktiklerin de buna göre uyarlanması gerekir.

    Buna ek olarak, F-35’in radarı, uçağın elektronik harp yeteneklerinde kilit bir rol oynar. Tek bir büyük anten yerine yüzlerce küçük antenden oluşan bir AESA radarı olarak bu sistem, tıpkı bir sinyal karıştırıcı (jammer) gibi işlev gören, hedefe yönelik ve yüksek güçlü darbeler yaymak için kullanılabilir. Bu özellik, radar güdümlü füzelerin veya hava gözetleme sistemlerinin “kör edilmesini” sağlar. Radar olmadan bu koruyucu önlem kaybedilmiş olur.

    Eski radar neden kurulmuyor?

    F-35’lerin radarsızken de uçuşa elverişli kalmalarını sağlamak amacıyla, uçakların burnuna balast yerleştiriliyor. Bu uygulama, eksik olan AN/APG-85 radarının ağırlığını telafi ederek uçağın uçuş karakteristiklerini koruyor. Radarsız uçmak yerine, daha eski model olan AN/APG-81’i monte etmek daha mantıklı olmaz mıydı?

    Bu kesinlikle daha mantıklı olurdu ancak daha maliyetli bir seçenekti. AN/APG-85’in F-35’e monte edilmesi için gereken donanım, AN/APG-81 ile uyumlu değildir. “Block 4” konfigürasyonuyla halihazırda teslim edilmekte olan “Lot 17” kapsamındaki yeni F-35’ler “Block 3” standardındaki AN/APG-81 radarıyla donatılsaydı, bu durum teslimat takvimlerini aksatırdı. Dahası, yeni radar kullanıma hazır hale geldiğinde, kapsamlı modifikasyon işlemleri için uçakların üreticiye geri gönderilmesi gerekirdi; bu da hem zaman hem de para kaybı anlamına gelirdi.

    Üretici firma Lockheed Martin bu durumun farkında. Bir rapora göre şirket geçen yıl, hem AN/APG-81 hem de AN/APG-85 ile uyumlu bir radar montaj sistemi geliştirebileceğini belirtmişti. Ancak bu sistem, teslimatlarına 2028’de başlanması planlanan F-35 partisinin yer aldığı “Lot 20” aşamasına kadar hazır olmayacaktı; ki o tarihe gelindiğinde AN/APG-85’in de halihazırda kullanıma sunulmuş olması bekleniyor.

    Muhtemelen tüm F-35 modelleri etkileniyor.

    Masiello, Deniz Piyadelerinin radarsız uçaklarının hangi F-35 tipine ait olduğunu belirtmedi. ABD Deniz Piyadeleri hem dikey kalkış ve iniş (VTOL) yapabilen F-35B’yi hem de uçak gemisi tabanlı F-35C varyantını kullanıyor. Daha önce radarsız F-35B’ler hakkında söylentiler çıktığı için, bunların büyük olasılıkla ikincisi olduğu düşünülüyor.

    Lot 17 ve sonrasındaki ABD silahlı kuvvetleri için üretilen jetler Block 4 platformuna dayandığı için, sadece Deniz Piyadeleri değil, ABD Hava Kuvvetleri (F-35A) ve ABD Donanması (F-35C) da başlangıçta radarsız yeni hayalet savaş uçaklarını alacak gibi görünüyor. Yabancı müşteriler bundan etkilenmiyor, çünkü şu anda sadece ABD’nin AN/APG-85 radarı ile donatılmış F-35’leri alması planlanıyor.

    Yetersiz soğutma kapasitesi.

    Yeni radarların teslimatı gecikirse, bir sonraki sorun kaçınılmaz görünüyor. Kelly, AN/APG-85’in tam işlevselliğe ulaşması için F-35’in sağlayabileceğinden daha fazla soğutma gücüne ihtiyaç duyduğunu duyduğu için, Blok 4 F-35’in soğutma kapasitesi hakkında bilgi istiyor. Masiello, “Bunu kademeli olarak artırmaya çalışıyoruz ve termal yönetim sistemi için uygun fiyatlı bir yükseltme bulmak üzere devam eden bir programımız var” diyor. Bununla birlikte, ilk büyük termal yönetim yükseltmesinin en erken 2031 yılına kadar, “Motor Çekirdeği Yükseltmesi”nin bir parçası olarak -yani yeniden tasarlanmış bir motor olarak- gerçekleşmesi beklenmiyor.

    Bu durumun AN/APG-85’i nasıl etkileyeceği konusunda ayrıntı vermeyi reddetti. Gizli olmayan bir duruşmada radarın performansı hakkında herhangi bir bilgi veremedi. AN/APG-85 hala gizli olduğu için, selefine göre neleri daha iyi yapabileceği konusunda somut bir bilgi yok. Genel olarak, AN/APG-85’in hem havada hem de yerde nesneleri tespit etmede (Sentetik Açıklıklı Radar – SAR olarak), yüksek çözünürlüklü yer taramaları yapmada ve elektronik savaş aracı olarak daha yüksek performans göstermesi bekleniyor.

    F35 B

    Selen Atasoy

    Not: 

    Bu şeytani Trump, 7-8 Temmuz da bu eski uçakları bize zorla satmaya çalışacak..! Ancak sorun yedek parçalarda ve bunlar çok pahalı.

    Dahası, ABD keyfi olarak uçağın havalanmasini nı reddedebilir. Sorunlar bitmek bilmez.

    İsviçreliler, havada geçirdiği zamandan daha fazla zamanı yerde geçiren bu işe yaramaz uçağı satın alacak kadar aptal. Bu da devletlerin zaten bu uçağı satın aldığını doğruluyor.

     Tipik Amerikan ürünleri, hatta arabalar bile, kalitesizdi.

    ABD füzelerinin hedeflerini vurması mucize gibi. :))

    F-35’lere bu kadar para harcamak tam bir para israfı ve aptallık.

    Eğer Türkiye bu anlaşmayı Trump’ı memnun etmek için imzalarsa, Amerika cehenneme gitsin, imzalayanlarda.

     Bu bardağı taşıran son damla olur.

    Eğer Trump bu satış dalgasıyla Amerikan borsasını kurtarmayı amaçlıyorsa, umarım hepsi yerin dibine batar.

    Trump, kendi yöntemleriyle Türkleri aptal yerine koyuyor.

  • Kahkaha 15 milyon yıldır var

    Kahkaha 15 milyon yıldır var

    Sadece insanlar değil, goriller, şempanzeler, bonobolar ve orangutanlar da gülerler ve aynı tutarlı temel ritimle gülerler. Bir çalışma, bu ortak kahkaha yapısının en az 15 milyon yıllık olduğunu gösteriyor. İnsanlar bunu geliştirmiş ve ondan dil geliştirmişlerdir.

    Gülme insan icadı değildir. İnsanların yanı sıra, diğer tüm büyük maymunlar da güler. Ve hatta benzer durumlarda gülerler: oyun oynarken, gıdıklanırken ve sosyal etkileşimler sırasında. Bu da gülmeyi, yaşayan tüm büyük maymun türlerinde korunmuş birkaç seslendirmeden biri yapar.

    İşte bu yüzden gülme bilim için çok ilgi çekicidir. Geçmişe açılan bir pencere gibidir ve büyük maymunların atalarının nasıl iletişim kurduğunu ve insan dilinin evrim sürecinde basit seslendirmelerden nasıl geliştiğini keşfetmemize yardımcı olur.

    Orangutanlar, büyük maymunlar arasında en yavaş ve en monoton şekilde gülerler.

    Tüm büyük maymun türleri karşılaştırıldığında

    İki İngiliz üniversitesinden bir araştırma ekibi bu konuyu daha yakından inceledi ve ilk kez, yaşayan beş büyük maymun türünün (orangutanlar, goriller, bonobolar, şempanzeler) ve insanların kahkahalarını sistematik olarak karşılaştırdı. Araştırmacılar bulgularını “Communications Biology” dergisinde yayınlanan yeni bir çalışmada sunuyorlar.

    Ekip, altı ay ile yedi yaş arasındaki dört orangutan, iki goril, üç bonobo, dört şempanze ve dört insan çocuğunun ses kayıtlarını analiz etti. İki durumu karşılaştırdılar: sosyal oyun ve gıdıklama. Toplamda, ekip 140 kahkaha sekansını değerlendirebildi ve sesler arasındaki zaman aralıklarını analiz edebildi.

    Warwick Üniversitesi’nden (İngiltere) primatolog ve çalışmanın baş yazarı Chiara De Gregorio, ORF Wissen ile yaptığı bir röportajda, “Hayvanlar, tanıdıkları ve güvendikleri kişiler tarafından, örneğin hayvanat bahçesi görevlileri tarafından gıdıklandı. Çünkü büyük maymunlar arasında bile kural şudur: Eğer bir yabancı sizi gıdıklamaya çalışırsa, genellikle çok hevesli olmazsınız,” diye açıklıyor.

    Eşit ritim

    Analizin temel bulgusu: İncelenen tüm türlerin kahkahaları aynı tutarlı temel ritmi izliyor – uzmanlar buna izokroni diyor. Bu, bireysel kahkaha seslerinin düzenli ve tutarlı aralıklarla birbirini takip ettiği anlamına geliyor. De Gregorio, “Bizim kahkahamız ve şempanzelerin, bonoboların, gorillerin ve orangutanların kahkahaları aynı temel ritmik yapıya sahip – tıpkı bir saatin veya metronomun tıkırtısı gibi,” diyor.

    Araştırma ekibine göre, kahkahadaki izokroni muhtemelen tüm büyük maymunların son ortak atasından beri – yani en az 15 milyon yıldır – var olmuştur.

    Daha hızlı ve daha esnek

    Büyük maymunların hepsinde kahkahanın temel yapısı ne kadar benzer olsa da, evrim süreci boyunca değişmiştir. Analizler net bir eğilim ortaya koymuştur: Bir tür insanlara ne kadar yakınsa, kahkahası o kadar hızlı ve çeşitli olur. İncelenen türler arasında en uzak akraba olan orangutanlar en yavaş ve en tekdüze şekilde gülerler. İnsanlarla çok yakın akraba olan şempanzeler ve bonobolar ise insan kahkahasına çok daha yakın bir şekilde gülerler. İnsanlar bu evrimsel gelişmenin zirvesindedir.

    Bonobolar ve şempanzeler insan kahkahasına en çok benzeyen hayvanlardır.

    akrabalarımız bir anlamda kahkaha ritimlerine programlanmışken, biz bunu değiştirebiliyoruz. Daha hızlı veya daha yavaş gülebiliyoruz; diğer büyük maymunlarda olmayan bir değişkenlik söz konusu,” diye açıklıyor De Gregorio.

    Özellikle dikkat çekici olan: Sadece insanlar kahkahalarını duruma göre aktif olarak uyarlıyor. Gıdıklandıklarında oyun oynarken olduğundan daha hızlı gülüyorlar; bu, incelenen diğer hiçbir türde böyle değildi. De Gregorio bunu insan toplumlarının sosyal karmaşıklığına bağlıyor: “Çok önemli bir kişinin önünde yapılan küçük, kibar bir kahkaha, arkadaşlarla otururken yapılan kahkahadan insanlara tamamen farklı geliyor. Çok karmaşık bir sosyal ortamda o kadar çok şey için kahkaha kullanıyoruz ki, zamanla onu duruma uyarladık.”

    Kahkahalardan dile

    Peki kahkahanın dilin kökeniyle ne ilgisi var? Primatologlara göre, ilk başta tahmin edilebileceğinden daha fazla ilgisi var. Sesleri esnek, hızlı ve duruma bağlı olarak kontrol edebilme yeteneği, dil için temel bir ön koşuldur ve bu yetenek, insan evrimi boyunca kademeli olarak gelişmiş gibi görünüyor.

    “Diğer primatların ses yollarının konuşmaya benzer sesler üretememesi söz konusu değil. Sorun daha ziyade kontrolle ilgili; ağzımızı ve dilimizi hassas bir şekilde kontrol edebilme şeklimizle ilgili. Kahkahanın evrim boyunca nasıl daha değişken hale geldiğini gördüğümüze göre, bu da muhtemelen daha büyük ses kontrolünün gelişmesiyle ilgili.”

    Daha kapsamlı araştırmalara ihtiyaç var

    Araştırma ekibinin bulguları, bu ses kontrolünün ani bir evrimsel sıçrama değil, uzun ve kademeli bir sürecin sonucu olduğunu gösteriyor. “İnsan atalarımızın zaten ses kontrolüne sahip olmaları, ancak bunun henüz tam olarak gelişmemiş olması -bizimle modern maymunlar arasında bir yerde- oldukça olası. Bu, atalarımızın nasıl iletişim kurmuş olabileceğini ve nihayetinde insan dilinin ortaya çıkmasına neyin yol açtığını hayal etmemize yardımcı oluyor.”

    Bu nedenle araştırma ekibi, mevcut çalışmayı dilin kökenlerini daha iyi anlamaya yönelik bir tür ilk adım olarak görüyor. Ancak De Gregorio’ya göre, bulguları doğrulamak için önümüzdeki yıllarda daha büyük örneklem boyutlarıyla daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.

    Kahkaha Nasıl Bağlantı Kurar?

    Kahkaha insanları bir araya getirir: insanlar başkalarıyla sosyal bağlar kurmak için gülerler. Viyana Üniversitesi’nde yürütülen bir araştırma projesi, iki kişinin güldüğünde beyinlerinin nasıl ve ne ölçüde senkronize olduğunu inceliyor.

    Maymunların bile mizah anlayışı var.

    Yeni bir araştırmaya göre, ilkel bir mizah biçimi olan birbirleriyle alay etme davranışı en az 13 milyon yıl önce başladı. Uluslararası bir araştırma ekibi, orangutanlarda, şempanzelerde, bonobolarda ve gorillerde alay etme davranışını belgeleyerek mizahın tarihini izlemeyi başardı.

    İnsanlar Maymunları Taklit Ediyor

    İnsanlar sosyal varlıklardır: Başkaları güldüğünde, genellikle onlar da gülerler. Uzmanlar ilk kez bu türler arası “bulaşmayı” incelediler: İnsanlar mutlu veya kızgın maymunları gördüklerinde, yüz ifadelerini kendiliğinden ve bilinçsizce taklit ettiler.

    Selen Atasoy

    Bence kadınlar erkeklerden daha çok gülüyor.Akşamları yürüyüşe çıktığımda, açık pencerelerden futbol maçının sesini duyabiliyorum.Kimsenin yüksek sesle güldüğünü duymadım.

    Bence erkekler futbol izlerken derin bir sessizliğe bürünüyorlar. Gülümsemek yerine tansiyonları yükseliyor. :))

  • NATO – OTAN

    NATO – OTAN

              Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkenti Ankara’da NATO Genel Kurul Toplantısı’nın yapılacak olması nedeni ile; Ankara’da yapılan imar düzeltmeleri, yol çalışmaları, uçak ve karayolu ulaşımı, günlük yasak ve düzenlemeler dışında, bu kuruluş hakkındaki temel bilgileri hatırlamakta yarar vardır.
              NATO; 4 Nisan 1949’da Washington DC’de 12 ülke tarafından imzalanan Kuzey  Atlantik Antlaşmasına dayanarak kurulan uluslararası bir askeri ittifaktır.
              Bu kuruluşun adı Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü ve kısaltılmış adı NATO  olup; İngilizce adı: North Atlantic Treaty Organization NATO ve Fransızca adı: Organisation du Traité de l’Atlantique NordOTAN’dan oluşmaktadır.
              NATO’nun merkezi, örgütün Kuzey Amerika ve Avrupa‘daki 32 üyesinden biri olan Belçika‘nın başkenti Brükselde bulunmaktadır. Tüm NATO üyelerinin toplam askerî harcaması, dünyadaki savunma harcamalarının %70’inden fazladır.
              İlk NATO Genel Sekreteri Lord Ismay, 1949’da yaptığı bir açıklamada örgütün amacının “Rusları dışarıda, Amerikalıları içeride ve Almanları aşağıda tutmak” olduğunu belirtmiştir. Antlaşma, üye ülkelerin kamuoylarında farklı tepkilere ve protestolara neden olmuştur.
              NATO, ilk askerî müdahalelerini 1992-1995 yıllarında Bosna-Hersek‘te ve daha sonra 1999’da Yugoslavya‘da gerçekleştirmiştir.
              Kuzey Atlantik Antlaşması’nın örgüte üye ülkelerin, silahlı bir saldırıya uğrayan herhangi bir üye ülkeye yardım etmelerini öngören 5. maddesi, NATO tarihinde ilk ve tek kez 2001’deki 11 Eylül saldırılarından sonra uygulanmıştır. New York’daki Dünya Ticaret Merkezi’nin ‘İkiz Kuleler’ olarak adlandırılan 110 katlı ofis binası ve ‘Pentagon’a yapılan saldırı sonrası yapılmıştır.
              1952’de ittifaka katılan Türkiye ve Yunanistan’ın askerî komuta yapısına nasıl dâhil edileceği konusu ABD ve Birleşik Krallık’ın başını çektiği bir dizi tartışmalı görüşmeye yol açmıştır.
              1954’te Sovyetler Birliği, Avrupa barışını korumak için NATO’ya katılması gerektiğini öne sürdü. Sovyetler Birliği’nin ittifakı zayıflatmayı amaçladığından korkan NATO ülkeleri, bu öneriyi reddetti.
              Bu aynı zamanda; Sovyetler Birliği, Macaristan, Çekoslovakya, Polonya, Bulgaristan, Romanya, Arnavutluk ve Doğu Almanya’nın imza koyduğu Varşova Paktının kurulmasını tetikledi. Böylece Soğuk Savaş‘ın iki tarafı da belirginleşti. Soğuk Savaş sonrasında  NATO (mavi) ve Varşova Paktı (kırmızı) olmak üzere iki ittifaka ayrılmıştı.
              Fransa‘nın 1966’da NATO’nun askerî kanadından çekilmesinden sonra Fransa, örgütün bütünleşik askerî komutasına yeniden katılım sağlayacağını 2009 Strazburg-Kehl zirvesinde duyurdu. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy‘nin politikaları Fransa’nın askerî pozisyonunda, ülkenin 4 Nisan 2009’da tam üyeliğe dönüşü ile sonuçlanan büyük bir değişime yol açtı; NATO’nun bütünleşik askerî komutasına tekrar katılan Fransa, bağımsız nükleer caydırıcılığını sürdürdü.
              1974’te Türkiye’nin Kıbrıs Harekâtı‘nın bir sonucu olarak Yunanistan, kuvvetlerini NATO’nun askerî komuta yapısından çekse de 1980’de Türkiye’nin iş birliği ile geri döndü.
              NATO tarihinde yapılan askeri müdahaleler; Bosna, Hersek (1994) , Kosova, Afganistan, Irak, Aden Körfezi, Libya Müdahalesi olarak özetlenebilir. 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı istila etmesinin ardından, Finlandiya ve İsveç‘teki kamuoyu, NATO üyeliğini ilk kez karşı çıkanlardan daha fazla desteklemekle birlikte, keskin bir şekilde NATO’ya katılma lehinde değiştirdi.
              Türkiye, tarihi bir toplantıya ev sahipliği yapmağa hazırlanıyor.
              İstanbul’da 2004 yılında yapılan İstanbul Zirvesi’nin ardından 22 yıl sonra, 36.NATO Zirvesi, 2026 Yılı 7-8 Temmuz tarihleri arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkenti Ankara’da yapılacak.
              İttifak Üyesi 32 Devlet ve Hükümet Başkanı’nın yanı sıra, çok sayıda davetli Lider’e, 100’e yakın Bakan’a, birçok üst düzey Diplomat’a, Uluslararası Kuruluş temsilcilerine ve binlerce yabancı konuğa ev sahipliği yapacak.
              Önemli konuların başında gelen; NATO’nun geçen yıl Lahey’de düzenlenen zirvesinde alınan tarihi kararlar ilk kez Ankara Zirvesinde belirlenerek uygulamaya geçirilecek. Ankara Zirvesi “NATO 3.0” olarak tabir edilen ve üye ülkelerin olası bir silahlı saldırıya uğramaları halinde, kendi savunma sistemlerini bireysel ve ortaklaşa olarak geliştirip kullanmalarını öngören madde detayları ile belirlenerek karara bağlanacak.
              Ama hepimiz bilmekte ve kabul etmekteyiz ki; Türkiye Cumhuriyeti; hiçbir şekilde bölünmez birlik ve bütünlüğe, demokratik, laik, Atatürk İlke ve Devrimlerine dayalı, ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ ibaresinden şaşmayan ve sonsuza kadar yaşayacak olan bir Cumhuriyet’tir. Ulusal ve Uluslararası her türlü etkinlikte bu ilke göz önüne alınacak ve korunacaktır.

    Avukat Ahmet Erdem AKYÜZ

    Yararlanılan kaynaklar: Vikipedi, Anadolu Ajansı, Wikipedia ve benzer yayın organları.

  • EVİNDE ESARET

    EVİNDE ESARET

    Bu gün gibi hatırlarım , yatılı okulda bir akşam okul müdürümüz Scott bir senaryo içinde Türkiye nin NATON ya katılımını bir skeçle bize göstermişlerdi. Cılız bir çocuğu , onu korkutanlardan  koruma için el birliği yapan birkaç kişinin üstün olduğunu gösteren bir oyun. Konuyu iyice açarsak ‘ North Atlantic Treaty Organization ‘ Kuzey Atlantik Anlaşma Organizasyonu adı altında Türkiye’nin bu senaryonun içine alınmasındaki en önemli husus ise, Rusya ya olan sınır komşuluğu olduğuna inanmaktayım. 

    Nato dan silah ve diğer savunma malzemeleri ile koruma amaçlı radar ve dinleme istasyonlarının kurulması için Türkiye görev yapacak. Biz kimi kimden koruyacağımızı pek anlamış da değildim. Amerika Rusya dan korkmakta, bu nedenle piyon olarak Türkiye’yi arada tampon olarak tutmak adına Rusya’nın hareketlerini takip etmek için kurulan 16 askeri üsten önemli olanlar Karamürsel Üssü , Perşembe Üssü , Adana Üssü ve Malatya Üssü gibi yerlere, sistemler kurulması için NATO ya alındığımızı biliyoruz. 

    Kurtuluş savaşı sonrası savunma bütçemizin yüksek olması nedeniyle böyle  bir teşkilattan faydalanmak da, Türkiye’nin işine geldiği muhakkak. Bu nedenle, bu kadar kapsamlı bir teşkilattan hem biz faydalanacaktık hem de Nato üyeleri.  Bazı savunma ihtiyaçlar hibe bazıları ise teneşir vade ile alacaktık. 

    Aslında çok mantıklı bir dayanışma olarak gözükmekteydi. 

    Biz belirlenen şahirlerde Nato Üs lerine yer tahsis ettik, aslında buralara, Nato adına  Amerikan askerleri konuçlandı. Nato ya müracaatımız ve sonrasında kabul sürecinde bir çok tavizler verildiğini hatırlarım.  Hatta Eylül 1950 de KomünistKuzey Kore nin Güney Kore’ye saldırmasına, iyi niyet olarak, yaklaşık 4500 askerimiz, KORE savaşına katılmak için Ankara dan İskenderun’a hareket ettiği gün, askerleri uğurlamaya tren yoluna kadar gidip Mehmetciğe el sallamıştık. Kimileri geri döndü, kimleri şehit oldu , kimileri ise sakat olarak gazi kaldı. Kore’ de şehit olan yaklaşık 700  askerimiz KORE topraklarına emanet ettiğimizi hatırlarım. 

    Zaman içinde Türkiye bazı askeri hareketler yapmak mecburiyetinde kaldı. Yavru vatan olarak bilinen KIBRIS ta , meşru müdafaa hakkımızı kullanırken, Nato dan yükselen bir ses ‘ Nato dan aldığınız silahları, bu maksatla kullanamazsınız‘ diye itiraz geldiğini de hatırlarım. 

    Bir başka zamanda terör örgütünün ülkemizi tehdit edercesine sınırlarda karakol basıp askerimizi  şehit ettiklerinde , kaçtıkları IRAK ve SURİYE’ de, sınır ötesinde takip eden birliklerimizin,  NATO dan alınan silahların kullanılmaması konusu çıkmıştı. Ortaya çıkan bu engellerin oluşması, NATO daki görev ve sorumlulukların kapsamının tartışma konusu olmasına sebep olduğunu hatırlarım. 

    Bir çok ülke var NATO şemsiyesinin altında ancak Rusya ile doğrudan sınırı olan çok az ülke bulunmakta. Bunlardan en başta geleni TÜRKİYE. 1974 senesinde KIBRIS barış harekatı sonrası, Türkiye ye uygulanan silah ambargosunun ana ülkelerinin başında Amerika gelmekte. Bu ambargo Türkiye için çok hayırlı olduğuna inanmaktayım.Türkiye de Savunma Sanayisine bu ambargo sayesinde başladığımızı hatırlarım. Aselsan, Roketsan , ve Tusaş gibi kurumlar kurularak dışa bağımsız savunmaya sahip olmak için atılan en önemli adımlar olduğuna inanırım.

    Yine de NATO üyeliği , her ne kadar neye yaradığına anlamadığım bir savunma işbirliği teşkilatı olmasına rağmen , bize fazla bir getirisinin olmadığına inanan insanlardanım. Bu tür bağlantıların çok iyi ve hassas kullanılması gerekir. Bu hassas dengeyi iyi kullanamazsanız, bir çok konudan mahrum kalırsınız. Gelecek nesillere sorun kalmaması için dengeleri düzgün kullanılmasında yarar olduğuna inanmaktayım. 

    Bir bana ne olur S400 leri ne için aldık, ve bunlar nerede ve ne maksatla atıl durmakta. Kullanmayacaktık da neden aldık? Aldıysak nerede kon uçlandırdık ? Bir muamma , çünkü  S400  alınınca , onlarca parçasını yaptığımız F 35 savaş uçağı yapımı projesinden çıkarıldık. Sonra döndük RUSYA ile AKKUYU nükleer santral projesi için Rusya ya Akkuyu da bir ÜS kurma müsaadesi verdik. Nükleer santral için verilen yeri koruma adına RUSYA bu limana çöküp yıllarca orada kalacağına inanmaktayım. 

    Rusya, Akdeniz de böyle bir ÜS sahibi olmak için çok fazla çaba sarf etmediği aşikar. Al S400 leri  ver AKKUYUlimanını, kuralım Nükleer santralı. Rusların Nükleer santral konusunda ÇERNOBİL santralı ile sınıfta kaldığını unutmamak gerekir. Hadi aldık ta bu S400 leri kuruldu mu ? İran la İsrail arasındaki it dalaşında, sınırlarımızı birkaç kez geçen insansız hava araçlarının engellemesinde neden kullanamadık ? Akdeniz’deki Amerikan filosu müdahale etti de bu İnsansız hava araçları vuruldu.

    Ankara da NATO zirvesi yapılacak diye harcanan 12 milyar lira, kimin bütçesinden çıkacak?  Tahmin bile edemiyorum. Bütçede para olsa iktidar partisini maddeten destekleyen şirketlere aktarırlar diye düşünmekteyim. Ankara bir hayalet şehir görüntüsüne büründü. İnsanların yaşamadığı bir kentte yabancı basın gerçekleri bulup yazmayacak mı ?  İktidar sahipleri özürlü çocuğunu misafir geldiğinde görmesinler diye  bir odaya kilitleyen aile gibi davranmakta , diye bir sözüm geldi söyledim, hem nalına hem mıhına. 

  • “Işığın Türküsü” – Ateist İlahi

    “Işığın Türküsü” – Ateist İlahi

    Sessizliğin içinden doğduk biz
    Yıldız tozundan yoğrulan iz
    Ne gökten emir, ne gizli söz
    Yolumuzu çizer akıl ve öz

    Ey sonsuz evren, karanlık ışık
    Sende başlar bütün varlık
    Korku değil bize rehber
    Gerçek, merak ve emek var

    Toprakta iz, denizde dalga
    Hayat akar kendi yolunda
    Kader yazan görünmez el yok
    Seçim bizim, gelecek çok

    Ey sonsuz evren, karanlık ışık
    Sende başlar bütün varlık
    Korku değil bize rehber
    Gerçek, merak ve emek var

    Bir kıvılcım milyar yılın
    Hikâyesi her canlıda
    Sorularla büyür insan
    Özgür düşün dünyada

    Ey sonsuz evren, derin ve geniş
    Biz de senin parçanız işte
    Tanrı değil bize rehber
    Bilim, umut ve insanlık


    Not aslında  Ateist de değilim.
    Apateistim.
    Yani UMURSAMAYANLARDANIM.

  • Ulus devlet Türkiye Cumhuriyet’inin kabotaj hakkının 100.yıldönümünde Türk denizciliği üzerine

    Ulus devlet Türkiye Cumhuriyet’inin kabotaj hakkının 100.yıldönümünde Türk denizciliği üzerine

    Mustafa Kemal ( Atatürk)Gülcemal Gemisin’de  5 Haziran 1926’da

    Denizcilik ve  Kabotaj Bayramının 100.yıldönümü milltimize kutlu olsun!

    Kabotaj Yasası’nın kabul edildiği 1 Temmuz, 1935 yılından beri “Kabotaj Bayramı” olarak kutlanmaktadır.

    Sonuç olarak “Kabotaj Kanunu” herhangi bir yasa, “Kabotaj Bayramı” da herhangi bir bayram değildir.

    TBMM’nin Kabotaj Yasası’nı çıkarabilmesi için emperyalizme karşı önce bir bağımsızlık savaşı, sonra bir diplomasi savaşı kazanıldı. Bu sayede kapitülasyonlar kaldırılabildi ve kabotaj hakkı elde edilebildi.

    Böylece Türkiye, kendi denizlerinde, nehirlerinde, göllerinde tam egemenlik kurdu. İşte 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı bu “mavi egemenliğin” bayramıdır.

    Başta Atatürk olmak üzere Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Yönetiminin kuruluş sürecinin özverili kahraman TBMM üyeleri ile şehit, gazilerimizi saygı anıyorum.  01Temmuz 2026Ç.ba

    TÜRK DENİZCİLĞİ :

    ·  Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün denizcilik ideali, denizleri sadece coğrafi bir sınır değil, tam bağımsızlığın, ekonomik kalkınmanın ve askeri gücün en önemli unsuru olarak özetlenebilir.

    ·  Bu idealini, hedefini , “Denizciliği Türk’ün büyük millî ülküsü olarak düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız” , “…zaferi, denizi kontrol altında tutan, ihtiyacı olan şeyi, ihtiyacı olduğu zaman, istediği yere ulaştırabilen ülke kazanır” sözleriyle özetler.

    ·  Osmanlı Donanması’ndan firar eden Anadolu’ya geçen 159 güverte, 68 makine ve bir gemi inşa mühendisi ile 5 doktordan oluşan 233 bahriye subayı SSCB’den 300.000 ton savaş malzemesini İnebolu’ya taşır. Bu yüzden Atatürk ” Gözüm Sakarya’da kulağım İnebolu’da” der.

    ·  Çanakkale Muharebeleri sürecinde “ Karada kıstırılmış durumdayız, tıpkı Ruslar gibi. Boğazları tıkamakla Ruslar’ı Karadeniz’in içine kapamış olduk ve eninde sonunda çökmeye mahkum ettik, çünkü müttefikleri ile bağını kesmiş olduk. Ama biz de çökmeye mahkumuz hem de aynı nedenlerden. … herhangi bir okyanusa açılamıyoruz. Deniz Kuvvetlerinden yoksun bir Kara Kuvveti olarak yarımadamızı Kara Kuvvetini çekinmeden getirecek olan bir kuvvete karşı hiçbir zaman savunamayız” sözleriyle deniz jeopolitiği ve gücünün önemini vurgular.

    ·  Bilindiği gibi kapitülasyonlarla Osmanlı Dönemi’nde Türk karasularında yabancı devletlere verilen ayrıcalıklar yüzünden Türk denizlerinde ticaret hakkı yabancı gemilerin elindedir.

    ·  Buna ek olarak Osmanlı İdaresinin imzaladığı Mondros ateşkesi ve Sevir antlaşmasıyla Türklere denizcilik alanında tam anlamıyla deli gömleği giydirilir.

    ·  İmzalanan 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması’nın 28. maddesi ile Türkiye’deki tüm kapitülasyonlar (yabancı devletlere verilen adli, mali ve iktisadi ayrıcalıklar) kaldırılır.

    ·  Antlaşmanın eki olan sözleşme kapsamında yabancı devletlerin mevcut deniz ticareti faaliyetlerini tasfiye edebilmeleri için Türkiye 1 Temmuz 1926 tarihine kadar yabancı gemi şirketlerini faaliyetlerine geçici izin vermeyi taahhüt eder.

    ·  Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal ,eşi Latife Hanım’ı da alarak TCG Hamidiye ile çıktığı Karadeniz inceleme(13-20 Eylül 1924) gezinde gemi komutanı ve bahriye subaylarına sık sık  ”Donanmasız Anadolu olmaz. ”der.

    ·  Gezi hitamında da gemi jurnaline “ Hudutlarının mühim ve büyük aksamı deniz olan Türk Devleti’nin Donanması da mühim ve büyük olmak gerektir. O zaman Türkiye Cumhuriyeti daha müsterih ve emin olacaktır. Mükemmel ve kaadir bir Türk Donanmasına malik olmak gayedir. Bunun ilk azimet noktası, savaş gemisi tedarikinden evvel onları muvaffakıyetle sevk ve idareye muktedir kumandanlara, zabitlere, mütehassıslara malikiyettir ” sözleri unutulur, unutturulur.

    ·  20.yüzyıla donanmasının % 90’ından fazlasını kaybetmiş bir şekilde, gemisi olmadan giren Türkiye Cumhuriyeti, bu olaylara rağmen Atatürk sayesinde Cumhuriyet Donanmasını kurulur.

    ·  Sivil denizcilikte ise 14 Nisan’da Liman Kanunu çıkartılır, 1925’te İstanbul-İzmir-Trabzon limanları millileştiriliyor ve Türk Seyrisefain İdaresi kuruluyor. 1927’de Mersin limanları devletleştiriliyor.

    ·  TBMM’de 19 Nisan 1926’da 815 sayılı Kabotaj Yasası kabul edilie ve yürürlüğe  1 Temmuz 1926 girmesiyle denizlerdeki tam bağımsızlık dönemi başlamıştır.

    .

    ·  Atatürk, Karadeniz sergi gemimizi yurt dışında (16 Haziran-5Eylül 1926) gönderir. Gemi 12 ülkede 16 liman ziyareti yapar ve 65 bin ziyaretçi kabul eder.

    ·  Gazi 1 Kasım’da meclisin açılış konuşmasında şunları söylüyor;

    ·  “Arkadaşlar! En güzel coğrafi vaziyette ve üç tarafı denizle çevrili olan Türkiye; endüstrisi, ticareti ve sporu ile, en ileri denizci millet yetiştirmek kabiliyetindedir. Bu kabiliyetten istifadeyi bilmeliyiz; denizciliği, Türk’ün büyük ülküsü olarak düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız. Denizcilik sadece ulaştırma işi değil, iktisadi iş olarak anlaşılacak, tersaneler, gemiler, limanlar, iskeleler inşaa edilecek. Deniz sporları kulüpleri kurulacak ve korunup geliştirilecektir. Çünkü topraklarının üç bir  tarafı deniz olan bir ulusun sınırını, halkın kudret ve hududu çizer”.

    ·  Günümüzde Türkiye’de karayolu taşımacılığının payı % 90,6 ; demiryolunun payı ise % 4,5 ; denizyolunun payı ise %3,5 dolayında olması Gazinin özlemlerinden ne denli uzaklaşıldığını ölçüdür.

    Türkiye’nin güvenlik ve refahı, denizler ile iç içedir. Bulunduğu coğrafyası ile Türkiye bir deniz ülkesi olma mecburiyetindedir. Mavi Vatan’ı, Türk Boğazlarını ve Kıbrıs’ı merkezine koyan jeopolitik dengeyi sağlamış ve denizcileşmiş bir Türkiye idealinden Türkiye’yi kimse vazgeçiremez.

    ( *) Kabotaj, “bir ülkenin iskele veya limanları arasında gemi işletme işi. Türk kara sularında, Türkiye’deki akarsu ve göllerde gemi bulundurma, bunlarla gidiş geliş ve taşıma yapma hakkı” olarak; kabotaj gemisi ise “kabotaj hattında çalışan gemi .( TDK Güncel Türkçe Sözlük )

     BU YAZI DERLEMEDİR)

  • 24 LİRANIN BÜYÜKLÜĞÜ

    24 LİRANIN BÜYÜKLÜĞÜ

    Sevgili okurlarım!

    Temmuz ayı içinde hastane muayene ücretlerine SGK’ca zam yapıldı,

    Devlet hastanelerinde 26 TL’den 50 TL’ye, Üniversite ve Eğitim Hastanelerinde 26 TL’den 90 TL’ye, Özel hastanelerde 60 TL’den, 100 TL’ye çıkarıldı.

    Görünürde ufacık, minicik bir fiyat ayarlaması gibi gözükse de muayene sayısının büyüklüğünü görünce: Hazinenin kasasına girecek paranın büyüklüğü devasa.

    Türkiye’de bir yılda kaç muayene yapılıyor diye merak edip araştırdım.

    Türkiye’nin toplan nüfusu verilere göre 86 milyon değil mi?

    Peki yılda muayene sayısı ne kadar?

    Sıkı durun ve kemerlerinizi bağlayın.

    Türkiye’de sağlık sistemine yılda yaklaşık 1 Milyar (Yazı ile Bir milyar? Hekim müracaatı gerçekleşmekte imiş.

    Bu muayenelerin yaklaşık; % 87’si Aile Hekimlikleri ve Devlet Hastanelerinde yapılıyormuş. En güncel verilere göre yıllık muayene dağılımı şu şekilde:

    Aile Hekimleri: Yılda ortalama 420-450 milyon civarında,

    Devlet Hastaneleri (Kamu hastaneleri): 460-470 milyon civarında muayene ve poliklinik hizmeti sunuyorlarmış.

    Ben hesap uzmanı da ekonomistte değilim. Yaşı 80’i bir tık geçmiş, emekli bir eğitimciyim.

    Matematiksel değil Aritmetiksel bir hesap yapalım.

    Devlet hastanelerinde ücret: 26 TL’den 50 TL’ye çıkarıldı. Fark nedir:24 TL.

    Aile Hekimlerimiz ve Kamu Hastanelerimizde ne kadar muayene oluyordu yıllık: Aile Hekimlerimiz: 420-450 milyon. Devlet Hastanelerimizde: 460 ila 470 milyon.

    Ortalama bir muayene sayısı için Aile Hekimlerinin tabanı olan 420 milyon ile Devlet hastanelerinin tavanı olan 470 milyonu toplarsak:890 milyon muayene ve poliklinik hizmeti ortalaması çıkıyor.

    Ne kadar artış yapmıştı SGK? 26 TL’den 50’TL’ye yani: muayene başına 24 TL.

    Şimdi bu 24 TL’yi 890 milyon muayene ile bir çarpalım.890.000.000 x24= 21.360.000.000 TL yazı ile 21 milyar 360 milyoncuk.

    Rakamın ya da ufaklık 24 TL’nin büyüklüğünü gördünüz mü?

    Bu gelire tahlil gibi ücretler dahil edilmedi.

    İşte devletin kasasına bu minnacık ayarlamadan girecek nakit miktarı.

    Pandemiyi az hasarla doktorlarımız sayesinde atlatmıştık ve bizim yöneticiler, doktorlarımıza (sizlerin hakkı ödenmez) demişlerdi.

    Acaba doktorlarımız bu hizmet ve gelirden hak ettikleri, hakkı alabiliyorlar mı?

    Sevgili okurlarım, ben araştırdım yazdım karar ve yorum sizlerin.

    Esen kalınız. 

  • HAYAT PAHALI..

    HAYAT PAHALI..

    KİTAPSIZ…

    Bende hastalıktır kitap yada gazete okumak…

    Bu arada gülmeyin, hem kitabın hem gazetenin kokusuna bayılırım…

    ***

    Kitap satışları da düşmüş okuma sayısı da…

    Gazete satışları ise tam bir rezalet…

    İnternetten okuyoruz diyenler olacaktır…

    Üzgünüm o sayılarda yerde sürünüyor…

    ***

    Şimdi ben “çıplak gösteren gözlük icat ettim” desem..

    Satışa sunsam…

    Fiyatını da peşin 150-200 bin lira desem…

    Yemin ediyorum sipariş ve ödeme sayısı rekor üzerine rekor kırar…

    ***

    Kitapsız, alacak gözlüğü takacak, komşusu Meryem’i çıplak görecek…

    Çakaaal…

    *** 

    Büyük usta yazmıştı hatırlıyorum; böyle bir ilan varmış Hürriyet’te…

    Adamcağız inanmış ve sipariş vermiş…

    Kapıya kadar gelmiş sipariş…

    Heyecanla açmış, gözlüğü almış eline…

    Uyduruk naylon bir çocuk gözlüğü…

    ***

    Takmış heyecanla; çıplak göstermiyor…

    Hatta önünü bile görmüyor.

    Arıyor polisi…

    Bir kendisi değilmiş “Çıplak gözlük” şikayetçisi…

    Şikâyetçi sayısı onbinleri geçmiş…

    *** 

    Bence daha fazladır, çoğu röntgenci demesin diye utancından söylemiyordur.

    *** 

    Çıplak gösteren gözlük yapılır mı yapılmaz mı bilemem…

    Bildiğim Kaç’Ak saray müdaviminin ve şürekasının taktığı “çıplağı” giyinik gösteren gözlük var…

    *** 

    Kırk senedir açbilaç adam..

    Sefil…

    Üste yok, başta yok…

    Kıç açık…

    Açlıktan nefesi kokuyor…

    ***

    REİS takıyor “O gözlüğü…”

    Adam giyinik…

    Yediği önünde yemediği arkasında…

    ***

    TÜİK açıkladı her dört kişiden birisi yardıma muhtaç..

    Ve sosyal yardımlarla geçiniyor…

    O da açlık ve yoksulluk sınırının altında…

    ***

    İşsiz…

    Sürünüyor…

    Ama!

    Haline şükrediyor hatta memnun…

    Şikayetçi değil saraydan…

    *** 

    Şimdi ben ona desem ki taktığınız at gözlüğüdür herhalde…

    Çünkü her şeyi çok güzel gösteriyor…

    *** 

    Ne ölmüş anam kalır sıvanmadık, ne bacım ne karım…

    ***

    Oysa, okumuşsunuzdır Amerika’da ineklere yeşil gözlük takmışlar.

    Ki yeşil ot sanıp sarı sapı, çöpü, samanı yesin…

    Sıkı durun;

    İnekler anlamış katagulliyi yememişler..

    *** 

    Bizde…

    Kıç açıkta…

    Gözde AK gözlük…

    Giyinik…

    Ne verirsen yeşil ve taze ot diye yiyor “inekler”

    *** 

    Az evvel açıklandı;YKS’de bir soru iptal, bir sorunun da yanıtı değişti…

    ÖSYM, YKS’de bir sorunun iptal edildiğini, bir sorunun da cevap şıkkının değiştirildiğini açıkladı…

    *** 

    Soruyu hazırlayan öğretmen..

    Doğru cevabını verenler ve kitapçığı denetleyenler;

    Öğretmenler ordusu…

    ***

    Bir yanlışlık yada tuhaflık yok mu?

    ***

    Burası Türkiye…

    Yönetene;

    Giyinik gösteren gözlük!..

    Yönetilene;

    Çıplak gösteren gözlük…

    ***

    Bu arada “enflasyon” oranı yıllık yüzde 35.94 olmuş…

    Bana göre ise en az yüzde 71.58

    Etiketler el ve cep yakıyor…

    ***

    Eee!

    ***

    Bence yaptıkları az bile…

    Bize;

    Her şey, her türlü pislik, her türlü  ahlaksızlık “müstahak” kardeşim…

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 01.07.2026  13.45

  • NATO 3.0: KANLI MAZİYE BEYAZ SAYFA MI, YOKSA AYNI SAVAŞ MAKİNESİNE AVRUPA KOKTEYLİ Mİ?

    NATO 3.0: KANLI MAZİYE BEYAZ SAYFA MI, YOKSA AYNI SAVAŞ MAKİNESİNE AVRUPA KOKTEYLİ Mİ?

    NATO, Ankara’da yapılacak zirvesi için yeni bir slogan belirlemiş: “Daha güçlü bir NATO içinde daha güçlü bir Avrupa.” İttifakın sözde düşünce kuruluşları, bu dönemi “NATO 3.0” olarak pazarlıyor. Anlatılan hikâyeye göre, NATO 1.0 Soğuk Savaş dönemini, NATO 2.0 ise Soğuk Savaş sonrası belirsizlik ve terörle mücadele yıllarını kapsıyordu. Şimdi ise NATO 3.0 ile bambaşka bir sayfa açılıyormuş: İttifak yeniden somut askeri güce, caydırıcılığa ve savunmaya dönüyormuş. Üstelik bu sefer liderlik, eskisinden farklı olarak ABD’nin değil, Avrupa’nın omuzlarında yükselecekmiş.

    Bu anlatı, kulağa temiz bir başlangıç gibi geliyor olabilir. Ancak kanlı bir maziyi sadece sürüm numarasını güncelleyerek temizleyemezsiniz. NATO 3.0, özünde aynı savaş makinesinin, bu kez direksiyonuna Avrupalı aktörlerin oturduğu yeni bir modelinden ibarettir. Ve asıl soru şudur: Dünyaya barış getirmekte sıfır çeken, aksine on yıllardır savaşın, yıkımın ve kanın başlıca mimarı olan bir ittifak, Avrupa liderliğinde aniden barış güvercinine mi dönüşecek? Yoksa bu, Avrupa’nın kendi bağımsız askeri kimliğini oluşturmak yerine, aynı kirli mirası devralarak kendini kandırması ve dünyayı yeni felaketlere sürüklemesi anlamına mı geliyor?

    Tarihsel Bir Zorunluluk Olarak NATO’nun Dönüşümü

    NATO’nun bu sözde dönüşümünü anlamak için, İttifakı tarihsel bağlamına oturtmak gerekir. NATO, 1949 yılında kurulduğunda, resmi söylemde Sovyetler Birliği’ne karşı bir savunma ittifakı olarak tanıtılmıştı. Ancak gerçekte NATO, İkinci Paylaşım Savaşı sonrası ABD’nin küresel hegemonyasını tesis etmek için kurduğu üç ayaklı mimarinin askeri ayağını oluşturuyordu. Bu mimarinin ekonomik ayaklarını Bretton Woods sistemi, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası; siyasi ayağını ise Birleşmiş Milletler oluşturuyordu. NATO, tüm bu yapının silahlı bekçisi, Amerikan sermayesinin küresel dolaşımını güvence altına alan jandarma kuvvetiydi.

    NATO 1.0 dönemi, Soğuk Savaş’ın başından sonuna kadar, dünyayı nükleer bir felaketin eşiğinde tutan, akıl almaz bir silahlanma yarışını körükleyen ve iki kutuplu dünyanın tüm vekâlet savaşlarının baş aktörü olan bir yapıya işaret eder. Kore’den Vietnam’a, Angola’dan Nikaragua’ya kadar dünyanın dört bir yanındaki çatışmalarda NATO üyesi ülkelerin parmak izi vardır. Bu dönemde NATO, sadece dış düşmana karşı değil, kendi üye ülkelerinin içindeki sol, sosyalist ve ilerici hareketlere karşı da bir baskı aygıtı olarak kullanıldı. İtalya’da Gladio, Türkiye’de Kontrgerilla, Yunanistan’da Albaylar Cuntası, hep NATO’nun bu iç baskı mimarisinin ürünleriydi. NATO 1.0, barışı değil, korkuyu; özgürlüğü değil, baskıyı; refahı değil, silahlanma ekonomisini büyüttü.

    NATO 2.0 ise Soğuk Savaş’ın bitişiyle birlikte ortaya çıkan varoluşsal krize verilmiş oportünist bir cevaptı. Sovyetler Birliği dağıldığında, NATO’nun varlık sebebi ortadan kalkmıştı. Doğal ve dürüst olan, İttifakın kendini feshetmesi ve Avrupa’da yeni, kapsayıcı bir güvenlik mimarisinin inşa edilmesiydi. Ancak NATO, kendini feshetmek yerine, yeni düşmanlar icat etti. “Terörle mücadele”, “kriz yönetimi” ve “insani müdahale” gibi cilalı kavramların ardına saklanarak, tarihin en yıkıcı ve en hesap sorulamayan askeri maceralarına imza attı. Yugoslavya’nın 78 gün boyunca bombalanması, Afganistan’ın 20 yıl süren işgal ve kaosa terk edilmesi, Libya’nın bir “insani müdahale” maskesiyle bombalanıp parçalanması ve iç savaş bataklığına sürüklenmesi hep bu dönemin eseridir. Bu operasyonlarda yüz binlerce sivil hayatını kaybetti, milyonlarca insan yerinden yurdundan oldu, ülkelerin altyapıları çökertildi. NATO, dünyanın neresine dokunduysa, orada barış değil, ölüm ve yıkım yeşerdi.

    Bu kirli karnenin üzerine inşa edilmeye çalışılan NATO 3.0 söylemi, tarihin bu yükünü bir sürüm numarasıyla sıfırlayabileceğini sanan büyük bir yanılgıdır. NATO 3.0, “savunmaya dönüş” ve “caydırıcılık” gibi kavramlarla süslenmiş olsa da, özünde aynı emperyalist jeopolitiğin devamından başka bir şey değildir. Kimi caydıracaksınız? Kimden savunacaksınız? Bu soruların cevabı, yine aynı Avrasya’yı çevreleme stratejisi, yine aynı enerji kaynaklarını kontrol etme hırsı, yine aynı yükselen güçleri hizada tutma gayretidir.

    Ukrayna Krizi: NATO’nun Bunamış Yüzü

    NATO’nun bugünkü zayıflığı ve stratejik açmazı, en net şekilde Ukrayna krizinde görünür olmuştur. Rusya’nın Avrasya’da attığı adımlar karşısında NATO’nun düştüğü acziyet, İttifakın artık eski mutlak güç olmadığını, askeri ve siyasi olarak bunadığını tüm dünyaya ilan etmiştir. Ukrayna’da yaşananlar, NATO’nun on yıllardır sürdürdüğü genişleme politikasının doğrudan bir sonucudur. Soğuk Savaş’ın bitiminde verilen “bir karış bile doğuya genişlememe” sözüne rağmen NATO, 1999’dan itibaren tam 14 ülkeyi bünyesine katarak Rusya sınırlarına dayanmıştır. Bu genişleme, bir savunma refleksi değil, saldırgan bir kuşatma stratejisinin parçasıdır. Ukrayna’nın da bu kuşatma zincirine eklemlenme ihtimali, bardağı taşıran son damla olmuştur.

    Ancak işler NATO’nun ve ABD’nin planladığı gibi gelişmedi. Rusya, ekonomik yaptırımlara rağmen çökmedi; aksine, yaptırımlar Avrupa ekonomisini enerji krizi, enflasyon ve durgunlukla baş başa bıraktı. ABD’nin öncülüğünde Ukrayna’ya akıtılan yüz milyarlarca dolarlık askeri yardım, ne cephede kesin bir zafer getirebildi ne de Rusya’yı masaya oturtabildi. NATO, karadan doğrudan müdahale edemedi; çünkü bunun bir dünya savaşına yol açacağını biliyordu. Havadan varlık gösteremedi; çünkü Rus hava savunma sistemleri karşısında ağır kayıplar verme riskiyle karşı karşıyaydı. Ekonomik yaptırımlar ise beklenenin aksine, Rus ekonomisini beklenenden daha az sarstı; buna karşılık Avrupa’yı de-sanayileşme tehlikesiyle yüz yüze bıraktı.

    Bu tablo, NATO 3.0 denen yeni söylemin aslında bir güç gösterisi değil, bir zayıflık itirafı olduğunu kanıtlamaktadır. ABD’nin bu kriz karşısında inisiyatifi giderek Avrupa’ya doğru itmesi, bir stratejik feraset değil, batmakta olan gemiden mal kaçırma telaşıdır. Washington, Ukrayna bataklığında debelenirken, asıl jeopolitik rakibi olarak gördüğü Çin’e odaklanmak istemektedir. Bu nedenle, Avrupa’ya “Artık kendi güvenliğinizi kendiniz sağlayın, biz Pasifik’e bakacağız” mesajı vermektedir. Avrupa ise bu kaptanı terk edilmiş gemiye seve seve atlayarak, kendi bağımsız savunma kimliğini inşa etmek gibi tarihi bir fırsatı, kendini yeniden bir bataklığa sürükleyecek bir intiharın kollarına atmak üzeredir.

    “Daha Güçlü Bir NATO İçinde Daha Güçlü Bir Avrupa”: Oksimoron Bir Slogan

    Ankara zirvesinin sloganı olan “Daha güçlü bir NATO içinde daha güçlü bir Avrupa” ifadesi, dilbilimsel bir oksimorondur. Çünkü NATO içinde güçlü bir Avrupa mümkün değildir; NATO’nun varoluş mantığı, Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığı üzerine kuruludur. NATO’nun entegre askeri yapısı, komuta kademesi, istihbarat ağları ve silah sistemleri, Avrupa ordularını Washington’sız hareket edemeyecek şekilde yapılandırmıştır. “Standartlaşma” adı altında Avrupa orduları Amerikan silah sistemlerine mahkûm edilmiş, kıtanın savunma sanayii büyük ölçüde ABD firmalarının şubeleri haline getirilmiştir. NATO’nun en üst komutanı her zaman bir Amerikalı generaldir. Bu yapı içinde Avrupa’nın “güçlenmesi”, olsa olsa ABD’nin yükünü hafifletmek ve aynı kirli savaş makinesinin yakıtını doldurmak anlamına gelir.

    Avrupa’ya biçilen bu rol, tarihsel olarak tanıdıktır. Soğuk Savaş boyunca Avrupa, ABD’nin ileri karakolu, Sovyetler’e karşı tampon bölgesi ve Amerikan silah endüstrisi için devasa bir pazardı. Şimdi NATO 3.0 ile Avrupa’ya vaat edilen, aynı rolün “güçlendirilmiş” versiyonundan ibarettir. Şoför koltuğundaki ABD yorulduğunda, direksiyonu bir süreliğine Avrupa’ya devretmek, ama yol haritasını ve varış noktasını yine Washington’un belirlemesi… İşte NATO 3.0’ın özü budur.

    Bu bağımlılık ilişkisi, Avrupa’nın kendi içindeki bölünmelerle de pekişmektedir. Macaristan’dan Slovakya’ya, Almanya’nın doğusundan İtalya’nın kuzeyine kadar yükselen egemenlikçi ve barış yanlısı siyasi hareketler, NATO’nun ve AB’nin mevcut rotasına karşı çıkmaktadır. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un zaman zaman dile getirdiği “stratejik özerklik” söylemi, tam da bu bağımlılığa bir tepkidir. Ancak NATO 3.0 söylemi, bu özerklik talebini soğurmak, onu NATO içi bir revizyona indirgeyerek etkisizleştirmek için tasarlanmış bir aldatmacadır. Avrupa’nın gerçek anlamda güçlenmesi, NATO’nun içinde değil, NATO’dan çıkarak mümkündür.

    Asıl Çözüm: Bağımsız Avrupa Ordusu ve Avrasya’da Yeni Güvenlik Mimarisi

    Barışa giden gerçek yol, Avrupa’nın ABD’nin jeopolitik emellerinden tamamen bağımsız, kendi kıtasının savunmasına odaklanmış, saldırgan değil gerçek anlamda savunmacı bir güvenlik mimarisi inşa etmesinden geçer. Bu mimarinin askeri ayağı, bir “Bağımsız Avrupa Ordusu” olmalıdır. Bu ordu, NATO’nun kirli mirasını reddetmeli, Atlantik’in öte yakasından gelen emirlerle değil, Avrupa halklarının barış, refah ve egemenlik iradesiyle hareket etmelidir.

    Bağımsız bir Avrupa Ordusu, aynı zamanda Avrasya’da yepyeni bir diyalog ve işbirliği zemininin de kapısını aralayacaktır. Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana kaçırılan en büyük fırsat, Vancouver’dan Vladivostok’a uzanan, ortak ve bölünmez bir güvenlik mimarisinin kurulamamasıdır. Bunun önündeki en büyük engel, NATO’nun varlığını sürdürmesi ve genişlemeye devam etmesi olmuştur. Avrupa’nın NATO’dan çıkması ve bağımsız bir güvenlik kimliği oluşturması, Rusya ile de yeni bir güven denkleminin kurulmasına imkân tanıyacaktır. Bu, sadece kıta Avrupası için değil, Türkiye’den Çin’e, Hindistan’dan İran’a kadar tüm Avrasya coğrafyası için bir barış nefesi olacaktır.

    Türkiye açısından bakıldığında da durum farklı değildir. Türkiye, 1952’den bu yana NATO üyesidir ve bu üyelik, ülkeye güvenlik getirmemiş; aksine, sayısız darbeye, terör saldırısına, ambargoya ve kuşatmaya maruz bırakmıştır. NATO’nun Ankara zirvesi, bu acı gerçeğin üzerine sünger çekme çabasıdır. Oysa Türkiye’nin de ihtiyacı olan, NATO’nun 3.0’ı değil, tam bağımsız, çok yönlü ve barışçıl bir dış politika ile kendi güvenliğini egemen kararlarıyla sağlamaktır.

    Sonuç: Yeni Bir Numara Değil, Köklü Bir Kopuş Şart

    NATO 3.0 denen bu yeni makyaj, tarihin en büyük yanılgılarından birine davetiye çıkarmaktadır. Katilin adını değiştirmek, onu masum yapmaz. Direksiyona Avrupa’nın geçmesi, aynı savaş makinesinin yeni yollarda yeni felaketlere yol açmasından başka bir sonuç doğurmayacaktır. Üstelik bu sefer Avrupa, ABD’nin kirli işlerini yapmakla kalmayacak, bedelini de bizzat kendi ekonomisi, kendi halkları ve kendi geleceğiyle ödeyecektir.

    Dünyanın ihtiyacı olan, NATO’nun yeni sürümleri değil, bu kanlı ittifakın tamamen ortadan kalkmasıdır. Avrupa’nın ihtiyacı olan, NATO içinde sözde bir güçlenme değil, tam bağımsız bir savunma kimliğidir. Avrasya’nın ihtiyacı olan, çevreleme ve kuşatma stratejileri değil, ortak güvenlik ve işbirliği mekanizmalarıdır. Türkiye’nin ihtiyacı olan, NATO’nun yeni bir modeli değil, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine dayanan tam bağımsız bir dış politikadır.

    Asıl cesaret, bu kanlı ittifakı yaşatmak için yeni numaralar çekmekte değil, onu tarihin çöplüğüne göndermekte ve yepyeni, barışçıl bir güvenlik anlayışını inşa etmekte yatmaktadır. NATO’nun 3.0’ı, 4.0’ı, 5.0’ı olmaz. Olmamalı. Olursa, bu sadece yeni savaşların, yeni yıkımların ve yeni insani trajedilerin habercisi olur.

    Kaynakça

    · Daniele Ganser, NATO’nun Gizli Orduları: Gladio Operasyonları ve Avrupa’da Devlet Terörü, çev. G. Karadağ, Destek Yayınları, 2012.
    · Human Rights Watch, Civilian Deaths in the NATO Air Campaign, 2000.
    · Birleşmiş Milletler Afganistan Yardım Misyonu (UNAMA) raporları; Sınır Tanımayan Doktorlar, Kunduz Hospital Attack Investigation Report, 2015.
    · Amnesty International, Libya: The Forgotten War, 2015.
    · Condoleezza Rice’ın 2003-2006 yılları arasındaki resmî konuşmaları ve ABD Dışişleri Bakanlığı arşivleri.
    · Ralph Peters, “Blood Borders”, Armed Forces Journal, 2006.
    · Ukrayna krizi ve NATO’nun stratejik konumuna dair değerlendirmeler için: John Mearsheimer, “Why the Ukraine Crisis Is the West’s Fault”, Foreign Affairs, 2014.
    · Richard Sakwa, Frontline Ukraine: Crisis in the Borderlands, I.B. Tauris, 2015.
    · NATO’nun doğuya genişleme süreci ve etkileri üzerine: Mary Elise Sarotte, Not One Inch: America, Russia, and the Making of Post-Cold War Stalemate, Yale University Press, 2021.
    · ABD hegemonyası ve NATO’nun rolü üzerine: Michael J. Hogan, The Marshall Plan: America, Britain and the Reconstruction of Western Europe, 1947-1952, Cambridge University Press, 1987.
    · Avrupa’nın stratejik özerklik tartışmaları için: Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilciliği raporları ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 2017-2024 dönemi konuşmaları.
    · NATO’nun tarihsel dönüşümü için: Lawrence S. Kaplan, NATO 1948: The Birth of the Transatlantic Alliance, Rowman & Littlefield, 2007.
    · Türkiye’nin NATO üyeliği ve etkileri üzerine: Mehmet Ali Birand, 12 Eylül: Türkiye’nin Miladı, Doğan Kitap; Uğur Mumcu, Rabıta ve Kürt-İslam Ayaklanması, um:ag Yayınları.
    · Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi ve tam bağımsızlık politikası için: Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk (1919-1927).

  • KAZAN TATARI SADRİ MAKSUDİ’NİN ATATÜRK DEVRİMLERİNE KATKILARI

    KAZAN TATARI SADRİ MAKSUDİ’NİN ATATÜRK DEVRİMLERİNE KATKILARI

    19 Mayıs 1909 tarihinde başladığı milli bağımsızlık mücadelesini başarılı bir şekilde sonuçlandırarak 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyeti ilan eden Mustafa Kemal, yeni bir devlet inşa
    ederken aynı zamanda yeni bir ulus inşasına başlamıştı.

    Yapılacak siyasi ve sosyal devrimlerin başarılı olması ve laik ve çağdaş bir toplum düzeninin kurulması için bir dizi yasal altyapının tamamlanması gerekiyordu. Aynı zamanda çağdaş hukuk düzenini uygulayacak ve geliştirecek bir eğitim kurumuna ihtiyaç vardı. Bu amaçla Ankara Hukuk Fakültesi kurulur ve Fransa’da Sorbonne Üniversitesine bağlı Slav Kavimleri Enstitüsü’nde “Türklerin Tarihi” derslerini veren Sadri Maksudi bu fakültede ders vermeye davet edilir.

    1925 yılında Türkiye’ye gelen Sadri Maksudi uzun yıllar Ankara ve İstanbul Hukuk Fakültelerinde umumi hukuk tarihi, Türk hukuk tarihi ve hukuk felsefesi dersleri verir. Ancak, Sadri Maksudi’nin 1925-1935 döneminde rolü hukuk eğitimi ile sınırlı kalmamış, Türk Tarih Kurumu’nun kurulmasında ve Türk tarihinin yeniden yazılımında çok önemli katkıları olmuş, aynı zamanda dil reformu çalışmalarında rolü olmuştur.

    Son yıllarda Sadri Maksudi’nin Rusya İmparatorluğu dönemindeki faaliyetleri, örneğin Duma’da milletvekili olduğu dönemdeki siyasi çabaları hakkında, yeni yeni araştırmalar yapıldığını büyük bir memnuniyetle izliyorum.

    Bu yazıda, Kazan’da ve Batılı kaynaklarda daha az bilinen, Maksudi’nin 1925 ile vefat ettiği 1957 arasındaki 32 yıl süresince Türkiye’deki faaliyetleri ve bıraktığı eserlerden bahsetmek istiyorum. Ankara Hukuk Fakültesi’ne öğretim üyesi olarak davet edilen Sadri Maksudi, sadece üniversitelerde ders vermekle kalmamış, Cumhuriyet Türkiye’sinin gelişmesinde tarih,
    dilbilim, sosyoloji ve eğitim alanlarında çok faal olarak hizmet vermiş bir âlim olarak bizlere çok zengin bir miras bırakmıştır.

    Kısaca bir “ulus inşasında” çok değerli katkıları olmuştur. Bu katkılarında şüphesiz 1925 yılına kadar gördüğü ve yaşadığı kültürel ve siyasi deneyimlerin çok önemli bir rolü olmuştur. 1925 yılında Türkiye’ye bir Üniversite profesörü olarak geldiğinde 47 yaşında, Osmanlıca, Rusça, Latince, Fransızca, İngilizce, Almanca ve Arapça dillerine vakıf, Çin, Rus, Bizans, İran ve İslamiyet öncesi Türk topluluklarına ait kaynakları kullanan bir bilim adamı idi.

    Türk Hukuk Tarihi kitabında bu özelliği çok açık bir şekilde görülmektedir.

    Dış Türklerin Başarısı

    Çok sık sorulan sorulardan biri de Türkiye’de neden “dış Türklerin” Türkçülük hareketinde önemli bir rol oynamış olduklarıdır.

    Çoğunlukla bu soruya cevaben, o yıllarda Rusya Müslümanları
    arasında bir burjuvazinin gelişmiş olması ve bu burjuvazinin aydınları ve fikir hareketlerini desteklemiş olmasından söz edilir.

    Hiç tartışmasız bu çok önemli bir etkendir. Gerçekten de 19. Yüzyıl ortalarında Rusya İmparatorluğu Türkistan ve civarına yayılmış olmakla birlikte bu bölgelere henüz Rus nüfus yerleştirilmemişti.

    Buna karşılık Kazan, Ufa ve Orenburg’da dil ve din birliğinin sağladığı iletişim kolaylığı, Müslüman iş adamlarına ticaret yapma imkânları sağlamış ve zamanla bu şehirlerde varlıklı aileler oluşmuştu. Bu şehirler Çarlık Rusya’sının Avrupa kıtasındaki en doğu, en uç, şehirleri idi.

    Üstelik buralarda serflik düzeni hiç bir zaman oluşmamıştı. 1905 sonrasının daha liberal bir fikir ortamı ve yayın özgürlüğü içinde, siyasi gelişmelerde çok etkili olan birçok gazete ve dergilere varlıklı aileler destek olmuşlardı. Örneğin, bu aileler arasında Vakit gazetesi ve Şura dergisinin sahibi Zakir ve Şakir Ramiev kardeşlerin önemli bir yeri vardı. Zakir Ramiev Sadri Maksudi’nin kayınpederi, Şakir Ramiev de ünlü Tatar şairi Derdümend’dir.

    Sadri Maksudi Ne Katabilirdi?

    Evet, Sadri Maksudi de, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Zeki Velidi Togan gibi Cumhuriyet dönemi Atatürk devrimlerine katkıda bulunan “dış Türkler’den” biriydi. Her ne kadar ilk planda
    Ankara’ya Ankara Hukuk Fakültesinde ders vermek üzere davet edilmiş olsa da Maksudi’nin Atatürk’ün yeni bir ulus inşası projesindeki rolü çok daha geniş kapsamlı oldu. Burada birkaç ana başlık altında bu faaliyetlerini ve eserlerini özetleyeceğim.

    Hukuksal Yapı Değişikliği Gerektiren Siyasi Devrimler

    Yıl 1924. Mustafa Kemal Atatürk 19 Mayıs 1919 tarihinde başlattığı bağımsızlık savaşını tamamlamış, 24 Temmuz 1923’te Lozan Anlaşmasını imzalayarak bütün Avrupa’ya yeni Türk devletini
    kabul ettirmiş, 11 Ağustos 1923’te 2. TBMM’nin açılışını yapmış, 29 Ekim’de Cumhuriyet’i ilan etmişti. Cumhuriyetin ilanı artık yalnızca Osmanlı Devleti’ne bir geri dönüş olmayacağının ilanı değil,
    aynı zamanda hem yeni bir devlet hem yeni bir ulus inşasının başlangıcı idi. Bunun için Atatürk’ün zihnindeki devrimlerin gerçekleşmesi, yeni bir düzenin behemehâl hayata geçirilmesi gerekiyordu.

    Yeni düzenin başarısı bir dizi yasal altyapının bir an önce tamamlanmasını gerektiriyordu. Sadri Maksudi Kasım 1924’te Ankara’ya Türk Ocaklarında konferans vermeye geldiğinde, hilafete son verilmiş, şeriat mahkemeleri kaldırılmış ve 20 Nisan 1925 tarihinde Cumhuriyet’in ilk anayasası açıklanmıştı. Ancak daha yapılacak çok şey vardı. Devrimlerin yasal altyapıları henüz tamamlanmamıştı.

    Ankara Hukuk Fakültesi, Cumhuriyet kurulduktan sonra Ankara’da kurulan ilk üniversitedir. 5 Kasım 1925 tarihinde kurulduğunda Cumhuriyet tarihinin çok önemli bir aşamasını simgeliyordu. Zira,
    Osmanlı devleti düzeninden Cumhuriyet düzenine geçiş, bir yönü ile İslam hukukundan vazgeçilerek tüm vatandaşlar arasında din ve cinsiyet ayrımı yapılmaksızın eşitliğin sağlanacağı çağdaş bir hukuk düzenine geçiş demekti.

    Bu yönde atılan adımlar Medeni Hukuk alanı ile başlamış, Türk Borçlar Hukuku ve Türk Medeni Kanunu’nun İsviçre’den alınarak tercüme edilmesine karar verilmişti. Böylece zaman kazanılmak istenmiş, bir an önce çağdaş hukuk sistemlerine geçiş için bir çözüm bulunmuştu. Ancak bu aşamada, eski hukuku bilen ve uygulayan hukukçular yerine, yeni hukuku oluşturacak,
    uygulayacak ve geliştirecek bir eğitim kurumuna ihtiyaç vardı.
    Türk Hukuk Tarihi Biliminin Kurucusu Sorbonne Üniversitesine bağlı Slav Kavimleri Enstitüsü’nde “Türklerin Tarihi” derslerini veren
    Sadri Maksudi dünyada ilk kez “Türk Hukuk Tarihi” disiplininin kurucusudur. Türk dili ve tarihi üzerinde araştırmaları sayesinde kazanmış olduğu geniş bilgisine dayanarak, Türk Hukuk Tarihinin
    İslam öncesi gelişmelerini sistematik bir şekilde ele almıştır. Sadri Maksudi’nin okutacağı “İslamiyet öncesi Türk Hukuku”, geçmişi ve kitabı olmayan, yoktan var edilmesi gereken bir ilim dalı idi. Sadri Maksudi yıllar boyunca Helsinki, Berlin ve Paris kütüphanelerinde Türk tarihini incelerken hukukla ilgili hususları da not etmişti. Ancak bütün Türk tarihini bu kez hukukçu gözü ile yeni baştan incelemesi gerekiyordu (Ayda, 161).

    Türk Hukuk Tarihi kitabına yazdığı önsözde Sadri Maksudi şöyle diyordu:

    “Biz Türk hukuku tarihi ile uğraşmaya başladığımız zaman, büyük Türk ırkının tarihi hukuk bakımından tetkik edilmemiş, Türklerin tarihi hayatındaki hukuki inkişaf safhaları, tarihi devirlerin
    hukuki teşkilatı ve bu teşkilatın istinat ettiği ahlaki ve hukuki telakkiler tespit edilmemişti. Hülasa, yeryüzünde pek çok devletler kurmuş, asırlarca Asya, Avrupa ve Afrika’da birçok ülkeleri idare etmiş olan bu büyük milletin hukuk tarihi yazılmamıştı. Bu şartlar içinde “Türk Hukuku Tarihi” Profesörünün vaziyeti, gideceği yolu da kendisi yaparak seyahat eden bir yolcunun durumuna benziyordu.1″ Sadri Maksudi’nin Türk Hukuk Tarihi kitabı ilk olarak 1928 yılında yayınlanmış, daha sonra 1945 ve 1947 yıllarında birkaç kez basıldıktan sonra, son olarak da 2014yılında Türk Tarih Kurumu tarafından yeni baskısı yapılmıştır. Sadri Maksudi’nin Ankara ve İstanbul Hukuk Fakültelerinde uzun yıllar verdiği dersler birçok kitabın yazılmasına vesile olmuştur. Bu kitapların dışında çok sayıda makalesi ve konferans metinleri bulunmaktadır.

    Konferansları arasında dört Türk Tarih Kongresinde verdiği tebliğlerin her biri kendi başına bir kitap değerinde tebliğlerdir.

    https://sadrimaksudi.org/wp-content/uploads/2023/04/Ucok-Gulnur-Sadri-Maksudinin-Ataturk-Devrimlerine-Katkilari.pdf

    Gülnur Üçok

  • IŞIKLAR SÖNDÜ, GERÇEKLER YANDI: KÖPRÜLERİN ŞAHİTLİĞİ

    IŞIKLAR SÖNDÜ, GERÇEKLER YANDI: KÖPRÜLERİN ŞAHİTLİĞİ

    4 Temmuz 2026 gecesi Fatih Sultan Mehmet Köprüsü kırmızı, beyaz ve maviye boyandı. ABD’nin kurtuluş bayramı, İstanbul’un tam göbeğinde, Fatih’in adını taşıyan köprüde, Amerikan bayrağı ışıklandırılarak kutlandı. Işıklar yandı, Boğaz’ın sularına vurdu, siluet Washington’a selam durdu. Bu görkemli teslimiyet töreninin arkasında kim vardı dersiniz? Cumhur İttifakı. Evet, yanlış duymadınız. Aynı Cumhur İttifakı ki birkaç gün önce İsrail’i lanetliyor, Siyonizm’e ateş püskürüyordu. Ama iş ABD’yi selamlamaya gelince, Fatih Sultan Mehmet’in köprüsünde Amerikan bayrağı ışıklandırmakta hiçbir beis görmedi.

    Tam bu noktada tarih, tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Hatırlayın; 1968’de ABD’nin 6. Filosu İstanbul’a geldiğinde, Dolmabahçe önünde demirleyen o gemilere karşı on binlerce insan yürümüştü. Onlar, 6. Filo’ya karşı Boğaz’da namaz kılıp ibadet eder gibi yapanlara inat, gerçek bir direniş sergilediler. İşte o yürüyüşü yapanların mirasçıları, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ burada. 4 Temmuz 2026 gecesi de oradaydılar. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün ışıklarına, Amerikan bayrağı ışıklandırmasına, ABD’nin bu küstah gösterisine, NATO’ya ve bu utanç tablosuna karşı bir kez daha yürüdüler.

    Şimdi soruyorum size: Kimdi o yürüyenler?

    Söyleyeyim: Onlar, bu ülkenin gerçek yurtseverleriydi. Atatürk’ün “Tam Bağımsızlık” şiarını bayrak edinmiş, emperyalizme karşı dimdik duranlar. Onlar, Amerikan bayrağı köprüde ışıklandırıldığında içi yanan, Boğaz’ın sularının kirletildiğini hisseden, bu topraklarda bağımsızlık uğruna can vermiş şehitlerin kemiklerini sızlatmamak için sokağa çıkanlardı.

    Peki ya o ışıklandırmayı yapanlar? Amerikan bayrağını Fatih’in köprüsünde ışıklandırarak kutlayanlar? Onlar siyasal İslamcılar ve onların muhafazakâr milliyetçi ortaklarıydı. Evet, yanlış okumadınız. Kendilerine “yerli ve milli” diyenler, bir gecede köprüyü Amerikan bayrağıyla ışıklandırdılar. Ellerinde Türk bayrağı sallayıp, ağızlarından “bağımsızlık” lafını düşürmeyenler, ABD’nin kurtuluş gününü kendi fatihlerinin adını taşıyan köprüde Amerikan bayrağı ışıklandırarak kutlamaktan zerre hicap duymadılar.

    Bu nasıl bir çelişkidir, bu nasıl bir zihniyet iflasıdır?

    Bir yanda Amerikan bayrağını, ABD’yi, NATO’yu, köprüdeki o utanç verici ışıklandırmayı protesto eden yurtseverler. Öbür yanda o ışıklandırmayı yapan, Amerikan bayrağını köprüde parlatarak emperyalizme selam duran bir iktidar bloku. Şimdi düşünün: Atatürk’e, bu millete, bu Cumhuriyet’e kim sahip çıkıyor? Kim gerçekten yerli ve milli? Sözde mi, özde mi? Köprüde yanan Amerikan bayrağı ışıklarına bakarak mı karar vereceksiniz, yoksa o ışıklara karşı yürüyenlerin ayak seslerine kulak vererek mi?

    Cevabı tarih yazacak. Ama tarih şimdiden şunu kaydetti: 4 Temmuz 2026 gecesi Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nde Amerikan bayrağı ışıklandırılarak yanarken, ona karşı yürüyenler bu milletin gerçek evlatlarıydı. Onlar, 6. Filo’ya karşı yürüyenlerin mirasçılarıydı. Emperyalizme karşı namusuyla direnenlerdi. Ve o yürüyüş, bu ülkenin bağımsızlık ruhunun hâlâ dimdik ayakta olduğunun ispatıydı.

    Karar sizin: Köprüde Amerikan bayrağını ışıklandırarak kutlama yapanlara mı inanacaksınız, yoksa o ışıklandırmayı söndürmek için yürüyenlere mi?

    Başka sözüm yok.

  • KÖPRÜLERİN DİLİ: SİYASAL İSLAM DEDİKLERİ

    KÖPRÜLERİN DİLİ: SİYASAL İSLAM DEDİKLERİ

    Galata Köprüsü’nde İsrail’i protesto edip, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nde ABD emperyalizmini selamlamaktır siyasal İslam. Köprülerin ikisi de aynı suyun üstünde, ikisi de aynı şehrin iki yakasını bağlıyor. Ama biri öfkenin, diğeri secdenin adresi oluyor. Hangi köprüde neye duracaksın, rüzgâra göre değil, patrona göre karar veriyorsun.

    Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, 4 Temmuz gecesi Amerikan bayrağının renkleriyle ışıklandırıldı. Kırmızı, beyaz, mavi. Köprünün kabloları yıldız çizdi, kuleleri çizgili bayrak oldu. İstanbul’un siluetinde bir gece boyunca Washington parladı. Bağımsızlık savaşı vermiş bir ülkenin torunları, bir başka ülkenin “kurtuluş bayramı”nı, hem de Fatih’in adını taşıyan köprüde kutladı. Fatih ki İstanbul’u fethetmişti, şimdi onun adını taşıyan köprü gönüllü olarak teslim oldu.

    Geçen hafta aynı İstanbul’da, Galata Köprüsü’nde Filistin için yürüyenler vardı. İsrail lanetleniyor, Siyonizm yerin dibine batırılıyordu. Orada pankartlar açıldı, sloganlar atıldı, İsrail malları boykot edildi. Köprü inledi, sular köpürdü. Zalime karşı haklı bir öfke sokağa taştı. Peki, Ortadoğu’nun kaderini tayin eden asıl patron kim? O füzeleri kim veriyor, o bombaları kim gönderiyor? İsrail’in arkasındaki dev kim? Cevabı herkes biliyor da, işte o devin bayramını kutlamak nedense siyasal İslam’ın sözlüğünde “emperyalizme selam” değil, “diplomasi” oluyor. Ne tuhaf değil mi?

    Zalime karşı çıkmak, zalimin efendisine kırmızı beyaz mavi ışık yakmak. Bu nasıl bir muhasebe, bu nasıl bir omurga?

    Bir köprüden atılan sloganlar öbür köprüde ışığa dönüşüyor. Galata’da yükselen ses Fatih Sultan Mehmet’te sönüyor. O ses ki İsrail’i yerden yere vuruyordu, şimdi İsrail’e F-35’leri, bombaları, milyarlarca doları veren ABD’nin bayrağı altında sus pus. Ne büyük bir çelişki, ne görkemli bir ikiyüzlülük abidesi. Boğaz’ın suları şahit, köprüler şahit, tarih şahit.

    İşte siyasal İslam tam olarak budur. Dini, inancı, ümmet bilincini iktidar ve çıkar devşirmek için kullanan, vicdanları köprüden köprüye değişen, ilkeleri değil çıkarları olan bir siyaset cambazlığıdır. Fatih Sultan Mehmet’in adını taşıyan köprüde ABD bayrağını ışıkla çizmek, yetmezmiş gibi bir de bunu “kurtuluş bayramı” diye yutturmaya kalkmak, akla ve izanla izah edilemez. Bu coğrafyada emperyalizme karşı can vermiş milyonların kemiklerini sızlatmaktır.

    Bir ülke düşünün ki başka bir devletin kurtuluş gününü kendi fatihinin adını taşıyan köprüde kutluyor. Bu ülke kendi kurtuluş savaşını unutmuş, kendi bağımsızlık ruhunu yitirmiş demektir. Mustafa Kemal’in askerleri bu topraklarda emperyalizme karşı savaştı. Şimdi onların torunları, o emperyalizmin bayrağını gökkuşağı gibi köprülere asıyor. Bu tabloya gülmek mi gerekir, ağlamak mı?

    Galata Köprüsü’ndeki sloganları duyuyorum. Zalime, işgalciye, katile karşı ses yükseliyor. Bu ses kıymetli, bu ses haklı. Ama sormadan edemiyorum: ya asıl zalimin patronu? Ona neden ses çıkmaz? Onun bayramı neden kutlanır? Çünkü işine öyle gelir. Çünkü siyasal İslam’ın kodlarında anti emperyalizm yoktur, emperyalizmle dans vardır. Bir elinde Filistin bayrağı, öbür elinde ABD vizesi. Bir yanın Gazze için ağlar, öbür yanın NATO toplantılarına ev sahipliği yapar.

    Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nde yanan ışıklar söndü bu sabah. Ama hafızamda hâlâ yanıyor. Kırmızı, beyaz, mavi… İstanbul’un gecesini süsleyen o renkler, aslında bir zihniyetin iflasının renkleriydi. Başka sözüm yok.

  • KANLA MÜHÜRLENEN İTTİFAK, NATO: EMPERYALİZMİN KILICI, SERMAYENİN BEKÇİSİ

    KANLA MÜHÜRLENEN İTTİFAK, NATO: EMPERYALİZMİN KILICI, SERMAYENİN BEKÇİSİ

    Türkiye’de bir NATO toplantısı yapılacakmış. Düşünün; tarihin her sayfasında size ihanet etmiş, toprağınıza göz dikmiş, evlatlarınızı şehit etmiş, sizi parçalamak için plan üstüne plan yapan bir yapıyı, başkentinizin göbeğinde resmî törenlerle ağırlayacaksınız. Dünya tarihinde, kendi katilini evine davet edip kırmızı halı seren başka bir millet var mı? Bu soruyu sormak dahi, içine düşürüldüğümüz derin zilleti gözler önüne sermektedir. Bu davet, diplomasi değil; şehit kanına, millî hafızaya ve bağımsızlık ruhuna vurulmuş bir tokattır.

    NATO ve onun ebedî patronu ABD, 70 yılı aşkın bir süredir bu topraklara sözde müttefik sıfatıyla girmiş, ancak eylemlerinin tamamı bir baş düşmanın el kitabından çıkmıştır. Bu sözler, bir komplo teorisi ya da hamaset değil; bizzat yaşanmış, şehit kanıyla yazılmış, belgeleri arşivlerde duran kanlı faturanın özetidir.

    Emperyalist Düzenin Silahlı Kalkanı

    NATO’yu anlamak için, onu doğuran tarihsel koşullara bakmak gerekir. 19. yüzyılın büyük kısmında ve 20. yüzyılın başlarında, dünyaya hâkim emperyalist güç İngiltere’ydi. Küresel finansı, donanmasıyla ticaret yollarını ve sömürgeleri sayesinde hammadde kaynaklarını kontrol ediyordu. Ancak Birinci Paylaşım Savaşı, 1929 Ekonomik Krizi ve İkinci Paylaşım Savaşı, İngiltere’yi öylesine yıprattı ki artık küresel düzeni sağlayacak güçten yoksun kaldı. Savaş bittiğinde Avrupa ve Asya’daki ülkeler harabeye dönmüş, fabrikalar yıkılmış, nüfus büyük yara almıştı. ABD ise kendi topraklarında savaş yaşanmadığı için bu süreçten hiç yara almadan çıktı; aksine sanayisini büyütmüş, çok daha zengin hale gelmişti.

    1945 yılına gelindiğinde dünyadaki güç dengesi tamamen değişmişti. Artık dünyadaki üretimin yarısından fazlasını tek başına ABD yapıyor, küresel altın rezervlerinin büyük kısmına elinde bulunduruyordu. ABD ekonomisi, Sovyetler Birliği’nin üç, İngiltere’nin ise beş katı büyüklüğüne ulaşmıştı. Bu devasa ekonomik üstünlük, emperyalist liderliğin İngiltere’den ABD’ye geçmesini sağladı. Ancak ABD, eskisi gibi toprak işgal edip sömürge kurmak yerine farklı bir yol izledi. Uluslararası ticareti, parayı ve güvenliği kendi etrafında toplayacak yeni bir emperyalist düzen inşa etti. Bu yeni düzenin ekonomik ayağını Bretton Woods anlaşması, IMF ve Dünya Bankası oluşturdu. Tüm bu ekonomik sistemi ve ABD’nin küresel yatırımlarını koruyacak silahlı güç görevini ise NATO üstlendi.

    Savaş sonrası Amerikan emperyalizminin kurumsal temelleri, İkinci Paylaşım Savaşı henüz cephelerde devam ederken atılmaya başlandı. Temmuz 1944’te ABD’nin New Hampshire eyaletindeki Bretton Woods kasabasında 44 müttefik ülkenin delegeleri bir araya geldi. Amerikan sanayisinin devasa üretim fazlasını eritebilecek açık, istikrarlı ve güvenilir bir küresel pazarın inşası, bu konferansın temel amacını oluşturmaktaydı. Konferans ile birlikte dolar, küresel ticaretin ve rezervlerin merkezi haline geldi. Altının onsu 35 dolar olarak sabitlendi; dolar altına, diğer ülkelerin paraları ise dolara bağlandı. Bu sistem sayesinde ABD, sadece para basarak dünya ekonomisine yön verme gücünü elde etti. Wall Street ve Washington, dünyadaki paranın ve ticaretin tartışmasız kontrol merkezi oldu.

    Bu ekonomik düzenin sorunsuz işlemesi için Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve GATT kuruldu. Fakat bunlar yeterli değildi; dünyanın siyasi ve askeri olarak da ABD için güvenli olması gerekiyordu. Avrupa ülkeleri perişan haldeydi, Fransa ve İtalya’da komünist partiler giderek güçleniyordu. ABD yönetimi, Avrupa’da komünizmin güçlenmesini önlemek için harekete geçti. 1947’de Truman Doktrini ile Türkiye ve Yunanistan’a 400 milyon dolar yardım yapıldı. Ardından 1948’de Marshall Planı devreye sokuldu; 17 Batı Avrupa ülkesine toplam 13.3 milyar dolar hibe ve kredi verildi. Marshall Planı’nın asıl hedefi, Avrupa’nın ticaret engellerini kaldırmak, fabrikalarını Amerikan teknolojisiyle yenilemek ve işçilerin hayat standartlarını yükselterek komünizmin cazibesini kırmaktı. Ancak ekonomik iyileşmenin yanında güçlü bir askeri güvenlik şemsiyesi de şarttı. Bunun üzerine 4 Nisan 1949’da ABD, Kanada ve 10 Batı Avrupa ülkesi bir araya gelerek NATO’yu kurdu. Marshall Planı işin ekonomik kısmıysa, NATO da bu yeni pazarları ve yatırımları koruyan silahlı bekçi oldu.

    NATO’nun resmî amacı kapitalizmi komünizme karşı korumaktı; ancak özünde yeni kurulan kapitalist sistemi, serbest piyasayı ve Amerikan yatırımlarını koruyan silahlı bir güçtü. Anlaşmanın 5. maddesi, “Birimize yapılan saldırı hepimize yapılmıştır” diyerek ortak savunma anlayışını başlattı. Böylece ABD, askeri gücüyle Avrupa’yı koruması altına aldı. NATO, sadece kâğıt üzerinde kalan siyasi bir dostluk değil; müttefik ülkelerin ordularını, komutanlıklarını ve en önemlisi silah sanayilerini ABD’nin çıkarlarına uyacak şekilde tek merkezde toplayan dev bir organizasyondu. “Standartlaşma” adı altında Avrupa orduları Amerikan standartlarına göre baştan düzenlendi. Bu durum, Avrupa silah pazarının doğrudan Amerikan silah endüstrisinin kontrolüne girmesini sağladı. Soğuk Savaş boyunca ABD silah şirketleri, NATO kuralları sayesinde Avrupa’da kendilerine devasa ve risksiz bir pazar buldu. ABD; Avrupa’ya savaş uçakları, tanklar ve savunma sistemleri satarak hem milyarlarca dolar kazandı hem de kendi silahlarını geliştirirken harcadığı masrafları Avrupa’ya ödetmiş oldu.

    Nazi Subaylarından Devralınan Karanlık Miras

    NATO’nun en çok kullandığı slogan “Özgür Dünyayı Savunuyoruz”du. Kendilerini hep demokrasinin ve insan haklarının koruyucusu olarak tanıttılar. Fakat gerçekte yaşananlar, bu sloganı hiç de doğrulamıyordu. NATO ve ABD için asıl önemli olan, özgür bir dünya değil; kurdukları ekonomik düzenin tıkır tıkır işlemesiydi.

    Eski Nazi ordusunda, Wehrmacht ve SS’te komutanlık yapmış, hatta savaş suçlarına ve soykırıma karışmış birçok subay, yeni kurulan Batı Almanya ordusuna ve doğrudan NATO’nun üst kademelerine alındı. Savaş sonrası dönemde en büyük hedef komünizmle mücadele haline geldiğinde, Nazi subaylarının yıllarca SSCB’ye karşı savaşmış olması, Kızıl Ordu’nun taktiklerini ve coğrafyayı çok iyi bilmeleri, ABD’nin işine geldi. Savaş suçlularını yargılayan Nürnberg Mahkemelerine rağmen, Batı Almanya’yı Nazilerden temizleme süreci büyük ölçüde göstermelik kaldı. Nazi subayları; NATO’nun yapısını, istihbarat toplama yöntemlerini ve savaş planlarını derinden etkiledi. SSCB’ye karşı acımasızca savaşan bu isimler, Soğuk Savaş’ın başlarında Batı’nın savunma doktrinini baştan aşağı şekillendirdi. NATO’nun temel yapısı, faşist ideolojiyle güncellendi.

    1949 yılında, eski Nazi subayları kullanılarak NATO içinde “Schnez-Truppe” adında gizli bir ordu kuruldu. Amacı, olası bir savaşta komünistleri katletmekti. ABD ve İngiliz istihbaratı, CIA ve MI6, ortaklaşa “Geride Kalanlar” ağını inşa etti. Eğer SSCB Avrupa’yı işgal ederse, bu gizli ordular düşman hattının gerisinde kalacak, köprüleri havaya uçuracak ve direniş başlatacaktı. Ancak beklenen SSCB işgali hiçbir zaman gerçekleşmedi. Buna karşılık Batı Avrupa ülkelerinde komünist ve sosyalist partiler seçimleri kazanmaya, güçlenmeye başladı. Bu durum ABD ve NATO için büyük bir panik yarattı. Bunun üzerine dış düşmana karşı kurulan bu gizli ordular, yönünü içeriye, kendi halklarına çevirdi. “Gerginlik Stratejisi” adı verilen yapının çalışma mantığı, toplumda yapay bir kaos, terör ve korku yaratıp suçları solcuların üzerine atmak üzerine kuruluydu.

    Bu karanlık yapı ilk kez 1990 yılında gün yüzüne çıktı. İtalyan Yargıç Felice Casson, ülkesindeki faşist terör olaylarını Bolonya Garı katliamıda dahil, tüm bunları araştırırken İtalyan askeri istihbaratının gizli arşivlerinde Gladio adındaki bu yasadışı örgütü keşfetti. 1972’de üç jandarmayı öldüren bombayı yıllarca solcuların attığı sanılmıştı; oysa bu eylemi, doğrudan devletten bomba alan faşist bir ajan gerçekleştirmişti. 1980’lerde Belçika’da Brabant Canileri olarak bilinen maskeli adamlar süpermarketleri bastı, kasadaki paraları almak yerine doğrudan kadınları ve çocukları taradı; toplam 28 kişi öldü. Olaydan toplanan deliller NATO’nun gizli ordusuna çıkınca CIA ve MI6 belge vermeyi reddetti ve olayların üstü kapatıldı. 1980 yılında Münih’teki ünlü Oktoberfest’te patlayan bomba 13 kişinin ölümüne yol açtı; patlayıcılar, ormanlık bir alanda NATO’ya ait binlerce silah ve roket saklayan faşist Heinz Lembke’ye aitti. Lembke, mahkemede konuşmaya karar verdikten hemen sonra hücresinde ölü bulundu. Yunanistan’da 1967 seçimlerini solcuların kazanacağı ve ABD üslerini kapatacağı anlaşılınca, NATO destekli aşırı sağcı subaylar tanklarla sokağa çıkıp darbe yaptı. NATO’nun Prometheus Planı aynen uygulandı; 7 yıl süren faşist cunta döneminde on binlerce insana ağır işkenceler yapıldı.

    Türkiye’de Gladyo’nun Kanlı Ayak İzleri

    1950’lerde Kore Savaşı ile NATO’ya giren Türkiye’de, ABD destekli bir yapı yerleşti. Adına “Özel Harp Dairesi” ya da “Kontrgerilla” dendi. Uzun süre bu dairenin maaşlarını bile ABD ödedi. Başlangıçta Komünizm ile Mücadele dernekler kuruldu (Erzurum sorumlusu Fetullah Gülen’di) , islami- muhafazakar bir yapı olan Milli Türk Talebe Birliği -MTTB ( Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğanlar bu yapıdan çıktı) gladyo amaçlı kullanıldı. İlim Yayma Cemiyeti gibi komünizm karşıtı yapılar oluşturuldu. Türkiye, bu iç savaş stratejisinin en uzun ve kanlı yaşandığı ülkelerden biri oldu. Çorum ve Maraş’ta sivil katliamlar yaşandı. Sendikacılar, aydınlar ve sol ve sağ görüşlü öğrenciler sokak ortalarında katledildi. 12 Eylül 1980 darbesi ile ordu, bu kaos ortamını bahane ederek yönetime el koydu. Darbeyi yapan cuntanın başındaki Kenan Evren, Kore Savaşı’nda NATO standartlarıyla yoğrulmuş, daha sonra Genelkurmay Başkanı olarak NATO karargahlarında Türkiye’yi temsil etmiş bir isimdi. CIA yetkilisi, Washington’a durumu “Bizim çocuklar başardı!” diyerek müjdeledi. Bu darbe, binlerce gencin idam sehpasına yürümesine, yüz binlercesinin işkencede sakat kalmasına, bir neslin korkuyla sindirilmesine yol açtı. Asıl amaç, Türkiye ekonomisini küresel sisteme bağlamak ve ülkeyi SSCB’ye karşı itaatkâr bir Amerikan karakolu yapmaktı.

    Ve en yakın tarihimizin en acı ve alçakça yapılan olayları : Malatya , Çorum, Maraş, Sivas, Başbağlar katliamları ve FETÖ girişimi 15 Temmuz 2016… O gece Meclis’i bombalayan, Gölbaşı’nda Özel Harekât polislerini şehit eden, Boğaziçi Köprüsü’nde halkın üzerine kurşun yağdıran FETÖ’cü gladyo artıkları, yıllarca NATO karargahlarında himaye görmüş, terfi almış, kritik yerlere atanmış hainlerdi. NATO ülkeleri, bu darbe girişimini lanetlemekte bile ağırdan aldılar. Daha da vahimi, bu hainlerin önemli bir kısmı halen NATO ülkelerinde “siyasi sığınmacı” statüsünde korunmaktadır. Yunanistan’da, Almanya’da, Belçika’da darbecilere kucak açanlar, Türkiye’ye “müttefikiz” demeye nasıl cüret edebilmektedir?

    Yetmez mi? Uğur Mumcu… Kalemiyle emperyalizmin ve işbirlikçilerinin üzerine yürüyen bir aydındı. Suikastında kullanılan C-4 tipi plastik patlayıcının, NATO’nun kontrgerilla ve “Stay Behind” teşkilatlarının envanterindeki malzemeyle aynı olması, sıradan bir ayrıntı değil; bir devlet sırrının, bir suikast silahının, müttefik eliyle katle dönüştüğünün kanıtıdır. 6-7 Eylül olayları, Eşref Bitlis Paşa’nın uçağına yapılan sabotaj, Gün Sazak, Hamit Fendoğlu, Çetin Emeç, Abdi İpekçi, Onar Kutlar, Ümit Kaftancıoğlu, Necip Hablemitoğlu, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Kaşif Kozinoğlu, Turan Dursun, Bahriye Uçok, Ispartada bilimcilerimizin bindiği uçak, Libya Uçağı, Azerbaycanda düşürülen Türk Askeri uçağı ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun Helikopterinin düşürülmesi, Cem Ersever’in infazı, Cahit Orhan Tütengil dönemi suikastleri ve Türk gençlerinin kışkırtılarak ve arkadan organize edilerek sağ-sol, ülkücü – devrimci diye bir birlerini katlettirme olayları … TSK ya karşı Ergenekon ve Balyoz benzeri yargılamalar ve kumpaslarla .. işlenen suç ve cinayetler….Bu cinayetler, Türk devletinin derin aklını hedef alan, bizi savunmasız bırakmak isteyen sistemli bir tasfiyenin halkalarıdır. Oklar her seferinde aynı adresi göstermiştir: Devletin içine çöreklenmiş, NATO’dan beslenen Gladyo yapılanması.

    Bölücü Terörün Seri Numarasındaki İhanet

    Bölücü terör meselesi, NATO’nun Türkiye’ye bakışının turnusol kâğıdıdır. 1980’lerden itibaren PKK’nın eline geçen silahların menşeini araştırdığınızda, karşınıza çıkan adresler tesadüf değildir: NATO üyesi ülkeler ve doğrudan ABD. O silahların seri numaraları, soğuk bir gerçeği haykırır: Terör örgütü, emperyalist aklın taşeronudur. Bugün Suriye’nin kuzeyinde, sözde DEAŞ’la mücadele bahanesiyle PYD/YPG’yi “benim kara gücüm” diyerek donatan, havadan koruyan, maaş veren, eğiten doğrudan ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı değil midir? Bu yapılan, bir müttefike değil, olsa olsa yok edilmek istenen bir hedefe yapılır. Kırk bin şehidimizin kanı, Lice’de, Çukurca’da, Gabar’da, Hendek operasyonlarında toprağa düşen her bir evladımızın ahı, o teslim edilen kamyonlar dolusu silahın, havan topunun, omuzdan atılan füzenin namlusundadır. NATO’nun himayesi altında olmasa, Kandil’deki terör baronları on yıllarca nasıl barınabilir, Suriye’deki uzantıları nasıl bir “terör devleti” kurma hayali kurabilirdi?

    Büyük Ortadoğu Projesi ve Kuşatma Üsleri

    Soğuk Savaş bittiğinde, NATO ve ABD için Türkiye’nin “Sovyetlere karşı ileri karakol” misyonu sona erdi. O tarihten itibaren Türkiye, kontrol altında tutulması, hatta mümkünse parçalanması gereken bir “jeopolitik sorun” olarak kodlandı. Bunun yol haritası, Büyük Ortadoğu Projesi’dir. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın “22 İslam ülkesinin sınırları değişecek” sözü, bugün yaşadıklarımızın kehaneti değil, açık ilanıydı. Haritayı yırtıp Sykes-Picot’yu yeniden çizme hedefinin merkezinde, etnik ve mezhepsel fay hatlarıyla parçalanmak istenen Türkiye Cumhuriyeti vardı. Bu projenin eşbaşkanı olmakla övünen ve ABD nin darbeci sicilli büyükelçisi Morton Abromowitz tarafından devşirilen şahıs olan R.T. Erdoğan bilerek, ülkeyi bu girdabın tam ortasına çekiyordu.

    Bugün etrafımıza bakın. Batı Trakya’da Dedeağaç’ta kurulan ve açıkça Ege’deki dengeleri değiştirmeyi hedefleyen ABD üssü, Yunanistan’ın Girit Adası’ndaki devasa NATO tesisleri, Suriye’nin kuzeyinde terör koridorunu garanti altına almak için kurulan onlarca askerî nokta ve Irak’taki yapılanma… Bütün bu üsler zinciri, Türkiye’yi korumak için mi, yoksa dört bir yandan kuşatmak, jeopolitik hareket kabiliyetini sıfırlamak, en küçük bir çıkışında boğazını sıkmak için mi? Bu sorunun cevabını, İncirlik’teki uçuş izinlerini bizden sorma gereği duymayan zihniyette, Kıbrıs’ta çözümsüzlüğü körükleyen Rum-Yunan ikilisine verilen sınırsız destekte aramak gerekir. Bunlar müttefiklik değil, düpedüz stratejik kuşatma ve işgal hukukudur.

    Soğuk Savaş Sonrası Yeni Görev: Doğrudan Yıkım

    1991’de Sovyetler Birliği dağılınca NATO’nun asıl düşmanı ortadan kalktı. Doğal olarak “Artık kime karşı savunma yapacağız?” sorusu ortaya çıktı. NATO kendini feshetmek yerine “terörle mücadele” ve “kriz yönetimi” gibi yeni görevler icat etti. Artık gizli ordularla diğer ülkeleri içeriden karıştırmak yerine, onları doğrudan havadan bombalamaya ve hükümetleri devirmeye başladılar. Bu insani müdahale kılıflı operasyonlarda on binlerce sivil öldü, ülkeler yaşanamaz hale geldi.

    NATO, 1999 yılında Yugoslavya’yı tam 78 gün boyunca aralıksız bombaladı. Üstelik bunu Birleşmiş Milletler’den hiçbir onay almadan yaptı. NATO, kendi pilotları zarar görmesin diye uçakları 5 kilometre gibi çok yüksek bir mesafeden uçurdu. Bu yüzden hedefler karıştırıldı ve sadece NATO bombalarıyla en az 500 sivil hayatını kaybetti.

    11 Eylül saldırılarından sonra NATO, “terörle savaş” bahanesiyle Afganistan’ı işgal etti. Dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Afganistan, 20 yıl boyunca bitmek bilmez bir savaş alanına dönüştü. Sadece doğrudan saldırılarda bile 70 bine yakın sivil hayatını kaybetti. En korkunç savaş suçlarından biri Kunduz’da yaşandı. Sınır Tanımayan Doktorlar’a ait hastanenin haritadaki yeri, Amerikan ordusuna önceden defalarca bildirilmiş olmasına rağmen Amerikan savaş uçağı, buradaki hastaneyi tam bir saat boyunca bombaladı. On dördü doktor, aralarında çocukların da olduğu 42 masum insan yaşamını yitirdi.

    2011’de Libya’da Arap Baharı isyanlarında Muammer Kaddafi yönetimi ile isyancılar arasında iç savaş çıktı. NATO, Birleşmiş Milletler’in sivilleri koruma kararını bahane ederek Libya’ya hava operasyonu başlattı. Ancak sivilleri korumak için başlayan bu operasyonun asıl amacı hızla değişti. NATO, adeta isyancıların hava kuvveti gibi davranarak 7 ay boyunca ülkeyi bombaladı. Hedef, Kaddafi’yi devirmek ve ülkenin altyapısını çökertmekti. Kaddafi linç edilerek öldürüldü ve Libya tamamen parçalandı. Ülke; İslami terör örgütlerinin, birbiriyle çatışan silahlı grupların ve hatta köle pazarlarının cirit attığı bir yere dönüştü, devlet tamamen çöktü.

    Hasmına Yapılmayan Yaptırım: Ambargolar ve Tehditler Silsilesi

    Müttefikin tanımı, çıkar ortaklığı ve dayanışmadır. Peki NATO ve ABD Türkiye’ye ne yaptı? Kıbrıs’ta soydaşlarımızı Rum-Yunan zulmünden ve katliamından kurtarmak için 1974’te uluslararası antlaşmalardan doğan meşru hakkımızı kullandık; bize karşı silah ambargosu uyguladılar. Millî savunma sanayimizi bu ambargolarla boğmaya çalıştılar. Aselsan’dan Roketsan’a, bugün gurur duyduğumuz ne kadar millî savunma şirketimiz varsa, hepsi o ambargonun duvarına kafa tutarak doğdu. Bu ambargo, sadece silah satışının kesilmesi değil, yedek parçaların dahi verilmemesiyle ordumuzun hareket kabiliyetini felç etme girişimiydi.

    Hava savunma sistemimizi güçlendirmek, millî bekamızı sağlama almak için Rusya’dan S-400 sistemini tedarik ettik. Karşılığı ne oldu? Bizi F-35 Müşterek Taarruz Uçağı projesinden attılar, milyarlarca dolarlık ödememize el koydular ve CAATSA yaptırımlarıyla hasım devlet muamelesi yaptılar. Terörle mücadelede en ufak bir operasyon yapsak, ABD Kongresi’nden kınama, tehdit ve yaptırım paketleri peş peşe gelir. İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği sürecinde, “PKK’yı himaye etmeyi bırakın, teröristleri iade edin” dedik; bizi aylarca oyaladılar, pazarlık konusu yaptılar. Soruyorum: Düşman böyle yapar, peki müttefik böyle yapar mı? Yapıyorsa, aradaki fark nedir? Tek fark, müttefik maskesinin ardına saklanarak zehrini daha sinsice akıtmasıdır.

    Teslimiyetin Adı ve Kemalist Mirasa İhanet

    Asıl yaralayıcı ve öfke uyandırıcı olan, bu ağır tablo karşısında Türk siyasetinin düştüğü utanç verici atalettir. NATO, Türkiye’nin ev sahipliğinde toplanacak; fakat ne iktidardan ne de muhalefetten gür bir ses yükselip “Bu katil yapı bu topraklarda ne arıyor? Hesap vermeden bu ülkeye adım atamazsınız!” diyemiyor. Bu korkunç suskunluk, boyun eğmenin, emperyalist vesayeti içselleştirmenin ve milletin hissiyatından kopuşun açık itirafıdır. Sanki hepsi, Washington’daki ve Londra’daki efendilerinin önünde el pençe divan durmuş, görev bekliyor. Bu teslimiyet psikolojisi, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bize miras bıraktığı en yüce ilkeye, “Tam Bağımsızlık” şiarına vurulmuş en ağır ihanettir.

    Unutmayalım ve unutturmayalım: Bu Cumhuriyet, tıpkı 1919 öncesinin çürümüş, hasta, işbirlikçi ve mandacı Osmanlı yönetimine karşı isyan edilerek kuruldu. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıktığında yaktığı kurtuluş meşalesi, sadece işgal ordularına karşı değil, aynı zamanda emperyalizme teslimiyeti hüner sanan çağdışı ve çürümüş zihniyete karşıydı. Bugün, yüz yılın sonunda, AKP ve onu oluşturan siyasal akıl, aynen o karanlık dönemin mandacı zihniyeti gibi, ülkeyi adım adım emperyalist sisteme yeniden eklemlemek, vesayet zincirlerini millî irade kılıfıyla yeniden takmak için çalışıyor. Bugün Türkiye’deki. NATO’cular: açılım ve yeni Anayasa adı altında NATO’nun aktif elemanları olarak hem iktidar hemde muhalefetteki gladyo yapılanması vasıtasıyla, gladyo örgütü PKK ve liderini meşrulaştırmaya ve Türkiye Cumhuriyet’ini tasfiye etmeye çalışıyorlar. Oysa bu Cumhuriyet, Kemalist Devrimlerin aydınlık rotası üzerine, tam bağımsız, kayıtsız şartsız egemen bir Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak kuruldu. Bu temel ilkeden bir adım geri atmak, şehitlerimizin kemiklerini sızlatmak, Gazi’nin manevi hatırasına ihanet etmektir.

    Ya İstiklal, Ya İzale

    Uluslararası kapitalist sistemin ve sermayenin güvenliği için sadece IMF gibi ekonomik kurumlar yeterli değildi; bu mimarinin silahlı kalkanı olarak NATO inşa edildi. NATO’nun asıl amacı, SSCB tehdidinden ziyade Batı bloğundaki olası sosyalist uyanışları ezmekti. Bu uğurda kurulan Gladio ve Kontrgerilla gibi gizli ordular; İtalya’dan Türkiye’ye uzanan bir güzergâhta işçi hareketlerini, sendikaları ve komünistleri iç tehdit sayarak sokaklarda kanlı bir savaş yürüttü. Bu vahşet NATO sınırlarını da aşarak, Latin Amerika’daki Kondor Operasyonu ve Endonezya’da milyonlarca komünistin katledilmesiyle küresel bir boyuta ulaştı. Tüm bu operasyonlar “Özgür Dünyayı Savunuyoruz!” ambalajıyla sunulsa da asıl korunan şey, ABD hegemonyası ve sermayenin kesintisiz işleyişiydi.

    NATO bizim müttefikimiz değildir. NATO, emperyalist ülkelerin, başta ABD olmak üzere, dünyayı tahakküm altında tutmak için kullandığı askerî bir sopadır. NATO, Türkiye’yi etnik ve mezhepsel fay hatlarından bölme projesinin ortak karargâhıdır. NATO, kırk yıldır evlatlarımızı şehit eden, anaları ağlatan bölücü terörün ana sponsorudur. Türkiye’nin bu yapıda, bu katiller ittifakında artık bir saniye bile işi kalmamıştır. Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi, NATO’nun savaş karargâhlarında değil; kendi vatan toprağına sahip çıkan, caydırıcı ve tam bağımsız bir millî orduyla sağlanır. Bu sulh, ABD’nin icazetiyle değil, komşularıyla çıkar birliğine dayanan, onurlu, bağımsız bir dış politikayla korunur. Bu yapıdan derhal çıkılmalı; İncirlik başta olmak üzere topraklarımızdaki tüm yabancı askerî üs ve tesisler kapatılmalı; millî güvenlik mimarimiz, yalnızca bu milletin iradesinden güç alan Ankara’da, tam bağımsızlık ruhuyla yeniden inşa edilmelidir.

    Liderler gelir geçer, imzalanan gizli mutabakatlarla topraklarımıza yerleştirilen üsler ve askerler direnişe kadar veya kapatılana kadar kalır. İktidarlar değişir ama zihniyet değişmezse, emperyalizme bağımlılık sürer. Ya bu esaret zincirini kıracağız, ya da tarihin ve bu toprakları bizlere vatan kılan aziz şehitlerimizin huzurunda affedilmeyeceğiz. Böylesi karanlık ve kanlı bir geçmişi olan bir savaş makinesinin Ankara’da ağırlanması, barışın değil olsa olsa yeni felaketlerin habercisi olabilir.

    Karar ver Türkiye: Katille aynı çatı altında yaşamaya, onunla aynı masaya oturmaya, ondan medet ummaya devam mı edeceğiz? Yoksa, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün anti-emperyalist duruşuyla, kan ve barutla kurduğu tam bağımsız Türkiye’yi, yeni bir ruhla ve sarsılmaz bir iradeyle yeniden mi ayağa kaldıracağız? Sözde kalan hamaset değil, özde bir millî silkiniş ve kararlılık bekliyor bu aziz millet

    Kaynakça

    · ABD’nin terör örgütleriyle ilişkilerine dair resmî belgeler için: CENTCOM Press Releases & U.S. Department of Defense, Operation Inherent Resolve Reports (2015-2024).
    · 12 Eylül 1980 Darbesi ve NATO bağlantısı için: Mehmet Ali Birand, 12 Eylül: Türkiye’nin Miladı, Doğan Kitap; Emin Çölaşan, 12 Eylül: Özal Ekonomisinin Perde Arkası.
    · Gladyo yapılanması ve Avrupa’daki gizli ordulara dair temel kaynak: Daniele Ganser, NATO’nun Gizli Orduları: Gladio Operasyonları ve Avrupa’da Devlet Terörü, çev. G. Karadağ, Destek Yayınları, 2012.
    · Belçika’daki Brabant Canileri ve NATO bağlantısı için: Ganser, 2012, s. 50.
    · Münih Oktoberfest bombalaması ve Heinz Lembke bağlantısı için: Ganser, 2012, s. 355.
    · Nazi subaylarının NATO’ya entegrasyonu ve Schnez-Truppe için: Ganser, 2012; ayrıca CIA ve MI6’nın “Stay Behind” ağlarına dair arşiv belgeleri.
    · Türkiye’de Kontrgerilla faaliyetleri ve faili meçhul cinayetler için: TBMM Araştırma Komisyonu Raporları; Uğur Mumcu, Rabıta ve Kürt-İslam Ayaklanması, um:ag Yayınları.
    · Büyük Ortadoğu Projesi ve sınır değişikliği açıklamaları için: Condoleezza Rice’ın 2003-2006 yılları arasındaki resmî konuşmaları ve ABD Dışişleri Bakanlığı arşivleri; Ralph Peters, “Blood Borders”, Armed Forces Journal, 2006.
    · Yugoslavya’nın bombalanmasına dair: İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch), Civilian Deaths in the NATO Air Campaign, 2000.
    · Afganistan’daki sivil kayıplar ve Kunduz Hastanesi bombalaması için: Birleşmiş Milletler Afganistan Yardım Misyonu (UNAMA) raporları; Sınır Tanımayan Doktorlar (Médecins Sans Frontières), Kunduz Hospital Attack Investigation Report, 2015.
    · Libya müdahalesi ve sonrasına dair: Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi Raporları; Amnesty International, Libya: The Forgotten War, 2015.
    · Bretton Woods sistemi ve IMF-Dünya Bankası’nın kuruluşu için: Benn Steil, The Battle of Bretton Woods, Princeton University Press, 2013.
    · Marshall Planı ve Truman Doktrini için: Michael J. Hogan, The Marshall Plan: America, Britain and the Reconstruction of Western Europe, 1947-1952, Cambridge University Press, 1987.
    · S-400 krizi ve CAATSA yaptırımlarına dair resmî süreçler: U.S. Public Law 115-44, Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act (CAATSA); ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye’ye yönelik 2020 tarihli yaptırım bildirimi.
    · Yunanistan’daki 1967 darbesi ve NATO’nun Prometheus Planı için: Ganser, 2012; ayrıca Andreas Papandreou, Democracy at Gunpoint: The Greek Front, 1970.
    · Atatürk’ün “Tam Bağımsızlık” ilkesi ve anti-emperyalist duruşu için: Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk (1919-1927).

  • İHANETİN ANATOMİSİ: KATİLİ BAĞRINA BASAN TEK DEVLET VE MİLLET MİYİZ?

    İHANETİN ANATOMİSİ: KATİLİ BAĞRINA BASAN TEK DEVLET VE MİLLET MİYİZ?

    Türkiye’de bir NATO toplantısı yapılacakmış. Düşünün; evlatlarınızı katleden, toprağınıza göz diken, sizi parçalamak için plan üstüne plan yapan bir yapıyı, üstelik de başkentinizin göbeğinde, resmî protokolle ağırlayacaksınız. Soruyorum: Dünya tarihinde, kendi katilini evine davet edip, ona kırmızı halı seren başka bir millet var mı? Bu soruyu sormak bile, içine düşürüldüğümüz derin zilleti gözler önüne seriyor. Bu davet, bir diplomasi değil; millî hafızaya, şehit kanına ve bağımsızlık ruhuna vurulmuş bir tokattır.

    NATO ve onun ebedî patronu ABD, 70 yılı aşkın bir süredir bu topraklara sözde müttefik sıfatıyla girdiler, ancak eylemlerinin tamamı bir baş düşmanın el kitabından çıkmış gibidir. Bu sözlerim bir iddia, bir komplo teorisi ya da hamaset değil; bizzat yaşanmış, şehit kanıyla yazılmış, belgeleri arşivlerde duran bir kanlı faturanın özetidir.

    Silahın Seri Numarasındaki İhanet ve Kırk Bin Şehidin Hesabı

    Bölücü terör meselesi, NATO’nun Türkiye’ye bakışının turnusol kâğıdıdır. 1980’lerden itibaren PKK’nın eline geçen silahların menşeini araştırdığınızda, karşınıza çıkan adresler tesadüf değildir: NATO üyesi ülkeler ve doğrudan ABD. O silahların seri numaraları, soğuk bir gerçeği haykırır: Terör örgütü, emperyalist aklın taşeronudur. Bugün Suriye’nin kuzeyinde, sözde DEAŞ’la mücadele bahanesiyle PYD/YPG’yi “benim kara gücüm” diyerek donatan, havadan koruyan, maaş veren, eğiten doğrudan ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) değil midir? Bu yapılan, bir müttefike değil, olsa olsa yok edilmek istenen bir hedefe yapılır. 40 bin şehidimizin kanı, Lice’de, Çukurca’da, Gabar’da, Hendek operasyonlarında toprağa düşen her bir evladımızın ahı, o teslim edilen kamyonlar dolusu silahın, havan topunun, omuzdan atılan füzenin namlusundadır. NATO’nun himayesi altında olmasa, Kandil’deki terör baronları on yıllarca nasıl barınabilir, Suriye’deki uzantıları nasıl bir “terör devleti” kurma hayali kurabilirdi?

    Darbelerin, Suikastlerin ve Gladyo’nun NATO Karargahındaki Kökleri

    Türkiye Cumhuriyeti’nin milli iradesine ve aydınlık yüzüne kasteden her karanlık girişimin arkasında, NATO’nun kontrgerilla yapılanmasını görürsünüz. 12 Eylül 1980 darbesi, yalnızca bir askerî müdahale değil, NATO’nun “Yeşil Kuşak” stratejisinin bir uygulamasıydı. Darbeyi yapan cuntanın başındaki Kenan Evren, Kore Savaşı’nda NATO standartlarıyla yoğrulmuş, daha sonra Genelkurmay Başkanı olarak NATO karargahlarında Türkiye’yi temsil etmiş bir isimdi. O sabah Washington’da duyulan “Bizim çocuklar başardı” sevinci, basit bir diplomatik densizlik değil, bir operasyonun başarıya ulaştığının itirafıydı. Bu darbe, binlerce gencin idam sehpasına yürümesine, yüz binlercesinin işkencede sakat kalmasına, bir neslin korkuyla sindirilmesine yol açtı. Sendikalar kapatıldı, üniversiteler susturuldu, aydınlar hapse tıkıldı. Bu, milletin sadece bedenine değil, ruhuna ve geleceğine de vurulan bir prangaydı.

    Ve en yakın tarihimizin en alçak girişimi 15 Temmuz 2016… O gece Meclis’i bombalayan, Gölbaşı’nda Özel Harekât polislerini şehit eden, Boğaziçi Köprüsü’nde halkın üzerine kurşun yağdıran FETÖ’cü gladyo artıkları, yıllarca NATO karargahlarında himaye görmüş, terfi almış, kritik yerlere atanmış hainler değil miydi? Bu hainler, NATO’nun dil okullarında, müşterek askerî eğitim programlarında ve karargahlarında yıllarca yuvalandı. NATO ülkeleri, bu darbe girişimini lanetlemekte bile ağırdan aldılar. Daha da ötesi, bu hainlerin önemli bir kısmı, halen NATO ülkelerinde “siyasi sığınmacı” statüsünde korunmuyor mu? Yunanistan’da, Almanya’da, Belçika’da darbecilere kucak açanlar, Türkiye’ye “müttefikiz” demeye nasıl cüret edebiliyor?

    Yetmez mi? Uğur Mumcu… O, kalemiyle emperyalizmin ve işbirlikçilerinin üzerine yürüyen bir aydındı. Suikastında kullanılan C-4 tipi plastik patlayıcının, NATO’nun kontrgerilla ve “Stay Behind” (Gladyo) teşkilatlarının envanterindeki malzemeyle aynı olması, sıradan bir ayrıntı değildir. Bu, bir devlet sırrının, bir suikast silahının, müttefik eliyle katle dönüştüğünün kanıtıdır. Eşref Bitlis Paşa’nın uçağına yapılan sabotaj… Necip Hablemitoğlu’nun alnına sıkılan kurşun… Bu cinayetler, Türk devletinin derin aklını hedef alan, bizi savunmasız bırakmak isteyen sistemli bir tasfiyenin halkalarıdır. Ve oklar, her seferinde aynı adresi göstermiştir: Devletin içine çöreklenmiş, NATO’dan beslenen Gladyo yapılanması.

    BOP, Kuşatma Üsleri ve Türkiye’nin Başına Örülen Çorap

    Soğuk Savaş bittiğinde, NATO ve ABD için Türkiye’nin “Sovyetlere karşı ileri karakol” misyonu sona erdi. O tarihten itibaren Türkiye, kontrol altında tutulması, hatta mümkünse parçalanması gereken bir “jeopolitik sorun” olarak kodlandı. Bunun yol haritası, Büyük Ortadoğu Projesi’dir (BOP). Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın “22 İslam ülkesinin sınırları değişecek” sözü, bugün yaşadıklarımızın kehaneti değil, açık ilanıydı. Haritayı yırtıp, Sykes-Picot’yu yeniden çizme hedefinin merkezinde, etnik ve mezhepsel fay hatlarıyla parçalanmak istenen Türkiye Cumhuriyeti vardı. Bu projenin eşbaşkanı olmakla övünen içimizdeki akıl, farkında olmadan ya da bilerek, ülkeyi bu girdabın tam ortasına çekiyordu.

    Bugün etrafımıza bakın. Batı Trakya’da, Dedeağaç’ta kurulan ve açıkça Ege’deki dengeleri değiştirmeyi hedefleyen ABD üssü, Yunanistan’ın Girit Adası’ndaki devasa NATO tesisleri, Suriye’nin kuzeyinde terör koridorunu garanti altına almak için kurulan onlarca askerî nokta ve Irak’taki yapılanma… Bütün bu üsler zinciri, Türkiye’yi korumak için mi, yoksa dört bir yandan kuşatmak, jeopolitik hareket kabiliyetini sıfırlamak, en küçük bir çıkışında boğazını sıkmak için mi? Bu sorunun cevabını, İncirlik’teki uçuş izinlerini bizden sorma gereği duymayan zihniyette, Kıbrıs’ta çözümsüzlüğü körükleyen Rum-Yunan ikilisine verilen sınırsız destekte aramak gerekir. Bunlar müttefiklik değil, düpedüz stratejik kuşatma ve işgal hukukudur.

    Hasmına Yapılmayan Yaptırım: Ambargolar ve Tehditler Silsilesi

    Müttefikin tanımı, çıkar ortaklığı ve dayanışmadır. Peki NATO ve ABD ne yaptı? Kıbrıs’ta soydaşlarımızı Rum-Yunan zulmünden ve katliamından kurtarmak için 1974’te uluslararası antlaşmalardan doğan meşru hakkımızı kullandık; bize karşı silah ambargosu uyguladılar. Milli savunma sanayimizi bu ambargolarla boğmaya çalıştılar. Aselsan’dan Roketsan’a, bugün gurur duyduğumuz ne kadar milli savunma şirketimiz varsa, hepsi o ambargonun duvarına kafa tutarak doğdu. Bu ambargo, sadece silah satışının kesilmesi değil, yedek parçaların dahi verilmemesiyle ordumuzun hareket kabiliyetini felç etme girişimiydi.

    Hava savunma sistemimizi güçlendirmek, milli bekamızı sağlama almak için Rusya’dan S-400 sistemini tedarik ettik. Karşılığı ne oldu? Bizi F-35 Müşterek Taarruz Uçağı projesinden attılar, milyarlarca dolarlık ödememize el koydular ve CAATSA yaptırımlarıyla hasım devlet muamelesi yaptılar. Terörle mücadelede en ufak bir operasyon yapsak, ABD Kongresi’nden kınama, tehdit ve yaptırım paketleri peş peşe gelir. İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği sürecinde, “PKK’yı himaye etmeyi bırakın, teröristleri iade edin” dedik, bizi aylarca oyaladılar, pazarlık konusu yaptılar; karşılığında kapalı kapılar ardında PKK’lı siyasi figürlere dokunulmayacağına dair sözler verildiğini biliyoruz. Soruyorum: Düşman böyle yapar, peki müttefik böyle yapar mı? Yapıyorsa, aradaki fark nedir? Tek fark, müttefik maskesinin ardına saklanarak zehrini daha sinsice akıtmasıdır.

    Teslimiyetin Adı: Siyasetin Suskunluğu ve Kemalist Mirasa İhanet

    Asıl yaralayıcı ve öfke uyandırıcı olan, bu ağır tablo karşısında Türk siyasetinin düştüğü utanç verici atalettir. NATO, Türkiye’nin ev sahipliğinde toplanacak; fakat ne iktidardan ne de muhalefetten gür bir ses yükselip “Bu katil yapı bu topraklarda ne arıyor? Hesap vermeden bu ülkeye adım atamazsınız!” diyemiyor. Bu korkunç suskunluk, boyun eğmenin, emperyalist vesayeti içselleştirmenin ve milletin hissiyatından kopuşun açık itirafıdır. Sanki hepsi, Washington’daki, Londra’daki efendilerinin önünde el pençe divan durmuş, görev bekliyor. Bu teslimiyet psikolojisi, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bize miras bıraktığı en yüce ilkeye, “Tam Bağımsızlık” şiarına vurulmuş en ağır ihanettir.

    Unutmayalım ve unutturmayalım: Bu Cumhuriyet, tıpkı 1919 öncesinin çürümüş, hasta, işbirlikçi ve mandacı Osmanlı yönetimine karşı isyan edilerek kuruldu. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıktığında yaktığı kurtuluş meşalesi, sadece işgal ordularına karşı değil, aynı zamanda emperyalizme teslimiyeti hüner sanan çağdışı ve çürümüş zihniyete karşıydı. Bugün, yüz yılın sonunda, AKP ve onu oluşturan siyasal akıl, aynen o karanlık dönemin mandacı zihniyeti gibi, ülkeyi adım adım emperyalist sisteme yeniden eklemlemek, vesayet zincirlerini millî irade kılıfıyla yeniden takmak için çalışıyor. Oysa bu Cumhuriyet, Kemalist Devrimlerin aydınlık rotası üzerine, tam bağımsız, kayıtsız şartsız egemen bir Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak kuruldu. Bu temel ilkeden bir adım geri atmak, şehitlerimizin kemiklerini sızlatmak, Gazi’nin manevi hatırasına ihanet etmektir.

    Son Söz: Ya İstiklal, Ya İzale

    NATO bizim müttefikimiz değildir. NATO, emperyalist ülkelerin, başta ABD olmak üzere, dünyayı tahakküm altında tutmak için kullandığı askerî bir sopadır. NATO, Türkiye’yi etnik ve mezhepsel fay hatlarından bölme projesinin ortak karargahıdır. NATO, kırk yıldır evlatlarımızı şehit eden, anaları ağlatan bölücü terörün ana sponsorudur.

    Türkiye’nin bu yapıda, bu katiller ittifakında artık bir saniye bile işi kalmamıştır. Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi, NATO’nun savaş karargahlarında değil, kendi vatan toprağına sahip çıkan, caydırıcı ve tam bağımsız bir milli orduyla sağlanır. Bu sulh, ABD’nin icazetiyle değil, komşularıyla çıkar birliğine dayanan, onurlu, bağımsız bir dış politikayla korunur. Bu yapıdan derhal çıkılmalı; İncirlik başta olmak üzere topraklarımızdaki tüm yabancı askerî üs ve tesisler kapatılmalı; milli güvenlik mimarimiz, yalnızca bu milletin iradesinden güç alan Ankara’da, tam bağımsızlık ruhuyla yeniden inşa edilmelidir.

    Liderler gelir geçer, imzalanan gizli mutabakatlarla topraklarımıza yerleştirilen üsler kalır. İktidarlar değişir ama zihniyet değişmezse, emperyalizme bağımlılık sürer. Ya bu esaret zincirini kıracağız, ya da tarihin ve bu toprakları bizlere vatan kılan aziz şehitlerimizin huzurunda affedilmeyeceğiz.

    Karar ver Türkiye: Katille aynı çatı altında yaşamaya, onunla aynı masaya oturmaya, ondan medet ummaya devam mı edeceğiz? Yoksa, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün anti-emperyalist duruşuyla, kan ve barutla kurduğu tam bağımsız Türkiye’yi, yeni bir ruhla ve sarsılmaz bir iradeyle yeniden mi ayağa kaldıracağız? Sözde kalan hamaset değil, özde bir millî silkiniş ve kararlılık bekliyor bu aziz millet.

    Kaynakça

    · ABD’nin terör örgütleriyle ilişkilerine dair resmî itiraflar ve belgeler için bkz: CENTCOM Press Releases & U.S. Department of Defense, Operation Inherent Resolve Reports (2015-2024).
    · 12 Eylül 1980 Darbesi ve NATO bağlantısı için bkz: Mehmet Ali Birand, 12 Eylül: Türkiye’nin Miladı, Doğan Kitap; Emin Çölaşan, 12 Eylül: Özal Ekonomisinin Perde Arkası.
    · Gladyo yapılanması ve faili meçhul cinayetler için TBMM Araştırma Komisyonu Raporları ve Uğur Mumcu’nun Rabıta ve Kürt-İslam Ayaklanması kitapları; ayrıca Daniele Ganser, NATO’nun Gizli Orduları: Gladyo Operasyonu ve Avrupa’da Terörizm.
    · Büyük Ortadoğu Projesi ve sınır değişikliği açıklamaları için bkz: Condoleezza Rice’ın 2003-2006 yılları arasındaki resmî konuşmaları ve ABD Dışişleri Bakanlığı arşivleri; Ralph Peters’ın 2006’da Armed Forces Journal’da yayımladığı “Blood Borders” makalesi ve haritası.
    · S-400 krizi ve CAATSA yaptırımlarına dair resmî süreçler için bkz: U.S. Public Law 115-44, Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act (CAATSA) ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye’ye yönelik 2020 tarihli yaptırım bildirimi.
    · Atatürk’ün “Tam Bağımsızlık” ilkesi ve anti-emperyalist duruşu için temel kaynak: Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk (1919-1927).

  • YA İSTİKLAL YA İZALE: NATO KATİLDİR, KARAR VAKTİDİR

    YA İSTİKLAL YA İZALE: NATO KATİLDİR, KARAR VAKTİDİR

    Türkiye’de NATO toplantısı yapılacakmış. Soruyorum: Katili evine davet eden, sofrasında ağırlayan, başka bir millet var mı şu yeryüzünde? Bu daveti çıkaran akıl, milletin kanıyla sulanmış bu topraklarda, şehit analarının feryadını duymuyor mu?

    NATO ve onun ebedi patronu ABD, 70 yıldır bu topraklara sözde müttefik sıfatıyla girdi, özde ise baş düşman gibi davrandı. Bu bir iddia, bir komplo teorisi değil; tarihin önümüze koyduğu kanlı faturadır.

    Kırk Bin Şehidin Kanı Kimin Elinde?
    Bölücü terörü kim yarattı, kim besledi, kim sahaya sürdü? 1980’lerden beri PKK’nın elindeki silahların seri numaraları sorulduğunda, adres hep aynı kapıya çıkıyor: NATO ülkeleri ve ABD. Bugün Suriye’de PYD/YPG’ye “benim kara gücüm” diyen, onları havadan koruyup karadan donatan sözde müttefikimiz ABD değil mi? 40 bin şehidimizin kanı, o teslim edilen kamyonlar dolusu silahın üzerindedir. Her bir merminin yivinde, bir şehidimizin ahı var.

    Darbelerin ve Suikastlerin Gizli Mimarı
    Bu ülkenin milli iradesine kasteden darbeler kimin eseri? 12 Eylül 1980 sabahı, Washington’da “Bizim çocuklar başardı” diye sevinç çığlıkları atılmadı mı? O darbenin komutanları, NATO’nun kontrgerilla eğitimlerinden geçmedi mi? Ve en yakın tarihimizin kara lekesi 15 Temmuz… O gece milli iradeyi tanklara ezdirmeye, Meclis’i bombalamaya kalkan FETÖ’cü gladyo artıkları, yıllarca NATO karargahlarında himaye görmedi mi? Uğur Mumcu’yu, Eşref Bitlis’i, Necip Hablemitoğlu’nu, nice aydın ve komutanımızı kim vurdu? Cevap basit: NATO’nun devlet içine yuvalanmış derin yapısı Gladyo. Bunlar müttefiklik değil, işgal hukukudur.

    Sınırımızdaki Kuşatma ve Büyük Ortadoğu Projesi
    Etrafımıza bir bakın. Dedeağaç’ta, Girit’te, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinde konuşlanmış yüzlerce NATO-ABD üssü var. Bunlar Türkiye’yi korumak için mi, yoksa dört bir yandan kuşatmak, Ege’de, Akdeniz’de başı sıkıştığında boğazını sıkmak için mi? Hedefi Ankara olan bu kama, NATO masalarında çizilmedi mi? Haritayı yırtıp 22 İslam ülkesinin sınırını değiştireceğini ilan eden Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) eşbaşkanlığıyla övünenlerin hedefinde kim vardı? Cevap açık: Ulus devleti etnik ve mezhepsel fay hatlarından parçalayıp lokum gibi dağıtmanın adresi, doğrudan Türkiye’ydi.

    Müttefikin Ambargosu, Düşmanın Şartı Olur mu?
    Müttefik dedikleri, Kıbrıs’ta soydaşlarımızı Rum-Yunan zulmünden kurtarmak için çıktığımız Barış Harekatı’nda bize silah ambargosu uyguladı. Milli savunmamızı güçlendirmek için S-400 aldık; bizi F-35 projesinden attılar, CAATSA yaptırımıyla cezalandırdılar. Terörle mücadele ettik, ABD Kongresi’nden kınama üstüne kınama yağdı. Terörist başına ev sahipliği yapan İsveç ve Finlandiya’ya “PKK’yı himaye etmeyin” dedik, aylarca oyalandık, şartlarımızı görmezden geldiler. Düşman böyle yapar, peki müttefik böyle yapar mı? Yapıyorsa, aradaki farkı kim izah edecek?

    Korkunç Suskunluk ve Boyun Eğmenin İtirafı
    Asıl vahimi, bu kara tablo karşısında siyasetin düştüğü utanç verici suskunluktur. NATO Anlara’da toplanacak ama ne iktidardan ne de muhalefetten “Bu katil yapı burada ne arıyor?” diyecek bir ses, bir cılız itiraz dahi yükselmiyor. Sanki hepsi, kendilerine biçilen rolü kabullenmiş, emperyalist patronların önünde el pençe divan durmuş, icazet bekliyor. Bu teslimiyet, bu suskunluk, boyun eğmenin ta kendisidir. Bu manzara, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Tam Bağımsızlık” şiarına vurulmuş en büyük ihanettir.

    Tıpkı 1919 öncesinin çürümüş, hasta Osmanlı yönetiminde olduğu gibi, yüzyılın sonunda da AKP ve onu oluşturan çağdışı zihniyetin yönetimiyle, emperyalizme yeniden teslim olunsun diye bu Cumhuriyet kurulmadı. Bu Cumhuriyet, Kemalist Devrimler üzerine, tam bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak kuruldu. O devrimlerin ruhu, bugün NATO üslerinde değil, milli iradede yaşar.

    Yeter Artık: Zincirleri Kırma Vakti
    NATO bizim müttefikimiz değildir. NATO, emperyalist ülkelerin elindeki sopadır. NATO, Türkiye’yi bölme projesinin karargahıdır. NATO, evlatlarımızı şehit eden terörün ana sponsorudur. Türkiye’nin bu yapıda artık işi kalmamıştır. Bu katil örgütünden derhal çıkılmalı, topraklarımızdaki tüm yabancı üsler kapatılmalı, milli güvenlik mimarimiz, halkın iradesiyle yalnızca Ankara’da kurulmalıdır.

    Atatürk’ün dediği “Yurtta sulh, cihanda sulh” düsturu, NATO üsleriyle ve ABD’nin icazetiyle değil, dimdik duran bir milli ordu ve tam bağımsız bir dış politikayla sağlanır. Liderler gelir geçer, üsler kalır. İktidarlar değişir, esaret sürer. Ya bu esaret zincirini kıracağız, ya da tarih ve bu vatan için toprağa düşmüş aziz şehitlerimiz bizi affetmeyecek.

    Karar ver Türkiye: Katille aynı çatı altında yaşamaya devam mı edeceğiz, yoksa Atatürk’ün anti-emperyalist duruşuyla kurduğu tam bağımsız Türkiye’yi, kan ve gözyaşıyla sulanmış bu topraklarda yeniden mi ayağa kaldıracağız? Sözde değil, özde bir karar bekliyor bu millet.

  • Gülmenin Suç Olduğu Ülke: Mizah Mahkemesi Tuba Ulu ve Deniz Göktaş Dosyasını Görüyor

    Gülmenin Suç Olduğu Ülke: Mizah Mahkemesi Tuba Ulu ve Deniz Göktaş Dosyasını Görüyor

    Bir sabah uyandık ve öğrendik ki ülkede artık bazı şeyler eskisi gibi değil. Mesela gülmek… Gülmek artık yalnızca bir refleks değil, dosyaya dönüşebilen bir eylem.

    Yeni kurulan “Hassas Mizah Mahkemesi”nin ilk gündem maddesi ise oldukça dikkat çekiciydi: Komedyenler Tuba Ulu ve Deniz Göktaş’ın “fazla güldürme, yanlış gülme ve gülerken düşündürme ihtimali” suçlamalarıyla yargılanması.

    Duruşma salonunda hâkim ciddi bir tonla konuşuyor:
    “Sanıkların sahnede espri yaptığı, halkın bir kısmının güldüğü, bir kısmının ise düşündüğü tespit edilmiştir. Bu durum kamu düzeni açısından risk teşkil edebilir.”

    Savcı iddianameyi açıyor:
    “Şüpheliler, mizah yoluyla gerçekleri eğip bükmek suretiyle… seyircinin kendi hayatını sorgulamasına neden olmuşlardır. Bu, en tehlikeli suç tiplerinden biridir: bilinç uyandırmak.”

    Salon bir an sessizleşiyor. Çünkü herkes biliyor ki bu ülkede en tehlikeli şey, birinin kahkaha atarken bir anda susup düşünmesidir.

    Sanık kürsüsünde komedyenlere söz veriliyor:
    “Biz sadece şaka yaptık.”
    Ama sistemin cevabı nettir:
    “Şaka yapmanın da usulü vardır. Yönetmelikte belirtilmeyen şakalar, şaka sayılmaz.”

    Mahkeme başkanı dosyayı kapatır gibi yapar, sonra tekrar açar:
    “Sanıkların mizahı, toplumda ‘fazla rahatlama’ etkisi yaratmıştır. Bu da toplumsal dengeyi bozabilir. İnsanlar gülerse, düşünmeye başlayabilir. Düşünürlerse… işler karışır.”

    Karar henüz açıklanmamıştır ama şehirde herkes şunu konuşur:
    Artık komik olmak yeterli değildir; komik olmanın izinli versiyonu gereklidir.

    Bir yanda tabelalar asılır:
    “Onaylı Mizah Dışı Alan”
    “Lütfen Gülmeden Önce Bildirim Yapınız”

    Diğer yanda ise halk, fısıltıyla şu soruyu sorar:
    “Acaba sıradaki dava kahkahayı kimden dinleyecek?”

    Ve böylece ülke yeni bir döneme girer:
    Mizah serbesttir… ama sadece kendini açıklayabildiği ölçüde.

  • RUHSATLI GÜLME, İZİNLİ DÜŞÜNME, KONTROLLÜ İFADE CUMHURİYETİ’NE HOŞ GELDİNİZ!

    RUHSATLI GÜLME, İZİNLİ DÜŞÜNME, KONTROLLÜ İFADE CUMHURİYETİ’NE HOŞ GELDİNİZ!

    Sayın vatandaşlar, özgürlüğün dibine vurduğumuz şu güzel günlerde, sizlere yepyeni bir rejimin müjdesini vermekten gurur duyuyoruz:

    Türkiye Ruhsatlı Gülme, İzinli Düşünme, Kontrollü İfade Cumhuriyeti!

    Evet, yanlış duymadınız. Artık bu ülkede kahkahanın da bir prosedürü, düşüncenin de bir izin belgesi, ifadenin de bir onay mekanizması var. Gülmek istiyorsanız önce başvurun, düşünmek istiyorsanız dilekçe verin, ifade etmek istiyorsanız sıraya girin. Sistem sizin iyiliğinizi düşünüyor; çünkü kontrolsüz kahkaha toplumsal huzuru bozabilir, izinsiz düşünce kafaları karıştırabilir, ruhsatsız ifade ise tam bir kaos yaratabilir!

    YENİ KURUMLAR, YENİ GENELGELER, YENİ YASAKLAR:

    Sabah Resmî Gazete’yi açtık, gözlerimize inanamadık. Kurumlar sıralanmış:

    · Gülme Düzenleme ve Denetleme Kurumu (GÜDÜK): Kahkaha atarken desibel sınırını aşanları, yanlış zamanda gülenleri, gülerken düşünenleri anında tespit eden bir birim. GÜDÜK Başkanı ilk açıklamasında net: “Vatandaş gülebilir ama kontrolsüz gülemez. Kahkaha, kamu malıdır, izne tabidir.”
    · Düşünce İzin ve Lisanslama Ofisi (DİLO): Düşünmeden önce başvuru şart. Hangi konuda düşüneceksiniz, kaç dakika düşüneceksiniz, düşünce sonucu nereye varacaksınız, hepsini formda belirtmeniz gerekiyor. DİLO yetkilisi uyarıyor: “Boş düşünmek yasaktır. Dolu düşünecekseniz de içeriğini biz belirleriz.”
    · İfade Kontrol ve Sansür Merkezi (İKOS): Ağzınızdan çıkacak her kelimenin ön onaydan geçtiği, esprilerin bile damgalandığı yepyeni bir birim. İKOS Müdürü basın toplantısında gururla açıklıyor: “Vatandaşımız artık ne söyleyeceğini düşünmek zorunda değil. Biz onun yerine düşünüyor, onun yerine konuşuyor, onun yerine susuyoruz. Ne güzel değil mi?”

    MİZAHÇILARA ÖZEL PAKET: “GÜLDÜRME RUHSATI”

    Ve işin en trajikomik yanı: Komedyenler Tuba Ulu ve Deniz Göktaş, bu yeni düzenin ilk kurbanları olarak sanık sandalyesinde. Suçları ne mi? Ruhsatsız güldürmek! Evet, bildiğiniz güldürme suçu. Üstelik ağırlaştırıcı sebep de var: Gülerken düşündürmek!

    Savcının iddianamesinden bir bölüm okuyalım:
    “Şüpheliler, sahnede yaptıkları esprilerle vatandaşın kontrolsüz şekilde gülmesine ve akabinde düşünmesine sebebiyet vermiştir. Bu durum, kamu düzenini tehlikeye atmış, otoriteye karşı sorgulayıcı bakış açısı oluşturmuştur. Şüphelilerin güldürme ruhsatı olmadığı gibi, güldürürken düşündürmeme taahhütnamesi de imzalamadıkları tespit edilmiştir. Cezaları en ağır şekilde verilmelidir.”

    Duyan da komedyenleri silahlı terör örgütü kurmakla yargılıyor sanır. Oysa ortada iki tane cesur insan var; mikrofonu ellerine alıp bu karanlık düzene inat, kahkaha atıyorlar. Ve işte bu, iktidarın en tahammül edemediği şey. Çünkü biliyorlar: Kahkaha özgürleştirir, özgürlük sorgulatır, sorgulamak ise bu ruhsatlı kölelik düzenini temelinden sarsar!

    SOKAKLARA TABELALAR ASILDI BİLE:

    Şehrin dört bir yanında yeni tabelalar boy göstermeye başladı:

    · “Bu Bölgede Gülmek İzne Tabidir. Başvuru İçin www.guduk.gov.tr”
    · “Dikkat! Kontrolsüz Düşünce Tespit Edilirse En Yakın DİLO Yetkilisine Bildiriniz.”
    · “Espri Yapmadan Önce İKOS Onayı Alınız. Onaysız Espri Suçtur.”
    · “Gülerken Düşündüğünüzü Fark Ederseniz Derhal Durun ve Kendinizi İhbar Edin.”

    Bir vatandaş sokağa çıkıyor, ağzını açıp bir şey söylemeye kalkıyor, yanındaki hemen uyarıyor: “Sus! Önce dilekçe ver, izin al, sonra konuş. Burası ruhsatlı ifade cumhuriyeti!”

    SİSTEMİN ÖZETİ: SUS, GÜLME, DÜŞÜNME, SORGULAMA!

    Bu düzenin istediği vatandaş modeli şudur: Sabah kalk, ruhsatlı gül, izinli düşün, kontrollü ifade et, akşam olunca da sorgulamadan uyu. Senden istenen budur. Ne eksik ne fazla.

    Ama bu milletin içinde öyle insanlar var ki, onlar bu karanlığa boyun eğmiyor. Tuba Ulu ve Deniz Göktaş işte o insanlardan. Onlar, ruhsatsız güldürüyor, izinsiz düşündürüyor, kontrolsüz ifade ediyor. Ve bu yüzden sanık sandalyesindeler. Ama bilin ki asıl sanık, o sandalyeye oturtulması gereken, mizahı zincire vuran, sanatı boğazlayan, düşünceyi yasaklayan bu karanlık zihniyettir.

    VE SON SÖZ:

    Ey iktidar! Sen istediğin kadar GÜDÜK kur, DİLO aç, İKOS’la sansürle! Şunu aklına kazı: Mizah zincire vurulamaz, kahkaha yasaklanamaz, düşünce hapsedilemez! Tuba ve Deniz sahnede her mikrofonu ellerine aldıklarında, senin o koca koca binalarında oturan GÜDÜK’lerin, DİLO’ların, İKOS’ların titriyor. Biliyor musun neden? Çünkü kahkaha, karanlığın en büyük düşmanıdır. Ve sen, ne yaparsan yap, güneşi balçıkla sıvayamazsın!

    Ruhsatlı gülme cumhuriyetinde, ruhsatsız kahkaha atanların davasıdır bu! Ve bu dava, er ya da geç, gülmenin özgür olduğu bir ülkede sonuçlanacaktır.

    O gün gelene kadar: Gülmeye, düşünmeye, ifade etmeye devam! Hem de hiçbir ruhsat almadan, hiçbir izin beklemeden, hiçbir GÜDÜK’e boyun eğmeden!

  • MİZAHIN BOĞAZINA GEÇİRİLEN ZİNCİR: BU ÜLKEDE ARTIK GÜLMEK DE YASAK, DÜŞÜNMEK DE!

    MİZAHIN BOĞAZINA GEÇİRİLEN ZİNCİR: BU ÜLKEDE ARTIK GÜLMEK DE YASAK, DÜŞÜNMEK DE!

    Kabul edilemez!

    Bir sabah uyandık ve gördük ki, bu ülkenin karanlık dehlizlerinde yeni bir cadı avı başlatılmış. Hedefte bu kez ne bir gazeteci ne bir akademisyen var; hedefte bu kez kahkaha var, mizah var, insanın insan olmaktan kaynaklı en masum refleksi var: gülmek!

    Evet, yanlış duymadınız. Artık gülmek, yalnızca dudakların kıvrılmasından ibaret masum bir eylem değil; bir suç dosyası, bir soruşturma konusu, bir korku nesnesi. Yeni kurulan sözde “Hassas Mizah Mahkemesi”, komedyenler Tuba Ulu ve Deniz Göktaş’ı sanık sandalyesine oturtmuş durumda. Suçlamalara bakar mısınız: “Fazla güldürme”, “yanlış gülme”, “gülerken düşündürme ihtimali”!

    Bu nedir böyle? Hangi çağda, hangi rejimde, hangi karanlık zihniyette gülmek yargılanır? Cevap basit: Fikirden korkan, sanattan ürken, özgürlükten tiksinen bir zihniyetin elinde, kahkaha bile tehdit sayılır olmuştur.

    Duruşma salonunu gözünüzün önüne getirin. Cübbesinin arkasına saklanmış bir hâkim, yüzünde sıfır ifade, ağzından dökülen kelimeler adeta kâbus:
    “Sanıkların sahnede espri yaptığı, halkın bir kısmının güldüğü, bir kısmının ise düşündüğü tespit edilmiştir. Bu durum kamu düzeni açısından risk teşkil edebilir.”

    Duydunuz mu? Düşünmek… risk! Kahkaha… tehdit! Mizah… suç!

    Savcı ayağa kalkıyor, iddianameyi bir silah gibi doğrultuyor salonun kalbine:
    “Şüpheliler, mizah yoluyla gerçekleri eğip bükmek suretiyle seyircinin kendi hayatını sorgulamasına neden olmuşlardır. Bu, en tehlikeli suç tiplerinden biridir: bilinç uyandırmak.”

    Bilinç uyandırmak… En tehlikeli suç! İşte size bir rejimin röntgeni. Bir ülkede bilinç uyandırmak suç sayılıyorsa, orada özgürlük çoktan idam sehpasına yatırılmış demektir. Sanatın bileklerine kelepçe, mizahın boğazına zincir vurulmuş demektir.

    Salonda buz gibi bir sessizlik. Çünkü herkes, ama herkes biliyor: Bu ülkede en tehlikeli şey, bir insanın kahkaha atarken bir anda susup düşünmesidir. Kahkaha ile düşünce arasındaki o kısacık an, iktidarın uykularını kaçırmaya yeter de artar bile.

    Sanıklara söz veriliyor. Komedyenlerin ağzından dökülen o iki kelime, aslında koca bir direniş manifestosudur:
    “Biz sadece şaka yaptık.”

    Ama sistemin cevabı, demir soğukluğunda:
    “Şaka yapmanın da usulü vardır. Yönetmelikte belirtilmeyen şakalar, şaka sayılmaz.”

    Yönetmelikli şaka! Ruhsatlı mizah! İzinli kahkaha! Bu nasıl bir kâbustur? Hangi totaliter zihniyet, bir espriye yönetmelik dayatır? Cevap: Fikirden ölesiye korkan, sanatı düşman belleyen, özgürlüğü kendine tehdit sayan bir iktidar.

    Mahkeme başkanı dosyayı kapatır gibi yapar, sonra sadist bir keyifle tekrar açar:
    “Sanıkların mizahı, toplumda ‘fazla rahatlama’ etkisi yaratmıştır. Bu da toplumsal dengeyi bozabilir. İnsanlar gülerse, düşünmeye başlayabilir. Düşünürlerse… işler karışır.”

    İşte zihniyetin özeti: Gülme ki düşünme! Düşünme ki sorgulama! Sorgulama ki itaat et! Bu, bir hukuk devletinde değil, bir korku rejiminde duyabileceğiniz cümlelerdir.

    Karar henüz açıklanmamıştır ama şehrin her köşesinde, her evde, her kahvede aynı soru fısıldanmaktadır: Artık komik olmak yetmez; komik olmanın izinli, damgalı, mühürlü versiyonu gereklidir. Ve o versiyon, ne yazık ki komik falan değildir.

    Şimdi tabelalar asılıyor birer birer:
    “Onaylı Mizah Dışı Alan”
    “Lütfen Gülmeden Önce Bildirim Yapınız”
    “Düşünce Tespit Edildiğinde En Yakın Güvenlik Birimine Haber Veriniz”

    Ve halk, korkuyla, sindirilmiş, boynu bükük, birbirine fısıldıyor:
    “Sıradaki dava kahkahayı kimden dinleyecek?”

    Bu utanç tablosu, bu akıl almaz karanlık, kabul edilemez!

    Sanata vurulan her zincir, mizahın ağzına tıkılan her tıkaç, özgürlüğe indirilen her darbe, bu milletin geleceğinden çalınmıştır. Tuba Ulu ve Deniz Göktaş bugün sanık sandalyesindeyse, asıl sanık, onları oraya oturtan korku zihniyetidir. Asıl mahkûm edilmesi gereken, gülmekten korkan, düşünmekten ürken, sanattan tiksinen bu karanlık düzendir.

    Unutmayın: Kahkahayı yasaklayanlar, er ya da geç o kahkahanın altında kalacaklardır. Çünkü mizah, zincir vurulamayacak kadar özgür, öldürülemeyecek kadar dirençlidir. Ve bir gün, o mahkeme salonunda, asıl yargılananların kim olduğu tarih tarafından yazılacaktır.

    O gün gelene kadar, gülmeye ve düşünmeye devam. Çünkü her kahkaha, karanlığa çakılmış bir çividir.