Avrupa’nın Akdeniz kıyılarından İskandinavya’nın serin sokaklarına, oradan kıtanın idari kalbi Brüksel’e, ardından Batı Avrupa’nın büyük metropollerine ve Doğu Avrupa’nın yükselen siyasi merkezlerine kadar uzanan protesto dalgaları, siyasi sistemlerde derin bir meşruiyet krizinin işaret fişeğine dönüşmüş durumda. Roma’da, Madrid’de, Tiran’da, Ljubljana’da, Dublin’de, Brüksel’de, Oslo’da, Kopenhag’da, Berlin’de, Londra’da, Varşova’da ve Paris’te yankılanan sloganlar, birbirinden farklı coğrafyalarda aynı öfkenin farklı veçhelerini görünür kılıyor. Göstericiler yalnızca uluslararası krizlere değil, kendi hükümetlerinin seçici duyarlılığına, çifte standartlarına ve halkı karar süreçlerinden dışlamasına karşı da meydanlara iniyor. Bu kitlesel hareketlilik, Avrupa demokrasisinin temel sözleşmesinin yeniden müzakereye açıldığının en güçlü göstergesidir. Aşağıdaki satırlar, bu çok merkezli halk hareketinin her bir durağını derinlemesine ele alarak, kıtayı saran adalet ve egemenlik talebinin anatomisini çıkarmayı amaçlıyor.
İspanya: Vicdanın Sesi, Politikanın Sınavı
İspanya, Filistin meselesinde Avrupa’nın en net tavır alan hükümetlerinden birine sahip olsa da, sokaklar iktidarın attığı adımları yetersiz bulmakta kararlı. İsrail’le askeri iş birliğinin ve silah ticaretinin tamamen kesilmesini talep eden on binlerce kişi, Barselona ve Madrid başta olmak üzere ülkenin dört bir yanında meydanları dolduruyor. Özellikle liman kentlerinde, İsrail’e giden ya da İsrail’den gelen ticari gemilere yönelik sivil denetim eylemleri dikkat çekici boyutlara ulaşmış durumda. Aktivistler, İspanya toprakları üzerinden geçen her türlü askeri malzemenin Gazze’deki yıkıma dolaylı katkı sunduğunu vurgulayarak, lojistik akışın şeffaf biçimde ifşa edilmesini talep ediyor.
Göstericiler, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü operasyonların soykırım olarak tanınması ve Filistin devletinin koşulsuz tanınması yönünde hükümete çağrıda bulunurken, “sözde kalan dayanışmanın” artık anlamını yitirdiğini haykırıyor. Hükümetin diplomatik tanıma adımı memnuniyetle karşılansa da, bu tanımanın İsrail’e yönelik somut yaptırımlarla taçlandırılmaması eleştirilerin odağında yer alıyor. Eylem platformları, silah ambargosu uygulanması, serbest ticaret anlaşmalarının askıya alınması ve İsrail’le ortak askeri tatbikatların sonlandırılmasını içeren kapsamlı bir talep listesini hükümetin önüne koymuş durumda.
İspanya’daki protestoların en çarpıcı özelliklerinden biri, sendikalar, öğrenci birlikleri, meslek odaları ve yerel yönetimlerin oluşturduğu geniş tabanlı koalisyonlardır. Özellikle Katalonya ve Bask bölgesinde, Filistin dayanışmasıyla yerel özerklik talepleri arasında anlamlı bağlar kuran söylemler geliştiriliyor. Bask şehirlerindeki yürüyüşlerde, “halkların kendi kaderini tayin hakkı” vurgusu hem Filistin hem de Bask bağlamında eş zamanlı olarak dillendiriliyor. Bu kesişimsellik, İspanya’daki hareketin dar bir dış politika eleştirisinden çıkarak çok katmanlı bir demokrasi talebine evrilmesini sağlıyor.
Üniversite kampüsleri de hareketin en dinamik merkezlerinden biri haline gelmiş durumda. Madrid Complutense ve Barselona Otonom Üniversitesi başta olmak üzere birçok yükseköğretim kurumunda öğrenciler, İsrail üniversiteleriyle yürütülen akademik iş birliklerinin kesilmesini talep eden kampanyalar örgütlüyor. Rektörlük binalarına asılan pankartlar, amfilerde düzenlenen oturma eylemleri ve boykot çağrıları, kampüsleri dış politika tartışmalarının sıcak gündemine taşıyor. Bazı üniversite senatoları, öğrenci baskısıyla İsrail kurumlarıyla ilişkilerini gözden geçirme kararı alırken, bu durum akademik özgürlük ve kurumsal sorumluluk arasındaki gerilimi de beraberinde getiriyor.
İspanya sokaklarındaki bu ısrar, Avrupa hükümetlerinin insan hakları konusundaki seçici duyarlılığını teşhir eden güçlü bir siyasi basınca dönüştü. Hükümet kanadından gelen bazı açıklamalar, İsrail’e silah sevkiyatının durdurulduğu yönünde olsa da, eylemciler bu açıklamaların muğlak olduğunu ve dolaylı ticaret yollarının hâlâ açık bulunduğunu iddia ediyor. Sivil toplum örgütleri tarafından yapılan araştırmalar, İspanyol menşeli silah bileşenlerinin üçüncü ülkeler üzerinden İsrail’e ulaşmaya devam ettiğine dair kanıtlar sunuyor. Bu durum, hükümetin samimiyetinin sorgulanmasına ve protestoların daha da alevlenmesine yol açıyor.
Sosyalist koalisyon hükümeti bir yandan uluslararası alanda Filistin davasının sözcülüğünü üstlenirken, diğer yandan AB içinde ekonomik dengeleri gözetmek zorunda kalmanın gerilimiyle karşı karşıya. İspanya’daki hareketin uzun vadeli etkisi, yalnızca ulusal ölçekte değil, Avrupa Birliği’nin Akdeniz politikasında da hissedilebilecek bir potansiyel taşıyor. Eğer Madrid hükümeti sokağın taleplerine kulak verir ve somut yaptırım mekanizmalarını devreye sokarsa, bu durum AB içinde zincirleme bir etki yaratarak diğer başkentleri de benzer adımlar atmaya zorlayabilir.
İtalya: Çifte Standarda Karşı 75 Şehir Tek Yürek
İtalya’da 75 şehirde eş zamanlı patlak veren gösteriler, yalnızca Gazze’de yaşanan trajediye duyulan öfkenin değil, aynı zamanda Batılı hükümetlerin kurumsallaşmış ikiyüzlülüğüne karşı bir başkaldırının ifadesi. Milano’dan Palermo’ya, Torino’dan Napoli’ye uzanan bu coğrafi yaygınlık, hareketin tabanının ne kadar geniş ve heterojen olduğunu gözler önüne seriyor. Her yaştan, her meslekten ve farklı siyasi eğilimlerden insanın katıldığı gösteriler, İtalyan toplumunun vicdani bir eşiği aştığının göstergesi olarak okunabilir. Özellikle işçi sendikalarının ve Katolik taban örgütlerinin aktif katılımı, protestolara sınıfsal ve manevi bir derinlik katıyor.
Hükümetin İsrail’le ticari, askeri ve diplomatik ilişkilerini sürdürmesi, meydanları dolduran kitleler tarafından insanlık suçlarına ortaklık olarak değerlendiriliyor. İtalya, Avrupa’nın en büyük silah üreticilerinden biri olan Leonardo şirketine ev sahipliği yapıyor ve bu şirketin İsrail ordusuna dolaylı yoldan bileşen sağladığı iddiaları eylemcilerin öfkesini körüklüyor. Cenova ve Livorno limanlarında, İsrail’e giden askeri kargo şüphesi taşıyan gemilere yönelik sivil denetim girişimleri ve kısa süreli işgal eylemleri medyada geniş yankı buluyor. Liman işçileri sendikalarının yük taşımayı reddetme kararları, hareketin ekonomik boyutunu da görünür kılıyor.
Eylemciler, demokrasi ve insan hakları söylemini her fırsatta bayraklaştıran siyasi elitlerin konu Filistin olduğunda sessizliğe bürünmesini artık kabul etmiyor. İtalya’da sağ koalisyon hükümetinin İsrail’le ilişkileri daha da derinleştirme eğilimi, toplumsal muhalefeti konsolide eden bir faktör olarak öne çıkıyor. Başbakan Meloni hükümeti, geleneksel Atlantikçi çizgiyi sürdürürken, tabanının bir kısmından gelen Filistin sempatisini görmezden gelmesi, parti içi gerilimlere de yol açıyor. Özellikle gençlik kolları ve bazı yerel yönetimler, ulusal hükümetin çizgisinden farklılaşarak Filistin’e destek açıklamaları yapıyor.
Roma’daki büyük yürüyüşlerde taşınan dövizler ve atılan sloganlar, İtalyan dış politikasının yanı sıra ülkenin kendi demokrasi sicilini de sorguluyor. Eylemciler, mafyayla mücadele, göçmen hakları ve ekonomik adaletsizlik gibi iç meselelerde de benzer bir çifte standardın hüküm sürdüğünü, yönetenlerin “insan hakları” kavramını yalnızca jeopolitik çıkarlarına uyduğunda hatırladığını ifade ediyor. Bu bağlamda Filistin protestoları, İtalya’nın kendi içinde biriken demokrasi açığının da deşarj kanalına dönüşüyor. Meydanlardaki öfke, yalnızca Gazze’de ölen çocuklar için değil, Akdeniz’de boğulan göçmenler ve kemer sıkma politikalarının mağdur ettiği aileler için de dile geliyor.
İtalya sokaklarında yükselen “İsrail’le tüm bağları koparın” talebi, ülkenin dış politika tercihlerine yönelik doğrudan bir halk vetosu niteliği taşıyor. Belediye meclislerinde alınan sembolik kararların ötesine geçilmesi için ulusal parlamentoya baskı yapılması gerektiğini düşünen aktivistler, milletvekillerine yönelik lobi faaliyetlerini ve imza kampanyalarını yoğunlaştırmış durumda. Bazı muhalefet partileri, Filistin konusunu hükümeti sıkıştırmak için bir koz olarak kullanırken, bu durum meselenin parti siyasetine alet edilmesi riskini de beraberinde getiriyor. Buna rağmen hareketin tabandan gelen dinamizmi, siyasi partilerin kontrolü dışında gelişmeye devam ediyor.
Üniversitelerdeki oturma eylemleri ve kültür-sanat dünyasından yükselen destek açıklamaları, hareketin toplumsal meşruiyetini pekiştiriyor. Ünlü İtalyan yönetmenler, yazarlar ve müzisyenler Filistin’e destek bildirilerine imza atarken, Sanremo Müzik Festivali gibi popüler etkinliklerde dahi Filistin bayrakları görünür oluyor. Kültürel alandaki bu görünürlük, hareketin genç kuşaklar üzerindeki etkisini artırırken, ana akım medyanın uzun süre görmezden geldiği Filistin meselesini gündemin üst sıralarına taşımayı başarıyor. İtalya’daki bu çok boyutlu seferberlik, Avrupa’nın güneyinde yükselen vicdan dalgasının en güçlü örneklerinden biri olarak kayda geçiyor.
Arnavutluk: “Satılık Değiliz” ve Sazan Adası İsyanı
İtalya’daki öfkenin yankıları aynı hafta Balkanlar’da farklı ama bir o kadar da sarsıcı bir egemenlik kriziyle kendini gösterdi. Arnavutluk’un tamamına yayılan protestolarda hedefte, Sazan Adası’nın ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner ve kızı Ivanka Trump’ın yatırım projesine tahsis edilme planları var. Adriyatik Denizi’nin girişinde stratejik bir konuma sahip olan bu ada, soğuk savaş döneminde askeri üs olarak kullanılmış, daha sonra mayınlardan arındırılarak turizme açılması gündeme gelmişti. Ancak projenin Trump ailesine verilmesi, halkın milli egemenlik reflekslerini tetikleyen kıvılcım oldu.
Halk, ülkenin stratejik bir noktasının kapalı kapılar ardında yabancı bir ailenin çıkarlarına peşkeş çekilmesine karşı ayakta. Tiran’da toplanan kalabalıklar, hükümet binası önünde “Sazan bizimdir, satılık değildir” sloganları atarken, muhalefet partileri ve sivil toplum örgütleri anlaşmanın tüm detaylarının kamuoyuna açıklanmasını talep ediyor. Projenin şeffaf olmayan ihale süreci, Arnavutluk’taki yolsuzluk tartışmalarını yeniden alevlendirirken, Başbakan Edi Rama hükümeti yatırımın ülkeye milyarlarca avro kazandıracağını savunarak eleştirilere karşılık veriyor.
Eylemlerde sıkça duyulan “Yeni bir Epstein–Mossad karargâhı istemiyoruz” sloganı, meselenin yalnızca bir emlak projesinden ibaret olmadığını, uluslararası nüfuz mücadelelerinin ülke toprakları üzerinde yeni üsler kurmasına yönelik derin bir güvensizliği çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Jeffrey Epstein’ın tartışmalı istihbarat bağlantıları ve Mossad’ın Balkanlar’daki tarihsel nüfuz ağları, komplo teorileri ile haklı jeopolitik kaygılar arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıyor. Ancak bu bulanıklığın ardında, küçük bir Balkan ülkesinin topraklarının büyük güçlerin satranç tahtasına dönüşme korkusu gibi tamamen rasyonel bir endişe yatıyor.
“Biz satılık değiliz” haykırışı, ulusal egemenliğin ve toprak bütünlüğünün yabancı jeopolitik hesapların nesnesi haline getirilmesine karşı toplumsal bir kırmızı çizgi niteliği kazandı. Tarihsel olarak büyük güçlerin pazarlık konusu yaptığı Arnavutluk toprakları üzerindeki bu yeni nüfuz mücadelesi, kolektif hafızada Berlin Kongresi’nden Yugoslavya’nın dağılma sürecine kadar uzanan bir dizi travmayı canlandırıyor. Yaşlı kuşakların anılarında hâlâ taze olan toprak kaybı ve dış müdahale deneyimleri, Sazan Adası özelinde cisimleşerek nesiller arası bir duyarlılık hattı oluşturuyor.
Protestoların Arnavutluk’un dış politikasına etkisi şimdiden hissedilmeye başlandı. Hükümet kanadından gelen açıklamalar, projenin henüz nihai onay aşamasında olmadığı ve parlamentonun denetimine açık olacağı yönünde yumuşama sinyalleri taşıyor. Ancak eylemciler bunu yeterli bulmuyor ve referandum talebini dillendiriyor. Arnavutluk anayasasına göre milli servet statüsündeki doğal kaynakların yabancılara devri, doğrudan halk oylamasını gerektirmese de, bu kadar büyük çaplı ve sembolik öneme sahip bir projenin meşruiyetinin yalnızca seçilmişlerin kararına bırakılamayacak kadar kritik olduğu vurgulanıyor.
Sazan Adası meselesi, Arnavutluk’un Avrupa Birliği entegrasyon süreciyle de doğrudan bağlantılı. AB yetkilileri, ihale sürecindeki şeffaflık eksikliğini endişeyle izlerken, muhalefet bu durumu hükümetin yolsuzlukla mücadele konusundaki samimiyetsizliğinin yeni bir kanıtı olarak sunuyor. Tiran’daki diplomatik çevreler ise projenin yalnızca ticari bir yatırım değil, aynı zamanda ABD’nin Batı Balkanlar’daki artan Çin ve Rus etkisine karşı bir hamlesi olarak değerlendiriyor. Bu jeopolitik denklem, Arnavutluk halkının sırtından yürütülen bir büyük güç mücadelesine karşı durma iradesini daha da pekiştiriyor.
Slovenya: Dayanışmadan Hesap Sormaya
Küçük bir Avrupa ülkesi olan Slovenya’da Filistin’le dayanışma eylemleri, kısa sürede ülkenin kendi demokrasi standartlarına yönelik eleştirel bir sorgulamaya dönüştü. Ljubljana’daki göstericiler, hükümetin Filistin’i devlet olarak tanıma konusunda attığı adımları memnuniyetle karşılamakla birlikte, İsrail’le sürdürülen ekonomik ilişkilerin ve Avrupa Birliği’nin sessizliğinin samimiyetsizliğine dikkat çekiyor. Başkentin tarihi meydanlarında toplanan kalabalıklar, Slovenya’nın Yugoslavya’dan kopuş sürecinde deneyimlediği uluslararası dayanışmanın bugün Filistin için de gösterilmesi gerektiğini savunuyor.
Slovenya’nın AB ve NATO üyesi olarak İsrail’le sürdürdüğü askeri iş birliği, eylemcilerin en çok hedef aldığı konuların başında geliyor. Sloven ordusunun İsrail’den satın aldığı insansız hava araçları ve savunma sistemleri, “vergilerimiz Filistin’de ölüme dönüşmesin” pankartlarıyla protesto ediliyor. Savunma Bakanlığı önünde düzenlenen oturma eylemlerinde, silah ticaretinin ahlaki boyutu kadar, küçük bir ülkenin bütçe kaynaklarının dışa bağımlı savunma harcamalarına aktarılmasının ekonomik rasyonalitesi de sorgulanıyor.
Ljubljana Üniversitesi kampüsü, hareketin entelektüel birikimini besleyen önemli bir merkez konumunda. Felsefe ve sosyoloji bölümlerinden akademisyenlerin düzenlediği panellerde Filistin meselesi, post-kolonyal teori, uluslararası hukuk ve insani müdahale doktrinlerinin eleştirisi bağlamında tartışılıyor. Bu akademik ilgi, sokak hareketine teorik derinlik kazandırırken, Sloven entelektüel çevrelerinin Batı merkezli insan hakları anlatısına karşı geliştirdiği eleştirel pozisyonu da görünür kılıyor.
Slovenya’daki protestoların dikkat çeken bir diğer boyutu, diaspora topluluklarıyla kurulan dayanışma ağlarıdır. Eski Yugoslavya coğrafyasından gelen Boşnak ve Arnavut göçmenler, Filistin eylemlerine belirgin bir katılım gösteriyor. Srebrenitsa soykırımı hafızasıyla Filistin’de yaşananlar arasında paralellikler kuran bu topluluklar, Slovenya’daki vicdan hareketini etnik ve kültürel sınırların ötesine taşıyor. Müslüman cemaat merkezlerinde düzenlenen yardım kampanyaları ve anma etkinlikleri, hareketin insani boyutunu güçlendiriyor.
Hükümetin Avrupa Birliği dönem başkanlığı sırasında Filistin konusunda attığı adımların yarattığı beklenti, sivil toplumun denetim baskısını da beraberinde getirdi. Ljubljana yönetimi, bir yandan Filistin’in devlet olarak tanınması için AB içinde lobi faaliyetleri yürütürken, diğer yandan İsrail’le ikili ekonomik ilişkilerini geliştirmeye devam etmesi, “ilkesel dış politika” iddiasının sorgulanmasına yol açıyor. Eylemciler, Slovenya’nın küçük bir ülke olarak ahlaki duruş sergileme kapasitesinin aslında daha büyük olduğunu, çünkü büyük güçler gibi jeopolitik kısıtlarla bağlı olmadığını vurguluyor.
Sloven meydanları, küçük ulusların dahi küresel adaletsizlik karşısında sesini yükseltmeden kendini var edemeyeceğini gösteren bir bilinç yükselişine sahne oluyor. Bu bilinç, yalnızca dış politikayı değil, ülkenin iç siyasetini de dönüştürme potansiyeli taşıyor. Filistin protestolarında örgütlenme deneyimi kazanan genç aktivistlerin bir kısmı, iklim adaleti, barınma hakkı ve gelir eşitsizliği gibi konularda yeni toplumsal hareketlerin çekirdeğini oluşturuyor. Böylece Slovenya’daki Filistin dayanışması, daha geniş bir demokrasi ve adalet mücadelesinin ateşleyicisi olma işlevi görüyor.
İrlanda: Tarihten Gelen Duyarlılık
İrlanda, sömürge geçmişinin ve kendi bağımsızlık mücadelesinin keskin hafızasıyla, Filistin davasını sahiplenen en güçlü Avrupa toplumlarından biri olarak öne çıkıyor. İngiliz sömürgeciliğine karşı yüzyıllarca süren direnişin kolektif hafızası, İrlanda halkının Filistin meselesine bakışını derinden şekillendiriyor. İrlanda’nın kırsal kesimlerindeki küçük kasaba meydanlarından Dublin’in işlek caddelerine kadar Filistin bayrakları görünür hale gelirken, “Biz onların acısını tanırız” cümlesi bir sloganın ötesinde, tarihsel bir empatinin dışavurumu olarak okunuyor.
Dublin’de on binlerin katıldığı yürüyüşler, hükümetin Filistin’i resmen tanımasını önemli ama yetersiz bir başlangıç olarak görüyor. İrlanda hükümeti, İspanya ve Norveç ile eş zamanlı olarak Filistin’i devlet olarak tanıyan ülkeler arasına katılırken, bu diplomatik adımın sembolik değerinin ötesine geçilmesi için sokaklardan yükselen baskı sürüyor. Özellikle İrlanda’nın AB içinde İsrail’e yönelik ekonomik yaptırım mekanizmalarının devreye sokulması için inisiyatif almaması, eylemciler tarafından eksik bir adım olarak değerlendiriliyor.
Göstericiler, İsrail’le ticari ilişkilerin sonlandırılması, İrlanda hava sahasının ve limanlarının ABD’nin İsrail’e silah sevkiyatında kullanılmasına izin verilmemesi gibi somut adımlar atılmasını talep ediyor. Shannon Havaalanı’nın Amerikan askeri uçuşları tarafından kullanılması, yıllardır tartışmalı bir konu olmayı sürdürürken, Gazze krizi sonrası bu tartışma yeniden alevlenmiş durumda. Aktivistler, Shannon’un İsrail’e silah taşıyan Amerikan kargo uçaklarının ikmal noktası olarak kullanıldığını öne sürerek, havaalanında kitlesel protesto eylemleri düzenliyor ve pist işgali girişimlerinde bulunuyor.
İrlanda parlamentosunda Filistin meselesine ilişkin tartışmalar, Avrupa’da benzeri az görülür bir netlikte yürütülüyor. Sinn Féin ve bağımsız milletvekilleri, işgal altındaki topraklarda üretilen ürünlerin boykot edilmesini öngören yasa tekliflerini gündeme getirirken, hükümet bu tür yaptırımların AB ticaret hukukuyla uyum sorunlarına dikkat çekiyor. Parlamento koridorlarında yaşanan bu hukuki ve siyasi mücadele, İrlanda’nın küçük bir ülke olarak uluslararası hukuk sistemindeki manevra alanının sınırlarını test eden bir laboratuvar işlevi görüyor.
İrlanda’nın meydanlarındaki öfke, bir halkın kendi tarihsel acılarından süzüp getirdiği uluslararası adalet bilincinin güncel bir yansıması olarak okunabilir. Kuzey İrlanda barış sürecinden çıkarılan dersler, Filistin-İsrail ihtilafının çözümüne dair tartışmalarda sıkça referans verilen bir model oluşturuyor. İrlandalı barış aktivistleri, kendi deneyimlerinden hareketle, diyalog ve müzakerenin ancak güç asimetrisinin giderilmesiyle mümkün olabileceğini, bunun için de uluslararası toplumun işgale son vermesi için İsrail’e somut baskı uygulaması gerektiğini savunuyor.
Kültürel alanda da Filistin dayanışması İrlanda’da derin kökler salmış durumda. Ünlü İrlandalı müzisyenler, Filistinli sanatçılarla ortak projeler geliştirirken, Gal atletizmi ve futbol kulüpleri Filistin bayraklarıyla sahaya çıkıyor. Yerel publarda Filistin’e yardım konserleri düzenleniyor, duvar resimlerinde İrlanda direnişinin kahramanlarıyla Filistinli çocukların portreleri yan yana resmediliyor. Bu kültürel iç içe geçiş, Filistin meselesini İrlanda’da dar bir siyasi gündemin ötesinde, gündelik hayatın ve popüler kültürün doğal bir parçası haline getiriyor.
Belçika: Avrupa’nın Kalbinde Vicdan Nöbeti
Avrupa Birliği’nin idari başkenti Brüksel, Filistin dayanışma hareketinin en yoğun ve en sembolik eylemlerine ev sahipliği yapıyor. AB kurumlarının binalarının gölgesinde toplanan on binlerce gösterici, Avrupa karar alıcılarını doğrudan muhatap alan bir strateji izliyor. Schuman Meydanı ve Avrupa Parlamentosu önünde düzenlenen kitlesel mitingler, “AB uyuma, harekete geç” çağrısıyla kurumsal Avrupa’nın vicdanını sınamaya devam ediyor. Belçika’nın çok dilli ve çok kültürlü yapısı, protestoların Fransızca, Flamanca, Arapça ve İngilizce sloganlarla zenginleşen kozmopolit bir atmosfere bürünmesini sağlıyor.
Belçika hükümetinin Filistin konusundaki tutumu, federal yapının karmaşık dinamikleri içinde şekilleniyor. Valon Bölgesi ve Brüksel Başkent Bölgesi yönetimleri Filistin’e daha net destek açıklamaları yaparken, Flaman Bölgesi’ndeki sağ eğilimli partiler İsrail’le ilişkilerin korunmasından yana tavır alıyor. Bu federal iç gerilim, Belçika’nın ortak bir dış politika hattı oluşturmasını zorlaştırırken, sivil toplumun baskısı her üç bölgede de hissediliyor. Özellikle Anvers limanı üzerinden yürütüldüğü iddia edilen silah sevkiyatı, Flaman bölgesindeki eylemlerin de odağında yer alıyor.
Anvers, Avrupa’nın en büyük limanlarından biri olarak İsrail’e giden ticari ve askeri malzemelerin kritik bir geçiş noktası konumunda. Liman işçileri sendikalarının Filistin’le dayanışma amacıyla yük taşımayı reddetme eylemleri, Belçika’daki hareketin en somut ve etkili boyutunu oluşturuyor. Nakliye konteynerlerinin denetlenmesi için liman gümrük yetkililerine yapılan şeffaflık çağrıları, Avrupa Parlamentosu’ndaki sol gruplar tarafından da gündeme taşınıyor. Anvers’teki bu direniş, küresel tedarik zincirlerinin ahlaki sorumluluğu üzerine geniş çaplı bir kamusal tartışmayı tetiklemiş durumda.
Belçika’daki Filistin dayanışma hareketinin ayırt edici özelliklerinden biri, sömürgecilik geçmişiyle yüzleşme talebiyle Filistin meselesini birleştiren kesişimsel söylemidir. Kongo’daki Belçika sömürgeciliğinin mirası üzerine devam eden toplumsal hesaplaşma, Filistin’deki işgalin yarattığı adaletsizlikle paralel bir çerçevede ele alınıyor. Afrika kökenli Belçikalı aktivistler, Filistin gösterilerine belirgin bir katılım gösterirken, “sömürgecilik bir suçtur, her yerde diren” sloganı Brüksel sokaklarında sıkça duyuluyor. Bu tarihsel bilinç, hareketin entelektüel derinliğini artıran önemli bir unsur olarak öne çıkıyor.
Üniversite kampüsleri Belçika’da da hareketin itici gücü konumunda. Leuven Katolik Üniversitesi ve Brüksel Özgür Üniversitesi öğrencileri, İsrail üniversiteleriyle akademik iş birliği anlaşmalarının feshedilmesi için işgal eylemleri düzenliyor. Rektörlüklerle yürütülen müzakerelerde, akademik özgürlük ile etik sorumluluk arasındaki hassas denge tartışılıyor. Bazı fakülte kurulları, öğrenci taleplerini kısmen karşılayarak İsrail’deki yerleşim yerlerinde faaliyet gösteren kurumlarla ilişkilerin askıya alınması yönünde kararlar alırken, bu durum üniversite yönetimleriyle hükümet arasında hukuki gerilimlere yol açıyor.
Avrupa Birliği kurumlarının Brüksel’deki varlığı, Belçika’daki protestolara kıta ölçeğinde bir yankı kazandırıyor. AB Konseyi toplantıları sırasında düzenlenen eş zamanlı eylemler, uluslararası medyanın ilgisini çekerek mesajın Avrupa kamuoyuna ulaşmasını sağlıyor. Dışişleri bakanlarının Brüksel’de bir araya geldiği günlerde sivil toplum örgütlerinin düzenlediği gölge zirveler ve alternatif oturumlar, karar alıcılar üzerinde sürekli bir baskı oluşturuyor. Belçika’daki bu kurumsal kuşatma stratejisi, Avrupa’nın Filistin politikasının değişmesi yönünde diğer ülkelere kıyasla daha doğrudan ve hedefe odaklı bir müdahale imkânı sunuyor.
İskandinavya: Tarafsızlığın Sonu, Vicdanın Yükselişi
Norveç, İsveç ve Danimarka’da Filistin’e destek eylemleri her geçen hafta büyüyerek İskandinav siyasetinin yerleşik kalıplarını zorluyor. Oslo’da hükümetin Filistin’i tanıma kararı sonrası sokaklar, bu tanımanın İsrail’e yönelik bağlayıcı yaptırımlarla taçlandırılması için baskıyı artırıyor. Norveç’in dünyanın en büyük egemen varlık fonuna ev sahipliği yapması, eylemcilerin gündemine fonun İsrail’deki yatırımlarının çekilmesi talebini de ekliyor. Norveç Varlık Fonu’nun işgal altındaki topraklarda faaliyet gösteren şirketlerden kısmi çekilme kararı memnuniyetle karşılansa da, eylemciler bu çekilmenin tüm İsrail bağlantılı yatırımları kapsayacak şekilde genişletilmesi konusunda ısrarlı.
Stockholm’de silah ihracatının durdurulması çağrıları, İsveç’in geleneksel insan hakları söylemiyle politikaları arasındaki uçurumu hedef alıyor. İsveç’in tarafsızlık geleneğinden koparak NATO’ya katılma kararı, Filistin protestoları bağlamında da sorgulanıyor. Aktivistler, NATO üyeliğinin İsveç’i ABD’nin Orta Doğu politikalarına daha bağımlı hale getireceğini ve Filistin konusundaki eleştirel duruşun zayıflayacağını öne sürüyor. Göteborg ve Malmö gibi göçmen nüfusun yoğun olduğu şehirlerdeki eylemler, İsveç’in çok kültürlü toplumsal dokusunun dış politika tercihlerine yansıması gerektiği vurgusunu öne çıkarıyor.
Kopenhag’da ise eylemciler, Danimarka’nın uluslararası platformlardaki tutumunun lafta kalmaması gerektiğini haykırıyor. Danimarka hükümetinin İsrail’le yakın askeri iş birliği ve silah alımı anlaşmaları, protestoların başlıca hedeflerinden birini oluşturuyor. Özellikle Danimarka’nın F-35 savaş uçaklarının İsrail’e satışını onaylaması, geniş çaplı bir tepki dalgasına yol açmış durumda. Kopenhag Üniversitesi ve Aarhus Üniversitesi öğrencilerinin kampüslerinde başlattığı Filistin dayanışma kampları, İskandinav ülkeleri arasında en uzun süreli kampüs eylemleri olarak dikkat çekiyor.
İskandinav ülkelerindeki Filistin dayanışma hareketi, sosyal demokrat refah devleti geleneğiyle enternasyonalist dayanışma anlayışının kesişiminden besleniyor. İşçi sendikaları, kooperatifler ve sosyal demokrat partilerin taban örgütleri, Filistin meselesini küresel adalet mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak görüyor. Norveç İşçi Partisi içinde Filistin’e yönelik daha sert yaptırımlar uygulanması için yürütülen iç muhalefet, İskandinav sosyal demokrasisinin dış politika konusundaki geleneksel Atlantikçi çizgisini sarsma potansiyeli taşıyor.
Kültürel boykot hareketi İskandinav ülkelerinde kayda değer bir ilerleme kaydetmiş durumda. İsveç ve Norveç’teki önde gelen müzik festivalleri, İsrail devletiyle bağlantılı sponsorlukları reddederken, İskandinav sanatçılar İsrail’de konser vermeme taahhüdünde bulunuyor. Bu kültürel cephe, Filistin meselesini genç kuşaklar için daha görünür ve anlaşılır kılarken, İskandinav kültür politikasının siyasi tarafsızlık ilkesiyle gerilimli bir ilişkiyi de beraberinde getiriyor. Sanat kurumları, kültürel boykot çağrılarının ifade özgürlüğünü kısıtladığını savunan eleştirilerle baş etmek zorunda kalıyor.
İskandinav sokaklarında yükselen bu ses, bölgenin “tarafsız ve mesafeli” imajının halk vicdanı karşısında sürdürülemez hale geldiğini ilan ediyor. İklim adaleti, küresel eşitsizlik ve göçmen hakları gibi konularda hassasiyetiyle bilinen İskandinav kamuoyu, Filistin meselesini de aynı ahlaki çerçeve içinde değerlendiriyor. Bu durum, İskandinav hükümetlerini, insan hakları konusundaki söylemleriyle Orta Doğu politikaları arasındaki tutarsızlığı giderme konusunda giderek artan bir baskı altına sokuyor. Önümüzdeki dönemde İskandinav ülkelerinin Filistin politikasındaki dönüşüm, Avrupa’nın kuzeyinde yükselen bu vicdan dalgasının siyasi sistem üzerindeki etkisinin en somut göstergesi olacak.
Almanya: Tarihi Sorumluluk ve İfade Özgürlüğü Arasında Sıkışan Vicdan
Almanya’da Filistin’e destek gösterileri, ülkenin Holokost nedeniyle İsrail’e karşı hissettiği tarihi sorumluluk ile güncel insani kriz arasındaki gerilimin gölgesinde şekilleniyor. Berlin, Hamburg, Köln ve Frankfurt başta olmak üzere büyük şehirlerde binlerce kişi meydanlara inerken, Alman devletinin bu gösterilere yaklaşımı yoğun tartışmalara konu oluyor. Pek çok eyalette Filistin bayraklarının ve kefiyelerin yasaklanması, protestocuların polis şiddetiyle karşılaşması ve gösterilerin toptan engellenmesi, Almanya’nın övündüğü ifade özgürlüğü standardının seçici biçimde askıya alındığı eleştirilerini beraberinde getiriyor.
Alman hükümetinin İsrail’e koşulsuz destek politikası, toplumun farklı kesimlerinde giderek artan bir rahatsızlık yaratıyor. Başbakan Olaf Scholz’un “İsrail’in güvenliği Almanya’nın devlet aklıdır” söylemi, Gazze’de sivil kayıpların tırmandığı bir dönemde ahlaki körlük olarak yorumlanıyor. Yeşiller Partisi’nin geleneksel insan hakları söylemiyle hükümet içindeki İsrail yanlısı tutumu arasındaki çelişki, partinin tabanında derin bir güven krizine yol açmış durumda. Partiden istifa eden yerel yöneticiler, “insan haklarını yalnızca Avrupalılar için savunamayız” diyerek ikiyüzlülüğe isyan ediyor.
Almanya’daki protestolara damgasını vuran en çarpıcı gelişmelerden biri, ülkenin köklü kültür kurumlarında yaşanan ifade özgürlüğü krizi oldu. Documenta sergisi, Berlin Film Festivali ve çeşitli edebiyat ödülleri etrafında dönen tartışmalar, Filistin yanlısı sanatçıların ve entelektüellerin sistematik biçimde marjinalleştirildiği suçlamalarını gündeme getirdi. “Antisemitizmle mücadele” adı altında Filistin dayanışmasının suç sayılması, aralarında Yahudi entelektüellerin de bulunduğu geniş bir kesim tarafından eleştiriliyor. Bu kesim, İsrail hükümetinin politikalarına yönelik eleştirinin antisemitizmle eş tutulmasının hem demokrasiye hem de antisemitizmle gerçek mücadeleye zarar verdiğini savunuyor.
Berlin’in Neukölln ve Kreuzberg gibi göçmen yoğunluklu semtlerindeki gösteriler, Alman toplumunun değişen demografik yapısının siyasi yansımalarını da görünür kılıyor. Türkiye kökenli, Arap ve Kürt diasporalarının yoğun katılımı, Almanya’daki Filistin hareketine çok katmanlı bir karakter kazandırıyor. Ancak bu durum, ana akım medyada gösterilerin “ithal çatışma” olarak etiketlenmesine ve Alman toplumunun asli bir meselesi olarak görülmemesine yol açıyor. Oysa eylemlere katılan Alman vatandaşlarının sayısındaki artış, Filistin meselesinin yalnızca göçmenlerin değil, tüm Alman toplumunun vicdani bir meselesi haline geldiğini gösteriyor.
Almanya’nın İsrail’e silah sevkiyatı konusundaki tutumu, protestoların en somut hedeflerinden birini oluşturuyor. Alman silah devi Rheinmetall’in İsrail ordusuna mühimmat ve askeri teçhizat sağlaması, “bir daha asla” söylemiyle çelişen bir pratik olarak eleştiriliyor. Aktivistler, Alman silahlarının Gazze’deki katliamda kullanıldığına dair kanıtların giderek arttığını belirterek, hükümetin silah ihracatına derhal ambargo koymasını talep ediyor. Federal Meclis’te muhalefet partileri tarafından gündeme getirilen silah ihracatı tartışmaları, koalisyon ortakları arasındaki çatlakları derinleştiriyor.
Alman üniversiteleri, Avrupa’daki kampüs eylemlerinin en sert bastırıldığı yerlerden biri olarak uluslararası akademik çevrelerin tepkisini çekiyor. Berlin Özgür Üniversite ve Humboldt Üniversitesi’nde Filistin dayanışma kampları kuran öğrencilere yönelik polis müdahaleleri, akademik özgürlükler açısından endişe verici bir tablo çiziyor. Rektörlüklerin öğrenci taleplerini muhatap almayı reddetmesi ve polis zoruyla tahliyeler, Almanya’nın yükseköğretim geleneğindeki eleştirel düşünce mirasına gölge düşürüyor. Bu baskı ortamına rağmen öğrenci hareketi, dekanlık binaları önünde oturma eylemleri ve dijital kampanyalarla varlığını sürdürüyor.
Fransa: İsyan Geleneğinin Yeni Durağı
Fransa’da Filistin’e destek gösterileri, ülkenin devrimci tarihinden beslenen güçlü bir sokak siyaseti geleneğinin son halkasını oluşturuyor. Paris, Marsilya, Lyon ve Lille başta olmak üzere ülke geneline yayılan eylemler, Fransız hükümetinin İsrail’e verdiği koşulsuz desteği hedef alıyor. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Gazze krizi karşısında takındığı dengeli görünme çabası, ne Filistin dayanışma hareketini ne de İsrail yanlısı lobileri tatmin edebilmiş durumda. Bu arafta kalmışlık hali, Fransa’nın Orta Doğu politikasının tarihsel olarak içinde bulunduğu sıkışmışlığı yeniden üretiyor.
Fransız devletinin Filistin gösterilerine yönelik tutumu, özellikle ifade özgürlüğü konusunda çifte standart suçlamalarını alevlendiriyor. İçişleri Bakanı’nın valiliklere gönderdiği genelgelerle Filistin’e destek yürüyüşlerinin yasaklanması, Danıştay tarafından defalarca hukuka aykırı bulunmasına rağmen uygulamada sürüyor. Sarı Yelekliler protestolarında göstericilere karşı kullanılan orantısız gücün benzeri, şimdi de Filistin bayrağı taşıyan öğrencilere ve aktivistlere yöneliyor. Bu süreklilik, Fransa’daki otoriter yönelimin yalnızca belirli bir meseleye özgü olmadığını, sistemin genel işleyişine dair yapısal bir soruna işaret ettiğini gösteriyor.
Fransa’nın banliyölerinde yaşayan Kuzey Afrika kökenli topluluklar, Filistin protestolarının en kitlesel ve en duygusal katılım gösteren kesimini oluşturuyor. Cezayir, Fas ve Tunus kökenli Fransız vatandaşları, sömürgecilik mirası ve İslamofobi deneyimleriyle Filistin meselesi arasında doğrudan bağlar kuruyor. “Burada da Gazze, orada da Gazze” sloganı, banliyölerdeki polis şiddeti ve ayrımcılık ile Filistin’deki işgal arasında paralellik kuran bir bilincin ifadesi. Bu kesişimsellik, Fransız cumhuriyetçi entegrasyon modelinin başarısızlığını deşifre eden bir siyasi söyleme dönüşüyor.
Fransız entelektüel dünyası, Filistin meselesinde derin bir kutuplaşma yaşıyor. Bir yanda Filistin halkının direnişini Üçüncü Dünyacı bir perspektifle sahiplenen Jean-Luc Godard’ın mirasçısı aydınlar, diğer yanda İsrail’i Batı medeniyetinin Orta Doğu’daki ileri karakolu olarak gören neomuhafazakâr düşünürler arasındaki tartışma, medyada geniş yankı buluyor. Bu ideolojik çatışma, Fransız akademisinde ve yayıncılık dünyasında kadrolaşma savaşlarına dönüşürken, Filistin yanlısı akademisyenlerin kariyerlerinde karşılaştıkları engeller ifade özgürlüğü tartışmalarını alevlendiriyor.
Sciences Po ve Sorbonne gibi prestijli üniversitelerdeki öğrenci işgalleri, Fransız eğitim elitinin Filistin meselesi karşısındaki tutumunu sorgulayan önemli bir kırılmayı temsil ediyor. Geleneksel olarak Fransız dış politikasının sadık birer savunucusu olarak yetiştirilen bu kurumların öğrencileri, şimdi rektörlük binalarına “Gazze’de soykırıma ortak olmayın” pankartları asıyor. Sciences Po yönetiminin öğrencilerle müzakere masasına oturmak zorunda kalması ve İsrail üniversiteleriyle ilişkileri gözden geçirme sözü vermesi, kampüs eylemlerinin somut kazanımlarından biri olarak kayda geçiyor.
Fransa’nın BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi olarak Filistin konusundaki oylama davranışı, sokaktaki öfkenin diplomatik arenaya yansımasını engelleyen yapısal bir bariyer oluşturuyor. Paris yönetimi, ABD ile ittifakını ve Avrupa içindeki liderlik iddiasını Filistin konusundaki insani hassasiyetin önünde tutuyor. Ancak yerel seçimlerde Filistin dayanışmasını programına alan Boyun Eğmeyen Fransa hareketinin yükselişi, dış politika tercihlerinin iç siyasi maliyetini artırmaya başlıyor. Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Filistin meselesinin beklenmedik bir kampanya başlığı haline gelme ihtimali, Fransız siyasi elitini tedirgin ediyor.
İngiltere: Emperyal Mirasın Gölgesinde Hesap Günü
İngiltere’de Filistin’e destek gösterileri, ülkenin Filistin meselesindeki tarihsel sorumluluğunun doğrudan bir sorgulamasına dönüşmüş durumda. Londra’da her hafta sonu yüz binlerce kişinin katıldığı Ulusal Filistin Yürüyüşü, modern Britanya tarihinin en uzun soluklu kitlesel protestolarından birine dönüştü. Hyde Park’tan Whitehall’a uzanan insan seli, Balfour Deklarasyonu’nun 107 yıl önce atılan imzasının bugün hâlâ kanlı sonuçlar doğurduğunu haykırıyor. Göstericiler, Britanya hükümetinin yalnızca bugünkü İsrail politikalarını değil, imparatorluk geçmişinden miras kalan tüm Orta Doğu politikalarını da sorguluyor.
İngiliz hükümetinin İsrail’e verdiği askeri ve diplomatik desteğin boyutları, eylemcilerin en büyük öfke kaynaklarından birini oluşturuyor. İngiltere’nin İsrail’e silah satışına devam etmesi, Muhafazakâr hükümetin ve ardından gelen İşçi Partisi iktidarının en çok eleştirilen politikaları arasında yer alıyor. İngiliz yapımı F-35 parçalarının İsrail hava kuvvetleri tarafından Gazze’de kullanılması, parlamento komisyonlarında sert tartışmalara konu oluyor. Silah ihracatı lisanslarının askıya alınması için başlatılan yasal süreçler, sivil toplumun hükümeti denetleme kapasitesi açısından emsal teşkil edecek bir hukuk mücadelesine dönüşmüş durumda.
İşçi Partisi içinde Filistin meselesi, Jeremy Corbyn döneminden miras kalan en sancılı iç hesaplaşma başlığı olmaya devam ediyor. Parti lideri Keir Starmer’ın İsrail’e eleştirel yaklaşan adayları tasfiye etmesi ve Gazze’de ateşkes çağrısını geciktirmesi, partinin sol kanadında derin bir güvensizlik yarattı. Yerel seçimlerde Filistin konusunda net tavır alan bağımsız adayların İşçi Partisi’nin oylarını bölmesi, geleneksel iki partili sistemin bu mesele etrafında kırılmaya uğradığının göstergesi. Özellikle Müslüman nüfusun yoğun olduğu seçim bölgelerinde Filistin, sandıkta belirleyici bir faktör haline geldi.
İngiliz medyasının Filistin protestolarına yaklaşımı, ülkedeki kurumsal yanlılığın en somut örneklerinden birini sergiliyor. BBC başta olmak üzere ana akım yayın organları, barışçıl kitlesel yürüyüşleri marjinalleştiren bir dil kullanırken, Filistinli kaynaklara ve tanıklıklara yeterince yer vermemekle eleştiriliyor. Medya çalışanlarının başlattığı iç eleştiri kampanyaları ve açık mektuplar, yayın kuruluşlarının editoryal bağımsızlığına dair ciddi soru işaretleri doğuruyor. Sosyal medyada örgütlenen bağımsız habercilik ağları, geleneksel medyanın boşluğunu doldurarak Filistin’den doğrudan haber akışını sağlıyor.
Üniversite kampüsleri İngiltere’de de hareketin önemli merkezlerinden biri haline geldi. Oxford, Cambridge, SOAS ve Manchester Üniversitelerindeki öğrenci kampları, İsrail üniversiteleriyle akademik iş birliklerinin sonlandırılmasını ve bağış fonlarının İsrail’le bağlantılı şirketlerden çekilmesini talep ediyor. Cambridge Üniversitesi yönetiminin öğrenci taleplerini kısmen kabul ederek yatırım politikalarını gözden geçirme sözü vermesi, kampüs eylemlerinin somut sonuçlarından biri olarak öne çıkıyor. Bu kurumsal geri adımlar, diğer üniversitelerdeki öğrenci hareketlerine de cesaret veriyor.
İngiltere’deki Filistin dayanışma hareketi, sınıfsal boyutu güçlü bir karakter taşıyor. Sendikaların Filistin’e destek kararları alması ve liman işçilerinden akademisyenlere kadar geniş bir emek kesiminin eylemlere katılımı, hareketin toplumsal tabanını genişletiyor. Özellikle sağlık çalışanları sendikalarının Gazze’deki sağlık sisteminin çöküşüne dikkat çeken kampanyaları ve bağış toplama faaliyetleri, mesleki dayanışmanın uluslararası boyutunu gösteriyor. Bu sınıfsal katılım, Filistin meselesini yalnızca bir dış politika ya da insani yardım konusu olmaktan çıkararak, küresel adalet mücadelesinin ayrılmaz bir parçası haline getiriyor.
Polonya: Jeopolitik Safların Gölgesinde Filizlenen Vicdan
Polonya’da Filistin’e destek gösterileri, ülkenin İsrail’le kurduğu stratejik ilişkilerin ve ABD’nin Doğu Avrupa’daki en sadık müttefiki olma pozisyonunun gölgesinde gelişiyor. Varşova ve Krakow başta olmak üzere büyük şehirlerde toplanan aktivistler, Polonya hükümetinin İsrail’e verdiği koşulsuz diplomatik desteği sorguluyor. Hukuk ve Adalet Partisi döneminde derinleşen İsrail-Polonya stratejik ortaklığı, Donald Tusk liderliğindeki yeni koalisyon hükümeti tarafından da büyük ölçüde sürdürülüyor. Bu süreklilik, Polonya dış politikasının Filistin konusundaki eleştirel olmayan çizgisinin partiler üstü bir konsensüse dayandığını gösteriyor.
Polonya’daki Filistin protestoları, Ukrayna savaşı bağlamında özel bir anlam kazanıyor. Polonya halkının Ukraynalı mültecilere gösterdiği dayanışma ile Filistinli sivillere yönelik duyarlılık arasındaki asimetri, eylemciler tarafından çifte standardın en çarpıcı örneği olarak vurgulanıyor. Ukrayna’daki sivil ölümleri kınayan aynı siyasi elitlerin Gazze’deki katliam karşısında sessiz kalması, “insan hakları” söyleminin jeopolitik çıkarlara göre eğilip bükülen yapısını gözler önüne seriyor. Bu çifte standart, Polonya’da yeni yeni filizlenen Filistin dayanışma hareketinin en güçlü söylem dayanaklarından birini oluşturuyor.
Polonya toplumunun Filistin meselesine yaklaşımı, ülkenin kendi trajik tarih deneyimleriyle karmaşık bir ilişki içinde. Holokost’un en büyük yıkımına sahne olmuş bir ülkenin evlatları olarak Polonyalılar, Yahudi acısına duyarlılık ile İsrail devletinin politikalarını eleştirmek arasında bir denge kurmaya çalışıyor. Bu dengenin zorluğu, özellikle yaşlı kuşaklarda İsrail eleştirisine karşı bir çekince yaratırken, genç kuşaklar arasında Filistin meselesine daha eleştirel ve mesafeli yaklaşabilen bir tutum gelişiyor. Varşova Üniversitesi ve Jagiellonian Üniversitesi öğrencilerinin başlattığı tartışma platformları, bu kuşaklar arası farkı kapatmayı hedefliyor.
Polonya medyasının Filistin protestolarına yer verme biçimi, ülkedeki siyasi kutuplaşmanın bir yansıması olarak şekilleniyor. Devlet televizyonu TVP, Filistin gösterilerini ya görmezden geliyor ya da marjinal grupların eylemleri olarak küçümsüyor. Buna karşılık bağımsız medya organları ve sosyal medya platformları, Gazze’deki insani krize dair haberleri ve Varşova’daki eylemleri daha geniş biçimde ele alıyor. Bu medya bölünmüşlüğü, Polonya toplumunun Filistin konusundaki bilgi edinme kanallarını da parçalıyor ve farklı gerçeklik algılarının oluşmasına yol açıyor.
Katolik Kilisesi’nin Polonya’daki güçlü konumu, Filistin meselesine yaklaşımı da etkiliyor. Polonya Katolik hiyerarşisi, geleneksel olarak İsrail yanlısı bir çizgi izlerken, Papa Francis’in Filistin konusundaki daha dengeli ve eleştirel açıklamaları Polonyalı din adamları arasında bir referans noktası oluşturuyor. Yerel düzeyde bazı cemaatler ve gençlik grupları, Papalık çağrılarını referans alarak Filistinli Hıristiyanlarla dayanışma kampanyaları başlatmış durumda. Bethlehem ve Kudüs’teki Hıristiyan topluluklarla kurulan doğrudan temaslar, Polonya’daki Filistin farkındalığının dini boyutunu besliyor.
Polonya’nın Doğu Avrupa’daki jeopolitik konumu, Filistin protestolarının geleceğini belirleyecek en önemli faktörlerden biri olmaya devam ediyor. Rusya tehdidi karşısında ABD’nin güvenlik şemsiyesine muhtaç olan Varşova yönetimi, Washington’ın İsrail politikasına eleştirel yaklaşmanın bedelini göze alamıyor. Ancak Polonya sivil toplumunun AB entegrasyonu içinde kazandığı özerklik ve genç kuşakların Batı Avrupa’daki akranlarıyla kurduğu dayanışma ağları, bu jeopolitik bağımlılığı aşındıran bir dinamik yaratıyor. Polonya’daki Filistin dayanışması, Doğu Avrupa’nın sivil toplum kapasitesi ile jeopolitik kısıtlar arasındaki gerilimi en iyi yansıtan örneklerden biri olarak izlenmeyi hak ediyor.
Tüm bu coğrafyalarda gözlemlenen ortak dinamik, kararların halka rağmen alındığına dair yaygın inançtır. İster İspanya’da silah ticaretinin sürdürülmesi, ister İtalya’da İsrail’le diplomatik ilişkilerin korunması, ister Arnavutluk’ta ulusal toprağın uluslararası bir projeye tahsis edilmesi, ister Belçika’da limanların askeri sevkiyata açık tutulması, ister Almanya’da ifade özgürlüğünün askıya alınması, ister Fransa’da banliyölerdeki öfkenin görmezden gelinmesi, ister İngiltere’de imparatorluk mirasının eleştiriden muaf tutulması, ister Polonya’da jeopolitik bağımlılığın vicdana baskın çıkması, ister İskandinav ülkelerindeki çekingen politikalar olsun, vatandaşlar kendi kaderlerini ilgilendiren konularda dışarıda bırakıldıklarını düşünüyor. Seçimler dışında hatırlanmayan, yalnızca vergi ödeyen ve itaat etmesi beklenen kitleler olarak görülmek, kıtanın dört bir yanında ortak bir öfkeyi besliyor. Bu öfke, ulusal sınırları aşan, ortak bir demokrasi ve egemenlik mücadelesine dönüşme emareleri gösteriyor.
Avrupa’nın Akdeniz sahillerinden kuzeyin soğuk kentlerine, kıtanın idari kalbinden Batı Avrupa’nın metropollerine, Doğu Avrupa’nın yükselen siyasi merkezlerine kadar uzanan bu öfke dalgası, yalnızca hükümetlere değil, bütün bir siyasi sisteme yönelik bir güven krizinin semptomudur. Siyasi elitler ve ana akım medya bu sesleri duymazdan gelebilir, hatta marjinalleştirmeye çalışabilir. Ancak halkın adalet, egemenlik ve onur talebi bastırıldıkça daha da gür bir biçimde geri döner. Bugün Madrid’de, Tiran’da, Dublin’de, Brüksel’de, Berlin’de, Paris’te, Londra’da, Varşova’da ve Göteborg’da yankılanan sloganlar, yalnızca mevcut politikaları değil, yarının siyasi dengelerini de şekillendirme potansiyeli taşıyor. Egemenliğin ve adaletin sokaklardan yükselen bu sesi, Avrupa’nın geleceğini yeniden yazmaya adaydır.
Kaynakça
Amnesty International. (2024). Human Rights and Arms Transfers: European Complicity in Gaza. London: Amnesty International.
Balfour, R. (2024). “Europe’s Palestine Dilemma: Between Values and Realpolitik.” Journal of European Foreign Policy, 18(2), 215–233.
Balkan Insight. (2025, 4 Haziran). “Albania Protests: Sazan Island Project Sparks National Sovereignty Debate.” Erişim adresi: https://balkaninsight.com
BBC News. (2025, 7 Haziran). “UK’s Weekly Palestine Marches Become Longest-Running Mass Protests in Modern British History.” Erişim adresi: https://bbc.com
De Standaard. (2025, 5 Haziran). “Antwerpse havenarbeiders weigeren wapentransport naar Israël.” Erişim adresi: https://standaard.be
Der Spiegel. (2025, 6 Haziran). “Deutschlands Waffenexporte an Israel unter wachsendem Druck der Straße.” Erişim adresi: https://spiegel.de
El País. (2025, 1 Haziran). “Decenas de miles exigen en toda España el fin del comercio de armas con Israel.” Erişim adresi: https://elpais.com
EUObserver. (2025, 6 Haziran). “Brussels Protests Target EU Inaction on Gaza.” Erişim adresi: https://euobserver.com
EuroNews. (2025, 3 Haziran). “Italy Sees Coordinated Protests in 75 Cities Demanding End to Israel Ties.” Erişim adresi: https://euronews.com
Gazeta Wyborcza. (2025, 5 Haziran). “Protesty propalestyńskie w Warszawie: solidarność mimo geopolitycznych ograniczeń.” Erişim adresi: https://wyborcza.pl
Irish Times. (2025, 2 Haziran). “Dublin March Demands Action Beyond Recognition of Palestine.” Erişim adresi: https://irishtimes.com
Le Monde. (2025, 4 Haziran). “La France face à la question palestinienne: entre héritage révolutionnaire et realpolitik.” Erişim adresi: https://lemonde.fr
Le Soir. (2025, 4 Haziran). “Manifestations à Bruxelles: l’UE face à sa conscience palestinienne.” Erişim adresi: https://lesoir.be
Mujanović, J. (2024). “Balkan Sovereignty in the Age of Geopolitical Bargaining.” Southeast European and Black Sea Studies, 24(3), 341–360.
Norwegian Centre for Humanitarian Studies. (2025). Public Opinion and Foreign Policy: Scandinavia’s Shifting Stance on Palestine. Oslo: NCHS.
Politico Europe. (2025, 5 Haziran). “Belgium’s Federal Friction Over Middle East Policy.” Erişim adresi: https://politico.eu
Reuters. (2025, 5 Haziran). “Protests Erupt Across Albania Over Trump-Linked Island Development.” Erişim adresi: https://reuters.com
Süddeutsche Zeitung. (2025, 7 Haziran). “Meinungsfreiheit unter Druck: Palästina-Proteste und deutsche Staatsräson.” Erişim adresi: https://sueddeutsche.de
Sveriges Radio. (2025, 3 Haziran). “Vapenförsäljning till Israel allt mer ifrågasatt i Sverige.” Erişim adresi: https://sverigesradio.se
The Guardian. (2025, 4 Haziran). “From Ljubljana to Dublin: Europe’s New Wave of Pro-Palestine Activism.” Erişim adresi: https://theguardian.com
The Guardian. (2025, 8 Haziran). “UK Arms Exports to Israel Under Scrutiny as Legal Challenges Mount.” Erişim adresi: https://theguardian.com