Söylem ve Eylem Arasında Sıkışan Siyaset: Ana Muhalefet Partisi CHP’nin Hukuk, Aidiyet ve Tutarlılık Krizine Dair Disiplinlerarası Bir Analiz

Okuma Süresi:

5–8 dakika
❤️

Türkiye’de ana muhalefet partisinin (CHP) siyasal söylemi ile eylemsel pratiği arasındaki makas, son yıllarda giderek açılmakta ve bu durum, yalnızca partinin kendisi için değil, temsil ettiğini iddia ettiği demokratik değerler sisteminin bütünü için bir kriz yaratmaktadır. Uzun yıllardır hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, şeffaflık ve hesap verebilirlik kavramlarını siyasi söyleminin merkezine yerleştiren bir partinin, aynı ilkeler kendi yöneticileri, belediye başkanları veya parti içi işleyişi söz konusu olduğunda farklı bir refleks geliştirmesi, derin bir teorik ve etik soruna işaret etmektedir. Bu durum, yalnızca güncel bir siyasi çekişme değil, aynı zamanda siyaset psikolojisi, hukuk sosyolojisi ve siyaset felsefesi açısından incelenmeyi gerektiren çok katmanlı bir olgudur. Siyasi muhalefetin, iktidarı eleştirirken kullandığı evrenselci hukuk dilinin, kendisine yönelen hukuki süreçler karşısında nasıl partikülarist bir “dokunulmazlık” talebine dönüştüğü, seçmenin bu çelişkiyle nasıl başa çıktığı ve tüm bunların demokratik kurumlara olan güveni nasıl aşındırdığı, aşağıdaki bölümlerde farklı bilimsel disiplinlerin kavramsal araçlarıyla analiz edilecektir.

Bilişsel Uyumsuzluk ve Sadık Seçmen: Psikolojik Bir Çerçeve

Siyasi bir partinin söylemleriyle eylemleri arasındaki çelişkinin en yoğun hissedildiği yer, o partinin sadık seçmen kitlesidir. Bu kitle, yıllar içinde örülmüş güçlü bir siyasal kimlik ve aidiyet duygusuyla hareket ettiği için, ortaya çıkan çelişkiler karşısında ciddi bir bilişsel uyumsuzluk (cognitive dissonance) yaşar. Leon Festinger’in geliştirdiği bu kurama göre bireyler, birbiriyle çelişen iki inanç veya bir inançla bir davranış arasında kaldıklarında derin bir psikolojik rahatsızlık duyar ve bu rahatsızlığı gidermek için çeşitli stratejiler geliştirirler (Festinger, 1957). Ana muhalefet seçmeni özelinde bu stratejiler genellikle üç şekilde tezahür eder: Çelişkiyi görmezden gelme, çelişkinin sorumluluğunu dış bir düşmana atfetme (“yargı bağımsız değil, bu yüzden soruşturmalar siyasidir”) veya çelişkili eylemi, daha yüksek bir amaç uğruna rasyonelleştirmedir (“demokrasi için bazı ilkeler esnetilebilir”).

Bu noktada, partinin seçmenine sunduğu şey, rasyonel bir siyasi programdan ziyade, psikolojik bir konfor alanıdır. Sürekli tekrarlanan “biz haklıyız, onlar haksız”, “biz mağduruz, onlar zalim”, “biz kazanamadık ama aslında kazandık” gibi söylem kalıpları, Henri Tajfel ve John Turner’ın Sosyal Kimlik Kuramı çerçevesinde, grubun olumlu benlik algısını korumaya yönelik kolektif savunma mekanizmalarıdır (Tajfel & Turner, 1979). Bu mekanizmalar, seçmenin “sorgulama refleksini kaybetmesine” ve siyasi tercihin, şartlı bir siyasi desteğe değil, koşulsuz bir siyasi bağlılığa dönüşmesine yol açar. Sefa Yürükel’in “hesap vermeyen siyaset, sorgulamayan seçmeni sever” saptaması, tam da bu psikolojik ortakyaşama işaret eder. Lider merkezli siyaset, seçmenin eleştirel düşünme yetisini törpüleyerek, demokrasinin gerektirdiği denetim mekanizmasını işlevsiz hale getirir.

Hukukun Araçsallaşması ve Sembolik İktidar Mücadelesi: Sosyolojik ve Felsefi Bir Perspektif

CHP’nin hukuk devleti söylemi ile pratiği arasındaki çelişki, Pierre Bourdieu’nün “sembolik iktidar” ve “alan” (field) kavramları aracılığıyla derinlemesine anlaşılabilir. Bourdieu’ye göre hukuk alanı, yalnızca yasaların uygulandığı tarafsız bir mekanizma değil, aynı zamanda toplumsal gerçekliği adlandırma, sınıflandırma ve dolayısıyla inşa etme iktidarının mücadele alanıdır (Bourdieu, 1987). Hukuk devleti, evrensel normlara dayanan bir ilke olmaktan çıkarılıp, siyasal mücadelenin bir silahına dönüştürüldüğünde, bu sembolik iktidar mücadelesinin tam merkezine yerleşir. “Yargı çalışsın ama bize dokunmasın” şeklinde özetlenebilecek yaklaşım, hukuk sermayesini yalnızca kendi lehine kullanma girişimidir. Rakip siyasetçiler hakkında açılan soruşturmalarda “adalet tecelli ediyor” söylemi devreye girerken, aynı yargı mensuplarının kendi mensupları hakkında işlem yapması “siyasi operasyon” olarak kodlanır. Bu tutum, hukukun üstünlüğünü değil, siyasi kimliğe bağlı bir hukuk anlayışını, bir tür “siyasal kast sistemi”ni ima eder.

Michel Foucault’nun “hakikat rejimi” kavramı da bu bağlamda aydınlatıcıdır. Foucault, her toplumda neyin doğru, neyin adil ve neyin meşru sayılacağını belirleyen söylemsel rejimlerin, iktidar ilişkileriyle iç içe geçtiğini vurgular (Foucault, 1980). Ana muhalefet partisi, yıllardır “hukuk devleti” kavramı etrafında bir hakikat rejimi inşa etmiş, kendisini bu rejimin yegane savunucusu olarak konumlandırmıştır. Ancak siyasi çıkarlarıyla çatıştığı anda bu rejimi askıya alması, inşa ettiği hakikat anlatısının özünde ilkesel değil, konjonktürel ve araçsal olduğunu gösterir. “Dokunulmaz muhalefet” arayışı, aslında modern demokratik hukuk devletinin temel ilkesi olan “herkesin hukuk önünde eşitliği” (equality before the law) normuna doğrudan bir meydan okumadır. Bu durum, Jürgen Habermas’ın iletişimsel eylem kuramındaki “geçerlilik iddiaları” (validity claims) açısından da bir kriz yaratır; zira bir siyasi aktörün söyleminin samimiyeti ve normatif doğruluğu, eylemleri tarafından sürekli olarak yalanlandığında, kamusal iletişim çöker ve yerini stratejik manipülasyona bırakır (Habermas, 1984).

Mağduriyet Ekonomisi ve Seçkinci Bir Yeniden Üretim Biçimi Olarak İmtiyaz Talebi: Ekonomi Politik ve Antropolojik Bir Bakış

CHP’nin tutarlılık krizini yalnızca söylem-eylem çelişkisi olarak okumak eksik kalır. Burada aynı zamanda, siyasi bir kaynak ve konum elde etme stratejisi olarak işleyen bir “mağduriyet ekonomisi” söz konusudur. Parti, uzun yıllardır devletin merkezindeki iktidar bloku tarafından dışlanmış olmanın yarattığı tarihsel mağduriyet anlatısını, güncel siyasi sermayeye dönüştürmeye çalışmaktadır. Bu anlatı, seçmenle kurulan duygusal bağın temel harcıdır. Ancak bu mağduriyet söylemi, aynı zamanda bir “imtiyaz talebini” de içinde barındırır: Madem biz tarihsel olarak mağdur edildik, o halde bugünkü yargısal denetimlerden de muaf tutulmalıyız. Bu talep, antropolog James C. Scott’ın “ahlaki ekonomi” (moral economy) kavramıyla analiz edilebilecek bir olgudur. Scott, köylü toplumlarında geçimlik ekonomiyi tehdit eden uygulamalara karşı isyanın, yalnızca maddi değil, aynı zamanda adaletsizlik duygusuna dayanan ahlaki bir temeli olduğunu gösterir (Scott, 1976). Benzer şekilde, CHP tabanındaki adanmışlık da, liderin ve partinin mağduriyetine duyulan derin ahlaki öfkeyle beslenir. Ne var ki bu ahlaki öfke, zamanla içe dönük bir sorgulamayı imkansızlaştıran, yalnızca dış düşmanlara odaklanan bir siyasal kültürü pekiştirir.

Ekonomi politik bir perspektiften bakıldığında ise, bu imtiyaz talebi, daha geniş bir patrimonyal mantıkla uyumludur. Max Weber’in tanımladığı şekliyle patrimonyalizmde, kamusal alan ve makamlar, yönetici elitin kişisel mülkü gibi görülür ve sadakat temelinde paylaştırılır (Weber, 1978). CHP’nin, özellikle seçim kazandığı belediyeler üzerinden oluşturduğu kaynak dağıtım ağları, bu patrimonyal mantığın muhalefet cephesindeki bir yeniden üretimi olarak okunabilir. Bu nedenle, bir belediye başkanı hakkındaki soruşturma, yalnızca hukuki bir mesele olarak değil, aynı zamanda bu kaynak ağının merkezine yönelik varoluşsal bir tehdit olarak algılanır. Savunma refleksinin bu kadar sert ve uzlaşmaz olmasının maddi temellerinden biri de burada yatmaktadır. Şerif Mardin’in merkez-çevre analizi bu noktada güncellenebilir: Eski çevre, yeni merkez olma yolunda ilerlerken, eleştirdiği eski merkezin tüm aygıtlarını ve reflekslerini -kendi siyasi kadrolarına dokunulmazlık zırhı örme dahil olmak üzere- benimsemekte, böylece bir “döngüsel statüko”yu yeniden üretmektedir (Mardin, 1973).

Sonuç

CHP’ye yapılması gereken temel eleştiri, CHP’nin ve genel olarak Türkiye’deki siyasetin, ilkesel bir tutum ile partikülarist bir çıkar savunusu arasında sıkıştığıdır. Bu sıkışma, yalnızca bir siyasi partinin iç meselesi değil, Türkiye demokrasisinin sağlığı açısından derin bir patolojiye işaret etmektedir. Hukuk devleti gibi evrensel bir ilkenin, yalnızca siyasi mücadelede bir araç olarak konumlandırılması ve “bana dokunmayan hukuk devleti” anlayışı, toplumun kurumlara olan güvenini sistematik biçimde erozyona uğratır. Bir partinin, kendi üyeleri söz konusu olduğunda hukukun işleyişini “siyasi operasyon” olarak yaftalaması, uzun vadede gerçek siyasi operasyonlarla meşru hukuki süreçleri ayırt edilemez hale getirerek, devletin hukuk tekelini zayıflatır ve toplumu bir güç mücadelesinin içine iter.

Muhalefetin rolü, yalnızca iktidarı eleştirmek değil, aynı zamanda iktidara talip olurken kendi içinde tutarlı, hesap verebilir ve evrensel ilkelere bağlı bir yönetim modelinin yaşayan bir örneğini sunmaktır. Parti içi demokrasinin olmadığı, lider kültünün sorgulanmadığı, eleştirinin ihanetle eş tutulduğu ve hukukun kişiye göre esnediği bir siyasi yapı, topluma sağlıklı bir demokrasi vaat edemez. CHP’nin karşı karşıya olduğu temel sınav, hukuku ilkesel bir değer olarak mı yoksa konjonktürel bir silah olarak mı gördüğüne karar vermek zorunda olmasıdır. Demokrasi, siyasi aristokrasiler değil, herkes için bağlayıcı olan anayasal bir düzen talep eder. Ve bu düzen, en çok da onu savunduğunu iddia edenlerin iç denetiminden ve tutarlılığından beslenir.

Kaynakça

Bourdieu, P. (1987). The Force of Law: Toward a Sociology of the Juridical Field. Hastings Law Journal, 38(5), 805-853.

Festinger, L. (1957). A Theory of Cognitive Dissonance. Stanford University Press.

Foucault, M. (1980). Power/Knowledge: Selected Interviews and Other Writings, 1972-1977. (C. Gordon, Ed.). Pantheon Books.

Habermas, J. (1984). The Theory of Communicative Action, Vol. 1: Reason and the Rationalization of Society. (T. McCarthy, Çev.). Beacon Press.

Mardin, Ş. (1973). Center-Periphery Relations: A Key to Turkish Politics? Daedalus, 102(1), 169-190.

Scott, J. C. (1976). The Moral Economy of the Peasant: Rebellion and Subsistence in Southeast Asia. Yale University Press.

Tajfel, H. ve Turner, J. C. (1979). An Integrative Theory of Intergroup Conflict. W. G. Austin ve S. Worchel (Ed.), The Social Psychology of Intergroup Relations (s. 33-47) içinde. Brooks/Cole.

Weber, M. (1978). Economy and Society: An Outline of Interpretive Sociology. (G. Roth ve C. Wittich, Ed.). University of California Press.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar