
Neden günümüz popüler kültürü, gerçekliğin manipüle edilebilir olduğu fikrine bu kadar takıntılı?..
Bir önceki yazımda, izleme fırsatı bulduğum Stranger Things: Sene 1985 (Stranger Things: Tales from ’85)‘in bana çocukken tatil günleri merakla beklediğim çizgi dizileri hatırlattığından söz etmiştim.
O yazıyı bitirirken de aklımda kalan bazı sorular nedeniyle bu yapımı daha derinlemesine ele almak istediğimi belirtmiştim.
Aradan birkaç gün geçti, fakat ilginç olan şu ki dizinin kendisinden çok bende bıraktığı sorular zihnimi meşgul etmeye devam etti. Bu yüzden burada yalnızca bir çizgi diziyi değil, yılladır farklı biçimlerde karşımıza çıkan bir kültürel fenomenin neden hala devam ettiğini de anlamak gerekiyor diye düşünüyorum. Ve dürüst olayım, Sene 1985‘in yüzeysel izlenecek ve geçilecek kadar masum bir çizgi olduğuna inanmıyorum.

Her şeyden önce ana dizinin ikinci ve üçüncü sezonları arasında karanlıkta kalan boşluğa geri dönen bu çizgi dizide oldukça spesifik tarihler veriliyor ve seri 10 Ocak 1985 tarihi ile başlıyor. İlk bakışta bu yalnızca hikayenin geçtiği dönemi işaret eden bir ayrıntı gibi görünebilir. Ama biraz düşününce insan haliyle merak ediyor. Neden 1985 ve Soğuk Savaş yılları? Neden hep devlet sırlarına dönüyoruz, neden alternatif gerçeklik fikri sürekli geri geliyor, neden anlatılmayan bir şeyler olduğu hissi hiç kaybolmuyor.
Retro furyası ve bakış açısından çıkıp duruma spekülatif gerçekçilik çerçevesinde daha derinlemesine bakarsak 1980’ler Amerikan kültüründe yalnızca renkli kıyafetlerin ve video kasetlerin dönemi değildi.
Aynı zamanda nükleer gerilimlerin, istihbarat korkularının, deneysel projelere ilişkin şehir efsanelerinin ve paranoya ile teknolojik sıçramanın zirve yaptığı, teknolojiye duyulan hem hayranlık hem de güvensizliğin iç içe geçtiği yıllardı.
Bu nedenle Sene 1985’i izlerken hissettiğimiz şey yalnızca bir çocukluk nostaljisi olmayabilir. Aksine, gizli devlet deneyleriyle bilinmeyen güçlerin iç içe geçtiğine inanılan bir dönemin kolektif paranoyasının yeniden canlandırılması da olabilir. Dolayısıyla kurgu olduğunu bilsem de artık bu tür yapımları izlerken “Acaba bize gizlice bir şeyler mi söylüyorlar?” ya da “Acaba bizi planlanmış bir geleceği mi hazırlıyorlar?” diye düşünmeden duramıyorum.
İşte bu yüzden Sene 1985 bana yalnızca bir nostalji hissi yaşatmakla kalmadı ve aklımda şu soruyu bıraktı: Hawkins neden hala kapanmıyor?..

Fakat diğer taraftan beni asıl düşündüren başka bir şey daha oldu. Acaba değişen yapımlar mı yoksa onları izleyen ben miyim? Çünkü yıllar önce Stranger Things’i ilk izlediğimde gördüğüm şey daha çok bir macera hikayesiydi. Bugün ise aynı evrene baktığımda “Hawkins Laboratuvarı”, “devlet kurumları”, “gizlenen deneyler”, “yaklaşmakta olan bir fırtına hissi”, “anormallikleri ilk fark eden çocuklar” ve en önemlisi “hiçbir şeyin gerçekten sona ermediğini söyleyen o tanıdık duygu” gibi farklı ayrıntılar dikkatimi çekiyor.
Belki de yaş aldıkça insan hikayelerin kendisinden çok, onların neden anlatıldığını merak etmeye başlıyor.
Bu yüzden Sene 1985’i izlerken dikkatimi çeken şey yaratıklar ya da aksiyon sahneleri olmadı. Aksine her biri tek başına sıradan detaylar gibi görünen “arka plandaki semboller”, “sınıf duvarlarındaki afişler”, “bilim panoları ve bu panolardaki NASA logoları”, “yaklaşan fırtınalara ilişkin uyarılar” oldu.
Belki de artık bu detayları daha çok görmeye başlamamın sebebi algımın değişmiş olmasıdır. Bunda aynı sembollerin yıllardır benzer hikayelerin içinde tekrar tekrar karşıma çıkmasının da güçlü bir payı var. Bu yüzden şu soruları sormak ve peşinden gitmek artık bir gereklilik gibi geliyor:
Neden modern popüler kültür sürekli aynı korkulara dönüyor?
Neden devlet sırları?
Neden alternatif gerçeklikler?
Neden sürekli anlatılmayan başka şeyle olabileceği fikri?
Bu kurgusal görünmeyen gizli deneyler bir şeyleri mi ifşa ediyor?
Belki de bu yüzden bir Amerika taşrası olan Hawkins yalnızca bir kasaba gibi hissettirmiyor ve giderek benim için bir metafora dönüşüyor. Sıradan hayatın altında işleyen görünmeyen sistemlerin metaforu… Bir kasabanın altında deneyler yürütülürken, Hawkins artık yalnızca bir hikaye mekanı değil, gündelik hayatın altındaki “gizli sistem” fikrinin kendisi gibi çalışıyor.

İşte asıl soru da burada başlıyor: 2016-2025 boyunca devam eden bir yapım bittikten sonra neden yeniden bu evrene geri dönüldü? Netflix başka hikayeler üretebilecekken neden tekrar Hawkins, neden tekrar 1985, neden yine devlet deneyleri ve neden yine çocuklar?
Çünkü Sene 1985 yalnızca tuhaf canavarların hikayesini anlatmıyor. Laboratuvarları, devlet yapısını, kontrolü, gerçekliğin kırılabileceği fikrini anlatarak hep aynı karanlık hattın etrafında dönüyor. Ve bütün bunları çocukların gözünden yapıyor. Belki de bu yüzden etkili oluyor. Zira çocukluk, insanın dünyayı sorgulamayı henüz bırakmadığı son dönemdir.

Dolayısıyla Stranger Things artık yalnızca bir dizi değil, modern bir mitoloji gibi çalışıyor ve bu mitoloji hep aynı korkuların etrafında dönüyor; gerçekliğin kırılması, devlet sırları, görünmeyen boyutlar ve sistemin kendini yeniden üretmesi.
Ve tabi ki 2016’da bu temalar hala daha niş ve kenarda duran fikirlerdi. 2026’ya geldiğimizde ise aynı kavramlar artık ana akımın merkezinde. Bu da ister istemez bir “alıştırma etkisi” hissi yaratıyor.
İlginç olan şu ki bu temalar yalnızca Stranger Things‘te karşımıza çıkmıyor. Toplumun korkuları ve sezgilerinden beslenen sinema ve televizyon dünyası zaten bir süredir bu kapsamda kültürel bilinç üreterek gözetim, yapay zeka, zihin manipülasyonu, paralel gerçeklik konuları kurgusal içinde normalleştiriyor.

The Truman Show (1998) yaşadığımız dünyanın kurgu olabileceğini bize gösterdi. Lost (2004) görünmeyen güçlerin yön verdiği bir dünyanın izini sürdü. Dead Birds (2004) ölü kuşların yalnızca bir uğursuzluk işareti değil, insanın henüz anlamlandıramadığı bir gerçekliğin izleri olduğunu bize düşündürdü. The Triangle (2005) gerçekliği deneysel bir sisteme dönüştürdü. FlashForward (2009) öngörüleri ile geleceği görmenin asıl değerinin onu bilmekte değil, o bilgi karşısında vereceğimiz kararların kim olduğumuzu ortaya çıkaracağına dikkat çekti. Inception (2010) rüyaların içine başka katmanlar yerleştirdi.
Dolayısıyla son yıllarda, daha önce izlediğim yapımlara bile artık farklı gözlerle bakıyorum. Bir zamanlar yalnızca korku unsuru olarak gördüğüm detaylar bugün bambaşka sorular doğuruyor. Belki de değişen yapımlar ya da onların sıkça başvurduğu fenomenler değil, benim onları okuma biçimim.

Bu değişimdeki diğer bir gerekçe de elbette günümüzde Pentagon‘un UFO/UAP dosyalarını kamuoyuyla paylaşması ve tam da böyle bir dönemde Steven Spielberg‘in Disclosure Day filmiyle geri dönmesi ve popüler kültürün yeniden benzer temaları dolaşıma sokması.
Burada beni düşündüren şey cevaplar değil, zamanlama. Zira tek tek bakıldığında her olayın kendi açıklaması olabilir. Ama yan yana geldiklerinde insanın zihninde ister istemez başka sorular oluşuyor. Bunlar gerçekten birbirinden bağımsız gelişmeler mi? Yoksa aynı dönemin ya da olgunun farklı yansımaları mı?
Bu sorunun cevabını elbette bilmiyorum. Belki de kimse bilmiyor. Fakat bildiğim bir şey var; bir zamanlar uçuk bulunan bazı fikirler bugün ana akım eğlence kültürünün merkezinde yer alıyor. Devlet sırları artık şaşırtmıyor. Gerçekliğin manipüle edilebileceği fikri artık absürt gelmiyor. İnsanlar görünmeyen sistem ihtimaline eskisi kadar direnç göstermiyor. Ve belki de asıl değişim burada yaşanıyor.
Öyle ki bazı fikirler insanlara zorla kabul ettirilmez. Sadece tekrar tekrar karşılarına çıkar; bir filmde, bir dizide, bir romanda, bir haber başlığında. Sonra bir gün dönüp bakarsınız ve o fikrin zihninize tam olarak ne zaman yerleştiğini hatırlayamazsınız.
Belki de Hawkins’in hiç kapanmamasının nedeni buranın artık yalnızca bir kasaba değil, bir kuşağın ve modern insanın bilinçaltında açık kalmış bir kapı, zihninde açık kalmış bir soru işareti olarak kalmasıdır. Belki de ben sadece artık farklı bir yerden bakıyorumdur.





Bir yanıt yazın