Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren siyasal meşruiyetini dinî aidiyetlerden değil yurttaşlık temelinden alan modern bir ulus-devlet modeli inşa etmeyi hedeflemiştir. Bu yaklaşımın temel dayanaklarından biri laiklik ilkesidir. Laiklik yalnızca devlet ile din işlerinin ayrılması anlamına gelmez; aynı zamanda siyasal alanın dinî, mezhepsel ve cemaatçi referanslardan bağımsız olarak örgütlenmesini amaçlayan bir kamusal düzen anlayışını ifade eder. Bu nedenle laiklik, farklı inanç gruplarının bir arada yaşamasını mümkün kılan hukukî ve siyasal zeminin en önemli unsurlarından biridir. Ne var ki günümüz Türkiye’sinde bu zemin, yalnızca Sünni tarikat ve cemaatlerin açık siyasal angajmanlarıyla değil, aynı zamanda Alevi örgütlenmelerinin parti içi çekişmelerde taraf tutarak sergiledikleri benzer davranış kalıplarıyla da aşınmaktadır. Cumhuriyet tarihinin en ciddi laiklik krizlerinden biri, tam da bu iki kanadın karşılıklı olarak birbirini besleyen mezhepsel siyasallaşma pratiklerinde somutlaşmaktadır.
Cumhuriyetin kurucu felsefesinde birey, herhangi bir mezhebin, tarikatın veya cemaatin üyesi olarak değil, eşit haklara sahip bir yurttaş olarak kabul edilmiştir. Bu anlayış, toplumsal farklılıkların siyasal çatışma konusu hâline gelmesini engellemeyi ve ortak bir ulusal kimlik oluşturmayı amaçlamıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk’ta defalarca vurguladığı “kayıtsız şartsız millet egemenliği” ilkesi, egemenliğin ne bir hanedana ne bir zümreye ne de bir inanç grubuna ait olduğunu, doğrudan doğruya milletin bütününe ait bulunduğunu tescil eder. Modern devlet teorileri açısından bakıldığında da ulus-devletin sürekliliği, vatandaşların ortak hukuk düzeni etrafında birleşebilmesine bağlıdır. Dinî veya mezhepsel aidiyetlerin siyasal rekabetin temel belirleyicisi hâline gelmesi ise ortak yurttaşlık bilincini zayıflatma potansiyeli taşımaktadır.
Bugün gelinen noktada sorunun iki boyutu aynı anda görünürlük kazanmıştır. Sünni İslamcı yapılar Adalet ve Kalkınma Partisi ve benzeri oluşumları açıkça desteklerken, Alevi örgütlenmeleri de Cumhuriyet Halk Partisi içindeki hizip çatışmalarında açık pozisyonlar almaktadır. Sünni tarikat ve cemaatlerin belirli siyasal partilerle organik ilişkiler geliştirmesi ve seçmeni yönlendirme girişimleri, laik devlet düzeni açısından nasıl bir tehdit oluşturuyorsa, Alevi dernek, vakıf ve federasyonlarının da CHP içindeki özel hizipleşmelerde taraf tutması aynı ölçüde sakıncalıdır. Hatta ikinci durum daha vahim bir çelişkiyi barındırmaktadır. Zira tarihsel olarak laikliğin savunucusu konumunda olan Alevi toplumunun örgütlü yapıları, bugün laikliği aşındıran pratiklerin bizzat faili hâline gelmektedir.
Özel ve İmamoğlu yanlısı açıklamalar, Kemal Kılıçtaroğlu karşıtlığı üzerinden şekillenen pozisyonlar ve Rıza Şehri Çorum’da özelin kürsüye çıkarılarak siyasal bölünmelerde taraf olunması, bu çelişkinin somut dışavurumlarıdır. Bu durum sosyolojik olarak önlenemez gibi görünse de dini yapıların siyasi söylem ve siyasi partiler zemininde taraf gibi ortaya çıkması, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısı için büyük bir tehlike ve laiklik karşıtlığıdır. Alevi örgütlenmelerinin, Sünni tarikatların açıkça AKP ve benzerlerini desteklemesine karşı çıkarken, kendilerinin de CHP içi bölünmelerde aynı yöntemi benimsemesi, laiklik konusunda bir yarışa girmek değil, laikliğin bizzat altını oymaktır. Laiklik karşıtı iki kampın karşılıklı olarak birbirini besleyen bu pratikleri, üniter devlet yapısını ve ortak yurttaşlık idealini çift taraflı bir kuşatma altına almaktadır.
Alevi örgütlenmelerinin bu tutumu, yalnızca laiklik ilkesine aykırı olmakla kalmamakta, aynı zamanda Alevi toplumunun kendi iç bütünlüğünü de tahrip etmektedir. Bir siyasi partinin iç çekişmelerinde mezhepsel bir örgütün taraf tutması, o mezhebe mensup bireyleri siyasal olarak bölmekte ve farklı görüşteki Alevi vatandaşları dışlayıcı bir atmosfer yaratmaktadır. Oysa her inanç topluluğu gibi Alevi toplumu da siyasal görüşler açısından homojen değildir. İçinde farklı partilere oy veren, farklı ideolojik eğilimlere sahip bireyler bulunmaktadır. Örgütlü yapıların bu çeşitliliği yok sayarak tek bir siyasal çizgiyi benimsemesi ve bunu tüm topluluk adına ilan etmesi, bizzat Alevi yurttaşların vicdan özgürlüğüne ve siyasal özerkliğine yönelik bir müdahaledir.
Seçmen, vatandaşlık bilinci üzerine, siyasi ideoloji ve siyaset programları üzerine oyunu ve aktivitesini belirler. Dini yapılar bir siyasete ya da ideolojiye seçmeni yönlendiremez. Kendi ritüelleri ve inançları ile ilgili faaliyetin dışına çıkamaz. Alevi örgütlenmeleri burada hata yaptığının farkına varmalı, bir siyasi partinin taraftarı ya da iç bölünmelerin malzemesi olmamalıdır. Vatandaş olarak her inançtan kişi istediğine oy verebilir; fakat dini veya mezhepsel örgütler bunu üniter yapı ve laiklik açısından yapamaz. Alevi örgütlerinin Kılıçdaroğlu karşısında özel İmamoğlu’nu destekleme açıklaması ve Rıza Şehri Çorum’da özeli kürsüye çıkarıp siyasi bölünmelerde taraf olması kabul edilemez. Bunu yaptığı zaman Aleviler de bölünür; bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığında istikrarsızlığı aynı Sünni kurumlar gibi desteklemektir. Bu kabul edilemez.
Laikliğin Felsefi ve Kuramsal Temelleri
Laiklik düşüncesinin temelinde siyasal iktidarın kaynağının kutsal referanslardan değil halk egemenliğinden türemesi anlayışı bulunmaktadır. Jean-Jacques Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nde formüle ettiği genel irade kavramı, siyasal kararların meşruiyetinin yalnızca yurttaşların ortak iradesinden kaynaklanabileceğini ortaya koyar. Rousseau’ya göre egemenlik devredilemez ve bölünemez bir bütündür; bu bütünlüğün parçalanması, ara grupların kendi özel çıkarlarını genel iradeye dayatmasıyla gerçekleşir. Rousseau’nun uyarısı tam da bugün Türkiye’de yaşanan duruma ışık tutar niteliktedir: “Özel iradelerin genel iradeye baskın çıkması, siyasal bedenin çürümesidir.” Alevi örgütlenmelerinin bir siyasi partinin iç hizip mücadelesinde genel iradeyi değil özel bir adayı desteklemesi, Rousseau’nun tarif ettiği bu çürümenin somut bir tezahürüdür.
Siyaset felsefesi açısından değerlendirildiğinde laiklik, bireyin vicdan özgürlüğünü koruyan bir güvence mekanizmasıdır. Devletin herhangi bir mezheple özdeşleşmesi veya mezhepsel örgütlerin siyasal süreçlerde belirleyici hâle gelmesi, farklı inanç gruplarının eşit vatandaşlık konumunu zedeleyebilir. Jürgen Habermas’ın kamusal alan kuramı bağlamında düşünüldüğünde, demokratik kamusallığın inşası ancak katılımcıların kimliklerinden sıyrılarak salt yurttaş sıfatıyla hareket etmeleriyle mümkündür. Habermas’ın ifadesiyle, “kamusal alan, özel çıkarların değil, ortak aklın egemen olduğu bir iletişim uzamıdır.” Bir Alevi derneğinin veya Sünni bir tarikatın, kendi inanç grubunu belirli bir siyasal partiye veya adaya yönlendirmesi, bu kamusal akıl idealinin doğrudan ihlalidir.
Alexis de Tocqueville’in Amerika’da Demokrasi adlı eserinde vurguladığı gibi, demokratik toplumlarda ara kurumların varlığı önemlidir; ancak bu kurumların siyasal iktidarı doğrudan etkileme girişimleri, çoğunluğun tiranlığına giden yolu açabilir. Tocqueville, dini örgütlerin siyasal alana müdahalesinin demokrasiyi zayıflatacağını öngörüyle belirtmiştir. Bugün Türkiye’de Alevi örgütlenmelerinin CHP içindeki hizip çatışmalarında açıkça pozisyon alması, Tocqueville’in uyarısının somut bir örneğini teşkil etmektedir. Bu müdahale, yalnızca hedef alınan partiyi değil, bizzat demokratik sürecin bütünlüğünü tahrip etmektedir. Ara kurumların siyasal aktöre dönüşmesi, sivil toplumun özerkliğini yitirmesine ve devlet ile toplum arasındaki sağlıklı mesafenin kapanmasına yol açmaktadır.
Laiklik aynı zamanda Max Weber’in tanımladığı şekliyle modern rasyonel otoritenin geleneksel ve karizmatik otorite biçimlerine karşı zaferini temsil eder. Weber, modern devletin meşruiyetini yasal-ussal temellere dayandırdığını, geleneksel otoritenin ise kutsal geleneklere ve kişisel bağlılıklara dayandığını belirtir. Mezhepsel örgütlerin siyasal karar alma süreçlerine müdahil olması, Weber’in şemasında rasyonel otoriteden geleneksel otoriteye doğru bir gerilemeyi ifade eder. Bir Alevi federasyonunun başkanının, topluluğunun manevi nüfuzunu kullanarak belirli bir siyasal adayı desteklemesi, tam da bu gerilemenin göstergesidir. Modern devlette siyasal kararların meşruiyeti, izledikleri prosedürün yasallığından ve akılcı gerekçelerinden kaynaklanır; bir dedenin veya dernek başkanının manevi otoritesinden değil.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinde laiklik, Batı’daki örneklerinden daha kapsamlı bir anlam taşır. Niyazi Berkes’in Türkiye’de Çağdaşlaşma adlı eserinde detaylandırdığı gibi, Türk laikliği yalnızca din ve devlet işlerinin ayrılması değil, aynı zamanda toplumsal yaşamın akıl ve bilim temelinde yeniden örgütlenmesidir. Berkes, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişi, “ümmetten millete” dönüşüm olarak kavramsallaştırır. Bu dönüşümün özü, siyasal aidiyetin dinî referanslardan arındırılarak yurttaşlık bağına dayandırılmasıdır. Bugün Alevi örgütlenmelerinin CHP içi hizipleşmelerde taraf tutması, Berkes’in tarif ettiği bu büyük dönüşümün tersine çevrilmesi, yurttaşlık bağının yerine yeniden mezhepsel aidiyetin ikame edilmesi anlamına gelmektedir.
Şerif Mardin’in Türkiye’de Din ve Siyaset çalışmasında ortaya koyduğu gibi, Türk modernleşmesi dinî yapıları bütünüyle ortadan kaldırmayı değil, onları özel alana çekilmeye zorlamayı hedeflemiştir. Mardin, bu sürecin yarattığı gerilimleri “merkez-çevre” kuramı çerçevesinde analiz ederken, çevredeki dinî grupların zaman zaman merkeze yönelik meydan okumalar geliştirdiğini belirtir. Ancak Mardin’in analizinde kritik olan nokta, bu meydan okumaların demokratik kanallar içinde kalıp kalmadığıdır. Bir inanç grubunun siyasal partiler aracılığıyla taleplerini iletmesi demokratik bir haktır; fakat inanç grubunun örgütlü yapılarının doğrudan bir siyasi partinin iç işleyişine müdahil olması, demokratik kanalları aşındıran bir patronaj ilişkisine dönüşmektedir. Alevi derneklerinin CHP’deki aday belirleme süreçlerine etki etme girişimleri, tam da bu türden bir patronaj ilişkisinin örneğidir.
Yurttaşlık Bilinci ve Cumhuriyetçi Siyasal Kültür
Cumhuriyetçi siyasal kültürün merkezinde bireyin özgür iradesi yer alır. Vatandaşların siyasal tercihlerini ekonomik görüşleri, ideolojik yaklaşımları, toplumsal beklentileri veya siyasal programlar doğrultusunda şekillendirmeleri demokratik siyasetin doğal sonucudur. Alain Touraine’in Demokrasi Nedir? adlı eserinde belirttiği gibi, demokrasi bireyin kendi tercihlerini özgürce oluşturabilme kapasitesine dayanır ve bu kapasitenin kolektif kimlikler tarafından kuşatılması demokrasinin temelini oyar. Touraine’e göre demokrasi, “özne”nin, yani kendi kararlarını bağımsızca verebilen bireyin varlığını şart koşar. Bir Alevi vatandaşın oy tercihinin bağlı bulunduğu dernek veya federasyon tarafından belirlenmesi, Touraine’in “özne”sinin ortadan kalkması anlamına gelmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş anlayışında vatandaşlık bağı, etnik veya mezhepsel aidiyetlerin üzerinde konumlandırılmıştır. Ahmet Yıldız’ın Ne Mutlu Türküm Diyebilene adlı çalışmasında detaylandırdığı gibi, bu yaklaşımın amacı farklı toplumsal kesimlerin ortak bir siyasal çatı altında buluşmasını sağlamaktır. Yıldız, Türk ulusal kimliğinin inşasında etno-seküler sınırların belirleyici olduğunu, ancak bu sınırların zamanla esnediğini ve yeniden müzakereye açıldığını belirtir. Dinî örgütlenmelerin siyasal rekabetin doğrudan aktörleri hâline gelmesi, vatandaşlık temelinde kurulan bu ortak zemini aşındırma riski taşımaktadır. Bu risk yalnızca Sünni İslamcı yapıların siyasal angajmanları için değil, Alevi örgütlenmelerinin benzer pratikleri için de geçerlidir.
Tarık Zafer Tunaya’nın Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri çalışması, Türk modernleşmesinin en kritik eşiklerinden birinin siyasal alanın dinî referanslardan arındırılması olduğunu ortaya koyar. Tunaya, II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan süreçte, siyasal partilerin dinî ve mezhepsel gruplarla kurduğu ilişkilerin demokratikleşmeyi nasıl sekteye uğrattığını ayrıntılı biçimde belgelemiştir. Bugün yaşanan süreç, Tunaya’nın tarihsel analizinin güncel bir tekrarı niteliğindedir. Sünni tarikatların AKP ile, Alevi örgütlenmelerinin ise CHP ile kurduğu organik bağlar, yüz yıl önce yaşanan siyasal kutuplaşmanın yeni biçimler altında sürmesinden başka bir şey değildir.
Andrew Heywood’un Siyaset adlı eserinde formüle ettiği şekliyle, modern demokrasilerde siyasal temsilin meşruiyeti, temsil edilenlerin özgür iradelerine dayanır. Heywood, temsil kavramını “vekalet” ve “emanet” modelleri üzerinden tartışırken, her iki modelde de seçmenin bağımsız karar verme kapasitesinin esas olduğunu vurgular. Mezhepsel örgütlerin seçmeni yönlendirmesi, Heywood’un çerçevesinde ne vekalet ne de emanet modeline uymaktadır; bu, temsil ilişkisinin dışarıdan manipüle edilmesidir. Bir Alevi derneğinin başkanının, topluluğuna “şu adaya oy verin” çağrısında bulunması, bireysel seçmen ile siyasal temsilci arasındaki doğrudan bağı koparmakta, araya mezhepsel bir filtre yerleştirmektedir.
İlber Ortaylı’nın Yakın Tarihin Gerçekleri’nde altını çizdiği gibi, Türkiye’nin modernleşme serüveninde en kritik kazanımlardan biri, siyasal meşruiyetin kaynağının beşerî iradeye dayandırılmasıdır. Ortaylı, bu kazanımın korunmasının ancak laiklik ilkesine titizlikle bağlı kalmakla mümkün olduğunu belirtir. Alevi örgütlenmelerinin CHP içi çekişmelerde taraf olması, siyasal meşruiyetin kaynağını yeniden kutsal referanslara, bu kez mezhepsel aidiyete bağlama girişimidir. Bu girişim, hangi siyasal gerekçeyle yapılırsa yapılsın, Cumhuriyet’in temel kazanımlarına yönelik bir ihanet niteliği taşımaktadır.
Sina Akşin’in Kısa Türkiye Tarihi’nde belirttiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda yurttaşlık bilincinin inşası, saltanat ve hilafet kurumlarının tasfiyesiyle eş zamanlı olarak gerçekleşmiştir. Akşin, bu sürecin yalnızca siyasal değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir dönüşüm olduğunu vurgular. Yurttaşlık bilinci, bireyin kendisini devletin eşit bir üyesi olarak görmesini, haklarını ve ödevlerini bu eşitlik temelinde tanımlamasını gerektirir. Mezhepsel örgütlenmelerin siyasal sürece doğrudan müdahalesi, bireyin kendisini önce bir inanç grubunun üyesi, sonra yurttaş olarak konumlandırmasına yol açmaktadır. Bu sıralama değişikliği, Akşin’in tarif ettiği cumhuriyetçi yurttaşlık idealinin bütünüyle tersine çevrilmesidir.
Sürü Psikolojisi ve Kolektif Kimliklerin Siyasal Yönlendiriciliği
Sosyal psikoloji alanında bireylerin grup kimlikleri içerisinde farklı davranış kalıpları geliştirebildikleri bilinmektedir. Gustave Le Bon’un Kitleler Psikolojisi adlı klasik eserinde ortaya koyduğu gibi, birey bir kitleye dahil olduğunda eleştirel düşünme yetisi zayıflamakta, telkine açık hâle gelmekte ve grup liderinin yönlendirmelerine daha kolay uymaktadır. Le Bon, “kitle içindeki bireyin, tek başına olduğu zamankinden bütünüyle farklı hissettiğini, düşündüğünü ve davrandığını” belirtir. Mezhepsel örgütlerin siyasal yönlendirme pratikleri, Le Bon’un bu tespitinin somut bir uygulaması niteliğindedir. Cemevinde veya tarikat toplantısında alınan bir siyasal kararın cemaat üzerindeki bağlayıcılığı, bireyin o ortamdan çıktıktan sonra kendi başına aynı kararı verme ihtimalinden çok daha yüksektir.
Sürü psikolojisi olarak adlandırılan olgu, özellikle güçlü sembollere ve otorite figürlerine sahip topluluklarda daha belirgin biçimde ortaya çıkabilmektedir. Dinî veya mezhepsel yapıların siyasal tercihler konusunda kolektif yönlendirmelerde bulunmaları, bireyin özgür siyasal iradesi ile grup baskısı arasındaki sınırların belirsizleşmesine yol açabilir. Emre Kongar’ın 21. Yüzyılda Türkiye adlı çalışmasında vurguladığı gibi, Türkiye’de dinî cemaatlerin siyasal partilerle kurduğu ittifaklar, bireysel oy verme davranışını kolektif bir itaat eylemine dönüştürmektedir. Kongar, bu dönüşümün demokrasinin en temel unsuru olan bireysel iradeyi ortadan kaldırdığını belirtir. Bir Alevi dedesinin veya dernek başkanının “cemaatimiz şu adayı destekleyecektir” açıklaması, Kongar’ın tarif ettiği bu dönüşümün Alevi toplumu içindeki karşılığıdır.
Le Bon’un analizini derinleştiren bir diğer önemli isim, kitle psikolojisi ile totaliter rejimler arasındaki bağlantıyı inceleyen Hannah Arendt’tir. Arendt, Totalitarizmin Kökenleri’nde, modern kitle toplumunda bireylerin yalnızlaştıkça totaliter hareketlere daha açık hâle geldiğini belirtir. Ancak Arendt’in analizi tersinden okunduğunda da anlamlıdır: Bireylerin sıkı cemaat bağları içinde tutulması da benzer bir itaat kültürü yaratabilir. Mezhepsel örgütlerin siyasal yönlendirme pratikleri, cemaat içi dayanışmayı siyasal itaate dönüştürerek Arendt’in uyardığı totaliter eğilimlerin mikro ölçekte yeniden üretilmesine hizmet etmektedir.
Sosyal kimlik kuramının öncülerinden Henri Tajfel, bireylerin kendilerini tanımladıkları grupların davranışlarını içselleştirdiklerini ve grup normlarına uymayan bireylerin dışlandığını ortaya koymuştur. Tajfel’in “iç grup kayırmacılığı” ve “dış grup ayrımcılığı” kavramları, mezhepsel siyasallaşmanın psikolojik mekanizmalarını anlamak açısından kritik öneme sahiptir. Bir Alevi derneği, desteklediği adayı “bizden biri” olarak kodladığında, bu adaya oy vermeyen Alevi bireyleri “dış grup” kategorisine yerleştirmekte ve onları cemaatin sadık üyeleri olmaktan çıkarmaktadır. Bu mekanizma, Alevi toplumu içindeki siyasal çeşitliliği bastırmakta ve tek tip bir siyasal kimliği dayatmaktadır.
Philip Zimbardo’nun Stanford Hapishane Deneyi ve Stanley Milgram’ın otoriteye itaat deneyleri, bireylerin otorite figürlerinin yönlendirmesine ne kadar açık olduğunu çarpıcı biçimde göstermiştir. Milgram’ın deneyinde katılımcılar, vicdanlarıyla çelişmesine rağmen otorite figürünün talimatlarına uymuşlardır. Bu deneylerin bulguları, dinî otorite figürlerinin siyasal yönlendirmelerinin bireyler üzerindeki etkisini anlamak için doğrudan uygulanabilir niteliktedir. Bir dedenin veya tarikat liderinin siyasal talimatı, Milgram’ın deneyindeki otorite figürünün talimatına benzer bir psikolojik mekanizmayı harekete geçirmektedir. Demokratik kültür ise vatandaşların kararlarını mümkün olduğunca bağımsız değerlendirme süreçleriyle oluşturmasını gerektirir.
Erich Fromm’un Özgürlükten Kaçış adlı eserinde analiz ettiği gibi, modern birey özgürlüğünün getirdiği yalnızlık ve belirsizlik karşısında otoriter yapılara sığınma eğilimi gösterebilir. Fromm, bu mekanizmanın faşizmin yükselişindeki rolünü detaylandırırken, bireyin kendi iradesini bir gruba veya lidere devretmesinin psikolojik rahatlığına dikkat çeker. Mezhepsel örgütlerin siyasal yönlendirmeleri, Fromm’un tarif ettiği bu “özgürlükten kaçış” mekanizmasını beslemektedir. Birey, siyasal tercihini kendi başına yapmanın sorumluluğundan kurtulmak için cemaatinin kararına uymakta, böylece hem aidiyet duygusunu pekiştirmekte hem de karar verme yükünden kurtulmaktadır. Oysa demokratik yurttaşlık, tam da bu sorumluluğu üstlenmeyi gerektirir.
Antropolojik ve Sosyolojik Açıdan Mezhepsel Siyasallaşma
Antropoloji, dinî toplulukları toplumların kültürel mirasının önemli parçaları olarak değerlendirir. Émile Durkheim’ın Dini Hayatın İlkel Biçimleri’nde ortaya koyduğu gibi, dinî ritüeller toplumsal dayanışmanın en güçlü kaynaklarından biridir. Durkheim, dinin toplumu bir arada tutan kolektif bilincin üretimindeki merkezi rolünü vurgular. Bu topluluklar dayanışma, aidiyet ve kimlik üretimi bakımından önemli işlevler üstlenmektedir. Ancak kültürel işlevlerin siyasal temsil işlevine dönüşmesi farklı sonuçlar doğurabilir. Durkheim’ın “kolektif coşku” kavramı, dinî ayinlerde üretilen ortak duygunun siyasal mitinglere transfer edilmesi durumunda, demokratik müzakere süreçlerinin yerini duygusal manipülasyonun alabileceğini öngörmemize yardımcı olur.
Sosyolojik açıdan bakıldığında herhangi bir dinî grubun belirli bir siyasî çizgiyle özdeşleştirilmesi, o grubun kendi içindeki farklı görüşlerin görünmez hâle gelmesine yol açar. Max Weber’in ideal tip kavramsallaştırması, toplumsal grupların homojen olmadığını, her grubun içinde farklı eğilimlerin, çatışmaların ve çeşitliliklerin bulunduğunu anlamak için elverişli bir çerçeve sunar. Alevi toplumu da Weber’in bu analizinden muaf değildir; içinde liberaller, sosyalistler, muhafazakârlar, milliyetçiler ve apolitik bireyler barındırmaktadır. Alevi örgütlenmelerinin CHP’deki belirli bir hizbi desteklemesi, bu iç çeşitliliği yok saymakta ve Alevi toplumunu siyasal olarak monolitik bir blok gibi göstermektedir. Bu indirgemecilik, hem Alevi bireylerin özgürlüğüne hem de sosyolojik gerçekliğe aykırıdır.
Nilüfer Göle’nin Modern Mahrem adlı çalışmasında analiz ettiği gibi, modernleşme sürecinde dinî kimliklerin kamusal alandaki görünürlüğü artmış, ancak bu görünürlük beraberinde yeni gerilimleri de getirmiştir. Göle, İslami hareketlerin kamusal alana çıkışını incelerken, bu çıkışın aynı zamanda siyasal bir iddiayı da içerdiğini belirtir. Benzer bir dinamik Alevi hareketi için de geçerlidir. Alevi kimliğinin kamusal alanda daha görünür hâle gelmesi, demokratikleşme açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Ancak bu görünürlüğün siyasal partilerin iç işleyişine müdahale biçimini alması, Göle’nin uyardığı türden bir gerilimi, yani kimlik siyasetinin demokratik kurumları aşındırması riskini beraberinde getirmektedir.
Sosyolojide “grup kutuplaşması” olarak bilinen olgu, bir grubun üyelerinin grup içi tartışmalar sonucunda başlangıçtaki görüşlerinden daha uç noktalara kaymasını ifade eder. Alevi örgütlenmelerinin CHP içi hizipleşmelerde giderek daha keskin pozisyonlar alması, bu kutuplaşma mekanizmasının tipik bir örneğidir. Bir kez belirli bir adayı destekleme kararı alındığında, grup içi dinamikler bu desteğin giderek daha mutlak ve daha dışlayıcı hâle gelmesine yol açmaktadır. Rakipler şeytanlaştırılmakta, alternatif görüşler hainlik olarak kodlanmakta ve grup içi muhalefet susturulmaktadır. Bu süreç, Alevi toplumunun siyasal çoğulculuğunu tahrip eden bir iç baskı mekanizmasına dönüşmektedir.
Pierre Bourdieu’nün “alan” kuramı, dinî otoritenin siyasal alana müdahalesini anlamak için güçlü bir kavramsal çerçeve sunar. Bourdieu’ye göre her toplumsal alanın kendine özgü kuralları, sermaye biçimleri ve mücadele dinamikleri vardır. Dinî alanda biriken manevi sermayenin siyasal alanda kullanılmaya çalışılması, alanlar arası sınır ihlali anlamına gelir ve her iki alanın da özerkliğini zedeler. Bir Alevi dedesinin cemevinde kazandığı manevi otoriteyi, siyasal bir adayı desteklemek için kullanması, Bourdieu’nün şemasında tam da bu türden bir sınır ihlalidir. Bu ihlal, hem dinî alanın kutsallığını siyasal çıkarlara alet etmekte hem de siyasal alanın yurttaşlık temelindeki eşitlikçi doğasını bozmaktadır.
Antropolojik açıdan değerlendirildiğinde, Alevilik uzun tarihi boyunca bir direniş kültürü ve muhalif kimlik olarak var olmuştur. Bu muhalif konumlanma, Alevi toplumunun devlet karşısındaki özerkliğini korumasına hizmet etmiştir. Ancak bugün Alevi örgütlenmelerinin CHP gibi köklü bir siyasal partiyle kurduğu organik bağlar, bu özerkliği tehlikeye atmaktadır. Alevi hareketi, siyasal partilerin iç çekişmelerinde taraf oldukça, tarihsel muhalif kimliğini yitirmekte ve belirli bir siyasal yapının aparatına dönüşmektedir. Bu dönüşüm, Aleviliğin yüzyıllardır süregelen bağımsız varoluş geleneğine ters düşmektedir. Alevi örgütlenmelerinin asli görevi, siyasal partilere oy devşirmek değil, Alevi inancını ve kültürünü yaşatmak, Alevi vatandaşların eşit yurttaşlık talebini demokratik platformlarda savunmaktır.
Alevi Örgütlenmelerinin CHP İçi Bölünmede Taraf Tutmasının Yapısal Riskleri
Türkiye’de Sünni tarikat ve cemaatlerin AKP ile kurduğu organik bağların laiklik açısından yarattığı tehlike uzun süredir tartışılmaktadır. Ancak aynı eleştirel bakışın Alevi örgütlenmelerine yöneltilmemesi, laiklik mücadelesini tek taraflı ve dolayısıyla samimiyetsiz bir çabaya indirgemektedir. Sünni İslamcı yapıların siyasal angajmanı ne kadar laiklik karşıtı ise, Alevi örgütlenmelerinin CHP içi hizipleşmelerde taraf tutması da o kadar laiklik karşıtıdır. Laikliğin evrenselliği, bu ilkenin yalnızca karşı tarafın ihlallerine karşı değil, kendi saflarımızdaki ihlallere karşı da savunulmasını gerektirir. Alevi örgütlenmeleri, Sünni tarikatların laiklik karşıtı pratiklerini eleştirirken, kendi eylemlerinin de aynı kategoride değerlendirilebileceğini göz ardı etmektedir.
Alevi örgütlenmelerinin CHP içi bölünmede taraf tutmasının en somut örneklerinden biri, Kemal Kılıçtaroğlu ile Ekrem İmamoğlu arasındaki rekabette sergilenen açık pozisyondur. Bazı Alevi dernek ve federasyonlarının İmamoğlu’nu açıkça destekleyen, Kılıçtaroğlu’nu ise dışlayan açıklamalar yapması, mezhepsel bir yapının siyasal tercih dayatması olarak kayda geçmiştir. Bu durum yalnızca CHP içi demokrasiyi değil, aynı zamanda Alevi toplumunun siyasal bütünlüğünü de zedelemektedir. Kılıçtaroğlu’nu destekleyen Alevi vatandaşlar ile İmamoğlu’nu destekleyen Alevi vatandaşlar arasında suni bir kutuplaşma yaratılmakta, inanç topluluğu siyasal rekabetin arenasına çekilmektedir. Bu kutuplaşma, tam da Sünni tarikatların seçmen üzerinde yarattığı bölücü etkinin Alevi toplumu içindeki karşılığıdır.
Rıza Şehri Çorum’da yaşananlar, bu sürecin en çarpıcı dışavurumlarından biri olmuştur. Alevi örgütlenmelerinin düzenlediği bir etkinlikte, CHP’nin belirli bir kanadına mensup siyasetçinin kürsüye çıkarılarak destek açıklamaları yapılması, mezhepsel bir platformun siyasal propaganda aracına dönüştürülmesidir. Çorum, Alevi inancı açısından tarihsel ve manevi öneme sahip bir şehirdir; bu şehrin manevi atmosferi, siyasal rekabetin aracı hâline getirilmemelidir. Rıza Şehri’nde siyasetçilerin boy göstermesi, o mekânın taşıdığı manevi ağırlığın siyasal çıkarlar uğruna istismar edilmesidir. Bu istismar, tıpkı Sünni tarikatların dini bayramları siyasal gösteriye dönüştürmesi gibi, kutsalın siyasallaştırılması anlamına gelmektedir.
Alevi örgütlenmelerinin CHP içi bölünmelerde taraf tutmasının yapısal risklerinden biri de, bu tutumun Alevi toplumu içinde yeni siyasal yarılmalara yol açmasıdır. Bir inanç topluluğu, siyasal partilerin iç çekişmelerine dahil olduğunda, o partideki her hizip değişikliği inanç topluluğunu da bölmektedir. Bugün CHP’de yaşanan yönetim değişikliği sonrasında, Kılıçtaroğlu döneminde örgütlenmelerle kurulan ilişkilerin yeni yönetim tarafından nasıl değerlendirileceği belirsizdir. Bu belirsizlik, Alevi örgütlenmelerini siyasal konjonktürün insafına terk etmekte ve inanç topluluğunun istikrarını riske atmaktadır. Oysa inanç topluluklarının siyasal partiler karşısındaki konumu, eşit mesafede durmak ve her türlü siyasal iktidarla yurttaşlık talepleri temelinde diyalog kurmak olmalıdır.
Alevi örgütlenmelerinin bu hatadan dönmesi, yalnızca laiklik ilkesinin gereği değil, aynı zamanda Alevi toplumunun uzun vadeli çıkarlarının da gereğidir. Alevi hareketi, tarihsel olarak devlet karşısında eşit yurttaşlık talebiyle var olmuştur. Bu talebin muhatapları sırasıyla bütün siyasal partiler ve bütün hükümetlerdir. Talebin belirli bir partiyle veya parti içi hiziple özdeşleştirilmesi, Alevi hareketini o partinin kaderine bağlamakta ve hareketin özerkliğini yok etmektedir. Alevi örgütlenmeleri, CHP’nin veya herhangi başka bir partinin arka bahçesi değildir ve olmamalıdır. Alevi vatandaşların oyları, hiçbir örgütün veya şahsın tapulu malı değildir; bu oylar, bireysel vicdanın ve özgür aklın ürünüdür.
Son olarak, Alevi örgütlenmelerinin siyasal angajmanı, Türkiye’deki laiklik mücadelesini de zayıflatmaktadır. Laikliği savunan kesimlerin kendi içlerinde de bu ilkeye aykırı davranışlar sergilemesi, laiklik söyleminin inandırıcılığını aşındırmaktadır. AKP’ye oy veren Sünni seçmeni “tarikatların yönlendirdiği kitle” olarak eleştiren bir söylem, kendi tabanını da benzer bir yönlendirmeye tabi tuttuğunda samimiyetini yitirmektedir. Laikliğin savunusu, çifte standart kaldırmayan bir ilkesellik gerektirir. Alevi örgütlenmeleri, bu ilkeselliği göstermek ve Sünni tarikatların laiklik karşıtı pratiklerini eleştirirken kendi konumlarını da aynı ölçütle sorgulamak zorundadır. Aksi takdirde laiklik, bir siyasal grubun diğerine karşı kullandığı taktik bir argümana indirgenmekte ve evrensel bir ilke olma niteliğini kaybetmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne uzanan süreçte, dinî ve mezhepsel yapılar ile siyasal iktidar arasındaki ilişki daima hassas bir denge konusu olmuştur. Bu dengenin bozulması, tarihsel olarak toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmiş, siyasal istikrarı tehdit etmiş ve ortak yurttaşlık idealini zayıflatmıştır. Bugün gelinen noktada, hem Sünni İslamcı yapıların hem de Alevi örgütlenmelerinin eş zamanlı olarak sergiledikleri siyasal angajman, bu hassas dengeyi çift taraflı bir kuşatma altına almıştır. Bu kuşatmadan çıkışın yolu, bütün inanç topluluklarının siyasal alandan çekilerek asli işlevlerine, yani inanç ve ibadet hürriyetinin korunmasına, manevi değerlerin yaşatılmasına ve toplumsal dayanışmanın güçlendirilmesine odaklanmalarından geçmektedir.
Alevi yurttaşlar, herkes gibi diledikleri partiye oy verme, diledikleri adayı destekleme ve diledikleri siyasal görüşü savunma hakkına sahiptir. Bu hak, bireysel yurttaşlık statüsünün doğal bir uzantısıdır ve tartışma konusu dahi edilemez. Ancak aynı Alevi yurttaşların bağlı bulundukları örgütlenmeler, bu bireysel hakkı kolektif bir yönlendirme mekanizmasına dönüştürdüklerinde, yurttaşlık ile cemaat aidiyeti arasındaki sınırı ihlal etmektedirler. Bu sınır ihlali, hangi inanç grubundan gelirse gelsin, laiklik ilkesine ve üniter devlet yapısına yönelik bir tehdittir. Cumhuriyetçi siyasal kültürün sürdürülebilirliği, ancak bireyin özgür iradesini esas alan, kolektif dinî yönlendirmeleri sınırlayan ve vatandaşlığı temel siyasal kimlik olarak koruyan bir anlayışla mümkün olabilir. Alevi örgütlenmeleri, tam da bu noktada, Sünni tarikatlarla girdikleri laiklik karşıtı yarıştan derhal çekilmeli ve Cumhuriyet’in kurucu ilkelerine sadakatle, siyasal alanın değil, inanç alanının aktörleri olarak var olmaya devam etmelidir.
Kaynakça
Akşin, Sina. Kısa Türkiye Tarihi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019.
Arendt, Hannah. Totalitarizmin Kökenleri. Çev. Bahadır Sina Şener. İstanbul: İletişim Yayınları, 2020.
Atatürk, Mustafa Kemal. Nutuk. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2018.
Berkes, Niyazi. Türkiye’de Çağdaşlaşma. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2020.
Bourdieu, Pierre. Pratik Nedenler. Çev. Hülya Uğur Tanrıöver. İstanbul: Hil Yayınları, 2018.
Durkheim, Émile. Dini Hayatın İlkel Biçimleri. Çev. Fuat Aydın. İstanbul: Ataç Yayınları, 2005.
Fromm, Erich. Özgürlükten Kaçış. Çev. Selma Koçak. İstanbul: Payel Yayınları, 2020.
Göle, Nilüfer. Modern Mahrem: Medeniyet ve Örtünme. İstanbul: Metis Yayınları, 2019.
Habermas, Jürgen. Kamusallığın Yapısal Dönüşümü. Çev. Tanıl Bora ve Mithat Sancar. İstanbul: İletişim Yayınları, 2021.
Heywood, Andrew. Siyaset. Çev. Bekir Berat Özipek ve diğerleri. Ankara: Adres Yayınları, 2022.
Kongar, Emre. 21. Yüzyılda Türkiye. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2018.
Le Bon, Gustave. Kitleler Psikolojisi. Çev. Hasan Ali Yücel. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2020.
Mardin, Şerif. Türkiye’de Din ve Siyaset. İstanbul: İletişim Yayınları, 2017.
Ortaylı, İlber. Yakın Tarihin Gerçekleri. İstanbul: Timaş Yayınları, 2021.
Rousseau, Jean-Jacques. Toplum Sözleşmesi. Çev. Vedat Günyol. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2020.
Tocqueville, Alexis de. Amerika’da Demokrasi. Çev. Seçkin Sertdemir Özdemir. Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2019.
Touraine, Alain. Demokrasi Nedir?. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2018.
Tunaya, Tarık Zafer. Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2017.
Weber, Max. Sosyoloji Yazıları. Çev. Taha Parla. İstanbul: İletişim Yayınları, 2020.
Yıldız, Ahmet. Ne Mutlu Türküm Diyebilene: Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları. İstanbul: İletişim Yayınları, 2019.



Bir yanıt yazın