Sefa Yürükel
Akdeniz’de Bir Sürgün Coğrafyasının Teşekkülü
Kıbrıs adası, Akdeniz’in jeostratejik kavşak noktasında, tarih boyunca pek çok medeniyetin hâkimiyet mücadelesine sahne olmuş kadim bir coğrafyadır. 1570-1571 yıllarında Lala Mustafa Paşa ve Piyale Paşa komutasındaki Osmanlı donanması ve kara ordusunun adayı Venedik Cumhuriyeti’nden almasıyla başlayan Türk dönemi, aynı zamanda Anadolu’dan adaya yönelik büyük nüfus hareketliliklerinin de başlangıcını teşkil etmektedir. Bu nüfus hareketliliklerinin en dikkat çekici ve akademik literatürde üzerinde yeterince durulmamış boyutlarından biri, Osmanlı merkezî otoritesinin “rafizi”, “mülhid” ya da “kızılbaş” olarak tanımladığı Türkmen ve Alevi topluluklarını bir cezalandırma, asimilasyon ve iskân politikası çerçevesinde Kıbrıs’a sürgün etmesidir. Adanın fethinin hemen ardından başlayan ve on sekizinci yüzyıl boyunca dalgalar halinde devam eden bu sürgünler, Kıbrıs Türk kimliğinin teşekkülünde belirleyici bir rol oynamış; ancak bu toplulukların inançları, kültürel pratikleri, sözlü edebiyat gelenekleri ve çok kültürlü ortamlara uyum sağlama kapasiteleri, ana akım tarih yazımında çoğu kez görmezden gelinmiş ya da yüzeysel biçimde ele alınmıştır.
Kıbrıs’ın Osmanlı Fethi Öncesi Demografik ve Siyasi Durumu
Kıbrıs adası, 1489 yılından itibaren Venedik Cumhuriyeti’nin hâkimiyeti altında bulunuyordu. Venedik yönetimi, adayı öncelikle Doğu Akdeniz ticaret yolları üzerindeki stratejik bir üs olarak değerlendirmiş, yerli Rum nüfus üzerinde Katolik Venedik aristokrasisinin hâkim olduğu feodal bir düzen kurmuştu. Latin Kilisesi ile yerli Rum Ortodoks Kilisesi arasındaki gerilimler, adadaki toplumsal yapının belirgin bir özelliğiydi. Venedik döneminde ada nüfusunun büyük çoğunluğunu Ortodoks Rumlar oluşturmakta, Venedikliler ise dar bir yönetici elit tabakası olarak kalmaktaydı.
Osmanlı fethinin hemen öncesinde, 1570 yılı itibarıyla ada nüfusunun yaklaşık yüz elli bin kişi olduğu tahmin edilmektedir. Ancak Venedik-Osmanlı savaşı sırasında yaşanan çatışmalar, salgın hastalıklar ve göç hareketleri, özellikle adanın iç kesimlerinde ciddi bir nüfus kaybına yol açmıştı. Mesarya ve Mazato (Larnaka) bölgelerinde yer alan yetmiş altı köyün tamamen boşalmış olduğu, Osmanlı tahrir kayıtlarından anlaşılmaktadır. Venedik döneminde baronluk merkezi olarak kullanılan bu bölgelerdeki tarım arazileri ve köylerin sahipsiz kalması, Osmanlı yönetimine hem demografik hem de ekonomik açıdan müdahale gerektiren bir tablo sunuyordu. Bu demografik boşluk, ilerleyen yıllarda uygulanacak sürgün ve iskân politikalarının gerekçelerinden birini oluşturacaktır.
Osmanlı Fethi ve Beylerbeylik İdaresinin Tesisi
1570 yılında Lala Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı kara ordusu ve Piyale Paşa komutasındaki donanmanın Kıbrıs seferi, yaklaşık dört yüz gemi ve altmış bin ile yüz bin arasında değişen bir askerî kuvvetle gerçekleştirilmiştir. Çıkarmanın ilk aşamasında Limasol üzerinden adaya giren Osmanlı kuvvetleri, daha sonra Larnaka’dan karaya çıkarak Lefkoşa üzerine yürümüş, iki ay süren bir kuşatmanın ardından başkenti ele geçirmiştir. 1571 yılında Girne’nin ve nihayet 4 Ağustos’ta Mağusa’nın fethiyle ada tamamen Osmanlı hâkimiyetine girmiştir.
Fethin tamamlanmasının ardından Osmanlı yönetimi, adada Beylerbeylik idaresini tesis etmiş ve ilk Kıbrıs Beylerbeyi olarak Avlonya Sancak Beyi Muzaffer Paşa’yı atamıştır. Beylerbeylik, adanın idari, askerî ve mali işlerinin merkezden atanan bir üst düzey yönetici tarafından yürütüldüğü bir yapıyı ifade etmekteydi. Adanın fethiyle birlikte başlayan Osmanlı iskân politikası, iki temel hedefe yönelikti: Bir yandan boşalmış köyleri ve tarım arazilerini yeniden üretime kazandırmak suretiyle adanın ekonomik canlılığını sağlamak; diğer yandan Anadolu’da merkezî otoriteye muhalefet eden, Safevi Devleti ile ideolojik ve siyasi bağları bulunan ya da bulunduğundan şüphe edilen Türkmen ve Kızılbaş unsurları tasfiye ederek onları kontrol altına almaktı.
Sürgünün İdeolojik ve Hukuki Çerçevesi: Mühimme Defterlerinin Tanıklığı
Osmanlı merkezî yönetiminin Kıbrıs sürgünlerine ilişkin kararları, dönemin en önemli arşiv kaynaklarından olan Mühimme Defterleri’nde ayrıntılı biçimde kayıt altına alınmıştır. 1572 tarihli 12 Numaralı Mühimme Defteri’nin 329 ve 330. sayfalarında Musul Kadısına hitaben yazılmış 664 sayılı ferman, sürgün politikasının erken dönemde ve sistematik biçimde uygulanmaya başlandığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu fermanda, Musul’da yaşayan ve İran ile ilişkileri bulunduğu iddia edilen, dinden çıkmış sapkınlar olarak nitelendirilen kişilerin Kıbrıs’a sürülmeleri emredilmektedir. Aynı yıl bütün Rumeli Kadılarına gönderilen bir başka fermanda ise tefecilik yaparak reayanın topraklarını ellerinden alanların, belirlenen yüzde on beşlik yasal faiz haddine uymamaları halinde Kıbrıs’a sürgün edilecekleri bildirilmiştir. Bu iki farklı gerekçe, sürgün politikasının hem dinî-siyasi sapkınlıkla hem de ekonomik düzeni ihlal eden davranışlarla ilişkilendirildiğini göstermesi bakımından anlamlıdır.
Sürgün politikasının asıl kitlesel karakter kazandığı uygulama alanı ise Kızılbaş olarak tanımlanan topluluklara yönelik olmuştur. Osmanlı merkezî yönetimi, Anadolu’nun dört bir yanındaki beylere, sancak beylerine ve kadılara gönderdiği fermanlarla, Kızılbaşların araştırılarak tespit edilmesini, mallarına el konulmasını ve Kıbrıs’a sürgün edilmelerini emretmiştir. Bu fermanlardan Karaman Beyine yazılan bir hükümde, Kara Bey adlı bir zaimin Kıbrıs’a sürülmesi ve zeametine el konulması emredilmektedir. Çorum Beyine yazılan hükümde ise ekseriyeti Kızılbaş olarak nitelenen Etrak taifesinin sipahiler gibi iyi atlara binip silahla dolaşmalarının engellenmesi talimatı verilmektedir. Bu talimat, merkezî otoritenin Kızılbaş topluluklarını yalnızca inançları nedeniyle değil, aynı zamanda potansiyel bir askerî tehdit olarak da algıladığını göstermektedir.
Bozok Beylerine yazılan bir diğer hüküm, meselenin vahametini daha açık biçimde gözler önüne sermektedir. Bu hükümde, Kızılbaşlıkla suçlanan kişilerin kaydedildiği defterin bir suretinin gönderildiği belirtildikten sonra, Kızılbaş oldukları kesin olarak tespit edilenlerin idam edilmesi, yalnızca itham seviyesinde kalanların ise Kıbrıs’a sürülmesi emredilmektedir. Sürgün ve idam seçeneklerinin aynı hüküm içinde zikredilmesi, Osmanlı yönetiminin Kızılbaşlığı bir varoluşsal tehdit olarak algıladığının ve bu tehdidi ortadan kaldırmak için en ağır cezai yöntemlere başvurmaktan çekinmediğinin bir göstergesidir.
En çarpıcı belgelerden biri, 1578 yılında Rum Beylerbeyine gönderilen fermandır. “Rum” terimi burada günümüzdeki Sivas ve çevresini kapsayan Osmanlı idari bölgesini ifade etmektedir. Bu fermanda, bölgedeki Kızılbaş nüfusun oldukça fazla olduğu, eğer tamamının öldürülmesi yoluna gidilirse çok büyük bir katliam yaşanacağı gerçekçi bir dille ifade edildikten sonra, şu talimat verilmiştir: Sünni mezhebinden olmayıp mülhid ve rafizi (dinden çıkmış ve sapkın) olarak nitelendirilen Kızılbaşların evleri ve barklarıyla bağları tamamen koparılmalı, yanlarına hisar erleri de koşularak Kıbrıs’a sürgün edilmelidir. Yalnızca Kızılbaş topluluklarının dinî liderleri konumundaki halifelerinin idam edilmesi yeterli görülmüştür. Bu ferman, sürgün politikasının bir yandan toplu katliamdan kaçınma gibi pragmatik bir kaygıyı, diğer yandan topluluğun lider kadrosunu tasfiye ederek onları başsız bırakma ve böylece asimilasyonu hızlandırma stratejisini bir arada barındırdığını bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.
Sürgün kararlarının yalnızca toplu Kızılbaş nüfusunu değil, bireysel olarak “ahlaka aykırı” ya da “dine mugayir” davranış sergileyen kişileri de hedef aldığı görülmektedir. Beyşehir ve Seydişehir Kadısına yazılan bir emirde, Hüseyin adında bir kişinin karısını namahremden saklamadığı, kendisinin de kadınlarla toplanıp sohbet ettiği, bu durum sorulduğunda ise “bizim yolumuz budur” dediği öğrenildiği belirtilerek gereğinin yapılması istenmiştir. 1574 yılında Alanya’nın Morgül köyünde Mehmet ve Musa adlı iki kardeşin, başlarına iki yüz öğrenci toplayarak isyan ettikleri gerekçesiyle Kıbrıs’a sürüldükleri kaydedilmiştir. Bu örnekler, sürgün politikasının kapsamının ne kadar geniş tutulduğunu ve merkezî otoritenin Sünni ortodoksinin dışında kalan her türlü dinî ve toplumsal pratiği potansiyel tehdit olarak algıladığını göstermektedir.
Adada Ekonomik Canlanma Stratejisi ve İlk Sürgün Kafilelerinin Niteliği
Osmanlı yönetimi, sürgün politikasını yalnızca cezai bir tedbir olarak değil, aynı zamanda adanın ekonomik kalkınması için gerekli insan kaynağını temin etmenin stratejik bir aracı olarak da görmüştür. Bu nedenle adaya gönderilecek nüfusun seçiminde belirli kriterler uygulanmış; zanaatkârlar, çiftçiler ve tüccarlar öncelikli olarak tercih edilmiştir. Adanın imarı için gönüllü iskânı teşvik edici tedbirler de alınmış, göçmenlere toprak, vergi muafiyeti ve çeşitli imtiyazlar vaat edilmiştir.
İlk sürgün gemisi 22 Eylül 1572 tarihinde Girne iskelesine yanaşmıştır. Bu gemide bulunan yolcuların mesleki dağılımı, Osmanlı yönetiminin adada ne tür bir ekonomik yapı kurmayı hedeflediğini açıkça ortaya koymaktadır: yirmi dokumacı, iki çizmeci, bir çilingir, bir ahçı, beş demirci, dört hamamcı, dokuz ayakkabıcı, bir silah yapımcısı, beş tabak, iki tacir, yedi terzi, iki keçeci, bir nalbant, bir halıcı ve bir taş ustası. Bu listenin meslek çeşitliliği, adada kendi kendine yeten, canlı bir zanaat ve ticaret ekonomisi oluşturma hedefinin somut göstergesidir.
1572 yılı sonuna kadar toplam beş bin yedi yüz yirmi ailenin adaya gönderilmesi planlanmış, ancak ulaşım güçlükleri, Anadolu’daki direnişler ve çeşitli lojistik sorunlar nedeniyle ancak bin altı yüz seksen dokuz aile adaya sevk edilebilmiştir. Bu sayı, planlanan hedefin oldukça altında kalmakla birlikte, kısa sürede adanın demografik dengesini değiştirmeye yetmiştir. 1572 yılında Lefkoşa’da dört bin Osmanlı askerinin konuşlandırıldığı, bekâr askerlerin evlenmelerini temin etmek amacıyla Canik (Samsun ve çevresi) bölgesinden özel olarak bekâr kızlar getirilip bu askerlerle evlendirildiği de arşiv kayıtlarına yansımıştır. Bu uygulama, Osmanlı yönetiminin adadaki Türk nüfusunu kalıcı kılmak için aile yapısının tesisine verdiği önemi göstermektedir.
Lefkoşa, bu dönemde hızla büyük bir ticaret ve zanaat merkezine dönüşmüştür. 1872 yılında Kıbrıs’ı ziyaret eden Avusturyalı Arşidük Salvator, Lefkoşa’da yirmi üç ayrı çarşının bulunduğunu kaydetmiştir. Bu çarşılar arasında bezirganlar (tüccarlar), terziler, basmacılar (kilim ve post işleyenler), Avrupa tipi ayakkabıcılar, Türk biçimi ayakkabıcılar (yemeniciler), yerli ayakkabıcılar, iplikçiler, sandıkçılar, arabacılar, bakırcılar, gümüşçüler, demirciler, çanakçılar (çömlekçiler), kumaşçılar, meyhaneciler, sebze ve et pazarı, balık pazarı, helvacılar, kadınlar pazarı, pamukçular, un pazarı, buğday ve arpa pazarı ile hayvan pazarı bulunmaktadır. 1900 yıllarına kadar Kıbrıs’ta tek kent özelliğini taşıyan yerleşim yeri Lefkoşa olarak kalmış, diğer yerleşimler daha çok kasaba ve köy niteliğini sürdürmüştür.
Sürgün Edilen Aşiretler, Etnik Mensubiyetler ve Tarihsel Arka Plan
Kıbrıs’a sürgün edilen topluluklar arasında oymak ve aşiret düzeyinde çok sayıda Türkmen grubu bulunmaktadır. Arşiv kayıtlarından ve Profesör Faruk Sümer’in kapsamlı çalışmalarından tespit edilebilenler arasında şu isimler yer almaktadır: Şamlu, Karahacılı, Cerid, Eskiyörük, Avşar, Bentoğlu oymağı, Köroğlu oymağı, Gedüklü, Toslaklı, Kiselioğlu, Patralı, Saçıkara, Sendil, Solaklı, Şeyhlü, Hardal, Paşmaklı, Yazulu, Hacisalı, Tatarlıoğlu, Kaçarlar ve Horzum. Bu isimlerin pek çoğu, Oğuzların bilinen yirmi dört boy yapılanması içinde izlenebilmekte olup, özellikle Bayad, Beğdilli (Beğdili), Avşar ve Döğer boylarına mensup oymakların ağırlığı dikkat çekmektedir.
Şamlu oymağı, sürgün edilen topluluklar arasında tarihsel önemi bakımından özel bir yere sahiptir. Faruk Sümer’in tespitlerine göre, Şamlu oymağı içinde en etkin ve belirleyici unsur Beğdilli boyudur. Şamlu adı, bu topluluğun bir dönem Şam (Suriye) bölgesinde bulunmasından kaynaklanmaktadır. Oğuzların Bayad, Beğdilli, Avşar ve Döğer boylarının bir araya gelmesiyle oluşan bu yeni oymak, Şamlu Türkmeni olarak anılmaya başlanmıştır. Şamluların tarihsel önemi, yalnızca Anadolu’daki varlıklarıyla sınırlı değildir; Safevi Devleti’nin kuruluş sürecinde oynadıkları kritik rol, Osmanlı yönetiminin bu topluluğa yönelik derin güvensizliğinin temel nedenini oluşturmaktadır. Şah İsmail’i Erdebil’de saklayan ebesi de, onu Gilan’a götürerek güvende kalmasını sağlayan lalası Hüseyin de Şamlu oymağına mensuptur. Çaldıran Savaşı’ndan sonra Şamlu oymağı, İran ve Azerbaycan’da en önemli ve nüfuzlu aşiret konumuna yükselmiş; Şah Tahmasb ve Şah Abbas dönemlerinde İran’ın en üst düzey devlet görevlerine Şamlular getirilmiştir. Bu yakın ilişki, Osmanlı yönetiminin Anadolu’daki Şamlu ve diğer Kızılbaş topluluklarını potansiyel bir beşinci kol olarak görmesine yol açmıştır.
1277 yılında yaşanan büyük Türkmen göçü, Şamlu oymağının teşekkülünde önemli bir dönüm noktasıdır. Moğol istilası sırasında Sivas ve Kayseri yörelerindeki Türkmenler ile Ağaçerleri (Tahtacılar) üzerine katliam için yürüyen Moğol birliklerinden kaçan Türkmenler, kırk bin çadırdan oluşan devasa bir topluluk halinde Suriye’ye geçmişlerdir. Kışları Gazze’den Amik Ovası’na kadar olan bölgede, yazları ise Sivas’ın güneyindeki Uzun Yayla’da geçiren bu topluluk, zamanla Şamlu Türkmeni adıyla anılmaya başlanmıştır. Moğol Hanı Hülagü’nün “Şu Türkmenlerle Karamanlılar olmasa Moğol atlıları güneşin battığı yere kadar gideceklerdi” sözü, bu toplulukların askerî gücünün Moğollar tarafından bile takdir edildiğini göstermektedir.
Dulkadiroğulları Beyliği’ni kuran boylar da Bayad, Avşar ve Beğdilli boylarıdır. Bu beylik, Anadolu’daki Türkmen varlığının en önemli siyasi teşekküllerinden biri olarak Osmanlı ve Memlük devletleri arasında bir tampon bölge oluşturmuş, uzun süre bağımsız bir politika izlemiştir. Dulkadiroğulları’nın Osmanlı tarafından ortadan kaldırılması ve topraklarının ilhak edilmesi, bölgedeki Türkmen aşiretleriyle Osmanlı merkezî otoritesi arasında yeni bir gerilim döneminin başlangıcı olmuştur.
Rakka Sürgünleri ve Kıbrıs Bağlantısı: Çifte Sürgün Coğrafyası
Osmanlı yönetiminin sürgün politikası yalnızca Kıbrıs’ı değil, Rakka’yı da kapsayan geniş bir coğrafi düzleme yayılmıştır. Rakka ve Kıbrıs sürgünleri arasında yakın bir bağlantı bulunmakta; çoğu kez önce Rakka’ya sürülen topluluklar, burada tutunamayıp kaçtıklarında veya iskânı reddettiklerinde ikinci bir cezalandırma olarak Kıbrıs’a gönderilmekteydi.
1702 yılında Niğde, Bor, Ürgüp, Ereğli, Güngördü, Delili ve Kırıntı bölgelerinden Türkmen ve Yörükler önce Rakka’ya sürülmüş, burada yaşamayı reddedenler gemilere bindirilerek Kıbrıs’a sevk edilmiştir. 1713, 1727 ve 1741 yıllarında Anadolu’nun hemen her bölgesinden Rakka ve Kıbrıs’a yönelik yeni sürgün dalgaları yaşanmıştır. Bu sürgünler sırasında gemi reislerini öldürerek Anadolu’ya geri dönen Şeyhlü ve Kiselioğlu Yörükleri, zorunlu iskân politikasına karşı en şiddetli direniş örneklerini sergilemişlerdir. Rakka’dan kaçmayı başaranlar ise Aydın, Menteşe, Kütahya ve Saruhan dolaylarına dağılarak yeniden konar-göçer hayat tarzına dönmeye çalışmışlardır. Tarihe “Rakka iskânı” olarak geçen bu sürecin başlıca aktörleri Beğdilliler, Ceridler ve Baraklardır.
Bu zorunlu göçün toplumsal hafızada bıraktığı derin izler, günümüzde dahi varlığını sürdürmektedir. Antep yörelerinde halen söylenen şu türkü, Rakka sürgününün acı hatırasını canlı tutmaktadır:
“Rakka çöllerinden gelen gaziler / Rakka’nın da gonca gülü soldu mu? / Yenile bir haber duydum oradan / Cerid Bekir öldü derler, öldü mü? / Cerid Bekir ölü ise kırıldı kilit / Yolumuza çöktü bir kara bulut / Gördülü Kerim’le Bayındır Halit / Kolu bağlı cellatlara vardı mı?”
Beğdilli Beyi Firuz Bey’in (Faris) hikâyesi, bu sürgün politikasının Osmanlı açısından paradoksal sonuçlarından birini teşkil etmektedir. Firuz Bey, Osmanlının kendilerini Rakka’ya sürgün etmesine duyduğu derin tepkiyle obalarıyla birlikte İran’a göç etmiş ve orada bir Türkmen asilzadesi olarak büyük itibar görmüştür. Faruk Sümer, on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda Anadolu’da Türk asilzadelerinin ortadan kalkmasının ardında bu tür sürgün ve göç hareketlerinin yattığını ileri sürmektedir. Bu tespit, sürgün politikasının yalnızca nüfus hareketlerine değil, aynı zamanda Anadolu’nun toplumsal yapısındaki lider kadroların tasfiyesine de yol açtığını göstermesi bakımından son derece önemlidir. Bugün bu tarihsel sürekliliğin sembolik bir yansıması olarak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin eski Başbakanı ve eski Cumhurbaşkanı Sayın Derviş Eroğlu’nun İlbeyli-Beydilli aşiretine mensubiyeti dikkat çekicidir. Harzemlilerin de Beydilli oldukları, Horzum topluluğunun ise aynı gruptan sayıldığı bilinmektedir.
Avşarların Zorunlu İskânı ve Asimilasyon Politikaları
On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde dahi, Osmanlı merkezî otoritesinin konar-göçer Alevi Türkmen topluluklarına yönelik zorunlu iskân ve asimilasyon politikaları devam etmiştir. 1865 yılında İstanbul’dan Derviş Paşa ve Cevdet Paşa komutasında Çukurova’ya gelen Osmanlı Dördüncü Ordusu (Fırka-i İslahiye), bölgedeki göçebe Alevi Türkmenleri hem yerleşik hayata geçirmek hem de Sünnileştirmek amacıyla kapsamlı bir harekât yürütmüştür. Bu harekâtın gerekçeleri arasında, göçebe nüfusun daha kolay vergilendirilmesi ve askere alınmasının sağlanması da bulunmaktaydı.
Cevdet Paşa, Osmanlı bürokrasisinin en iyi yetişmiş isimlerinden biri olarak tarihe geçmiştir. Tezakir adlı ünlü eserinde, Çukurova’daki iskân faaliyetlerini ayrıntılı biçimde anlatmıştır. Cevdet Paşa, Avşarları zorla köylere yerleştirdiklerini, namaz kılmayı mecburi hale getirdiklerini kaydederken, bir köyün kendisine sunduğu dilekçeyi de aktarmaktadır: “Bizim köy yüz hane, yanımızdaki köy ise beş yüz hanedir. Siz onlara da bize de günde beş vakit namaz kıl diyorsunuz, bu adalet midir?” Bu soru, dayatılan dinî pratikler karşısında Alevi topluluklarının adalet duygusunun ve eleştirel düşünce kapasitesinin halen canlı olduğunu göstermektedir. Alevi bir ozan olan Dadaloğlu’nun şiirlerinde de Avşarların bu zorunlu iskâna karşı duyduğu derin huzursuzluk, özgürlük özlemi ve Osmanlı otoritesine karşı başkaldırı ruhu güçlü bir biçimde işlenmiştir:
“Kalktı göç eyledi Avşar elleri / Ağır ağır giden eller bizimdir / Arap atlar yakın eder ırağı / Yüce dağdan aşan yollar bizimdir.”
Dadaloğlu’nun bu dizeleri, yerleşik hayata zorlanan göçebe bir topluluğun kimlik mücadelesinin ve özgürlük tutkusunun edebî ifadesi olarak değerlendirilmelidir.
Osmanlı Taşra Yönetiminde Sürgünün İşlevi: Nüfus Mühendisliği ve Kontrol Mekanizmaları
Osmanlı İmparatorluğu’nun sürgün politikası, yalnızca Kıbrıs ve Rakka örnekleriyle sınırlı olmayan, imparatorluğun geniş coğrafyasında uygulanan kapsamlı bir nüfus mühendisliği stratejisinin parçasıdır. Sürgün (sürgün cezası), Osmanlı hukuk sisteminde ta’zir cezaları kapsamında değerlendirilmiş ve padişahın örfi yetkisine dayandırılmıştır. Şer’i hukukun öngördüğü had cezalarının dışında kalan bu tür cezalar, tamamen yöneticinin takdirine bırakılmıştı. Kıbrıs sürgünleri, bu hukuki çerçevenin en geniş ölçekli uygulama alanlarından birini oluşturmuştur.
Osmanlı yönetiminin sürgün politikasının ardında yatan temel saikleri analiz etmek, imparatorluğun Kızılbaş meselesine yaklaşımını anlamak bakımından gereklidir. Birinci saik, ideolojik ve dinîdir: Osmanlı merkezî otoritesi, Sünni İslam’ın Hanefi yorumunu resmî mezhep olarak benimsemiş ve bu ortodoksinin dışında kalan her türlü inanç ve pratiği potansiyel bir tehdit olarak algılamıştır. Safevi Devleti’nin Şii İslam’ı resmî mezhep olarak benimsemesi ve Anadolu’daki Kızılbaş topluluklarının Safevilere duyduğu sempati, Osmanlı yönetiminin bu toplulukları bir “iç düşman” olarak görmesine yol açmıştır.
İkinci saik, siyasi ve askerîdir: Osmanlı-Safevi rekabeti, yalnızca iki imparatorluk arasındaki sınır çatışmalarından ibaret değildi; aynı zamanda Anadolu toprakları üzerinde yürütülen bir nüfuz mücadelesiydi. Safevi şahlarının Anadolu’daki Kızılbaş toplulukları üzerindeki manevi otoritesi ve bu toplulukların Safevi ordusuna sağladığı insan gücü, Osmanlı yönetimini bu nüfusu kontrol altına almak, dağıtmak ve etkisizleştirmek için radikal önlemler almaya sevk etmiştir.
Üçüncü saik, ekonomik ve mali niteliktedir: Konar-göçer Türkmen toplulukları, Osmanlı vergi sistemine tam olarak entegre edilemedikleri için merkezî hazine açısından bir gelir kaybı oluşturmaktaydı. Ayrıca bu toplulukların yerleşik tarımcı nüfusla yaşadıkları toprak anlaşmazlıkları, kırsal alanda sürekli bir gerilim kaynağıydı. Bu toplulukları Kıbrıs gibi yeni fethedilmiş, nüfusa ve işgücüne ihtiyaç duyulan bir bölgeye yerleştirmek, hem Anadolu’daki gerilimi azaltacak hem de adanın ekonomik kalkınmasına katkı sağlayacak bir çözüm olarak görülmüştür.
Dördüncü saik ise asimilasyon ve kültürel dönüşümdür: Sürgün, Kızılbaş topluluklarını geleneksel yaşam alanlarından, inanç merkezlerinden ve dede-talip ilişkilerinden kopararak Sünni çoğunluğun içinde eritmeyi amaçlayan bir strateji olarak da işlev görmüştür. Nitekim 1578 tarihli fermanda halifelerin idam edilmesi, geri kalanların ise sürgün edilmesi talimatı, bu asimilasyon stratejisinin en açık ifadesidir. Dinî liderlerini kaybeden, ocak ve dergâhlarından koparılan toplulukların zamanla Sünnileşeceği varsayılmıştır.
Kıbrıs’ta Alevi-Bektaşi İnanç Coğrafyasının Teşekkülü: Türbeler, Tekkeler ve Ziyaretgâhlar
Kıbrıs’a sürgün edilen Alevi Türkmen toplulukları, yaşadıkları tüm zorluklara, baskılara ve asimilasyon politikalarına rağmen inançlarını, ritüellerini, kutsal mekân anlayışlarını ve manevi önderlik kurumlarını adanın topraklarına taşımayı başarmışlardır. Bugün dahi varlığını sürdüren çok sayıda türbe, tekke, ziyaretgâh ve kutsal mekân, bu manevi mirasın somut kanıtları olarak ayakta durmaktadır. Bu mekânların coğrafi dağılımı, Alevi-Bektaşi inanç coğrafyasının ada geneline yayılmış olduğunu ve bu inancın kurumsal yapısının belirli bir merkezîleşme gösterdiğini ortaya koymaktadır.
Lefkoşa ve çevresi, Alevi-Bektaşi inanç coğrafyasının en yoğun olduğu bölge olarak öne çıkmaktadır. Lefkoşa Emniyet Müdürlüğü bahçesinde yer alan Musalla Burcu’ndaki Yediler, Karababa, Kurt Baba ve Kaçkaç (ya da Akkaş) Dede türbeleri, şehir merkezinde konumlanmış Alevi ziyaretgâhlarıdır. Serdarlı’daki Durmuş Dede, Lefkoşa’nın güneyindeki Ahi Revan Dede ve Girne Kapısı Türk Mezarlığı’nda bulunan Genç Abdal ya da Cenk Abdal Türbesi (Kıbrıslı Türklerin deyimiyle “Şehidalar”), bu bölgedeki önemli inanç merkezleridir. Lefkoşa’da ayrıca Kızılbaş Parkı, Kızılbaş bölgesi ve Kırklar Tepesi gibi yer adları, bu coğrafyadaki Alevi varlığının toponomik izlerini oluşturmaktadır.
Lefkoşa’daki en önemli Alevi-Bektaşi kurumu, Kara Donlu Can Baba Tekkesi’dir. Bahçesinde kırk Bektaşi babasına ait mezarın yer aldığı bu tekke, adadaki Alevi-Bektaşi inancının kurumsal merkezi olarak işlev görmüştür. Tekkenin yakınında bulunan ve Rumca ismi Timbu olan Kırklar köyü, 1925 yılına kadar yaklaşık üç bin Alevi nüfusu barındırmış, ancak İkinci Mahmut döneminde (1808-1839) başlayan ve sonraki dönemlerde de devam eden Bektaşi yasakları ve baskılar sonucunda bu nüfus büyük ölçüde erimiştir. Yeniçeri Ocağı’nın 1826’da kaldırılması (Vaka-i Hayriye) ve Bektaşi tekkelerinin kapatılması, Kıbrıs’taki Alevi-Bektaşi varlığını da derinden etkilemiş, pek çok tekke ya kapatılmış ya da Nakşibendi gibi Sünni tarikatların kontrolüne verilmiştir. 1826 yılında Lefkoşa’daki Bayraktar Baba Türbesi, Nakşibendi Şeyhi Moralı Mustafa Nuri Efendi’nin idaresine atanmış, bu yapı günümüzde cami olarak faaliyet göstermeye devam etmektedir.
Mağusa’da 1835 yılında varlığı kaydedilen Katip Odman Baba Türbesi, sürgün edebiyatının en önemli isimlerinden Namık Kemal’in de sürgün yıllarında intisap ettiği bir dergâh olarak bilinmektedir. Baf kentinde on yedinci yüzyılda inşa edilen Hasan Baba Dergâhı ve burada bulunan Hacı Mehmet Haki Baba’ya ait türbe, Alevi-Bektaşi inancının adanın batı kesimindeki temsilcileridir. Baf’ta ayrıca Merdiven köyü dergâhı postnişini Mehmet Ali Hilmi Baba’dan icazetli Kaymakam Ahmet Baba’nın kabri de bulunmaktadır.
Larnaka, Limasol ve Lefkoşa yönünde konumlanan Turabi Dede Tekkesi, adadaki en önemli Alevi-Bektaşi merkezlerinden biridir. Turabi mahlasını kullanan yedi farklı ozanın tespit edilebilmiş olması, bu ismin Alevi-Bektaşi geleneği içindeki yaygınlığını ve önemini göstermektedir. Bu ozanlar arasında Afyonlu Turabi Baba, Koniça’da gömülü Yanyalı Türabi Baba, Kumlucalı, Giritli Mustafa Turabi, Süleyman ve Kulalı Mehmed Turabi Baba sayılabilir. Turabi isminin bu kadar yaygın kullanımı, adadaki Alevi-Bektaşi topluluklarının Anadolu’nun farklı bölgeleriyle sürekli bir kültürel etkileşim içinde olduğunu düşündürmektedir.
Adadaki dinî mekânların işleyişi ve toplum nazarındaki konumu incelendiğinde son derece dikkat çekici bir durum ortaya çıkmaktadır. Mevlevi şeyhlerinin türbeleri bugün ziyaretçi bulamazken, “Şehidalar” olarak adlandırılan Alevi-Bektaşi ulularına gösterilen hürmet ve bağlılık canlılığını korumaktadır. Bu durum, Alevi-Bektaşi inancının halk katındaki derin köklerine ve Sünni tarikatlara kıyasla daha geniş bir toplumsal tabana hitap etme kapasitesine işaret etmektedir. Lefkoşa’nın eşraf ailelerinden Hizber Hikmetağalar’ın aktardıklarına göre, Kara Baba türbesi hem Kadiriler hem de Rufailer tarafından ortaklaşa kullanılmıştır. Bu paylaşım, adadaki farklı tasavvufi ekoller arasındaki geçişkenliğin ve ortak mekân kullanımının bir göstergesidir.
1882 tarihli İngiliz vakıf listesinde Lefkoşa’da bir Kadiri Tekkesi’nin kayıtlı olduğu ve Şeyh Hasan Efendi’nin bu tekkenin babası olduğu bilgisi yer almaktadır. 1950 yıllarına kadar varlığını sürdüren bu tekke, Osmanlı döneminden İngiliz yönetimine geçişte Alevi-Bektaşi ve diğer tasavvufi kurumların sürekliliğini göstermesi bakımından önemlidir.
Senkretik Yapı ve Tasavvufi Ekoller Arası Geçişkenlik
Kıbrıs Alevi-Bektaşi topluluklarının en dikkat çekici özelliklerinden biri, farklı tasavvufi ekollerle ve Sünni tarikatlarla kurdukları senkretik ilişkilerdir. Bu senkretizm, adanın kendine özgü çok kültürlü yapısının bir sonucu olduğu kadar, baskı dönemlerinde kimliği korumak için geliştirilen bir strateji olarak da değerlendirilebilir. Kalenderilik ve Cavlakilik gibi heterodoks derviş gruplarının da adada etkili olduğu bilinmektedir. Kalenderilere halk arasında “Cavlak” da denilmekteydi. Bu gruplar, Sünni ortodoksinin dışında kalan, gezginci dervişlik geleneğini sürdüren, toplumsal normlara mesafeli duran yapılarıyla tanınmışlardır.
Ünlü Kıbrıslı şair Kaytazzade Nazım Efendi’nin aile geçmişi, adadaki tasavvufi ekoller arasındaki geçişkenliğin ve senkretik yapının çarpıcı bir örneğini sunmaktadır. Kaytazzade, dedesi Mustafa Baba’nın tanınmış bir Bektaşi Babası olduğunu belirtmekte, ancak kendisinin Mevlevi olduğunu ifade etmektedir. Daha da ilginç bir tarihsel süreklilik örneği olarak, Kaytazzade’nin torunu Şeyh Nazım Kıbrısi’nin dünyaca ünlü bir Nakşibendi şeyhi olarak temayüz etmesi, aynı aile içinde Bektaşilikten Mevleviliğe, oradan Nakşibendiliğe uzanan bir manevi yolculuğun izlerini taşımaktadır. Bu dönüşüm, Osmanlı devletinin Bektaşilik üzerindeki baskıları ve Sünni tarikatların desteklenmesi politikası bağlamında değerlendirildiğinde, bir tür zorunlu adaptasyon olarak da okunabilir.
Osmanlıya bir dönem Sadrazamlık yapmış ve İngiliz döneminde 1883 yılında Kavanin Meclisi’ne seçilen ilk milletvekili olan Köroğlu ailesinden Köroğluzade Hüseyin Ataullah Efendi’nin “en şanlı Bektaşilerden” sayılması, Alevi-Bektaşi kimliğinin adadaki siyasi elitler arasında da temsil edildiğini göstermektedir. Köroğlu ailesinin Bektaşi kimliği, aynı zamanda sürgün edilen Türkmen topluluklarının zaman içinde adanın yönetici sınıfına nasıl eklemlendiğinin de bir kanıtıdır.
Kültürel Süreklilik, Dil ve Sözlü Bellek
Kıbrıs’a sürgün edilen Alevi topluluklarının en belirgin özelliklerinden biri, çok kültürlü ortamlara uyum sağlama konusundaki olağanüstü kapasiteleridir. “72 millete bir nazarla bakan, dil, din, renk ayrımı yapmayan, her topluma özellikle gelişmiş ileri toplumlara kolay uyum sağlayan insanlar” olarak tanımlanan Alevi toplulukları, adaya ayak bastıkları ilk dönemlerden itibaren gerek yerli Rum nüfusla gerekse 1878 sonrasında İngiliz sömürge yönetimiyle kurdukları ilişkilerde çatışmadan ziyade uyum ve işbirliği ekseninde hareket etmişlerdir.
Alevi kültürünün sözlü bellekteki izleri, yüzyıllar boyunca kuşaktan kuşağa aktarılmaya devam etmiştir. Mesarya köylerinde bugün dahi “Çan çaldı semeh döndü” deyimi, çok geç kalındığını, iş işten geçtiğini ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu deyimin kökeni, cem ayinlerinde çan vurularak başlayan ve semah dönülerek devam eden ritüelin toplumsal hafızadaki derin izine işaret etmektedir. “Hangi dinden olursan ol, iş işten geçti, geç kaldın” anlamında kullanılan bu deyim, Alevi inancının evrenselci karakterini de yansıtmaktadır. Yüz yılların geride kaldığı, o eski inanç, gelenek ve kültür varlıklarının insanların genlerine, zihinlerine öyle derinlemesine işlediği ki, unutmak, ondan çabucak kurtulmak hiç de kolay olmamıştır.
Benzer şekilde, Anadolu Alevi geleneğinde yaygın biçimde bilinen yatma duasının ada Alevileri tarafından da aynen muhafaza edilmesi, kültürel sürekliliğin çarpıcı bir kanıtıdır:
“Yattım sağıma, döndüm soluma, sığındım süphanıma. Mürşidime, rehberime, pirime. Kalkar isem Allah, kalkmaz isem, amentü billah. Destur Allah eyvallah.”
Bu dua, Anadolu Alevi inancının temel kavramlarını (mürşit, rehber, pir, destur, eyvallah) aynen barındırmakta ve yüzyıllar süren sürgün ve asimilasyon baskılarına rağmen inanç pratiklerinin özünün nasıl korunduğunu göstermektedir.
Kıbrıs’a özgü türküler, ağıtlar, hikâyeler ve fıkraların yaratılıp yaratılmadığı sorusu, alanın henüz yeterince araştırılmamış boyutlarından biridir. Adada uzun zaman kalan Türkmenlerin sazlarını çalıp türkülerini söyleyip söylemedikleri, Kıbrıs’a özgü âşıklar yetiştirip yetiştirmedikleri, sistematik bir derleme çalışmasını beklemektedir. Ancak “Çan çaldı semeh döndü” gibi deyimlerin ve yatma duası gibi metinlerin varlığı, sözlü kültürün adada da canlı bir biçimde yaşadığını göstermektedir.
1887 yılında İngiliz sömürge yönetiminin yönetim kadrolarını Türkler arasından seçmesi ve bu kişileri polis, yargıç ve yüksek memur olarak ataması, Alevi topluluklarının İngilizlerin güvenini kazandığını düşündürmektedir. Bu topluluklar, İngiliz ve yerli Rum dilini öğrenerek iki toplumlu bir adada kendilerine özgü bir konum inşa edebilmişlerdir. İngiliz yönetiminin Türk toplumuna duyduğu güvenin kökenlerinde, Alevi topluluklarının barışçıl, uzlaşmacı ve çok kültürlü yapıya uyum sağlama konusundaki becerileri yatıyor olabilir.
Ada Kimliğinin Katmanlı Yapısı: Eski Kıbrıslılar ve Yeni Göçmenler
Kıbrıs Türk kimliğinin günümüzdeki katmanlı yapısı, tarihsel süreklilik ile 1974 sonrasının demografik hareketliliğinin çarpışmasından doğmuştur. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve sonrasında Anadolu’dan adaya gerçekleştirilen nüfus transferleri, Kıbrıs Türk toplumu içinde yeni bir kültürel ayrışma yaratmıştır. Devletin iskân politikası çerçevesinde Anadolu’nun en fakir, en kurak ve eğitimsiz bölgelerinden getirilen yeni göçmenler, adanın yerli Türkleriyle aralarında belirgin bir kültürel mesafe oluşmasına neden olmuştur.
Adanın yerli Türkleri olarak tanımlanan ve büyük ölçüde Osmanlı dönemindeki sürgünlerin torunları olan eski Kıbrıslılar, sonradan gelen yeni göçmenler tarafından “çok saygılı, kavga nedir bilmez, Avrupalılar gibi medeni, modern, sessiz ve sakin insanlar” olarak tanımlanmaktadır. Yeni göçmenler arasında yaygın olan “O eskiler yanlış yapmaz, trafikte herkese yol verir, korna çalmazlar” şeklindeki söylem, sürgünlerin torunlarının yüzyıllar boyunca inşa ettikleri çok kültürlü uyum kapasitesine ve kozmopolit karaktere duyulan örtülü bir saygıyı içermektedir. Buna karşılık, sonradan gelenler için yerli Kıbrıslılar arasında zaman zaman “at hırsızı” gibi olumsuz nitelemelerin kullanılması, iki grup arasındaki kültürel gerilimin ve önyargıların varlığına işaret etmektedir.
Bu kültürel ayrışma, aslında Osmanlı döneminde başlayan ve İngiliz yönetimi altında devam eden tarihsel sürecin günümüzdeki yansımasıdır. Kıbrıs’a sürgün edilen Alevi Türkmenler, yüzyıllar içinde Rum ve İngiliz kültürleriyle etkileşime girerek kendilerine özgü bir Kıbrıslı Türk kimliği geliştirmişlerdir. Bu kimlik, Anadolu’daki ana gövdeden farklılaşmış; Akdenizli, kozmopolit ve çok kültürlü bir karakter kazanmıştır. 1974 sonrası gelen göçmenler ise Anadolu’nun daha muhafazakâr, içe kapalı ve homojen kültürel kodlarını adaya taşımışlardır. İki grup arasındaki gerilim, yalnızca kültürel değil, aynı zamanda siyasi ve ekonomik boyutları da olan karmaşık bir meseledir.
Karşılaştırmalı Perspektif: Osmanlı’da Diğer Sürgün Bölgeleri ve Kıbrıs’ın Konumu
Kıbrıs sürgünleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun diğer sürgün uygulamalarıyla karşılaştırıldığında hem benzerlikler hem de farklılıklar göstermektedir. Kıbrıs’la birlikte en sık kullanılan sürgün bölgesi olan Rakka, kara ulaşımına açık olması nedeniyle sürgünlerin kaçışını kolaylaştırmıştır. Nitekim Rakka’ya sürülen pek çok topluluk, fırsat buldukça Anadolu’ya geri dönmeyi başarmıştır. Kıbrıs ise bir ada olması nedeniyle sürgünlerin kaçışını neredeyse imkânsız kılan doğal bir hapishane işlevi görmüştür. Bu özelliği, Kıbrıs’ı Osmanlı yönetimi için daha etkili bir cezalandırma ve tecrit aracı haline getirmiştir.
Osmanlı’nın diğer sürgün bölgeleri arasında Modon, Koron, İstanköy ve Rodos gibi Ege ve Akdeniz adaları da bulunmaktaydı. Ancak bu bölgelere yapılan sürgünler, Kıbrıs ve Rakka ölçeğinde kitlesel bir nitelik taşımamış, daha çok bireysel cezalandırma vakaları olarak kalmıştır. Kıbrıs’ı diğer sürgün bölgelerinden ayıran bir diğer özellik, sürgün edilen nüfusun yalnızca cezalandırılması değil, aynı zamanda adanın imar ve iskânında aktif olarak kullanılmasıdır. Bu yönüyle Kıbrıs sürgünleri, cezalandırma ve ekonomik kalkınma hedeflerini bir arada barındıran kendine özgü bir karakter taşımaktadır.
Sonuç ve Değerlendirme
Kıbrıs’a sürgün edilen Alevi Türkmen topluluklarının tarihi, Osmanlı merkezî otoritesinin bir yandan Kızılbaş nüfusu tasfiye etme ve asimile etme, diğer yandan yeni fethedilen bir adayı demografik ve ekonomik olarak tahkim etme şeklindeki iki yönlü stratejisinin kesişim noktasında biçimlenmiştir. 1572’den başlayarak on dokuzuncu yüzyıla kadar dalgalar halinde devam eden bu zorunlu göç süreci, adada kendine özgü bir kültürel ve dinî peyzajın oluşmasına yol açmıştır.
Sürgünler, Osmanlı arşiv belgelerinin tanıklığıyla sabit olduğu üzere, yalnızca siyasi değil aynı zamanda ideolojik ve dinî gerekçelerle gerçekleştirilmiştir. “Rafizi”, “mülhid” ve “Kızılbaş” olarak nitelendirilen bu topluluklar, Sünni ortodoksiden sapmış olmaları ve Safevi Devleti ile olan organik bağları nedeniyle Osmanlı merkezî otoritesi tarafından potansiyel bir tehdit olarak algılanmıştır. Sürgün politikası, toplu katliamların yaratacağı uluslararası tepkilerden kaçınırken, bu toplulukları anavatanlarından kopararak ve dinî lider kadrolarını idam ederek asimilasyonlarını sağlamayı hedeflemiştir.
Ancak tarihsel süreç, bu asimilasyon hedefinin tam anlamıyla gerçekleşmediğini göstermektedir. Alevi-Bektaşi inanç coğrafyasının adadaki türbeler, tekkeler, köy adları ve ziyaretgâhlarla cisimleşen varlığı; “Çan çaldı semeh döndü” gibi deyimlerde, yatma dualarında ve sözlü kültür ürünlerinde kendini gösteren süreklilik; ve en önemlisi, bu toplulukların İngiliz ve Rum kültürleriyle kurdukları barışçıl ve yapıcı ilişkiler, Kıbrıs Aleviliğinin bütün baskılara rağmen özgün bir kimlik olarak varlığını sürdürdüğünü ortaya koymaktadır.
Günümüzde Kıbrıs Türk kimliğinin katmanlı yapısı, bu tarihsel süreklilik ile 1974 sonrasının demografik dönüşümünün bir arada var olma mücadelesini yansıtmaktadır. Sürgünlerin torunları olan eski Kıbrıslılar, yüzyıllar içinde geliştirdikleri kozmopolit, çok kültürlü ve barışçıl karakterleriyle, Anadolu’dan sonradan gelen nüfustan belirgin biçimde ayrışmaktadır. Bu ayrışma, Kıbrıs Türk toplumunun güncel meselelerinden biri olmaya devam etmektedir.
Kıbrıs Aleviliği, hem Anadolu Aleviliğinin denizaşırı bir uzantısı olarak taşıdığı belge değeri, hem çok kültürlü bir ada toplumunda sergilediği uyum kapasitesiyle sunduğu sosyolojik model, hem de Osmanlı merkezî otoritesinin heterodoks topluluklara yönelik politikalarının somut sonuçlarını yansıtması bakımından daha derinlikli akademik çalışmaları hak etmektedir. Bu alanda yapılacak gelecekteki araştırmalar için öncelikli konular arasında adadaki Alevi köylerinde sözlü tarih çalışmalarının yapılması, cem ayinlerinin ve semah geleneğinin olası kalıntılarının derlenmesi, Osmanlı arşivlerindeki sürgün defterlerinin sistematik biçimde taranarak aşiret ve oymak düzeyinde nüfus hareketlerinin haritalandırılması, Kıbrıs’taki Alevi türbe ve ziyaretgâhlarının mimari ve ikonografik açıdan belgelenmesi, Anadolu’daki ana aşiret gruplarıyla adadaki uzantıları arasında karşılaştırmalı etnografik çalışmaların yürütülmesi, adada yetişen Alevi-Bektaşi ozanların eserlerinin tespit edilerek halk edebiyatı literatürüne kazandırılması ve DNA çalışmaları yoluyla ada Türklerinin genetik kökenlerinin Anadolu’daki aşiret gruplarıyla bağlantılarının araştırılması sayılabilir.
Kıbrıs, Akdeniz’in ortasında, sürgünlerin, göçlerin ve kültürel karşılaşmaların yarattığı özgün bir insanlık mozaiğidir. Bu mozaiğin Alevi Türkmen parçası, hem trajik bir sürgün hikâyesi hem de insanın kültürel direnç kapasitesinin etkileyici bir örneği olarak tarihteki yerini almıştır. Adadaki Kıbrıslı dostların misafirperverliği, bilgi ve belge paylaşımındaki cömertlikleri, bu tür araştırmaların önünü açan en değerli entelektüel sermaye olarak kaydedilmelidir. Bu kısa çalışma, alanın ne denli zengin ve araştırılmaya muhtaç olduğunu göstermesi bakımından bir başlangıç niteliğinde olup, devamının gelmesi elzemdir.
Kaynakça
T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı. (1572). 12 Numaralı Mühimme Defteri (H. 979-980), Belge No: 664, s. 329-330.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı. (1572). Rumeli Kadılarına Gönderilen Ferman, Mühimme Defteri, 12 Numaralı Defter.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı. (1574). Alanya-Morgül Köyü Vakası, Mühimme Defteri.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı. (1578). Rum Beylerbeyine Gönderilen Hüküm, Mühimme Defteri.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı. (Tarihsiz). Karaman Beyine Gönderilen Hüküm, Mühimme Defteri.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı. (Tarihsiz). Çorum Beyine Gönderilen Hüküm, Mühimme Defteri.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı. (Tarihsiz). Bozok Beylerine Gönderilen Hüküm, Mühimme Defteri.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı. (Tarihsiz). Beyşehir ve Seydişehir Kadısına Gönderilen Emir, Mühimme Defteri.
Cevdet Paşa. (1855-1865). Tezâkir (C. 1-4). (Yay. Haz. Cavid Baysun, 1953-1967). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.
Salvator, Archduke L. (1878). Levkosia: Die Hauptstadt von Cypern. Prag.
Stevenson, Mrs. (1880). Travels in Cyprus. London.
İngiliz Vakıf Listesi. (1882). Lefkoşa Kadiri Tekkesi Kaydı.
Refik, A. (1925). “Kıbrıs’a Dair Vesikalar.” Türk Tarih Encümeni Mecmuası, 15(92), ss. 113-137.
Barkan, Ö. L. (1951-1952). “Osmanlı İmparatorluğu’nda Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu Olarak Sürgünler.” İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, 11(1-4), ss. 524-569; 12(1-4), ss. 56-79; 13(1-4), ss. 70-106; 15(1-4), ss. 209-237.
Hill, G. (1952). A History of Cyprus, Volume IV: The Ottoman Province, The British Colony, 1571-1948. Cambridge: Cambridge University Press.
İnalcık, H. (1954). “Ottoman Methods of Conquest.” Studia Islamica, 2, ss. 103-129.
Orhonlu, C. (1963). Osmanlı İmparatorluğu’nda Aşiretlerin İskânı. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları.
İnalcık, H. (1964). “Kıbrıs’ın Fethi ve İdaresi.” Milletlerarası Birinci Kıbrıs Tetkikleri Kongresi (14-19 Nisan 1964) Türk Heyeti Tebliğleri, Ankara, ss. 27-36.
Luke, H. (1965). Cyprus Under the Turks, 1571-1878. London: C. Hurst & Company.
İnalcık, H. (1969). “Kıbrıs’ta Türk İdaresi Altında Nüfus.” Milletlerarası İkinci Kıbrıs Tetkikleri Kongresi Tebliğleri, Lefkoşa.
Gökçe, T. (1979). Kıbrıs Türk Tarihi. Lefkoşa: Kıbrıs Türk Kültür Derneği Yayınları.
Sümer, F. (1980). Oğuzlar (Türkmenler): Tarihleri, Boy Teşkilatı, Destanları. İstanbul: Ana Yayınları.
Gürel, Ş. S. (1984). Kıbrıs Tarihi (1878-1960): Kolonyalizm, Ulusçuluk ve Uluslararası Politika. İstanbul: Kaynak Yayınları.
Gazioğlu, A. (1987). Kıbrıs’ta Türkler: Tarih, Demografi, İskân. Lefkoşa: Kıbrıs Türk Tarih Kurumu.
Gazioğlu, A. (1990). The Turks in Cyprus: A Province of the Ottoman Empire (1571-1878). London: K. Rüstem & Brother.
Jennings, R. C. (1993). Christians and Muslims in Ottoman Cyprus and the Mediterranean World, 1571-1640. New York: New York University Press.
Özkırımlı, A. (1993). Alevilik-Bektaşilik ve Edebiyatı. İstanbul: Cem Yayınevi.
Gazioğlu, A. (1994). İngiliz Yönetiminde Kıbrıs: 1878-1960. Lefkoşa: Kıbrıs Türk Tarih Kurumu.
Erdoğru, M. A. (1997). “Kıbrıs’ın Türkleşmesinde Sürgünlerin Rolü.” Kıbrıs Araştırmaları Dergisi, 3(1), ss. 5-23.
Kazıcı, Z. (1998). “Osmanlı Döneminde Kıbrıs’ta Dinî ve Sosyal Hayat.” Kıbrıs Araştırmaları Dergisi, 4(2), ss. 15-28.
Oğuzoğlu, Y. (1998). “Osmanlı Devleti’nin Kuruluş ve Gelişme Dönemlerinde Heterodoks Gruplarla İlişkiler.” Toplumsal Tarih, 9(54), ss. 42-48.
Sümer, F. (1999). Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü. Ankara: Türk Tarih Kurumu.
Fedai, H. (Yay. Haz.). (2000). Kaytazzade Nazım Efendi’nin Şiirleri. Lefkoşa: Kıbrıs Türk Kültür Derneği Yayınları.
Demiryürek, M. (2003). Kıbrıs Türk Edebiyatında Bektaşilik. Yayımlanmamış Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi, Ankara.
Çelik, G. (2005). Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs Adası’nda Uyguladığı İskân Politikası (1570-1800). Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, İstanbul.
Yetkin, M. (2006). Kürtler, Türkler ve Araplar: Ortadoğu’da Devlet, Aşiret ve Milliyetçilik. İstanbul: İletişim Yayınları.
Beratlı, N. (Tarihsiz). Kıbrıs’ta Osmanlı Dönemi ve Sürgünler. Lefkoşa.
Kürkçügil, M. (Tarihsiz). Kıbrıs. İstanbul.
Hikmetağalar, H. (Aktaran). (Tarihsiz). Kıbrıs’ta Kadiri ve Rufai Tekkeleri Üzerine Sözlü Tarih Kaydı.
Kıbrıslı yerli Türklerle yapılan görüşmeler. (2023-2024). Mesarya köyleri sözlü kültüderlemeleri. (Yazarın kişisel notları).
Aydın, Yusuf, Kıbrıs, gezi notları , Osmanlı’nın Kıbrıs Sürgünleri, yazısı (Haziran 2026 )