İkinci Dünya Savaşı yıllarında İran, görünürde bağımsız bir devlet olsa da gerçekte büyük güçlerin hesaplaşma alanına dönüşmüştü. Rıza Şah’ın tahttan indirilmesinden sonra yerine geçirilen genç Muhammed Rıza Pehlevî, daha iktidarının ilk yıllarında ülkesini İngiltere, Amerika ve Sovyetler Birliği’nin baskısı altında buldu.
Artık İran’da kararlar yalnızca Tahran’da alınmıyordu.
İngiltere’nin etkisi altına girmiş bulunan İran Millet Meclisi, yine İngiltere’nin isteğiyle Amerikan müsteşarlarının İran’da görevlendirilmelerini kabul etti. Böylece ülkenin siyasî ve ekonomik bakımdan İngiltere ile Amerika’nın ortak nüfuzu altına girmesinin yolu açıldı.
Maliye müsteşarlığına Misilipu, jandarma müsteşarlığına Albay Schwartzkopf, polis müsteşarlığına Albay Tompson, ordu müsteşarlığına ise General Ridli getirildi. Devletin en hassas kurumları yabancı görevlilerin denetimine bırakılıyordu. Bu tablo, İran’ın hem askerî olarak hem de idarî bakımdan dış güçlerin kontrolüne açıldığını gösteriyordu.
İkinci Dünya Savaşı sırasında İran’daki İngilizlerin, İran hükümetine danışmadan Amerikan askerlerini ülkeye davet etmesi ise bu işgal gerçeğinin en açık göstergelerinden biriydi. İran artık kendi kaderi üzerinde tek başına söz sahibi değildi.
İkinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle devam ederken, 1943 yılının Aralık ayında İran Hükümeti’ne haber verilmeden Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Franklin D. Roosevelt, İngiltere Başbakanı Winston Churchill ve Sovyetler Birliği lideri Joseph Stalin bir araya geldi. Tahran’da gerçekleştirilen bu görüşmelerde Ortadoğu, Kafkasya ve İran coğrafyasının geleceğini doğrudan etkileyecek önemli kararlar alındı. Büyük devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirdiği bu siyasî hesaplaşma, İran’ın egemenliğinin nasıl göz ardı edildiğini ortaya koyarken, Güney Azerbaycan’da yaşanacak gelişmelerin de zeminini hazırlıyordu.
Bir tarafta İngiltere ve Amerika, diğer tarafta Sovyetler Birliği…
Her biri İran coğrafyasına kendi çıkar penceresinden bakıyordu. Petrol, ulaşım yolları, askerî üsler ve nüfuz alanları büyük devletlerin asıl meselesiydi. İran halklarının çektiği acılar ise bu büyük hesapların arasında çoğu zaman görünmez hâle geliyordu.
Bu sırada Sovyetler Birliği de İran’da yeni bir planı yürürlüğe koydu. Zindanlarda bulunan siyasî tutuklular serbest bırakıldı. İran’da komünizmi yaymak suçlamasıyla 11 yıldır hapiste bulunan Mir Cafer Pişeverî de Kâşan zindanından çıkarak önce Tahran’a, ardından Tebriz’e geldi ve siyasî faaliyetlerine yeniden başladı.
Mir Cafer Pişeverî, dönemin en dikkat çekici şahsiyetlerinden biriydi. Bazı kaynaklara göre Hoylu bir Türk, bazılarına göre ise Halhal bölgesinden Tat bir ailenin çocuğuydu. Çocuk yaşta Bakü’ye gitmiş, eğitimini orada tamamlamıştı. 32 yaşında İran’a dönmüş, Rıza Şah diktatörlüğüne karşı mücadele etmiş ve bu mücadelesinin bedelini 11 yıl hapis yatarak ödemişti.
Ancak Pişeverî zindana girdiği gibi çıkmamıştı.
Hapishaneye bir komünist olarak giren Pişeverî, oradan sosyal adalet fikrini benimseyen, demokrasiye inanan ve millî meseleleri önceleyen bir siyasetçi olarak çıkmıştı. Onun için artık mesele yalnızca sınıf mücadelesi değildi. Güney Azerbaycan Türklerinin kimliği, dili, kültürü ve siyasî varlığı da mücadelenin merkezindeydi.
Bu dönemde Kuzey ve Güney Azerbaycan’ı birleştirme idealini taşıyan Azerbaycan Komünist Partisi Birinci Kâtibi Mir Cafer Bağırov da harekete geçti. Pişeverî ve arkadaşlarını Bakü’ye davet etti. Burada yapılan görüşmelerde Pişeverî’nin İran Azerbaycan Demokrat Partisi’nin başına geçmesi istendi. Kendisine ve arkadaşlarına büyük vaatlerde bulunuldu.
Diğer taraftan Sovyet ordularının Güney Azerbaycan’a girmesinden sonra bölgeye yalnızca askerî güç gönderilmedi. Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nden 3816 sivil görevli Güney Azerbaycan’da çalışmak üzere sevk edildi. Yirmi gün sonra 500 kişilik yeni bir memur grubu daha gönderildi. Ardından ünlü şair Samet Vurgun’un başkanlığında 620 kişilik üçüncü bir kafile bölgeye ulaştı. (08.05.2026 günü yazdığım “Samet Vurgun’un Güney Azerbaycan Hasreti” başlıklı yazıda bu husustan bahsetmiştim.)
Bu görevlilerin amacı açıktı.
Siyasî propaganda yapmak, kültürel faaliyetler yürütmek ve Sovyetleri Güney Azerbaycan Türklerinin hamisi gibi göstermek…
Güney Azerbaycan halkına yalnız olmadıkları, kuzeyde aynı dili konuşan kardeşlerinin bulunduğu, gerektiğinde birlikte hareket edilebileceği fikri işleniyordu. Gazeteler ve kitaplar yayımlanıyor, kütüphaneler kuruluyor, kültür merkezleri açılıyor, tiyatro, sinema ve konser salonları faaliyete geçiriliyordu.
Böylece Güney Azerbaycan Türkleri arasında millî bilinç güçleniyor, Türkçe yeniden kamusal hayatta görünür hâle geliyordu.
Fakat burada acı bir gerçek vardı:
Rus emperyalizmi, bu tavrıyla İran Türklerinin özgürlüğünü değil, kendi çıkarlarını düşünüyordu. Sovyetler Birliği, İngilizlerle İran üzerinde yürüttüğü nüfuz mücadelesinde İran Türklerini bir koz olarak kullanmak istiyordu. Bu yüzden Güney Azerbaycan’daki millî harekete destek veriyor, fakat bu desteği kendi stratejik menfaatleriyle sınırlı tutuyordu.
Kuzey Azerbaycanlıların ve dolayısıyla Sovyetlerin desteğini alan Mir Cafer Pişeverî, yapılan ilk seçimlerde İran Demokrat Partisi’nden Tebriz milletvekili seçildi. Ancak Şah Muhammed Rıza Pehlevî, Pişeverî ve arkadaşlarının meclise girmesine izin vermedi. Bu tavır, Tahran yönetiminin Güney Azerbaycan’daki siyasî iradeyi tanımak istemediğini açıkça gösteriyordu.
Meclise alınmayan Pişeverî, Tebriz’e döndü ve Azerbaycan Demokrat Partisi’nin başına geçti. Ardından Kurucu Meclis oluşturuldu. Seçimler yapıldı ve 12 Aralık 1945, yani 21 Azer 1324 günü “Azerbaycan Millî Hükümeti” kuruldu.
Bu hükümetin başbakanı Mir Cafer Pişeverî idi.
Dr. Selamullah Cavid İçişleri Bakanı, Cafer Kaviyan Halk Orduları Bakanı, Muhammed Biriya Millî Eğitim Bakanı, Gulam Rıza İlhamî Maliye Bakanı, Dr. Cavid Mehtaş Tarım ve Köy İşleri Bakanı, Yusuf Azimî Adalet Bakanı, Mirzarabi Kebirî Posta Telgraf Bakanı, Dr. Hasan Orengi ise Sağlık Bakanı olarak görev aldı.
Azerbaycan Millî Hükümeti kısa sürede önemli adımlar attı.
Türkçe resmî dil ilan edildi. Tebriz’de bir üniversite açıldı. Eğitim, ziraat, sanayi ve toprak reformu alanlarında ciddi çalışmalar başlatıldı. Güney Azerbaycan Türkleri, uzun yıllar sonra ilk defa kendi dilleriyle eğitim, kendi kimlikleriyle yönetim ve kendi iradeleriyle siyaset yapma imkânı buldular.
Bu, yalnızca siyasî bir gelişme değildi.
Bu, bir milletin hafızasında derin iz bırakacak bir uyanıştı.
PROF. ALİ KAFKASYALI




Bir yanıt yazın