Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in, “Yalnızca şiddete dayanarak iktidarda kalan bir yönetim fiilen yolun sonuna gelmiştir” şeklindeki son açıklaması, Batılı siyasi elitlerin İran İslam Cumhuriyeti’nin geleceğine ilişkin söyleminde anlamlı bir değişime işaret etmektedir. Bu ifadenin önemi yalnızca içeriğinden değil, aynı zamanda söyleyen kişinin konumundan ve dile getirildiği zamandan kaynaklanmaktadır; zira toplumsal protestolar, derin ekonomik kriz ve dış baskılar benzeri görülmemiş biçimde üst üste binmiş durumdadır.
Buna rağmen, analistlerin “krizin şiddeti” konusunda göreli bir uzlaşı içinde olmalarına karşın, İran İslam Cumhuriyeti’nin gerçekten çöküşün eşiğinde olup olmadığı ya da bir “yıpratıcı süreklilik” (erosive endurance) evresine girip girmediği sorusuna kesin bir yanıt hâlâ yoktur. Bu belirsizliğin nedeni analizlerin zayıflığı değil, İran’daki iktidar krizinin çok katmanlı ve çelişkili doğasıdır.
Krizin Politik Ekonomisi: “Protesto Kıvılcımı”ndan Reformu Engelleyen Yapısal Faktöre
Mevcut analizlerin önemli bir bölümü ekonominin rolüne odaklanmaktadır; ancak bunu protestoların tek nedeni olarak değil, iktidarı yapısal olarak işlevsizleştiren bir zemin olarak ele almaktadır. Mevcut ekonomik kriz, önceki protesto dalgalarından niteliksel olarak farklıdır. 2021–2022 döneminde (1401), hükümet görece düşük maliyetli toplumsal geri adımlarla (örneğin zorunlu başörtüsü uygulamasındaki kısmi gevşemelerle) baskının bir kısmını kontrol altına alabilmişti. Ancak mevcut dalgada hoşnutsuzluğun odağı ekonomi ve geçim koşullarına kaymıştır; bu alan ise:
• kısa vadede istikrara kavuşturulamaz,
• devletin vaatleri toplumsal güvenilirlikten yoksundur,
• her türlü yapısal reform başlangıçta topluma daha ağır geçim maliyetleri yükler.
Politik ekonomi açısından bu durum, iktidarın toplumla pazarlık kapasitesinin ciddi biçimde azalması anlamına gelmektedir; başka bir deyişle, devletin “zaman satın alma” araçları büyük ölçüde tükenmiştir.
Ulusal para biriminin işlevini yitirmesi ve devletin kaynak tahsis edemez hale gelmesi, krizin daha derin bir boyutunu açığa çıkarmaktadır. Bu noktada sorun yalnızca yoksulluk ya da enflasyon değildir; esas mesele bir hesaplama krizidir. Devlet, piyasa ve hatta güvenlik kurumları dahi geleceği öngöremez, kararların maliyet–fayda analizini yapamaz hale gelmiştir. Bu durum, sistemin “post-istikrar” aşamasına girdiğinin başlıca göstergelerinden biridir.
Güvenlik Sütunu: Bütünlük mü, Aşınma mı, Dönüşüm mü?
Birçok analiste göre İran İslam Cumhuriyeti’nin kaderi sokakta değil, güvenlik aygıtının iç dinamiklerinde belirlenecektir. Protestoların coğrafi yaygınlığına ve farklı toplumsal kesimlerin katılımına rağmen, güvenlik ve baskı aygıtlarında yapısal bir yarılmaya dair kesin emareler henüz gözlenmemektedir. Devrim teorileri açısından bu yarılmanın yokluğu, ani bir çöküşün önündeki en önemli engeldir.

Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC), iktidar denkleminde merkezi bir konuma sahiptir; ancak paradoksal bir durum içindedir:
• Bir yandan rejimin bekasının temel dayanağıdır;
• Diğer yandan bir ekonomik imparatorluğa dönüşmüş olması nedeniyle, ekonomik çöküşten, yaptırımlardan ve istikrarsızlıktan en fazla zarar gören kurumdur.
Bu koşullar altında ideolojik sadakat, giderek yerini kurumsal çıkarların ve hayatta kalma mantığının korunmasına bırakabilir. İsrail ile yaşanan “12 Günlük Savaş” sırasında Devrim Muhafızları komuta kademesine verilen darbeler de bu hesaplamayı daha karmaşık hale getirmiştir.
Yapısal Tıkanma: Ne Reform Mümkün, Ne Baskı Yeterli
Bu durumu açıklayan en uygun kavramsal çerçeve yönetişim tıkanmasıdır. İran İslam Cumhuriyeti şu koşullarla karşı karşıyadır:
• Tam kapsamlı bir baskı, katlanılamaz iç ve dış maliyetler olmaksızın mümkün değildir;
• Gerçek bir geri adım ise ideolojik yapı ve iktidar içi rekabetler nedeniyle olanaksızdır.
Bu tablo, sistemi her krizin bir sonrakini derinleştirdiği bir döngüye sokmuştur. Kritik nokta şudur: Protestolar geçici olarak sönümlense bile, kaybedilen siyasal meşruiyet yeniden inşa edilemez. Yaşanan dönüşüm zorunlu olarak ani bir çöküşe yol açmayabilir; ancak geçmişe dönüşü fiilen imkânsız kılar.
Sonra Neler Olabilir?
Mevcut koşulların bileşkesi birkaç temel sonuca işaret etmektedir:
• Rejimin ani çöküşü, özellikle güvenlik aygıtının göreli bütünlüğü nedeniyle hâlâ ciddi engellerle karşı karşıyadır.
• Buna karşın kalıcı ve istikrarlı bir devamlılık da fiilen mümkün görünmemektedir; zira ekonomik kriz, meşruiyet erozyonu ve dış baskılar eşzamanlı olarak işlemektedir.
• En olası senaryo, İran İslam Cumhuriyeti’nin bir “yıpratıcı sona” girmesidir: sistem bir süre varlığını sürdürebilir, ancak etkili iktidar kullanma kapasitesini kaybeder, siyasal bütünlüğü zayıflar ve bir devletin temel işlevlerini (refah, güvenlik ve meşruiyet üretimi) giderek yitirir.
Bu süreçte temel soru artık “rejim çöker mi, çökmez mi?” değil; bu gerilemenin nasıl, hangi maliyetlerle ve İran toplumu ile çevre bölgeler, özellikle Belucistan, Güney Azerbaycan, Huzistan ve Kürdistan üzerinde ne tür sonuçlar doğurarak gerçekleşeceğidir. Önümüzdeki aylar ve yıllarda stratejik analizlerin odağı, esas olarak bu soruya verilecek yanıtta yoğunlaşacaktır.
Dr. Hamid Şehanegi- AKADEMİSYEN




Bir yanıt yazın