Bugün İranlıyım Demek

Okuma Süresi:

10–15 dakika
❤️

Coğrafi bir terimin ötesine geçen, bir medeniyetin kırılma anlarına ve kolektif hafızanın direnme refleksine işaret eden bir isimlendirme varsa o da İran platosunun ta kendisidir. Burası, tarih boyunca işgallerin ayak izlerini silen rüzgarların estiği, ancak hiçbir fatihin tam anlamıyla ruhuna hükmedemediği bir coğrafyadır. Büyük İskender’in orduları bu topraklardan geçmiş, Arap fatihlerinin kılıcı bu dağların gölgesinde durmuş, Moğol kasırgaları bu şehirleri yakıp yıkmıştır. Lakin her yıkımın ardından, Firdevsi’nin Şehnamesi’ndeki Simurg misali, İran kendi küllerinden yeniden doğmasını bilmiştir. Bu yeniden doğuş, yalnızca siyasi bir restorasyon değil, aynı zamanda varoluşsal bir onur meselesidir. İşte bu yüzden, modern zamanların kuşatılmışlık hissi içinde “İranlıyım” demek, yalnızca bir pasaport aidiyeti değil, küresel tahakküme karşı epistemolojik ve fiziksel bir karşı duruşun ifadesi haline gelmiştir.

Bu direncin günümüzdeki merkez üssünün Tahran olması, ne bir tesadüftür ne de salt jeopolitik bir hesaplamanın ürünüdür. Bu durum, 1979 yılında monarşinin çöküşüyle birlikte devlet aklının temeline yerleştirilen “Ne Doğu’ya Ne Batı’ya” ilkesinin kaçınılmaz bir tezahürüdür. Uluslararası ilişkilerde Vestfalya düzeninin mutlak egemenlik anlayışını delip geçen bu tavır, İran’ı yalnızlaştırmak bir yana, onu mazlum coğrafyaların umut rotasına dönüştürmüştür. Batılı akademik çevrelerin sıklıkla “yalnızlık sendromu” olarak tanımladığı bu hali, İran halkı ve devlet aklı “stratejik özerklik” olarak tanımlar. Düvel-i Muazzama’nın masalarında çizilen sınırlara ve dayatılan normlara karşı geliştirilen bu refleks, İran’ı sadece bir ulus devlet olmaktan çıkarıp bir fikrin, bir direniş ekolünün taşıyıcı kolonu haline getirmiştir. Bu kolonun taşıdığı yük, ne kadar ağır olursa olsun, bölge halklarının gözünde bir onur nişanına dönüşmektedir.

İran coğrafyasının jeostratejik konumu, bu direnişin hem en büyük nimeti hem de en ağır külfetidir. Hint Okyanusu’ndan Akdeniz’e, Orta Asya steplerinden Basra Körfezi’nin sıcak sularına uzanan enerji koridorlarının tam göbeğinde yer almak, sürekli bir kuşatma altında olmayı da beraberinde getirir. Yirminci yüzyıl boyunca İran petrolleri üzerinden yürütülen emperyal hesaplar, İranlı aydınının ve siyasetçisinin zihin dünyasında onarılmaz yaralar açmıştır. 1953 Musaddık Darbesi’nin hafızalardaki yeri, bugün İran dış politikasının neden bu denli şüpheci ve proaktif olduğunu açıklayan en temel tarihsel veridir. Bu darbe, Batılı güçlerin demokrasi söylemleri ile çıkar odaklı müdahale pratikleri arasındaki uçurumu İran milletine acı bir şekilde öğretmiştir. İşte bu yüzden bugün İran, kendi güvenlik çemberini kendi elleriyle örmeyi, başkalarının ipliğiyle dikilmiş güvenlik şemsiyelerinin altına girmeye tercih etmemektedir..

İranlıyım diyen kişi, bu acı dolu ama bir o kadar da gurur verici tarihin mirasçısıdır. Bu miras, sadece geçmişte kalan bir hikaye değil, bugünkü askeri doktrinlerin ve stratejik kararların can damarıdır. Özellikle sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı, İran milletinin sinir uçlarını yeniden şekillendirmiştir. Dünyanın büyük bir kısmının Saddam Hüseyin’in arkasında saf tuttuğu, kimyasal silahların kullanımına göz yumulduğu o karanlık günlerde, İran kendi imkanlarıyla ayakta kalmayı başarmıştır. Bu savaş, İran’a şu dersi vermiştir: “Savunma hattınızı sınırlarınızın ötesinde kurmazsanız, savaşı evlerinizin içinde, çocuklarınızın beşiklerinin başında yapmak zorunda kalırsınız.” Bugün İran’ın direniş coğrafyası olarak tarif ettiği stratejik derinlik arayışının askeri ve felsefi kökleri, tam da bu 1980-1988 yılları arasındaki ateş çemberinde gizlidir.

İleri Savunma Doktrini ve Stratejik Derinliğin İnşası

İran’ın günümüzdeki askeri duruşunu anlamak için, klasik savaş literatürünün ötesine geçen bir kavrayışa ihtiyaç vardır. İran, konvansiyonel anlamda bir süper güç olmasa da, asimetrik harp doktrinleri ve bölgesel nüfuz ağları sayesinde kendisini vazgeçilmez bir bölgesel aktör olarak konumlandırmayı başarmıştır. Bu doktrinin temelinde yatan esas, düşman kuvvetlerin İran anakarasına ulaşmadan önce, binlerce kilometre uzakta, ikincil cephelerde meşgul edilmesi ve yıpratılmasıdır. Batılı stratejistlerin “Vekalet Stratejisi” olarak adlandırdığı bu durum, İran’ın söyleminde “İslami Direniş Ekseni”nin dayanışma hukuku olarak tarif edilir. Bu strateji, İran’a sadece askeri caydırıcılık kazandırmakla kalmaz, aynı zamanda bölgesel denklemlerde masaya otururken eline çok güçlü kozlar verir.

Bu askeri yapılanmanın omurgasını, Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı Kudüs Gücü’nün öncülüğünde şekillenen bir eğitim, lojistik ve istihbarat ağı oluşturmaktadır. Özellikle son yirmi yılda, füze teknolojileri ve insansız hava araçları konusunda kaydedilen ilerlemeler, bu ağın vurucu gücünü katbekat artırmıştır. İran, ambargolar altında geliştirdiği yerli savunma sanayii sayesinde, bu kabiliyetleri müttefik kuvvetlere transfer edebilecek bir bilgi birikimine ulaşmıştır. Bu transfer, sadece silah göndermekten ibaret değildir; aynı zamanda bir savaşma kültürünün, bir askeri disiplinin ve en önemlisi, bağımsız hareket edebilme iradesinin aşılanmasıdır. Bu sayede, coğrafi olarak İran’dan uzakta bulunan direniş odakları, kendi özgün şartlarına uygun taktikler geliştirerek düşmanı şaşırtma kabiliyetine kavuşmaktadır.

İran’ın askeri tarihine bakıldığında, bu doktrinin oluşumunda belirli dönüm noktaları dikkat çekmektedir. 1982 yılında Lübnan’ın İsrail işgali altında inlediği günlerde, İran’ın bölgeye gönderdiği sınırlı sayıdaki askeri danışmanın, zamanla nasıl köklü bir direniş örgütüne dönüştüğü vakası, bu stratejinin en somut başarı hikayelerinden biridir. Benzer şekilde, 2003 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’ı işgal etmesiyle oluşan otorite boşluğu, İran’ın Basra Körfezi’nin kuzeyindeki nüfuzunu tarihte eşi benzeri görülmemiş bir düzeye taşımıştır. Bu genişleme, klasik anlamda bir ilhak veya işgal değildir; bu, ortak mezhepsel bağlar, ekonomik bağımlılık ve güvenlik kaygıları üzerine inşa edilmiş karmaşık bir ittifaklar manzumesidir. Bu manzume, İran’ın ulusal güvenliğini, sınırlarının yüzlerce kilometre uzağında, düşman kuvvetlerle temas hattında korumasına olanak tanımaktadır.

Bu stratejinin en kritik bileşeni ise hiç şüphesiz caydırıcılık kavramıdır. İran, nükleer silaha sahip olmasa da, konvansiyonel füze envanteri ve bölgedeki asimetrik varlığı sayesinde, kendisine yönelik büyük çaplı bir askeri saldırının maliyetini kabul edilemez seviyelere çıkarmayı başarmıştır. Özellikle Basra Körfezi’ndeki deniz trafiğini ve enerji sevkiyatını sekteye uğratma kapasitesi, küresel ekonominin İran’a yönelik askeri maceralara karşı bir tür otomatik fren mekanizması görevi görmektedir. Bu askeri doktrin, yalnızca tankların ve uçakların değil, aynı zamanda sabrın, zamanlamanın ve psikolojik üstünlüğün de savaşın seyrini belirlediği yeni bir dönemin habercisidir. Bu yeni dönemde, teknolojik olarak daha donanımlı ordulara karşı, inançla ve yerel dinamiklerle harmanlanmış asimetrik yöntemlerin ne denli etkili olabileceği, bölgedeki tüm aktörler tarafından acı tecrübelerle öğrenilmiştir.

Direnişin Artçı Sarsıntıları: Sınırdaki Direniş Kaleleri

İran anakarasının ötesinde konuşlanmış olan direniş odakları, Tahran’ın askeri stratejisinin uzuvları olmanın ötesinde, bulundukları coğrafyaların özgün toplumsal dinamiklerini yansıtan yapılardır. Yemen’deki Ensarullah Hareketi, bu durumun en çarpıcı örneklerinden birini teşkil eder. Dünyanın en yoksul coğrafyalarından birinde, Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun on yıla yaklaşan ağır bombardımanına ve deniz ablukasına rağmen direnen Ensarullah, İran’ın savunma sanayiindeki gelişmelerin sahadaki izdüşümüdür. Ancak Ensarullah’ı sadece İran’ın bir uzantısı olarak görmek, Yemen’in karmaşık kabile yapısını ve bölgedeki derin anti-emperyalist damarı görmezden gelmek anlamına gelir. Yemen halkının, kendi iç dinamikleriyle başlattığı siyasi dönüşüm hareketi, dış müdahale sonucu askeri bir direnişe evrilmiş ve bu süreçte Tahran ile olan ilişkiler stratejik bir zorunluluk halini almıştır.

Yemen direnişinin küresel güç dengeleri açısından taşıdığı önem, hiçbir abartıya mahal vermeyecek kadar büyüktür. Babü’l Mendeb Boğazı’nı kontrol eden bu coğrafyadan yükselen direniş, küresel ticaretin can damarlarından birini doğrudan etkileme kapasitesine sahiptir. Ensarullah’ın geliştirdiği balistik füze ve insansız deniz araçları kabiliyeti, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarında Kızıldeniz’deki gemi trafiğini neredeyse felç etmiş ve Batılı devletleri bölgede maliyetli bir askeri yığınak yapmaya zorlamıştır. Bu durum, İran’ın “uzaktan savaş” doktrininin ne kadar etkili bir kaldıraç olduğunu gözler önüne sermektedir. Yemen’deki bu duruş, sadece Suudi Arabistan gibi bölgesel bir rakibi yıpratmakla kalmamakta, aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık donanmalarını, bir kara devletiyle asimetrik bir mücadelenin içine çekerek onların prestijini ve kaynaklarını aşındırmaktadır.

Irak cephesi ise İran açısından stratejik derinliğin en hayati halkasını oluşturur. Saddam Hüseyin sonrası Irak’ta, İran yanlısı siyasi partiler ve onların askeri kanatları olan Haşdi Şabi grupları, devlet mekanizmasının içine nüfuz etmiş durumdadır. Bu yapı, İran’ın Batı sınırlarını tam anlamıyla güvence altına almakla kalmamış, aynı zamanda Suriye iç savaşı sırasında Tahran’dan Akdeniz kıyılarına uzanan kara köprüsünün en önemli halkasını teşkil etmiştir. Irak’taki direniş gruplarının varlığı, Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgedeki askeri üslerine yönelik sürekli bir taciz ve tehdit anlamına gelmektedir. Bu durum, Washington yönetimini İran’a karşı olası bir askeri harekâtın Irak’taki Amerikan personelinin güvenliğini ne denli tehlikeye atacağı konusunda sürekli bir ikilem içinde bırakmaktadır. Bu ikilem, İran’ın caydırıcılık stratejisinin belki de en sessiz ama en işlevsel parçasıdır.

Lübnan Hizbullahı ise bu direniş hiyerarşisi içerisinde özel ve ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Hizbullah, İran’ın bölgedeki en disiplinli, en iyi eğitimli ve en donanımlı müttefiki olarak, yalnızca bir vekil güç değil, aynı zamanda İran’ın askeri doktrininin bir laboratuvarı ve stratejik bir ortağıdır. 2000 yılında İsrail ordusunu Güney Lübnan’dan çekilmeye zorlamak, 2006’daki 33 Gün Savaşı’nda ise Orta Doğu’nun en güçlü ordusuna karşı askeri bir zafer kazanmasa da siyasi ve psikolojik bir üstünlük elde etmek, Hizbullah’ın bölgesel denklemlerdeki ağırlığını tescil etmiştir. Hizbullah’ın elindeki hassas güdümlü füze envanteri, İsrail’in kritik altyapısını ve nüfus merkezlerini tehdit edebilecek kapasitededir. Bu kapasite, İran’a yönelik askeri bir tehdit anında İsrail’in derinlemesine vurulabilmesi için bir sigorta poliçesi işlevi görmekte ve İran’ın nükleer tesislerine yönelik olası bir saldırıyı otomatik olarak topyekûn bir bölgesel savaş riskine dönüştürmektedir.

Kuşatılmışlığın Destanı: Gazze ve Epistemik Direniş

Filistin meselesi ve özelde Gazze Şeridi, İran’ın direniş söyleminin yalnızca askeri değil, aynı zamanda ahlaki ve ideolojik merkez üssüdür. İsrail’in varlığını tanımama ve Siyonizm’i bölgenin istikrarsızlığının temel kaynağı olarak görme politikası, İran dış politikasının değişmez kırmızı çizgisidir. Bu tavır, çoğu zaman İran’ı Arap dünyasının bir kısmıyla ve Batılı güçlerle karşı karşıya getirse de, İslam coğrafyasının sokaklarındaki popüler meşruiyetinin en güçlü dayanaklarından birini oluşturur. Gazze’deki direniş gruplarına sağlanan lojistik, mali ve askeri teknoloji desteği, İran’ın Sünni dünyadaki etki kapasitesinin sınırlarını test eden karmaşık bir stratejik hamledir. Bu hamle, mezhepsel fay hatlarının ötesine geçerek, ortak bir düşman tanımı üzerinden bir dayanışma hukuku yaratmayı başarmıştır.

Gazze’deki direnişin en dikkat çekici yanı, son yıllarda elde ettiği askeri kendine yeterlilik seviyesidir. İran menşeli teknoloji ve bilgi birikiminin Gazze’nin dar atölyelerinde yerli imkanlarla harmanlanması, direnişin askeri kanadını basit bir havan topu milisinden, sofistike bir kısa menzilli roket ordusuna dönüştürmüştür. Yer altı tünelleri ile örülü bu coğrafya, İsrail’in teknolojik üstünlüğüne karşı coğrafi ve beşeri bir meydan okuma olarak varlığını sürdürmektedir. İran’ın desteğiyle geliştirilen yerli roket kapasitesi, çatışma anlarında İsrail’in hava savunma sistemlerini aşırı yüklemekte ve sivil hayatı felç etme kabiliyetine ulaşmaktadır. Bu durum, İsrail’in askeri doktrininde ciddi bir sorgulamaya yol açmakta ve Tel Aviv yönetimini, karşısında sadece bir örgütün değil, kökleri derinlere inen bir fikrin olduğu gerçeğiyle yüzleştirmektedir.

Ancak burada asıl altı çizilmesi gereken husus, direnişin fiziksel cephesinin ötesinde var olan epistemik boyuttur. İran’ın ortaya koyduğu duruş, Batı merkezli oryantalist bilgi üretimine ve medya hegemonyasına karşı alternatif bir anlatı inşasıdır. “Emperyalizme karşı direniş” vurgusu, Batılı akademilerde ve basınında hâkim olan “İran tehdidi” veya “İran nüfuzu” gibi kavramsallaştırmalara doğrudan bir itirazdır. Bu itiraz, bölge halklarının kendi kaderlerini tayin hakkına yapılan vurguyla birleştiğinde, Tahran’ın yürüttüğü mücadeleyi basit bir güç politikasının ötesine, medeniyetler arası bir varoluş mücadelesi boyutuna taşımaktadır. Bu yeni dil, bölge üniversitelerinde, medreselerde ve sokak sloganlarında karşılık bularak, Batı’nın dayattığı “terörizmle mücadele” çerçevesinin dışında, özgürlük ve onur temelli bir söylem evreni yaratmaktadır.

Gazze’nin verdiği mücadele, İran için aynı zamanda bir iç cephe konsolidasyonu işlevi de görmektedir. Ekonomik ambargoların ve iç siyasi gerilimlerin yoğun olduğu dönemlerde, Filistin davasına verilen tavizsiz destek, İran toplumunun farklı kesimlerini bir arada tutan en güçlü harçlardan biridir. Siyasi görüşü ne olursa olsun, sıradan bir İranlı için Kudüs’ün özgürlüğü meselesi, milli gururun ve tarihsel sorumluluğun ayrılmaz bir parçasıdır. Bu bağlamda Gazze’deki direniş, sadece Filistin halkının değil, aynı zamanda İran milletinin onurlu duruşunun da dünyaya ilan edildiği bir platforma dönüşmektedir. Bu platformda yazılan her destan, İran’ın bölgesel yalnızlığını kırmakta ve onu mazlum ulusların gözünde devrimci bir merkez olarak konumlandırmaya devam etmektedir.

Sonuç : Medeniyetin Omurgası

İran platosunda yankılanan “İranlıyım” nidası, çağlar ötesinden gelen bir medeniyet gürültüsünün modern zamanlardaki yankısıdır. Bu nida, bir zamanlar Zerdüşt’ün ateşini taşıyan, Firdevsi’nin mısralarında Farsçayı dirilten, Safevi kılıcıyla Anadolu’dan Horasan’a kadar bir inancın sınırlarını çizen bir milletin ortak hafızasıdır. Bugün Yemen dağlarında uçurulan bir insansız hava aracının motor sesinde, Irak çöllerinde konuşlanmış bir gönüllü birliğin nöbetinde, Lübnan’ın güneyinde kazılan bir tünelin loş ışığında ve Gazze’de bir annenin gözyaşını silen direnişçinin elinde işte bu kadim hafızanın izleri vardır. Bu coğrafyalar, İran milletinin onurlu direniş dersinin sahadaki uygulama sahaları olarak, küresel tahakküm düzenine karşı ayakta kalmanın maliyetini ve gerekliliğini tüm dünyaya haykırmaktadır.

Küresel sistemin dayattığı kurallara boyun eğmemek, bir millet için ağır bedelleri de beraberinde getirir. Ambargolar, ekonomik darboğazlar, uluslararası izolasyon ve sürekli bir askeri tehdit altında yaşamak, İran halkının gündelik hayatının sıradan bir parçası haline gelmiştir. Ancak tam da bu noktada, direnişin anlamı derinleşmektedir. Çünkü bu mücadele, sadece toprak veya kaynak için değil, bir milletin kendi değerleriyle, kendi inancıyla ve kendi bağımsız iradesiyle var olma hakkı içindir. Bu hak uğruna ödenen her bedel, İran milletinin tarih sahnesindeki konumunu daha da sağlamlaştırmakta ve onu benzer baskılarla karşı karşıya kalan diğer uluslar için bir ilham kaynağına dönüştürmektedir. İşte bu yüzden, emperyalizme ve onun bölgedeki tüm uzantılarına karşı verilen bu çok cepheli savaş, yalnızca İran’ın değil, tüm insanlığın özgürlük arayışının bir laboratuvarıdır.

İran’ın bölgesel stratejisini sadece bir güvenlik çemberi olarak okumak eksik ve yanıltıcı olacaktır. Bu strateji, aynı zamanda bir medeniyet tasavvurunun coğrafi izdüşümüdür. Doğu’nun bilgeliği ile Batı’nın tekniğini sentezleyen, modern devlet aklı ile kadim imparatorluk reflekslerini harmanlayan bu yaklaşım, İran’ı Orta Doğu denkleminin vazgeçilmez bir aktörü haline getirmiştir. Yemen’deki bir köy evinde imal edilen bir roket ile Tahran’daki bir üniversitede geliştirilen algoritma arasındaki görünmez bağ, işte bu bütüncül medeniyet perspektifinin bir ürünüdür. Bu perspektif, İran’a sadece askeri alanda değil, kültürel, bilimsel ve ideolojik alanlarda da kendine özgü bir yol çizme cesareti vermektedir. Bu yol, zorlu ve meşakkatli olsa da, sonunda varılacak menzilin onuru, tüm yorgunlukları unutturacak kadar büyüktür.

Ne mutlu o millete ki, tarihin en karanlık dehlizlerinde dahi başını dik tutmasını bilmiş, ne mutlu o coğrafyaya ki, emperyalizmin dayatmalarına karşı direnişin devrimci merkezi olma şerefini taşımıştır. “İranlıyım” demek, bu büyük ve çileli mirasın sahibi olmak, bu onurlu duruşun bir neferi olmaktır. Bu söz, Basra Körfezi’nin sıcak sularından Elburz Dağları’nın karlı zirvelerine, Horasan’ın bozkırlarından Fars’ın gül bahçelerine kadar uzanan bir coğrafyanın ortak kalp atışıdır. Bu kalp atışı, sadece bir milletin hayatta kalma mücadelesini değil, aynı zamanda tüm dünyaya verilmiş sessiz ve derin bir varoluş dersini simgeler. Bu dersin adı, onurlu direniştir ve öğretmeni, kadim İran medeniyetidir.

Kaynakça

Abrahamian, E. (2008). A History of Modern Iran. Cambridge University Press.

Alfoneh, A. (2013). Iran Unveiled: How the Revolutionary Guards Is Transforming Iran from Theocracy into Military Dictatorship. AEI Press.

Bazoobandi, S. (2019). The Political Economy of Iran Under the Qajars: Society, Politics, Economics and Foreign Relations 1796-1926. I.B. Tauris.

Buchta, W. (2000). Who Rules Iran? The Structure of Power in the Islamic Republic. The Washington Institute for Near East Policy.

Crist, D. (2012). The Twilight War: The Secret History of America’s Thirty-Year Conflict with Iran. Penguin Press.

Dabashi, H. (2017). Iran: A People Interrupted. The New Press.

Ehteshami, A. (2017). Iran: Stuck in Transition. Routledge.

Esposito, J. L. (Ed.). (1990). The Iranian Revolution: Its Global Impact. Florida International University Press.

Hunter, S. T. (2010). Iran’s Foreign Policy in the Post-Soviet Era: Resisting the New International Order. Praeger.

Karsh, E. (2002). The Iran-Iraq War 1980-1988. Osprey Publishing.

Keddie, N. R. (2006). Modern Iran: Roots and Results of Revolution. Yale University Press.

Ostovar, A. (2016). Vanguard of the Imam: Religion, Politics, and Iran’s Revolutionary Guards. Oxford University Press.

Pollack, K. M. (2004). The Persian Puzzle: The Conflict Between Iran and America. Random House.

Rahnema, A. (2011). Superstition as Ideology in Iranian Politics: From Majlesi to Ahmadinejad. Cambridge University Press.

Takeyh, R. (2009). Guardians of the Revolution: Iran and the World in the Age of the Ayatollahs. Oxford University Press.

Ward, S. R. (2009). Immortal: A Military History of Iran and Its Armed Forces. Georgetown University Press.

Zabih, S. (1988). The Iranian Military in Revolution and War. Routledge.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar