Nadir Şah, tahta çıkışını bildirmek ve barış görüşmeleri yapmak üzere olağanüstü yetkilerle Abdulbaki Han’ı İstanbul’a gönderir. Ayrıca elçilik heyeti ile birlikte, İran Mollalarının başkanı Seyid Abdulkasım, Nadir Şah’ın imamı Horasan Müderrislerinden Ali Ekber Molla, birinci dereceden yetkili olarak eyalet kadıları
başkanı (Sedr-i Memalik), ikinci dereceden yetkili fıkıhçılar başkanından (Reis’ül Ulema) oluşan bir yüksek ve yetkili heyeti de “Dört Sünnî mezhep arasına Caferî mezhebinin de resmen katılması” meselesini görüşmek üzere İstanbul’a gönderir.
Heyet Temmuz 1736 başlarında İstanbul’a varır. Bâb-ı Âli barış anlaşması görüşmelerini yürütmek üzere olağanüstü yetkili murahhas Reisefendi İsmail, Divan-ı Hümayun Mühürdarı Mustafa Efendi, Vergiler Dairesi Reisi Ragıp Mehmed Efendi ile din ve mezhep işlerini görüşmek üzere Anadolu Kadıaskeri Leyli Ahmet Efendi, eski Kadıasker Mesihîzâde Abdullah Efendi, Fetva Vesikaları Dairesi Müfettişi ve eski Mekke Kadısı Abdullah Efendi ve Eski İstanbul Kadısı Ahmet Efendi’yi görevlendirir.
Sekiz defa bir araya gelen heyetler bütün konularda anlaştıkları halde Bâb-ı Âli heyetinin Caferî mezhebinin beşinci mezhep olarak tanınmasındaki katı tutumu sebebiyle anlaşma sağlanamaz. İran heyeti Bâb-ı Âli’den şahın elçisine eşit ve vezir seviyesinde bir elçinin tayin edilmesini ve İran âlimlerinin seviyesinde iki şeriat adamı görevlendirilmesini ister. Bunun üzerine Üç Tuğlu
Mustafa Paşa elçi olarak, iki eski fetva emanetçisinden Abdullah Efendi Anadolu Kadıaskeri ve Halil Efendi Edirne Müftüsü payesi ile görevlendirilirler. Barış görüşmesi tamamlanır. Nadir Şah’ın şahlığı tanınır, İranlılar Osmanlılar gibi Sünnî kabul edilir. “Buna göre ilk dört halife ve Hz. Peygamber’in on silah arkadaşından izzet ve şerefle söz edilecektir. Hz. Peygamber’in ailesinden saygı ile bahsedilecek… Ayrıca sınırlar IV. Murat dönemi antlaşmasındaki şekliyle kabul edilir. İran hac kervanlarının güvenle hacca gitmelerini Osmanlı Devleti üstlenir. Esirlerin serbest bırakılması taahhüt edilir (Hammer 1992: VII/440 vd.).
Ne yazık ki, Caferî mezhebi beşinci mezhep olarak kabul edilmez. Ancak kendi mezhepleridir, bize zararı yoktur diye muvafakat edilir. Fakat Kâbe’de rükûn tahsisi kabul edilmeyip bu hususta İran âlimleriyle görüşmek üzere iki Osmanlı âliminin İran’a gönderilmesi uygun görülür (Uzunçarşılı 1978: IV-I/232; Danişmend 1955: IV/31). Sultan I. Mahmut, Nadir Şah’ı İran şahı olarak tanıdığını bildirmek ve bu meseleyi görüşmek için Büyükelçi Mustafa Paşa’nın başkanlığında, Rumeli payesiyle Trabzon valisi Mehmet Paşa’yı ve İstanbullu Ermeni Arutin’i gönderir. Bu elçilik heyeti ile gönderdiği name-i hümayunda, “İran hacıları, şehbenderler ve esirler meselesinin tamamıyla hallolunup, Caferî mezhebinin kabulü ile Kâbe’de bir rükûn tahsisi meselesinin şer’an ve siyaseten mahzurları beyan olunup bu mesele hakkında sadrazam ve şeyhülislam tarafından gönderilen mektuplardan keyfiyetin izah edildiği beyan olunmuştur.” (Uzunçarşılı 1978: IV-I/234).
Son Türk cihangiri Nadir Şah, ünlü Fransız tarihçisi Jean Paul Roux’nun ifadesiyle, gençliği maceralarla dolu çılgın biridir. Türk dünyasına tarihinin son destanlarından birini yaşatan dahi çılgınlardan biridir (Roux 2007: 416). Nadir Şah’ın, Kafkaslar ve Orta Doğu konusunda da Osmanlı Devleti’ne çok önemli teklifleri olmuştur. Nadir Şah, Azerbaycan ile Irak’tan, birincisinin Osmanlı Devleti’ne, ikincisinin de kendilerine bırakılmasını istemiştir. Bununla iki Müslüman devlet arasında kan dökülmesi önlenmiş olacaktır (Minorsky 1964: IX/28).
Ne yazık ki Nadir Şah’ın bu gayretleri sonuçsuz kalmıştır. Rus Çarı Pyotr Velikiy Alekyeseviç’in (1672-1725) “Rusya’nın nüfuzunu Asya’da yaymak için Sünnî-Şiî ihtilafları en iyi vasıtadır… Hem Türkiye’nin hem de İran’ın din adamlarını elde etmek ve onlar vasıtasıyla Sünnî-Şiî ihtilaflarını kızıştırmak lâzımdır…” sözlerini emir telâkki eden, gerçek bilginin cahili bazı “Kur’an İslâm’ından uzak, işbirlikçi, hatta sözde mühtedî Sünnî ulema” ile “Kur’an İslâm’ından uzak işbirlikçi, sözde mühtedî Şîa müçtehitleri” bu büyük düşüncelerin gerçekleşmesine fırsat vermemişlerdir (Kafkasyalı 2007: 90).
Şiî-Sünnî ihtilafını ortadan kaldırarak Anadolu ve İran birliğini, dolayısıyla Türk birliğini kurmaya çalışan Nadir Şah’ın 21 Haziran 1747 günü Kaçar ve Afşar reisleri tarafından bir saray darbesi sonucu öldürülmesi ile imparatorluğu bir karışıktlık ve anarşi içine düşmüştür. Nadir Şah’la başa çıkamayan Ruslar onun öldürülmesi ile rahat bir nefes alırlar. Nadir Şah Devleti’nin bütün Azerbaycan üzerindeki hâkimiyeti sona erer. Yerel güçler hanlıklara bölünür. Birbirlerine düşen Türk hanlıkları Rus yayılmacılığını önlemeye zaman ayıramazlar. Bunu fırsat bilen Rus İmparatoriçesi Katerina, Hazar Denizi’ndeki İran Türk donanmasını ortadan kaldırır ve yeni savaş gemileri ile Rus donanmasını güçlendirir (Ahmet Cevdet Paşa 2008: 172). Kafkasya ve İran Türklüğü Guba, Derbend, Şamahı, Bakü, Karabağ, Gence, Kazak, Revan, Nahçıvan, Seki, Karadağ, Erdebil, Tebriz, Urmiye, Marağa, Şemşeddin, Maku gibi onlarca hanlığa bölünür. (Swietochowski 1988: 20). Nadir Şah’ın yeğenleri Ali Kuluhan ile İbrahim Han, şah olmak için birbirlerinin gözlerini çıkarırken, torunu Şahruh Mirza, Horasan taraflarında şahlığını ilân edip Meşhed’i başkent yapar. Nüfuzlu ümeradan pek çok kimse de şahlık hevesine düşer: Salih Han Şiraz tarafında, Afgan asıllı Azad Han Rumiye merkezli Azerbaycan’da, III. İsmail
Şah İsfahan’da, Zendlerden Kerim Han Orta İran’da, Afganlı Ahmed Han Kandehar’da, Bahtiyarî Reisi Ali Merdan Luristan’da ve Kaçar Türkmen Beyi Mehmet Hasan Han Esterabad’da hâkimiyetlerini ilân ederler (Uzunçarşılı 1978: IVI/ 313, 455).
Bu kargaşa döneminde Bağdat ve Erzurum valileri İstanbul’a mektup göndererek, bir serasker tayin edilecek olursa İran’ın süratle ele geçirileceğini yazarlar. Ancak Sultan Mahmut, Nadir Şah ile akdettiği anlaşmaya sadık kalır (Uzunçarşılı 1978: IV-I/311). Hatta Tebriz valisi Rıza Han, Osmanlı Hükümetine müracaat ederek, Azerbaycan’da müstakil bir saltanat tesisi için, bir şehzade ister, ancak İstanbul bu fırsattan istifade etmez. Neticede Azerbaycan işlerine Ruslar karışmağa başlar. Yarım asır birbiriyle çatışan Azerbaycan hanlıkları birer birer Rus hâkimiyetine girmek mecburiyetinde kalır (Togan 1979: II/115).
Prof. Dr. Ali. Kafkasyalı ”İRAN TÜRKLERİ” Kitabından alınmıştır




Bir yanıt yazın