Blog

  • VARAN 82 TARİHİ YAVUZ ÇIKARMA PLAJI’NDA SON DURUM

    VARAN 82 TARİHİ YAVUZ ÇIKARMA PLAJI’NDA SON DURUM

    – ÜNAL ÜSTEL DESTEKLİ AÇGÖZLÜ ALTINBAŞ’IN İŞGALİ, İKTİDARIN VE TÜM YETKİLİLERİN GÖZÜ ÖNÜNDE SÜRÜYOR. YASAL KİRA SÖZLEŞMESİ OLMADIĞI İÇİN ALTINBAŞ’IN İŞLETME İZNİNİ İPTAL EDEREK RESTORAN İLE BÜFESİNİ KAPATAN LAÇ BELEDİYESİ’NDEN İNTİKAM ALINDI

    – KUMSALI ÜCRETSİZ HALK PLAJI YAPMAK VE KARŞIDAKİ MİLLİ PARKA YER ALTI GEÇİDİ İLE BAĞLAMAK İSTEYEN LAÇ BELEDİYESİ, ” MÜZE YAPILACAK” GEREKÇESİYLE PLAJDAN ÇIKARILDI AMA ASIL SORUN OLAN İŞGALCİ ALTINBAŞ’A DOKUNULMADI

    GENÇLERE DENİZİ SEVDİREN KUMSALDAKİ YELKEN KULÜBÜ DE PLAJDAN ÇIKARILDI, ANCAK HALKI HARACA KESEN VE AÇIK HAVA MÜZESİ PROJESİNİ ENGELLEYEN İŞGALCİ ALTINBAŞ’A DOKUNULMADI

    – YAZ BAŞI HERKESTEN 200 TL GİRİŞ PARASI ALAN İŞGALCİ ALTINBAŞ, HÜKÜMET GÖZ YUMUNCA GİRİŞ ÜCRETİNİ ÖNCE 250 TL’YE, ŞİMDİ DE 300 TL’YE ÇIKARDI.

    – KİRA SÖZLEŞMESİ OLMAYAN, 2 YILDIR TEK KURUŞ KİRA ÖDEMEYEN İŞGALCİ ALTINBAŞ, ÇÖKTÜĞÜ VAKIF MALINDAN YAKLAŞIK OLARAK GÜNDE 300-350 BİN TL VURGUN VURUYOR, AYLIK 10 MİLYON TL’Yİ CEBE ATIYOR. MAKBUZ VERMİYOR, VERGİ YASASINI ÇİĞNİYOR. ÜNAL ÜSTEL, MALİYE BAKANI VE ESNAFI RESEN VERGİYLE YOLAN VERGİ DAİRESİ MÜDÜRÜ İSE BU REZİLLİĞİ SEYREDİYOR..

    – İŞTE ” YAPTIKLARIMIZ YAPACAKLARIMIZIN KANITIDIR, 40 YILDA YAPILMAYANLARI YAPTIK” DİYEN ÜNAL ÜSTEL’İN YAPTIĞI BUDUR!. ALTINBAŞ’IN ŞEKERLEMELERİNİ YUT, VAKIF MÜLKÜNÜ AÇGÖZLÜ İŞGALCİ ALTINBAŞ’A PEŞKEŞ ÇEK, TARİHİ PLAJIN AÇIK HAVA MÜZESİ OLMASINI ENGELLE, SONRA DA SAHTE MİLLİYETÇİ AÇIKLAMALAR YAPARAK OY BEKLE!

    – HER NE PAHASINA OLURSA OLSUN PLAJI ELİNDE TUTMAK İSTEYEN ALTINBAŞ’IN ASKERİ YETKİLİLERE,
    ” MÜZEYİ YAPTIKTAN SONRA PLAJIN İŞLETMESİNİ YENİDEN BANA VERECEĞİNİZE DAİR SÖZ VERİRSENİZ, PLAJDAN ÇIKARIM VE MÜZE İNŞA MASRAFINI DA KARŞILARIM, AKSİ HALDE ÇIKMAM, TAHLİYE DAVASI AÇIN” ŞEKLİNDE ŞANTAJ İÇEREN AHLAKSIZ BİR TEKLİFTE BULUNDUĞU İDDİA EDİLDİ. İŞGALCİ ALTINBAŞ’IN, ÇEVRESİNE, ” KONUYU CUMHURBAŞKAN YARDIMCISI CEVDET YILMAZ’A DA AKTARDIM, BANA YARDIMCI OLACAK, GEREKEN TALİMATLARI VERECEK” ŞEKLİNDE KONUŞTUĞU İLERİ SÜRÜLÜYOR.

    SABAHATTİN İSMAİL

    1974 Barış Harekatı’nın birinci aşamasında, Kızılbaş, Yenişehir, Küçük Kaymaklı taaruzuna katıldım.
    Ağustos 1974’ün ilk haftasında biz seferi personeli terhis ettiler.
    Göçmenköy Spor Kulübü’nde, savaştan yeni çıkan bir gurup genç otururken, bir polis landroveri geldi.
    İçinden çıkan polisler bize yanaştı, ” gençler çıkarma plajında gemileri boşaltacak gönüllüler arıyoruz, gelir misiniz? ” diye sordular
    Hiç tereddüt etmedik. 5 genç Landrovere atladık..
    Eski Lefkoşa -Girne yolu güzergahını izleyerek, Dar Boğazı geçtik, Girne’ye girdik.
    Girne’nin alınmasından sonra 10-12 gün geçmişti. Kent henüz ev ev temizlenmediği için çok sıkı güvenlik önlemleri vardı.
    Yoğun çatışmaların olduğu Karaoğlanoğlu yolu üzerinde yanmış zırhlılar, tanklar, cipler vardı.
    Büyük bir merak ve heyecanla sağa sola bakarken, o zamanki adıyla PLADİNİ PLAJI’na geldik. 2 çıkarma gemisi kumsala kapak atmıştı.
    Biri makarna, un, baklagil, pirinç, bulgur vb..gıda çuvalları ile, diğeri ise cephane ile doluydu.
    Cephane sandıkları ile dolu olan gemiyi, üstü çıplak askerler boşaltıyordu.
    Bize de gıda çuvalları ile dolu gemiyi boşaltma görevi verildi.
    Ağustos sıcağı 40 derece civarındaydı.
    Biz de üstümüzü çıkardık, koca koca çuvalları sırtlayarak sahilde bekleyen askeri kamyonlara yüklemeye başladık.
    Sabahtan akşama 3 gün gelen gemileri boşalttık.
    Bir astsubay geceleri bizi askeri ciple Girne’de şimdiki İş Bankası’nın karşısında bulunan harup dolu çuvalların depolandığı Harnıp Ambarlarına götürürdü.
    Orada verilen konserveleri yer, yere attığımız çuvallar üzerinde uyurduk. Kocaman fareler etrafta koşuştururdu. Sabahları yine ciple alınır ve plaja, çıkarma gemilerini boşaltmaya götürülürdük…

    MANEVİ BAĞ
    İkinci gün, boşalttığımız gemi, şu an Özgürlük anıtı bulunan tepeye yakındı. Tepenin dibindeki kumsalda, yeni oluşturulan, bir toprak-kum yığını vardı. Altında bir el gördük, deniz kumu sıyırınca görünür olmuştu.
    Panikle başımızda duran onbaşıya gösterdik. ” abi orada ilk şehitler toplu gömüldü” dedi.
    Bir anda sarsıldık. İçimiz yandı, ağladık, yıkıldık…
    O şehitler daha sonra oradan çıkarıldılar ve bölgeden toplanan diğer şehitlerle birlikte bugün Karaoğlanoğlu şehitliğinde toplu olarak defnedildiler….
    İşte benim, sonradan şehit tank üsteğmen Yavuz Sokollu’nun adının verildiği tarihi plajla manevi bağım budur.
    Bu manevi bağın, biz mukavemetçiler için ne anlama geldiğini, adaya yıllar sonra Türkiye’nin güney doğusundan sırtındaki ceketiyle gelip endek göndekle bugün inanılmaz bir servete sahip olan ama hala açgözlülüğü terk etmeyerek şehit kanı ile sulanan plajın açık hava müzesi olmasını engelleyen ALTINBAŞ anlamaz…
    Bu manevi bağın bizim için ne anlama geldiğini şekerlemeden başka birşey düşünmeyen bir başka doyumsuz ve aç gözlü sahte milliyetçi Ünal Üstel de anlamaz…
    Türk askerinin adaya ayak bastığı plaja, görevle, ilk giren Kıbrıs Türklerinden biri olarak, bu plajın Çanakkale benzeri bir AÇIK HAVA MÜZESİ olması ve şehit isminin plajda korunması için 30 yıldır bıkmadan usanmadan mücadele ediyorsam, bir nedeni de bu yaşadıklarımdır, o gün o plajda, şehit askerlerimizin gömüldüğü o toplu mezarı görmemdir

    SON DURUM

    Yavuz Çıkarma Plajı’nın son durumunu yukarıdaki spotlarda anlattım.
    Aç gözlü doyumsuz işgalci Altınbaş, hala plajdan çıkmadı, çıkarılmadı.
    Kira sözleşmesi olmadığı, 2 yıldır kira ödemediği ve yüz binlerce sterlin kira borcu biriktiği halde plajı işgaline göz yumuluyor.
    Çünkü arkasında, şekerlemeyle beslediği Ünal Üstel var. Sırtını ona dayadı…
    2 yıl önce Üstel ve Arıklı’yı çok sıkıştırınca ” karar aldık, Altınbaş’ı birkaç hafta içinde çıkaracağız, KTBK Komutanlığı orada, kısa sürede müze yapacak” demişlerdi.
    2 yıl geçti, hala çıkaracaklar!
    Bunların verdiği sözlerin değeri işte bu kadardır!
    Ünal Üstel, eğer Vakıflar’ın tahliye davası açmasına izin verseydi çoktan çıkmış olacaktı…
    İzin vermedi.
    Eğer Plajı 2 yıl önceden askeri bölge ilan eden kararı alsaydı, asker onu bir günde çıkarırdı.
    O kararı da almadı.
    Ve Altınbaş, kendisine ait olmayan, kira sözleşmesi de bulunmayan, halkın malı olan plajdan ayda 10 milyon TL para vuruyor…
    Şehit kanıyla sulanan tarihi plaj, sanki babasının malı, resmen Vakıf malına çöktü!
    Herkes de seyrediyor!!!
    Önceki gün oraya gittim.
    Kapıda bir kişi masa koymuş, her girenden 300 TL alıyor, ama makbuz vermiyordu.
    Benden de istedi.
    Vermedim.
    ” Burada işgalcisiniz, hangi hakla para istiyorsunuz, kira sözleşmenizi göster” dedim.
    Adam afalladı.
    Bir diğeri yanıma geldi restoran menüsü verdi.
    ” Yiyeceğiniz yemeği ve içeceği sipariş verin moto kurye ile getirelim. Burada belediye restoranı kapadı” dedi
    Çok sinirlendim.
    Bereket Altınbaş oralarda yoktu, yoksa öfkeyle boğazına sarılırdım.
    Oradakilere epey söylendim, aşağıdaki fotoğrafları çekip ayrıldım.

    KAÇAK İSKELE

    Sahilde,Erhan Arıklı’ya bağlı Limanlar Dairesi’nin 5 YIL boyunca göz yumduğu bir KAÇAK İSKELE var.
    Geçen yıl 6 ay için izin çıkardılar, süre Aralık 2025 sonu bitti.
    Ne ki ARIKLI GMZ YUMDUĞU İÇİN İSKELE YIKILMADI. İZİNSİZ OLARAK hala işletiliyor.
    İZİNSİZ İSKELEYE ÇIKAN, İŞGAL EDİLEN PLAJA giren herkes Altınbaş’a haraç ödüyor.
    Altınbaş çöktüğü Vakıf Malından büyük vurgun vuruyor…
    Bu soyguna ve işgale göz yumanları da ŞEKERLEMELERLE TATLIYA BAĞLIYOR.
    *
    Artık söz KTBK Komutanlığı’nda.
    Bu rezilliğe, bu işgale son vermek ve açgözlü işgalci Altınbaş’ı, şehit kanıyla sulanan tarihi plajdan çıkarıp AÇIK HAVA PROJESİ’ni bir an önce hayata geçirmek, KTBK Komutanlığı’nın görevi.
    Karar verirlerse, bu açgözlü, doyumsuz işgalciyi 1 saatte oradan çıkarırlar…
    Bu olmaz da işgal sürerse bilmediğimiz, onları da aşan bir nedeni var demektir. Göreceğiz…
    Vatansever bir GAZİ MUKAVEMETÇİ olarak bu konuyu takip etmeye devam edeceğim..

    SABAHATTİN İSMAİL – KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ / TURKİSHFORUM – ABDULLAH TÜRER YENER

  • KIBRIS, GİRİT OLMASIN!

    KIBRIS, GİRİT OLMASIN!

    Sabahattin İsmail

    1.5 asırdır Kıbrıs Türklerinin en büyük korkusu, Kıbrıs’ın da, Girit gibi Yunanistan’ın eline geçmesidir.
    1900’lerin başından itibaren KIBRIS GİRİT OLMASIN başlıklı yazılan yazılar Kıbrıs Türk basınında yayınlanmaya başladı. Ben de çok yazdım.
    Girit’te, o zamanki Avrupa Devletler Konseyi (üyeleri Rusya, Prusya, Almanya ve İtalya) Türklerin can güvenliğinin garantörü olmuştu. Türk halkının burnu kanamayacaktı, Girit Osmanlı toprağı olarak kalacaktı. Osmanlı, bu AVRUPA garantisine güvenerek 1897’de Dömeke Meydan Savaşı’nda Yunan ordusunu yenerek vardığı Atina kapısından geri çekildi. Ne ki savaşlarda Osmanlı’nın yara almasını fırsat bilen Girit Rumları, 1908’de ENOSİS ( İLHAK) ilan ederek Yunanistan’a bağlandığını duyurdu. Saldırılar nedeniyle on bine düşen Türk nüfusunun sekiz binini bir gecede katlettiler. Garantör Avrupa Devletler Konseyi ise seyrettiler. Güvendiği Avrupa Devletleri Osmanlı’yı sırtından hançerledi. Sonuçta Osmanlı, 1911-1912 Balkan Savaşı’nı kaybedince, 1913’de imzalanan Londra Anlaşması ile Girit’in Yunanistan’a ilhakını kabul etti.
    Girit’in kaybedilmesi, Kıbrıs Türklerinde GİRİT TRAVMASI yarattı.
    Aynı günlerde Kıbrıs’ta da aynı ENOSİS sloganı ile Türklere saldırılar başladı. Türkler 1911’de Lefkoşa, Lefke ve Peristerona’da yaptığı 3 mitingle saldırıları protesto etti, ENOSİSİ reddeden kararlar aldı. Temel slogan KIBRIS GİRİT OLMASIN idi.
    115 yıl geçti, “KIBRIS GİRİT OLMASIN!” mücadelesi hala sürüyor.
    KIBRIS’ın yeni bir GİRİT OLMAMASININ güvencesi NATO, AB, ABD değil, Anavatan Türkiye’dir. Türk ordusunun adadaki varlığıdır.Türkiye’nin garantörlüğüdür.
    O nedenle şimdi BM, AB, ABD tarafından gündeme getirilen ” Kıbrıs NATO’ya girsin, Türklerin garantörü NATO olsun, Türk askeri çekilsin, Türkiye’nin garantörlüğü bitsin ” şeklindeki BM, AB, NATO, Yunanistan, ABD, İngiliz önerileri kabul edilemez !
    Türkiye’nin tek yanlı müdahale hakkını içeren ETKİN ve FİİLİ GARANTÖRLÜĞÜNDEN TAVİZ VERİLEMEZ.
    NATO toplantısı ve Erdoğan- Trump görüşmesi öncesinde söylemiş olayım!
    Tarih, ders almak içindir. Ders almayanlar yeniden yaşar!

    SABAHATTİN İSMAİL -KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ / TURKİSHFORUM – ABDULLAH TÜRER YENER

  • ABD SAĞLIK SİSTEMİNİ YAKLAŞIK 4 MİLYAR DOLAR DOLANDIRAN IRAKLI İBRAHİM KHALDOON (HALDUN) HİLMİ KONUSUNDA AKLIMDA DELİ SORULAR

    ABD SAĞLIK SİSTEMİNİ YAKLAŞIK 4 MİLYAR DOLAR DOLANDIRAN IRAKLI İBRAHİM KHALDOON (HALDUN) HİLMİ KONUSUNDA AKLIMDA DELİ SORULAR

    BAŞBAKAN ÜSTEL, İÇİŞLERİ BAKANI OĞUZ VE POLİSİMİZDEN YANIT BEKLİYORUM

    SABAHATTİN İSMAİL
    Gazetecilik yapılan resmi açıklamalarla yetinmemek, kuşku duymak, perde gerisini sorgulamak, gizlenen detayı araştırmaktır…
    Ne yazık ki bugün KKTC’de bu niteliklere sahip gazeteciler çok çok az.
    Ben, analitik düşündüğüm için, az sayıda bu tür gazetecilerden oldum.
    Analitik düşünce, bir konuyu veya problemi, sunulduğu gibi kabul etmek yerine mantık, kanıt ve sistematik inceleme ile değerlendirmektir.
    Analitik düşünenler her olayın neden-sonuç ilişkilerini inceler ve eldeki belgelere göre sonuca ulaşmaya çalışır.

    İBRAHİM HALDUN HİLMİ OLAYI

    Nitekim, ABD’nin sağlık sistemini 3,76 Milyar Dolar dolandıran İbrahim Khaldoon ( Haldun) Hilmi’nin KKTC’de yakalanması konusundaki resmi açıklamaları da, herkes gibi okuyup geçemedim, kafamda yanıtlanması gereken bir yığın soru oluştu, düşündüm ve araştırdım…
    İbrahim Hilmi, Florida merkezli sağlık şirketleriyle işbirliği içinde 2 suç ortağı ile birlikte, sağlık hizmetleri dolandırıcılığı, elektronik dolandırıcılık, kara para aklama ve suç örgütü faaliyetleri yapmakla suçlanıyor.
    İddialara göre ABD Medicare ( sağlık) sistemine, hiç teslim edilmeyen ya da ihtiyaç duyulmayan tıbbi malzemeler için milyarlarca dolarlık sahte fatura düzenledi.
    Gerçek kişilerin sağlık sistemi numaraları çalındı, o numaralarla, hayali hastalara, hayali tıbbi cihazlar/ilaçlar yazıldı, hayali faturalarla sistemden 3.76 milyar dolar çekildi ve bu para anında Hongkong’daki hesaplara aktarılarak izi kaybettirildi…
    Nasıl, hayali hastalar ve hayali faturalarla vurgun sistemi hiç yabancı gelmedi değil mi?

    DELİ SORULAR

    Şimdi kafamdaki deli soruları sıralayım belki Başbakan, İçişleri Bakanı veya Polisimiz hassasiyet gösterip yanıtlar:
    1- Adı geçen dolandırıcı ile ilgili haberler önce 23 Haziran 2026’da Türk basınında çıktı. Tüm haber kanalları ve gazeteler, dolandırıcı İbrahim Hilmi’nin Türkiye’de yakalandığını ve ABD’den gelen Federal Soruşturma Bürosu (FBI) yetkililerine teslim edildiğini duyurdu. ( Bakınız ekteki haber fotoğrafları)
    Nitekim FBI Direktörü Kash Patel de, Hilmi’nin Mayıs 2025’ten bu yana firari olduğunu belirterek, operasyonun ABD Başkan Yardımcısı JD Vance liderliğindeki Beyaz Saray Görev Gücü, FBI Miami, ABD Adalet Bakanlığı ve Türkiye’deki yetkililerin ortak çalışmasıyla gerçekleştirildiğini duyurdu. Türk polisine ve konuyu yakından takip edip sonuçlandıran ABD Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’a teşekkür etti.
    Oysa İbrahim Hilmi’nin Türkiye’de tutuklandığı doğru değil, adam 2025’den beri KKTC’de yaşıyor ve KKTC polisi tarafından tutuklandı.
    Gerçek durum bu iken niye basına doğru olmayan bilgi verildi?
    Bu sorunun yanıtı verilmeli…

    2- Nitekim, KKTC polisi ve İçişleri Bakanı Dursun Oğuz, İbrahim Hilmi’nin Türkiye’de tutuklandığı şeklindeki haberlere içerlemiş olacak ki, bu haberlerden 2 gün sonra basına açıklama yapma gereği duyarak, İbrahim Hilmi’nin KKTC’de tutuklandığını ve Türkiye üzerinden ABD’ye teslim edildiğini duyurdular.
    25 Haziran’da KKTC basınında çıkan haberlerde dolandırıcı Irak asıllı ABD vatandaşı İbrahim Hilmi’nin, aslında 1 YILDIR KKTC’DE ÇATALKÖY’DE YAŞADIĞI VE KKTC’DE TUTUKLANDIĞI duyuruldu
    KKTC basın haberlerine göre KKTC Bakanlar Kurulu, 16 Haziran 2026 tarihli kararıyla onu önce “yasaklı göçmen” ilan etti ve ardından polisimiz tarafından KKTC’den çıkararak Türkiye üzerinden ABD’ye gönderildi.
    Konu ile ilgili olarak MYK Haber’e konuşan İçişleri Bakanı Dursun Oğuz da, “KKTC’nin Türkiye ve Interpol başta olmak üzere uluslararası güvenlik kurumlarıyla iş birliğine açık olduğunu” duyurdu

    ASIL ÖNEMLİ SORULAR

    Şimdi, Başbakan Ünal Üstel’in, İçişleri Bakanı Dursun Oğuz’un ve Polisimizin yanıtlaması dileğiyle asıl önemli sorulara geleyim:
    – ABD’yi yaklaşık 4 milyar dolar dolandıran İbrahim Hilmi, İNTERPOL KIRMIZI BÜLTENİ ile arandığına ve Türkiye ile Güneyden yasal limanlardan gelemeyeceğine göre, KKTC’ye hangi yoldan girmiştir?
    POLİSİMİZ BUNU SORGULAMIŞ MIDIR?
    ACABA BU KAÇAK GİRİŞ YOLU, SIKI DENETLENMEYEN 2 YAT LİMANI OLABİLİR Mİ?
    YOK EĞER TÜRKİYE VEYA RUM YÖNETİMİ ÜZERİNDEN YASAL GİRİŞ YAPMIŞSA, KKTC GİRİŞ KAPILARINDA İNTERPOL KIRMIZI BÜLTEN TUTUKLAMA EMRİ YOK MUYDU?
    Yoksa İbrahim Hilmi, ABD’de hakkında tutuklama emri çıkarılmadan ve interpol aleyhine kırmızı bülten yayınlamadan, yasal olarak mı KKTC’ye girmiştir?
    Eğer böyleyse “KKTC’nin uluslararası suçluların saklanma merkezi olduğu” yönündeki iddialar taa Amerika suç merkezlerine kadar ulaşmış demektir ve kahrolmamak olası değildir…
    Bir başka soru ise şu:
    – Dolandırıcı İbrahim Hilmi, 1 yıl Çatalköy’de HANGİ STATÜ İLE YAŞAMIŞTIR?
    TURİST OLARAK MI, KAÇAK OLARAK MI, ÇALIŞMA İZNİYLE Mİ, OTURMA İZNİYLE Mİ?
    KKTC ‘ye TURİST OLARAK YASAL GİRİŞ YAPMIŞSA, EN ÇOK 1-2 HAFTALIK VİZE ALABİLİRDİ.
    ONA 1 YILLIK MI VİZE VERİLDİ?
    OTURMA İZNİ ALDIYSA, HANGİ GEREKÇE İLE ALDI? KONUT MU SATIN ALDI? ALMIŞSA KİMDEN, KAÇA ALDI?
    ÇALIŞMA İZNİYLE GİRMİŞSE, ÖN İZNİ KİM TALEP ETMİŞTİR, NEREDE ÇALIŞIR GÖSTERİLMİŞTİR?
    EĞER OTURMA VEYA ÇALIŞMA İZNİ İLE KKTC’DE İSE, BU, YAKLAŞIK 4 MİLYAR DOLAR KARA PARASININ BURADA BİRİLERİ İLE BİRLİKTE, BİR YERLERDE AKLANDIĞI ANLAMINA GELİYOR.
    POLİS BUNU SORUŞTURDU MU?
    BURADA NE GİBİ HARCAMALAR YAPTI, BANKA HESABI AÇTI MI, ŞİRKET KURDU MU, MÜLK VE ARAÇ ALDI MI?
    İÇİMDEN BİR SES, BURADA BİRİLERİNİN BUNA KORUMA VE BARINMA SAĞLAYARAK 3.76 MİLYAR DOLARLIK KARA PARASINA ÇÖKTÜĞÜNÜ VE SONRA YASAKLI KİŞİ İLAN EDİLMESİNİ SAĞLADIĞINI, SONRA SINIR DIŞI EDİLEREK ABD’YE TESLİM EDİLMESİNİ PLANLADIĞINI SÖYLÜYOR…BELKİ HAYAL GÖRÜYORUM, AMA ANALİTİK DÜŞÜNEN BEYNİM BUNUN OLASILIK OLDUĞUNU SÖYLÜYOR.
    ( Avustralyalı suç örgütü lideri Mark Douglas Buddle’ın 2022’deki sınırdışı olayında da İngilizleri hayali konut satışıyla dolandıran suç örgütü lideri Garry Rob’un sınır dışı edilmesi olayında da böyle olmuştu)
    YOK EĞER KKTC’YE KAÇAK GİRMİŞSE, 1 YIL BOYUNCA NASIL TESBİT EDİLMEDİ, NASIL YAKALANMADI, ONA KİMLER YARDIMCI OLDU, ONU ÇATALKÖY’DE KİMLER, NE KARŞILIĞINDA İSKAN ETTİ?
    İddialara göre, Çatalköy’de bir otelde kalıyordu ve sık sık kumar oynuyordu.
    Eğer bu iddia doğru ise, polisimiz, kaçakları otel rezervasyonları ve kumarhane giriş sistemleri üzerinden tespit etmiyor mu? Bildiğim kadarıyla RESMİ KİMLİK KARTI/ PASAPORT İBRAZ EDİP KAYIT YAPTIRMADAN otellerde kalınmıyor, kumarhanelere girilemiyor.
    Polis bu kayıtları hiç denetleyip aranan kişi listeleri ile eşleştirmiyor mu?

    ŞEFFAFLIK ŞART

    Bunlar gibi daha birçok soru sorulabilir.
    Polisimiz yaptığı açıklamada ŞEFFAF DAVRANIP yeterli bilgi vermeyince insanların aklına deli sorular düşmesi çok doğal
    Polis acaba ŞEFFAF DAVRANIRSA ORTAYA PİS KOKULAR SAVRULUR DİYE Mİ BU DOLANDIRICININ KKTC’YE HANGİ YOLLA GİRDİĞİNİ, HANGİ İZİNLE 1 YIL ÜLKEDE KALDIĞINI, İKAMET ADRESİNİ , KİMLERLE TEMASTA OLDUĞUNU, KİMLERİN ONA YARDIMCI OLDUĞUNU, KİMLERİN ONU KORUYUP KOLLADIĞINI AÇIKLAMAMIŞTIR?
    Sizleri bilmem ama benim burnuma çok kötü kokular geliyor
    İNTERPOL KIRMIZI BÜLTENİ ile aranan suç örgütü liderlerinin, suikastçilerin, kara para aklayıcılarının, mafya babalarının, yasadışı sanal kumar baronlarının elllerini kolllarını sallayarak rahatça KKTC’ye girmesini ve yıllarca aramızda yaşamalarını kabul edemiyorum.
    Bu kişi, bir suikastçi, azılı bir seri katil, acımasızca kan döken bir mafya babası, uyuşturucu, kara para, , beyaz kadın ticareti yapan bir suç örgütü lideri de olabilirdi.
    O nedenle ŞEFFAFLIK İSTİYORUZ.
    BAŞBAKANIN, İÇİŞLERİ BAKANININ, POLİSİMİZİN yukarıda sorduğum tüm soruların yanıtlarını vermesini talep ediyorum.

    SABAHATTİN İSMAİL -KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ / TURKİSHFORUM – ABDULLAH TÜRER YENER

  • Duyduk Duymadık Demeyin: Siyasi Pazarın Külot Borsası!

    Sefa Yürükel

    Duyduk duymadık demeyin; köşedeki manavın son turfanda domatesleri indirime sokması gibi, siyaset meydanında da bir sezon sonu indirimi başlamış! Etiketler sökülmüş, fiyatlar düşmüş, “satılık milletvekilliği” ile “kiralık belediye başkanlığı” aynı tezgâhta yan yana. Öyle ki pazar esnafı bile bu kadar pervasız değil; o en azından terazinin başında “biraz daha tartayım abi” diye utanır, burada ise vicdanın gramajıyla oynana oynana ilkelerin kantar topu çoktan kaybolmuş.

    Görüyoruz ki bu garip pazarda, dünün en ateşli hatibi, bugün bir basın açıklamasıyla siyasi çamaşırlarını değiştirir gibi parti değiştiriyor. Ama mesele sadece ceket değiştirmek değil; mesele, giydiği “siyasi donu” bile en yüksek fiyatı verene satmak. Birileri çıkıp “Ben ilkelerime sadığım” dedikçe, akla hemen şu soru geliyor: “Hangi ilkelerine, sabah mı yoksa akşam fiyatından aldıklarına mı?” Zira bu irade pazarında ilkeler, naylon poşet gibi; her alışverişte bir tane bedava, taşıyabildiğin kadar!

    “Makamını kaybedersin, dosyan açılır, hapse girersin” fısıltıları, meclis koridorlarında dolaşan görünmez bir tellal gibi. Bu tellal öyle bir açık artırma başlatır ki, milletvekilinin omurgası “en çok ne kadar eğilebilir” yarışmasına döner. Kimi yargı tehdidiyle kıvama gelir, kimi bakanlık hayaliyle yumuşar. En trajikomik olanı da şu: Ruhunu çoktan satmış olanlar, bir de kalkıp “Memleketin hayrı için” nutuk atar. Oysa o nutuklar, içi boşaltılmış bir demokrasinin tabelasında yazan indirim yazılarından farksızdır.

    Hicvin diliyle söyleyelim: Artık meclis, fikirlerin çarpıştığı bir arena değil, adeta bir “siyasi bit pazarı”. Bu pazarda sadakat günlük kurla işlem görür, vekâlet senetleri çek gibi el değiştirir, belediye başkanlıkları ise ikinci el eşya ilanı gibi: “Tertemiz, sahibinden, az kullanılmış, ufak tefek yolsuzluğu var ama fiyatına göre kaçmaz!”

    Unutmayalım, korkuyla satın alınan bir milletvekili, aslında sadece koltuğunu değil, karakter denilen o son sığınağını da kaybetmiştir. Belediye başkanlığını cebine koyan da halkın iradesini pazarlık masasında meze yapmıştır. Ve tarih gösterir ki, milletin hafızası bu bit pazarının en büyük düşmanıdır. Çünkü o pazar, gün gelir dağılır; ama milletin unutmayan vicdanı, kimin donunun hangi ihanetin bedeliyle yere düştüğünü bir bir yazar.

    Son sözü, bu pazarın dilinden düşmeyen o meşhur ilana bırakalım: “Duyduk duymadık demeyin! Bir ilke veriyorum bedavaya, iki koltuk alıyorum şok fiyata. Ama dikkat, makamlar sınırlı sayıda, vicdanlar ise stoklarda tükenmiştir!”

  • Siyasetteki Transferin Mide Kaldırmazlığında İrade Pazarı

    Sefa Yürükel

    Siyasetin en büyük sınavı sandıkta değil, vicdandadır. Çünkü sandık milletin iradesini gösterir; vicdan ise o iradeye sadakati ölçer. Ne var ki bazı ülkelerde siyaset, ilke ve fikirlerin yarıştığı bir alan olmaktan çıkıp korkunun, menfaatin ve makam hesaplarının dolaşıma sokulduğu dev bir pazara dönüşür.

    Bir gün bakarsınız, dün iktidarı en sert sözlerle eleştirenler bugün aynı masada en ateşli savunuculara dönüşmüştür. Ne değişmiştir? Program mı? İlkeler mi? Yoksa sadece koltukların yönü mü?

    Siyasetin omurgası eğilmeye başladığında dedikodular çoğalır: “Dosyalar açılır.”, “Mallarına el konulur.”, “Yargılanırsın.”, “Hapse girersin.”, “Makamını kaybedersin.” Bu fısıltılar, demokrasinin koridorlarında dolaşan görünmez bir sis gibidir. Sis yoğunlaştıkça ilkeler kaybolur, cesaret buharlaşır, geriye yalnızca hesap kitap kalır.

    İktidarın gücü, korku üretmek değil; güven üretmektir. Muhalefetin görevi ise pazarlık masasına oturmak değil, halkın verdiği emaneti onurla taşımaktır. Eğer bir milletvekilinin siyasi tercihini değiştiren şey fikir değil de korku veya kişisel çıkar oluyorsa, ortada sadece bir parti değişikliği değil, temsil ahlakının ağır bir yaralanması vardır.

    Böyle bir düzende demokrasi görünürde yaşamaya devam eder; seçimler yapılır, kürsüler kurulur, nutuklar atılır. Ama ruhunu kaybetmiş bir demokrasinin tabelası, içi boşaltılmış bir binadan farksızdır.

    Hicvin diliyle söylersek; artık meclis bir fikir arenası değil, adeta “siyasi transfer borsası”dır. İlkeler hisse senedi gibi yükselip düşer; sadakat günlük kurla işlem görür; vicdan ise çoğu zaman en değersiz para birimine dönüşür.

    Koltuğunu korumak için inancını değiştiren siyasetçi, aslında sadece partisini değil, kendisini de terk etmiştir. Çünkü makam geçicidir; karakter ise insanın ömür boyu taşıdığı tek makamdır.

    Hiçbir iktidar sonsuz değildir. Sonsuz olan yalnızca milletin hafızasıdır. Tarih, korkuyla kurulan düzenleri değil; hukuka, adalete ve özgür iradeye saygı gösteren yönetimleri onurlandırır.

    Demokrasi; korkuyla susturulanların değil, özgürce konuşabilenlerin rejimidir. Halkın iradesini baskıyla, tehditle veya kişisel menfaat hesaplarıyla gölgeleyen her anlayış, sadece siyasi rakibini değil, demokrasinin kendisini de zayıflatır. Ve unutulmamalıdır ki, milletin iradesi bir pazarlık konusu değil; bir emanettir; bu yalnızca milletvekilleri için değil, belediye başkanları için de böyledir.

  • BM GENEL SEKRETERİ’NİN KİŞİSEL TEMSİLCİSİ MARİA ANGELA HOLGUİN’İN HAZIRLAMAKTA OLDUĞU STRATEJİK ANLAŞMA BELGESİ TASLAĞININ ÖZETİ.

    BM GENEL SEKRETERİ’NİN KİŞİSEL TEMSİLCİSİ MARİA ANGELA HOLGUİN’İN HAZIRLAMAKTA OLDUĞU STRATEJİK ANLAŞMA BELGESİ TASLAĞININ ÖZETİ.

    Sabahattin İsmail
    Türkiye, 12 Mart 2026’da, Guterres’e “ATATÜRK ULUSLARARASI BARIŞ ÖDÜLÜ” verdi.
    Şimdi ona DUR demeli. BM’NİN, Türkiye ve KKTC’YE EMRİVAKİ YAPMA HAKKI YOK.
    27-29 NİSAN 2021’DE BM’YE RESMEN VERDİĞİMİZ MİLLİ POLİTİKAMIZ OLAN “KKTC’NİN EGEMEN EŞİTLİĞİ VE EŞİT ULUSLARARASI STATÜSÜ, BMGK TARAFINDAN TEYİT/ TESCİL EDİLMEDEN VE KKTC ÜZERİNDEKİ AMBARGO VE İZOLASYONLAR KALKMADAN ÖZE YÖNELİK HİÇBİR MÜZAKAREDE OLMAMALIYIZ.
    BM’nin, bize aşağıdaki türden bir plan dayatma hak ve yetkisi yoktur.
    Görev süresi 5 ay sonra dolan Guterres bu planda ısrar ederse 5+1 konferansına katılmamalıyız.
    Katılsak bile aşağıdaki metni ASLA MÜZAKERE ETMEMELİYİZ.
    AKSİ HALDE FELAKET OLUR, KIBRIS KAYBEDİLİR!
    Değerlendirmem metnin don bölümünde
    **
    HOLGUİN’İN HAZIRLADIĞI PLAN TASLAĞI:

    A. Sürecin Metodolojisi

    1. Aşamalı çözüm modeli olacak (Phased Approach).
    2. Önce taraflar arasında Stratejik Anlaşma imzalanacak
    3. Ardından 1-2 yıllık geçiş dönemi olacak
    4. Referandumlar geçiş döneminin sonunda yapılacak
    5. Referandumdan sonra nihai anayasal yapı yürürlüğe girecek
    *
    B. Devlet Modeli

    6. “Very very loose federation” (çok çok gevşek federasyon) kurulacak.
    7. Ortaklık yapısı ne klasik federasyon, ne de konfederasyon olacak; kendine özgü bir yapı oluşturulacak. Türkler baktığında konfederasyon, Rumlar baktığında federasyon görebilecek
    8. Kuzey ve Güneydeki iki mevcut yönetim büyük ölçüde varlığını sürdürecek
    9. Yetkilerin büyük bölümü iki kurucu yapıda kalacak
    *
    C. Geçiş Dönemi Yönetimi

    10. Ortak bir Başkanlık Konseyi kurulacak
    11. Konsey başkanı Rum lider olacak
    12. Başkan yardımcısı Türk lider olacak
    13. Dönüşümlü başkanlık sistemi uygulanacak
    14. Başlangıçta ortaklık devletini bu Konsey yönetecek
    15. Daha sonra her iki kurucu devlet parlamentosundan 10’ar milletvekili katılımıyla sınırlı yetkisi olan ortak Parlamento kurulacak
    16. Türk ve Rumlar arasındaki adli olaylara bakacak Ortak Mahkeme kurulacak
    *
    D. Ortak Yetkiler

    17. Dışişlerinde merkezi devlet yetkili olacak
    18. Savunma konusu da merkezi devlete kalacak
    19. Ekonomiden de merkezi devlet sorumlu olacak
    20. Ortak Merkez Bankası olacak
    21. Rum tarafın İçişleri’nin de merkezi devlet yetkisinde olmasını istiyor
    *
    E. İki Kurucu Devletin Yetkileri

    22. Eğitim tamamen iki kurucu tarafta kalacak.
    23. Sağlık iki tarafta kalacak.
    24. Polis iki tarafta kalacak.
    25. Yerel yönetimler iki tarafta kalacak.
    26. İç yönetim tamamen iki devlette kalacak.
    27. Günlük kamu yönetimi iki tarafta olacak.
    **
    F. Mülkiyet ve Toprak

    28. Mülkiyette geçmiş yakınlaşmalar esas alınacak.
    29. Toprak konusunda Crans-Montana öncesi tartışmalar referans alınacak. Akıncı’nın Crans Montana’da verdiği taviz haritası esas olacak
    30. Güzelyurt ve Maraş Rum tarafına bırakılacak
    31. Mülkiyet konusunun çözümü daha önceki süreçlerde öngörülen mekanizma ve esaslar temelinde çözülecek
    *
    G. 2 yıllık geçiş aşamasında, yani, Referandumdan Önce Hayata Geçecek Unsurlar

    32. Türk kurucu devleti ile Doğrudan ticaret ve Doğrudan uçuşlar başlayacak.
    33- KKTC yetkilileri ile doğrudan temaslar başlayacak ( 3D )
    34. KKTC limanları uluslararası ticarete açılacak.
    35. Türkiye deniz- hava limanlarını ve hava sahasını Rum uçak ve gemilerine açacak.
    36. Ortak devleti yönetecek Ortak konsey çalışmaya başlayacak.
    37. Maraş’ın Rum tarafına devri süreci başlayacak.
    *
    H. Rumlar “Hayır” Derse

    38. Referandum başarısız olsa bile KKTC ile başlatılan;

    * doğrudan ticaret,
    * doğrudan temas,
    * doğrudan uçuş,
    * ekonomik açılımlar geri alınmayacak.
    **
    I. Güvenlik

    39. Geçiş sürecinde Türk askerinin belirli bir bölümünün çekilmesi başlayacak
    40. Garanti Antlaşması İPTAL OLACAK. Yerini NATO GARANTİSİ ALACAK. ABD, FRANSA, YUNANİSTAN, İNGİLİZ VE AZ SAYIDA TÜRK ASKERİ NATO KOMUTASI ALTINDA ADADA KALACAK
    41. Belli bir sayı üzerindeki TC vatandaşları adadan ayrılacak
    *
    J. Türkiye–AB Paketi

    42. Kıbrıs çözüm süreci Türkiye–AB ilişkileriyle eş zamanlı yürütülecek
    43. Türkiye için vize serbestisi müzakeresi başlayacak
    44. Gümrük Birliği’nin modernizasyonu için görüşmeler başlayacak
    45. Türkiye’nin Avrupa güvenlik mimarisine katılımı sağlanacak
    46. KKTC’nin AB uyum çalışmaları başlayacak.AB İLKELERİ ( 4 ÖZGÜRLÜK) tüm adada uygulanacak
    47. Doğu Akdeniz Enerji kaynaklarının çıkarılmasında ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırılmasında Türkiye ile işbirliği yapılacak
    *

    K. 5+1 Konferansında BM’nin Planı sunması

    47. Temmuz sonu veya Ağustos başı 5+1 toplantısı Cenevre veya Newyork’ta yapılacak. Genel sekreter her hal ve karda konferans daveti yapacak. Katılıp katılmamak taraflara kalacak.
    48. BM bu konferansta bağlayıcı olmayan “stratejik çerçeve belgesini” sunacak
    49. Taraflar bu belge üzerinde müzakereye başlayacak
    50. 2 yıllık geçiş süreci ardından yapılacak Referandumlar sonrasında BM Barış Gücü (BMBG/UNFICYP) adadan ayrılacak
    *
    BENİM DEĞERLENDİRMEM

    Holguin’in planını bir bütün olarak incelendiğimde hedeflediği modelin şu ilkelere dayandığı görülüyor

    * Aşamalı çözüm: Önce ekonomik ve siyasi iş birliği ile güvenlik yaratılması, iki tarafa elde edecekleri ekonomik ve siyasi kazanımların gösterilmesi.
    * Çok gevşek federasyon yapısıyla kurucu devletlerin iç egemenlikleri olacağının gösterilmesi. Bu çerçevede
    * İki mevcut yapının korunması,iç güvenlik ve kamu yönetiminin iki tarafta kalması.
    * Türk tarafına ekonomik ve uluslararası açılımlar, AB vatandaşlığı imkanları sağlanırken, Rum tarafına da tek uluslararası kişilik, tek dış egemenlik, tek vatandaşlık, Türk askerinin/vatandaşlarının çıkması, NATO GARANTİSİ, toprak- mülkiyet kazanımı ve federasyon perspektifi sunuluyor….Ardından iki tarafta yapılacak referandumlarda EVET çıkarılması planlanıyor.
    Bunlar, büyük orada Annan Planında olan hususlar.
    Ancak garantörlük konusunda ondan daha da geri.
    Bu plan kabul edilirse, maksimum 5-10 yıl içinde KKTC, Türkiyesiz, 250 milyonluk AB içinde erir ve tüm adada hakimiyet Rum-Yunan-AB’a geçer. Türkiye’nin Kıbrıs ile bağları kopar. Türkiye Doğu Akdeniz’den çekilir, Anadolu’ya hapsolur ve tek açık yönü olan güneyinden de kuşatılır.
    Bizim böyle bir çözüme ihtiyacımız yoktur.
    KKTC, Türkiye’nin garantörlüğü altında bağımsız ve egemen bir devlet olarak vardır. Türk askeri adadadır. 1974’de sorun çözülmüştür. AB’nin vereceği göstermelik bazı hususlar karşılığında bu planın sunulmasını, görüşülmesini kabul etmek ve Annan Planı referandumunda olduğu gibi Kıbrıs Türklerine kabul ettirmek İHANET olur.

    SABAHATTİN İSMAİL -KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ / TURKİSHFORUM – ABDULLAH TÜRER YENER
  • Tandoğan’dan Yükselen Ses: Cumhuriyet Değerleri Etrafında Bir Milli İrade Gösterisi

    Sefa Yürükel

    “Tandoğan Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti ve Ne Mutlu Türküm Diyene” Dedi

    Tarihi Bir Meydan, Tarihi Bir Gün

    Ankara’nın kalbinde, Cumhuriyet tarihinin en köklü ve sembolik meydanlarından biri olan Tandoğan, bugün her kesimden Türk evladının ortak paydada buluştuğu, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Milleti’nin bölünmez bütünlüğünün en güçlü şekilde vurgulandığı bir gün olarak yine hafızalara kazındı. İYİ Parti tarafından düzenlenen ve “Bayrak Mitingi” olarak adlandırılan bu büyük buluşma, şehrin gri mimarisini ve resmi havasını, sabahın erken saatlerinden itibaren farklı yaşlardan, farklı şehirlerden gelen on binlerce vatandaşın coşkulu uğultusuyla dinamik ve kararlı bir atmosfere bürüdü. Bu miting, sıradan bir siyasi etkinliğin çok ötesine geçerek, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesine, temel değerlerine ve gelecek vizyonuna dair güçlü bir halk manifestosuna dönüştü. Toplanan kalabalık, sadece bir kitle değil; ortak bir tarih bilincinde, ortak kaygılarda ve ortak umutlarda buluşmuş, milli iradenin canlı bir tezahürüydü. Her bir katılımcı, elinde taşıdığı Türk bayraklarıyla adeta kırmızı ve beyaz bir umman oluşturuyor, bu görsel şölen meydandaki duygusal yoğunluğu zirveye taşıyordu.

    Medyada yer alan bilgilere göre, mitinge katılan vatandaşlar duygularını şöyle dile getirdi. Bir vatandaş, yaşadığı coşkuyu şu sözlerle ifade etti: “Burada söylenebilecek en önemli husus şu; kendi memleketimizde bayrağımızı dalgalandırmayı çok özledik. Adeta bir bayram şöleni yaşıyoruz şu anda. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde Türk bayrağını dalgalandırmayı özleyen bir toplum görüyorum. İnşallah bundan sonra Müsavat Dervişoğlu başkanlığında bu mitinglerimiz devam edecek.” Bir başka katılımcı ise kararlılığını “Vatanımızı milletimizi korumak için başkanımızın yanındayız” sözleriyle ortaya koydu.

    “Ne Mutlu Türküm Diyene”: Millet Olma Şuurunun En Veciz İfadesi

    Mitingin daha ilk anlarında meydanı dolduranların dilinde ve yüreğinde tek bir cümle yankılanmaya başladı: “Ne mutlu Türküm diyene.” Bu söz, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk milletine armağan ettiği en kapsayıcı ve onur verici tanımın, on yıllar sonra bir meydanda hep bir ağızdan atan nabız gibi hissedilmesiydi. Bu slogan, bir etnik köken vurgusundan ziyade, ortak bir vatan idealine, kader birliğine ve ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı’ üst kimliğine duyulan sarsılmaz bağlılığın en veciz ifadesi olarak haykırıldı.

    Katılımcılar, Atatürk’ün sadece bir lider değil, aynı zamanda çağdaşlaşmanın, bağımsızlığın ve milli egemenliğin sembolü olan mirasına sahip çıkma kararlılığını, her tekrarda daha da yükselen bir sesle ortaya koydu. Bu sözün meydanda yarattığı titreşim, yalnızca akustik bir yankılanma değil, aynı zamanda bir ruh birliğinin, bir şuur beraberliğinin de göstergesiydi. Her haykırışta, “Ne mutlu Türküm diyene” ifadesi, geçmişten geleceğe uzanan bir köprü gibi, milli hafızanın en berrak anlarından birini yeniden canlandırdı.

    Müsavat Dervişoğlu’nun Hitabı ve Üniter Devlet Vurgusu

    Bu tarihi buluşmanın hitap kürsüsüne çıkan İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, yaptığı kapsamlı konuşmayla hem partisinin duruşunu net bir şekilde ortaya koydu hem de iktidara yönelik çok önemli mesajlar verdi. Dervişoğlu, sözlerine milletin ortak talebini sıralayarak başladı: “Millet bayrağını istiyor. Millet Cumhuriyet’ini istiyor. Millet hakkını, hürriyetini istiyor, adalet istiyor. Çiğnenen haysiyetini, gasp edilen egemenliğini geri istiyor.”

    Dervişoğlu, konuşmasının merkezine Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısının korunmasını koydu. Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü oluşturan bu yapının, tarihsel, hukuki ve toplumsal bir zorunluluk olduğunu, bu konuda asla taviz verilmeyeceğini güçlü ifadelerle vurguladı. Konuşmasının en can alıcı noktasında ise meydanı inletircesine yükselen bir ses tonuyla adeta milletin vicdanına tercüman oldu: “Federasyona hayır! Türkiye Cumhuriyeti tek bir devlettir, tek bir Türk Milletidir ve bölünmez bütünlüğe sahiptir.” Bu sözler, meydanda önce kısa bir sessizlik, ardından ise tarifsiz bir coşku dalgası yarattı.

    “Bayrağı Bu Yüzden Açtım”: Milli Egemenliğin Sembolü

    Dervişoğlu, konuşmasında bayrağın anlamına özel bir vurgu yaparak, bu mitingin ruhunu şu sözlerle özetledi: “İşte ben bayrağı bu yüzden açtım! Bu bayrağı bu yüzden diktim! Çünkü başka bir gölge yok altında soluklanacağımız! Bu bayrak egemenliğimizin işaretidir; bu, milletin doğru gördüğünü yapma hakkıdır, onlarsa saygı duymuyorlar! Bu, milletin hak bildiğini istemesidir, onlar anlamıyor, izin vermiyorlar! Bu, milletin hürriyetidir, istiklalidir, şerefidir, onlarsa çiğniyorlar, basıp geçiyorlar!”

    Ardından bayrağın kutsallığını şöyle perçinledi: “Millet olacaksak, millet kalacaksak bundan öte yol yoktur, bundan öte nişan yoktur, bundan öte dava yoktur! Namustur, töredir, hukuktur ve hepsi bu sancaktadır!”

    Bebek Katiline Özgürlük Mitinglerine Sert Tepki

    Dervişoğlu, konuşmasının en sert bölümlerinden birinde, terör elebaşına yönelik özgürlük taleplerine yüklendi. Meydandaki kalabalığın da en büyük tepkiyi verdiği bu bölümde Dervişoğlu şunları söyledi: “Bugün Van’da ve Mersin’de mitingler yapılıyor, yarın İstanbul’da ve Diyarbakır’da da yapılacak. Peki, ne mitingi bunlar? ‘Devlet düşmanına, millet düşmanına, bebek katiline özgürlük’ mitingleri! Milyonlarca insanın acısından sorumlu, elinde elli bin evladımızın kanı olan, şehitlerimizin sebebi olmuş o caniye özgürlük istiyorlar! Bu kimin himayesinde yapılıyor? Bu iktidarın göz yummasıyla, yol vermesiyle yapılıyor! Bunlar Türkiye’yi sahipsiz zannediyorlar.”

    Dervişoğlu, bu noktada millet adına sorduğu soruyla meydandaki öfkeyi ve kararlılığı doruğa çıkardı: “Ben Müsavat Dervişoğlu olarak sizin adınıza şunu soruyorum: Onlar kimi neye razı etmeye çalışıyorlar? Onlar bu milletin bir kesimini kendilerine biat ettirmek, öte kesimini o terör hükümlüsüne tebaa yapmak istiyorlar. Biz ise her bir vatandaşımızı Cumhuriyet’in hür, onurlu ve kanun önünde eşit ferdi olarak görüyoruz.”

    Medyada yer alan bilgilere göre, mitinge katılan vatandaşlar da bu konudaki tepkilerini net ifadelerle şöyle dile getirdi. Bir vatandaş, “Bebek katili APO’nun serbest bırakılması kampanyasına karşı çıkmak için buradayız. Türkiye’nin iyi gitmediği için, Cumhuriyet için buradayız” derken, bir diğer katılımcı açılım sürecine yönelik eleştirisini şöyle ifade etti: “Açılım süreci yanlış. Çünkü yıllardır beraber yaşadığımız insanları bizden ayırmaya çalışıyorlar”. Kahramanmaraş’tan gelen bir başka vatandaş ise “Özellikle bebek katilinin umut hakkının konuşulduğu şu günlerde sayın genel başkanımız çok önemli bir çağrı yaptı. Biz Kahramanmaraş’tan geliyoruz. Görüyoruz ki Türkiye’nin dört bir yanından bayrağını alıp buraya gelen vatandaşlarımız var” sözleriyle katılımın büyüklüğüne dikkat çekti.

    “Bizim Devletimiz Eli Kanlı Bir Katilin Danışmanlığına İhtiyaç Duymaz”

    Dervişoğlu, devlet geleneğine ve hukuka vurgu yaptığı bölümde ise iktidarı şu sözlerle eleştirdi: “Ne zaman milletin beklentisinin hilafına bir iş yapmaya kalkışsalar ‘Devlet projesi’ diyorlar; ‘Devlet yapıyor, devlet istiyor, devlet geleneği’ diyorlar! Bizim devletimiz vatandaşının geleceğini karartmaz! Bizim devletimiz Türk’ün şerefiyle, onuruyla oynamaz! Bizim devletimiz eli kanlı bir katilin danışmanlığına da ihtiyaç duymaz! Bizim böyle bir devlet geleneğimiz yoktur!”

    Sözlerini şöyle sürdürdü: “‘Devlet aklı’ diyorlar, ‘Derin devlet’ diyorlar! Devletin derini olmaz, hukuku olur; hukuksuz devlet olmaz! O hukuk da yalnız ve ancak Türk milletinindir! Hukuk demek ekmek demektir, ahlak demektir, adalet demektir. Adalet yoksa hürriyet olmaz; hürriyet yoksa güvenlik olmaz, güven olmaz; güven yoksa hiçbir şey olmaz!” Devlet aklı kavramının iktidar tarafından çarpıtıldığını ise şu veciz ifadeyle ortaya koydu: “Devlet aklı, iktidarın her yaptığına giydirilen dokunulmazlık zırhı değildir. Devlet aklı, bir partinin menfaatini devletin menfaati gibi sunmak değildir.”

    Ekonomik Tablo ve Toplumsal Çöküşe Dair Çarpıcı Tespitler

    Dervişoğlu, konuşmasında Türkiye’nin ekonomik durumuna ve toplumsal dokudaki aşınmaya da dikkat çekti. Çarpıcı rakamlarla iktidarın sicilini ortaya koyan Dervişoğlu, şu ifadeleri kullandı: “25 milyon icra dosyası var, 25 milyon! 25 yıllık iktidarın sonunda 25 milyon icra dosyası! Geleceğimizi ipotek eden, nesillerin umutlarını haczeden ama sebep olanların hiçbir bedel ödemediği 25 yıl…”

    Toplumsal çözülmeye de işaret eden Dervişoğlu, “Birbirimize bakmayı, birbirimizi görmeyi dahi unutalım istiyorlar. Trafikte atışıyoruz, komşumuzla kavga ediyoruz. Nerede bizim ortak sevinçlerimiz? Kardeşliğimiz nerede? Bizi biz yapan binlerce yıllık o değerler nerede?” sözleriyle birlik ve beraberlik çağrısı yaptı. Kayyum tartışmalarına da farklı bir boyut getirerek “Kayyum hepimizin başındadır, kayyum devletin başındadır, kayyum milletin başındadır!” çıkışıyla meydandan büyük alkış aldı.

    “Saraylar Seninse Meydanlar Bizimdir”

    Dervişoğlu, 48 yıl önce de aynı meydanda olduğunu hatırlatarak Tandoğan’ın tarihsel önemine vurgu yaptı ve şu tarihi sözleri sarf etti: “O gün bu meydan nasıl Türk milletinin sesini dünyaya haykırdıysa bugün de haykırıyor: ‘Saraylar seninse meydanlar bizimdir!’ Çünkü Cumhuriyet sarayların değil, meydanların eseridir… Bütün kaleler zapt edilemez, bütün ruhlar esir alınamaz! O ruh Cumhuriyet’i kuran ruhtur, o beden milli direnişin bedenidir ve o ruh, o beden işte bugün Tandoğan’dadır; cisimleşmiştir, alnı açık, başı diktir!”

    Konuşmasının bu bölümünde tarihi bir göndermeyle kararlılığını şöyle perçinledi: “Bu mübarek muharrem ayında diyorum ki: Saraylarda Yezid olmaktansa Kerbela’da Hüseyin olmakla şereflendik. O yüzden zilletle yaşamaktansa gerekirse izzetle ölmeyi şeref sayanlarız; çünkü biz kutlu bir Cumhuriyet mirasını baş üstünde taşıyanlarız.”

    “Anayasa’yı Değiştirmeyi Teklif Edeni Tarihten Sileriz”

    Dervişoğlu, Anayasa’nın ilk dört maddesine yönelik tartışmalara da çok net bir yanıt verdi. Mitingin en kritik çıkışlarından birini yapan Dervişoğlu, şu tarihi sözleri sarf etti: “Bizim anayasamız budur. Hiç kimse değiştiremeyecektir. Biz, onu bırakın değiştireni, değiştirmeyi teklif edeni tarihten sileriz!” Bu çıkış, meydanda dakikalarca süren “Türkiye Cumhuriyeti ebediyen payidar kalacaktır” sloganlarıyla karşılık buldu.

    Dervişoğlu, konuşmasında terörle mücadele, yargı bağımsızlığı ve toplumsal adalet konularına da kapsamlı şekilde değindi. Gençlerin yaşadığı sorunlara dikkat çekerek “Hayallerini mülakat odalarında bırakan, umudunu yurt dışında aramak zorunda kalan pırlanta gibi gençlerimiz için bayrak açıyorum!” dedi. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” dediği için ordudan atılan genç teğmenleri de unutmayan Dervişoğlu, kadın cinayetleri ve çocuk istismarlarına da sözleriyle dikkat çekti.

    “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz”: Bir Sadakat Yemini

    Miting boyunca meydana hakim olan ortak duygu ve düşünceler, belirli anahtar kavramlar etrafında billurlaştı. Konuşmaların ve atılan sloganların neredeyse tamamı, Cumhuriyet’e bağlılık, milli egemenliğe saygı ve Türkiye’nin geleceğine dair sahiplenme duygusu üzerine inşa edildi. Katılımcılar, kendi bireysel bakış açılarını aşarak, ‘biz’ olmanın gücünü ve bu ‘biz’in tarihsel köklerini hatırlatan bir ruh birliği sergiledi.

    Bu ruh birliğinin en güçlü anlarından biri ise meydanı tek bir yürek haline getiren şu haykırışla yaşandı: “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” Bu söz, bir slogan olmanın çok ötesine geçerek, aziz vatan toprağının her karışına sahip çıkma, bağımsızlık ve çağdaş uygarlık yolundaki iradeyi kuşaktan kuşağa aktarma sorumluluğunun altını çizen bir sadakat yemini niteliğindeydi. Bu haykırış, meydandaki her yaştan bireyin, Gazi’nin açtığı yolda dimdik yürüme kararlılığının tesciliydi. Dervişoğlu da bu duyguyu şu sözlerle taçlandırdı: “Biz, Gazi Mustafa Kemal’in canıyla, kanıyla kurup bize bıraktığı emaneti müdafaa ediyoruz! Üniter devleti, milletin bölünmez bütünlüğünü müdafaa ediyoruz! Biz vatanı müdafaa ediyoruz, biz birinci vazifemizi yapıyoruz!”

    “Bütünleşik Muhalefet” Çağrısı ve “Vakit İyilerin Vaktidir”

    Dervişoğlu, konuşmasının son bölümünde tüm muhalefete birlik çağrısı yaparak şunları söyledi: “Artık şahsi çekişmelerin, ‘Ben mi olayım, sen mi ol?’ tartışmasının vakti değildir; mesele bu düzenden kurtulma meselesidir. Tek adamlığı terk edip Cumhuriyet’imizi yeniden kazanma meselesidir.” “Bütünleşik Muhalefet” vurgusuyla birlik ve beraberlik mesajı veren Dervişoğlu, konuşmasını umut dolu bir çağrıyla noktaladı: “Vakit içimizdeki iyiliğin vaktidir, vakit iyilerin vaktidir, vakit vatan vaktidir! ‘Peki, o vakit ne zamandır?’ diye soruyorsanız işte söylüyorum: Ya şimdi ya hiçbir zamandır!”

    “Ebediyen Payidar”: Geleceğe Dair Sarsılmaz Bir İnanç

    Bu büyük buluşmanın özeti sayılabilecek ve meydanda en çok yankılanan ortak mesaj ise tartışmasız şuydu: “Türkiye Cumhuriyeti, ebediyen payidar kalacaktır.” Bu cümle, sadece bir temenni değil; her türlü zorluğa, iç ve dış tehdit algısına karşı sarsılmaz bir inancın, tarihe ve geleceğe meydan okuyan bir özgüvenin ilanıydı. Bu söz, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ndeki vazifeyi kuşanmış nesillerin, o hitabeye verdiği gür ve güncel bir cevap niteliğindeydi. Tek bir devlet, tek bir millet ve bölünmez bütünlük vurgusuyla perçinlenen bu inanç, meydanın semalarında dakikalarca yankılandı ve tarihe not düşülen bir manifesto olarak hafızalara kazındı.

    Sonuç ve Değerlendirme: Demokratik Olgunluğun Güçlü Yankısı

    Sonuç olarak, Tandoğan Meydanı’nda bugün yaşananlar, katılımcıların Cumhuriyet’in kazanımlarına, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve Türkiye’nin aydınlık geleceğine ilişkin görüşlerini, demokrasinin en temel haklarından biri olan toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını kullanarak dile getirdikleri, büyüklüğü ve anlamıyla hafızalardan silinmeyecek bir etkinlik olarak tarihteki yerini aldı. Farklı siyasi görüşlerin, tartışma ve ifade özgürlüğü çerçevesinde barışçıl yollarla ortaya konması, demokratik toplumların en temel unsurlarından, hatta olmazsa olmazlarından biridir.

    Bugün Tandoğan’dan yükselen ses, yalnızca bir siyasi partinin veya bir grubun sesi değil; Türkiye’nin demokratik olgunluğunun, canlı sivil toplumunun ve milletin egemenliğine sahip çıkma refleksinin güçlü bir yankısı olarak okunmalıdır. “Ne mutlu Türküm diyene” sözüyle başlayan bu tarihi buluşma, Dervişoğlu’nun “Anayasa’yı değiştirmeyi teklif edeni tarihten sileriz” çıkışıyla, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sadakatiyle ve “Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk Milleti , bölünmez bütünlük” iradesiyle taçlanarak, Türk milletinin demokratik hak ve özgürlüklere olan bağlılığının en somut örneklerinden biri olmuştur. Dervişoğlu’nun ifadesiyle, “Ayrışmayacağız, bölünmeyeceğiz; yılmayacağız, yıkılmayacağız! Tek yürek olup ihanete, haksızlığa, hukuksuzluğa ‘dur’ diyeceğiz.” Bu meydan, bir kez daha gösterdi ki, millet söz konusu olduğunda, söz en gür, en net ve en birleştirici şekilde söylenmeye devam edecek.

    Kaynakça

    · Yeniçağ Gazetesi, İYİ Parti’den Ankara’da ‘Bayrak Mitingi’ çıkarması! Dervişoğlu’ndan önemli açıklamalar, 27 Haziran 2026.
    · İhlas Haber Ajansı (İHA), İYİ Parti’nin Tandoğan Mitingi’nde on binlerce kişi bayraklarla buluştu, 27 Haziran 2026.
    · Anadolu Ajansı (AA), İYİ Parti Genel Başkanı Dervişoğlu, Tandoğan Meydanı’nda düzenlenen Bayrak Mitingi’nde konuştu, 27 Haziran 2026.
    · Habertürk, Dervişoğlu’ndan Tandoğan’da sert mesajlar: Anayasa’yı değiştirmeyi teklif edeni tarihten sileriz, 27 Haziran 2026.
    · Sözcü, İYİ Parti’nin Bayrak Mitingi’ne on binlerce vatandaş katıldı, 27 Haziran 2026.
    · Cumhuriyet, Tandoğan’da İYİ Parti mitingi: Dervişoğlu’ndan iktidara sert eleştiriler, 27 Haziran 2026.

  • Bir Liderin Çöküşü, Yeni Bir Liderin Doğuşu

    Mutlak butlan kararı sıradan bir hukuk tartışması değildi; bir dönemin sonu, bir başkasının başlangıcıydı. Bir parti içi mesele gibi sunuldu, ama Türkiye’nin muhalefet damarında derin bir kırılma yarattı. Çünkü kimi kararlar yalnızca hukuku değil, kaderi de yazar.

    Son kamuoyu araştırması bu kırılmayı çıplak rakamlarla gösterdi. Kılıçdaroğlu’nun verdiği umut on üzerinden 1.6’da kaldı; ona duyulan öfke 7.5’e tırmandı. Bu iki sayı bir görüş ayrılığının değil, bir koparılışın tutanağıdır. Bir lider tartışılıyorsa hâlâ vardır; ama tabanı ona umut atfetmiyorsa, siyaseten çoktan yoktur. Nitekim seçim senaryosunda Kılıçdaroğlu’nun CHP’si yüzde 2–4’e geriliyor. Mesele bir liderin yıpranması değil, koca bir geleneğin onun elinde erimesidir.

    Tutmayan Plan

    İşin perde arkası bellidir. Uzun süredir hazırlanan bu karar tesadüf değil, hesaptı. Seçimi kaybedeceğini gören iktidar, muhalefeti dağıtmanın yolunu, on üç yılda CHP’yi bir kez bile zafere taşıyamamış bir isimde aradı. Kılıçdaroğlu, iktidarın gözünde muhalefeti çözecek en uygun “eleman”dı; mutlak butlan kararıyla zorla partinin başına oturtuldu, CHP’nin parçalanması beklendi.

    Plan tutmadı. Kılıçdaroğlu eski başarısızlığını zorla geldiği koltukta derinleştirdi, ama iktidarın umduğu parçalanmayı yaratamadı. Çünkü dışarıdan dayatılan bir liderlik, içeride bir başkaldırı doğurdu. Hesap, halkın öfkesini hesaba katmamıştı.

    Doğan Lider

    Bu boşluktan Özgür Özel yükseliyor. Aynı anket onun CHP tabanındaki umut skorunu 7.9 ölçtü — Erdoğan’ın kendi tabanındaki 8.1’lik gücüne komşu bir rakam. Bu sıradan bir popülerlik değil, bir tabanın yeniden ayağa kalkma iradesidir. Özel’in kuracağı partiye CHP seçmeninin yüzde 69’u oy vereceğini, yüzde 52’si gönüllü çalışacağını, yüzde 42’si maddi destek vereceğini söylüyor. Bu pasif bir sempati değil, kollarını sıvamış bir mobilizasyondur. Umut, örgütlenmeye dönüştüğü an siyasi güce dönüşür.

    İktidar Şimdi Ne Yapar?

    Planı tutmayan iktidar için sıra yeni hamlelere geldi. En güçlü ihtimal, muhalefetin doğan liderini, Özgür Özel’i tutuklamaktır; muhtemelen bu yola başvurulacaktır. Hedef açıktır: muhalefetsiz bir erken seçimle iktidarı beş yıl daha güvenceye almak.

    Bu denklemde dış güçlerin rolü de görmezden gelinemez. 7 Temmuz’da Ankara’ya gelmesi beklenen ABD Başkanı Trump’ın, iktidarın devamı için Türkiye’ye 45–50 milyar dolar düzeyinde bir destek sağlayabileceği konuşuluyor. Böyle bir kaynak gelirse senaryo bellidir: asgari ücrete zam, emekli maaşının 20 binden 40 bine çıkarılması ve hemen ardından erken seçim, anayasa değişikliği, beş yıl daha iktidar.

    Türk halkı bu tehlikeyi sezmiş durumda. Ama sezmek yetmiyor; bu yazgıyı değiştirebilecekleri bir kapı, kendilerini taşıyacak bir hareket henüz tam önlerinde değil. Özel’in yükselişi de bu yüzden kişisel bir başarı değil, tıkanmış bir umudun çıkış arayışıdır.

    Aynadaki Manzara

    Bugün o aynada görünen açıktır: bir yanda iktidarın eliyle başa getirilen bir ismin sönüşü, öbür yanda tabanını yeniden tutuşturan bir adın yükselişi. İktidar muhalefeti dağıtmak için bir lider dayattı; halk ise kendi liderini doğurdu.

    Tarih, koltuğa oturtulanların değil, milletin gönlünde filizlenenlerin adını yazar. Umut yeniden adres değiştiriyor — ve siyaset, er ya da geç umudun taşındığı kapıya yönelir.

  • Terör Propagandasına Hukuki Set: Anayasal Düzen, TCK ve Terörle Mücadele Mevzuatı Ekseninde Planlanan Mitinglerin Değerlendirilmesi

    Sefa Yürükel

    TCK Göre: T.C. Düşmanı, “APO ya Özgürlük” Adı Altında – Terör Destekçisi Mitingler Yapılamaz

    Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş felsefesini ve varlık şartlarını Anayasa’nın değiştirilemez hükümleriyle teminat altına almış bir hukuk devletidir. Toplumsal barışı, kamu düzenini ve milli güvenliği tehdit eden eylemler karşısında hukukun suskun kalmayacağı, bilakis etkin bir koruma mekanizması öngördüğü açıktır. 27-28 Haziran tarihlerinde Muş, Mersin, Diyarbakır ve İstanbul’da planlandığı belirtilen, PKK terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan lehine düzenlenecek mitingler, ifade özgürlüğü ve toplantı hakkının sınırlarını aşarak doğrudan hukuk düzenini hedef alan bir nitelik taşımaktadır.

    Elli bini aşkın insanın hayatını kaybetmesinden sorumlu bir terör örgütünün liderini meşrulaştırmaya yönelik bu tür organizasyonlar, demokratik hak kullanımı kisvesi altında suç teşkil eden fiillerin sergilenmesine zemin hazırlamaktadır. 112 deneyimli devlet ve toplum insanının imzasıyla yayımlanan bildiri, tam da bu noktada hukukun emredici hükümlerini hatırlatan bir sorumluluk metnidir.

    Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu ve Anayasa’nın ilk dört maddesi başta olmak üzere mevzuatımız, devletin varlığını ve toplumun huzurunu korumaya yönelik açık düzenlemeler içermektedir. Planlanan mitinglerin bu düzenlemeler ışığında incelenmesi, hukukun üstünlüğü ilkesinin gereğidir. Yetkili makamların, yürürlükteki kanunları uygulayarak kamu düzenini bozucu nitelikteki bu eylemlere izin vermemesi, anayasal bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.

    Terör Örgütü Propagandasının Türk Ceza Kanunu’ndaki Yansımaları

    Türk Ceza Kanunu’nun 215. maddesi, “suçu ve suçluyu övme” fiilini açıkça yaptırıma bağlamaktadır. Buna göre, işlenmiş bir suçu veya suçun failini alenen öven kişi, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. PKK terör örgütü elebaşı için “özgürlük” talebiyle düzenlenecek mitingler, bu madde kapsamında suçu ve suçluyu övme suçunun unsurlarını taşımaktadır. Mitingin konusu, doğrudan bir suç örgütü liderinin şahsı etrafında şekillenmekte ve onun serbest bırakılması talebini aleni biçimde dile getirmektedir.

    TCK’nın 216. maddesi ise “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçunu düzenlemektedir. Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini diğer bir kesim aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Öcalan lehine düzenlenecek mitingler, etnik kimlik vurgusu üzerinden toplumsal kutuplaşmayı derinleştirme potansiyeli taşımakta ve bu maddenin ihlali anlamına gelmektedir.

    TCK’nın 220. maddesi, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçları ve örgüt propagandasını kapsamlı biçimde ele almaktadır. Maddenin sekizinci fıkrası uyarınca, örgütün veya amacının propagandasını yapan kişi, üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu fiilin basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde ceza yarı oranında artırılır. PKK, Türkiye tarafından terör örgütü olarak tanınmış olup lideri lehine düzenlenecek her türlü miting, doğası gereği örgüt propagandası teşkil etmektedir.

    TCK’nın 314. maddesi, silahlı örgüt suçunu düzenlemekte ve örgüte üye olma, örgüte yardım etme fiillerini ağır cezalarla yaptırıma bağlamaktadır. Planlanan mitingler her ne kadar doğrudan silahlı faaliyet içermese de, silahlı bir terör örgütünün amaçlarına hizmet eden, onun liderini meşrulaştıran ve toplumsal zemin hazırlayan niteliğiyle örgüte yardım suçunun manevi unsurlarını barındırmaktadır.

    TCK’nın 217. maddesi, kanunlara uymamaya tahrik suçunu tanımlamaktadır. Halkı kanunlara uymamaya alenen tahrik eden kişi, tahrikin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde cezalandırılır. Terör örgütü liderinin serbest bırakılması talebiyle düzenlenen mitingler, özünde yargı kararlarının ve ceza infaz sisteminin sorgulanması, dolayısıyla hukuk düzenine uymamaya yönelik bir tahrik niteliği taşımaktadır.

    TCK’nın 218. maddesi ise yukarıda sayılan suçların ortak hükmü olarak, bu suçların basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde cezanın artırılacağını düzenlemektedir. Planlanan mitinglerin geniş katılımlı ve medyatik olması hedeflendiğinden, suçun etki alanının genişleyeceği ve ceza sorumluluğunun ağırlaşacağı açıktır.

    Terörle Mücadele Kanunu’nun Emredici Hükümleri

    3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 1. maddesi, terörü tanımlarken cebir ve şiddet kullanarak Anayasa’da belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmeye yönelik eylemleri esas almaktadır. PKK’nın on yıllardır sürdürdüğü silahlı faaliyetler bu tanımın tam karşılığıdır. Örgüt lideri lehine düzenlenecek mitingler, terörün amaçlarına hizmet eden siyasi uzantılar olarak değerlendirilmek durumundadır.

    Terörle Mücadele Kanunu’nun 2. maddesi, terör suçlusunu ve terör suçlarını tanımlamaktadır. Maddeye göre, 1. maddede belirtilen amaçlara ulaşmak için işlenen suçlar terör suçu sayılmaktadır. PKK elebaşı lehine yapılacak mitingler, her ne kadar şiddet içermese de, terörün siyasi amaçlarına ulaşmasına hizmet eden bir basamak olarak terör suçu kapsamında mütalaa edilebilir.

    Kanunun 3. maddesi, terör suçlarını ayrıntılı biçimde saymaktadır. TCK’nın 220, 314, 215 ve 216. maddelerinde yazılı suçların terör amacıyla işlenmesi halinde terör suçu sayılacağı hüküm altına alınmıştır. Mitingin doğrudan bir terör örgütü lideri ile ilgili olması, işlenmesi muhtemel suçları terör suçu kategorisine yükseltmektedir.

    Terörle Mücadele Kanunu’nun 6. maddesi, terör örgütlerinin bildiri ve açıklamalarının yayınlanmasını, örgütle ilgili propaganda yapılmasını yasaklamaktadır. İçeriği itibarıyla terör örgütünün amaçlarına hizmet eden mitingler, bu maddenin ruhuna aykırı olduğu gibi, açık yasak kapsamında değerlendirilmeye de açıktır.

    Kanunun 7. maddesi, terör propagandası suçunu müstakil olarak düzenlemektedir. Terör örgütünün propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Suçun basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde ceza yarı oranında artırılır. Ayrıca propaganda suçunun örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek şekilde işlenmesi de cezayı ağırlaştıran bir nedendir.

    Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. maddesi, terör örgütlerinin faaliyetlerinin yasaklanması ve önlenmesine ilişkin idari tedbirleri düzenlemektedir. Bu madde, yetkili makamlara kamu düzenini koruma ve terörle mücadele kapsamında geniş yetkiler tanımaktadır. Planlanan mitinglerin idare tarafından yasaklanması, bu yetkinin kullanılmasının tipik bir örneğidir.

    Anayasa’nın İlk Dört Maddesi ve Devletin Korunması Yükümlülüğü

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 1. maddesi, devletin şeklinin Cumhuriyet olduğunu hükme bağlamıştır. Cumhuriyet, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı bir yönetim biçimidir. Terör örgütleri ise silahlı mücadele yoluyla bu yönetim biçimini değiştirmeyi hedeflemektedir. Cumhuriyeti korumak, tüm devlet organlarının ve vatandaşların anayasal ödevidir.

    Anayasa’nın 2. maddesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerini saymaktadır: Toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Bu niteliklerden herhangi birini hedef alan faaliyetler, Anayasa’nın özüne yönelik bir tehdit oluşturmaktadır. Etnik bölücülük temelinde şekillenen mitingler, Atatürk milliyetçiliği ilkesi ve milli dayanışma ruhuyla bağdaşmamaktadır.

    Anayasa’nın 3. maddesi, devletin bütünlüğünü vurgulayarak “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” hükmünü getirmiştir. Dili Türkçedir, bayrağı, milli marşı ve başkenti değiştirilemez. Bölünmez bütünlük ilkesi, toprak parçasının olduğu kadar milletin manevi ve hukuki birliğini de kapsamaktadır. PKK terör örgütünün nihai hedefi bu bütünlüğü parçalamak olduğuna göre, liderini meşrulaştırmaya yönelik her türlü eylem bu maddeye aykırılık teşkil etmektedir.

    Anayasa’nın 4. maddesi, ilk üç maddenin değiştirilemeyeceğini ve değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini hükme bağlamıştır. Bu mutlak koruma, devletin temel yapısının sonsuza kadar muhafaza edilmesi iradesini yansıtmaktadır. Terör örgütü lideri lehine düzenlenen mitingler, bu değiştirilemez hükümleri dolaylı yoldan hedef alan, kamuoyu oluşturmaya yönelik teşebbüslerdir.

    Anayasa’nın 5. maddesi, devletin temel amaç ve görevlerini düzenlemektedir. Buna göre devlet, kişilerin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktadır. Kamu düzenini bozacak, toplumsal barışı zedeleyecek mitinglere izin verilmemesi, devletin bu pozitif yükümlülüğünün bir gereğidir.

    Anayasa’nın 14. maddesi, temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması ilkesini getirmiştir. Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerin hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek amacıyla kullanılamaz. İfade özgürlüğü ve toplantı hakkı, bu mutlak sınırlamaya tabidir. Planlanan mitingler bu sınırı aşarak Anayasal korumadan yararlanamaz hale gelmektedir.

    Temel Hakların Sınırlandırılması ve Kamu Düzeni Dengesi

    Anayasa’nın 26. maddesi ifade özgürlüğünü, 34. maddesi ise toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkını güvence altına almaktadır. Ancak her iki madde de bu hakların, milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi gibi meşru amaçlarla sınırlanabileceğini açıkça belirtmektedir. Planlanan mitingler tam da bu istisnai hallerin kapsamına girmektedir.

    Anayasa’nın 13. maddesi, temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasında uyulması gereken ilkeleri belirlemiştir. Sınırlamalar ancak kanunla yapılabilir, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olmalıdır, ölçülülük ilkesine aykırı olamaz. Terör örgütü lideri lehine mitinglerin yasaklanması, kanuni dayanağa sahip olduğu gibi, kamu düzeninin korunması amacıyla ölçülü bir müdahale niteliğindedir.

    Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. ve 11. maddeleri de ifade özgürlüğü ile toplantı hakkını düzenlemekte, ancak bu hakların demokratik toplum düzeninin gerekleriyle sınırlanabileceğini kabul etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı, şiddet ve terörle bağlantılı ifadelerin koruma görmeyeceğini istikrarlı biçimde vurgulamaktadır.

    AliHM’in Zana/Türkiye kararında olduğu gibi, terör örgütü ile bağlantılı söylemler ifade özgürlüğü korumasından yararlanamaz. PKK elebaşı lehine düzenlenecek mitingler, şiddet geçmişiyle doğrudan bağlantılı bir figürü yüceltmeyi amaçladığından, Sözleşme’nin 17. maddesinde düzenlenen hakkın kötüye kullanılması yasağı kapsamında değerlendirilmektedir.

    Türk hukukunda ifade özgürlüğü, hiçbir zaman şiddeti, terörü ve bölücülüğü meşrulaştıracak biçimde yorumlanmamıştır. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararları, terör propagandası niteliğindeki eylemlerin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu içtihat, planlanan mitingler açısından yol gösterici niteliktedir.

    2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 17. maddesi, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yasaklanması veya ertelenmesi şartlarını düzenlemektedir. Milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi gibi sebeplerin varlığı halinde yetkili makamlar yasaklama kararı verebilmektedir. Planlanan mitingler, bu maddede sayılan sebeplerin birden fazlasını bünyesinde barındırmaktadır.

    Devlet Tecrübesinin ve Kurumsal Hafızanın Hukuka Katkısı

    Eski bakanlar, emekli yüksek yargı mensupları, büyükelçiler, akademisyenler ve emekli askerlerden oluşan 112 imzacı, Türkiye’nin kurumsal hafızasını temsil etmektedir. Bu isimlerin ortak bildirisi, yalnızca bir kanaat açıklaması değil, devlet yönetiminde on yıllar boyunca edinilmiş tecrübenin hukuki bir uyarıya dönüşmüş halidir.

    Devlet tecrübesine sahip bu şahsiyetler, terörle mücadelenin yalnızca silahlı boyuttan ibaret olmadığını, terörün siyasi ve toplumsal zeminini kurutmanın da en az askeri başarı kadar önemli olduğunu bilmektedir. PKK elebaşı lehine mitinglere izin verilmesi, terörle mücadelenin kazanımlarına gölge düşürecek, örgüte siyasi alan açacaktır.

    İmzacıların farklı meslek gruplarından ve siyasi geleneklerden gelmelerine rağmen ortak bir paydada buluşmaları, meselenin partizan bir tartışma olmadığını, doğrudan devletin bekasıyla ilgili olduğunu göstermektedir. Bu çeşitlilik, bildiriyi sıradan bir siyasi manifesto olmaktan çıkarmakta, milli mutabakat metni haline getirmektedir.

    Listede yer alan emekli yargı mensupları, hukuk devleti ilkesinin tavizsiz uygulanması gerektiğini mesleki birikimleriyle ortaya koymaktadır. Anayasa Mahkemesi eski Başkanvekili Osman Paksüt, Danıştay eski Başsavcıları Tansel Çölaşan ve Turgut Candan, Yargıtay onursal Daire Başkanı Hamdi Yaver Aktan gibi isimlerin imzası, mitinglerin hukuki boyutuna dair en yetkin değerlendirmeyi temsil etmektedir.

    Emekli askerlerin imzaları, terörle mücadelede şehit vermiş bir ordunun mensupları olarak, terör örgütü liderinin meşrulaştırılmasına yönelik haklı tepkinin ifadesidir. Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz, Emekli Tümamiral Mustafa Özbey, Emekli Tuğamiraller Necmi Yıldırım, ve Türker Ertürk gibi komutanlar, sahada verilen mücadelenin masa başında heba edilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır.

    Akademisyen ve yazarların katkısı ise meselenin düşünsel boyutuna ışık tutmaktadır. Prof. Dr. Süheyl Batum, Prof. Dr. Örsan Öymen, tarihçi Sinan Meydan gibi isimler, terörle mücadelede toplumsal mutabakatın ve entelektüel duruşun önemine işaret etmektedir. Bu geniş katılım, bildirinin yalnızca hukuki değil, aynı zamanda toplumsal bir ihtiyaca cevap verdiğini göstermektedir.

    Hukuki Değerlendirme ve Yetkili Makamların Sorumluluğu

    Yukarıda ayrıntılı biçimde incelenen mevzuat hükümleri ışığında, planlanan mitinglerin hukuka uygunluk taşımadığı, aksine birden fazla suç tipini oluşturduğu açıktır. TCK’nın 215, 216, 220 ve 314. maddeleri ile Terörle Mücadele Kanunu’nun 6, 7 ve 8. maddeleri kapsamında suç teşkil eden bu eylemlerin, Anayasa’nın 14. maddesi uyarınca temel hak kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir.

    Anayasa’nın 138. maddesi, hakimlerin Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm vereceklerini düzenlemektedir. Bağımsız yargı, bu tür mitingler sonrasında açılacak davalarda kanunları eksiksiz uygulamakla yükümlüdür. Ancak yargısal süreç beklenmeden, idari makamların önleyici tedbir alması hukuk devletinin gereğidir.

    5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11. maddesi, valilere kamu düzenini korumak için geniş yetkiler tanımaktadır. Valiler, il sınırları içinde huzur ve güvenliğin sağlanması için gereken her türlü tedbiri almaya yetkilidir. Planlanan mitinglerin yasaklanması, bu yetkinin kullanılmasının tipik bir örneğini oluşturmaktadır.

    Yetkili makamların hareketsiz kalması, suç işlenmesine seyirci kalmak anlamına gelecektir. Bu durum, Anayasa’nın 5. maddesinde devlete yüklenen pozitif yükümlülüklerin ihlali niteliğindedir. Devlet, vatandaşlarının can ve mal güvenliğini, toplumsal barışı korumak için gereken tedbirleri almak zorundadır.

    Mitinglerin düzenlenmesine izin verilmesi halinde, ortaya çıkacak suçlardan yalnızca failler değil, gerekli tedbirleri almayan kamu görevlileri de sorumlu olacaktır. TCK’nın 257. maddesinde düzenlenen görevi kötüye kullanma suçu, bu bağlamda değerlendirilmesi gereken bir başka hukuki müessesedir.

    Hukuk devleti, kanunların herkese eşit uygulandığı, hiç kimseye ayrıcalık tanınmadığı bir düzeni ifade eder. Terör örgütü lideri lehine miting düzenlenmesine izin verilmesi, kanun önünde eşitlik ilkesini zedeleyecek, terörle mücadele konusundaki kararlılığa gölge düşürecektir. Bu nedenle yetkili makamlar, siyasi mülahazalarla değil, doğrudan kanunların emredici hükümleriyle hareket etmek durumundadır.

    Toplumsal Barış, Milli Güvenlik ve Gelecek Perspektifi

    Terörle mücadele, çok boyutlu bir strateji gerektirmektedir. Silahlı mücadelenin yanı sıra, terörün finansmanının kesilmesi, propagandasının engellenmesi, toplumsal meşruiyetinin ortadan kaldırılması hayati önem taşımaktadır. PKK elebaşı lehine mitingler, bu bütüncül mücadelenin en kritik halkası olan toplumsal meşruiyetin sarsılmasına hizmet etmektedir.

    Demokratik toplum düzeninde, hiçbir özgürlük sınırsız değildir. İfade özgürlüğü, nefret söylemine, şiddet propagandasına, terörün meşrulaştırılmasına cevaz vermez. Uluslararası hukuk ve karşılaştırmalı anayasa hukuku, demokratik rejimlerin kendilerini koruma hakkını tanımaktadır. Militan demokrasi anlayışı, demokrasiyi yıkmak isteyenlere demokratik hakların tanınamayacağını ifade etmektedir.

    Türkiye’nin terörle mücadelesi, yalnızca ulusal bir mesele değil, uluslararası hukuktan kaynaklanan egemenlik hakkının kullanımıdır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları, tüm devletlere terörle mücadele yükümlülüğü getirmektedir. Türkiye, kendi iç hukukunu uygulayarak bu uluslararası yükümlülüğü yerine getirmektedir.

    Tarih, teröre taviz vermenin daha büyük felaketlere yol açtığını göstermektedir. Elli bini aşkın insanın ölümüne sebep olmuş bir terör örgütünün liderini meşrulaştırmaya yönelik her türlü girişim, şehitlerin hatırasına saygısızlık olduğu kadar, gelecek nesillerin barış içinde yaşama hakkına da bir tehdittir. Devlet, geçmişin acı tecrübelerinden ders alarak, aynı hataları tekrarlamamakla yükümlüdür.

    112 imzalı bildiri, tam da bu noktada toplumsal mutabakatın sesi olarak yükselmektedir. Siyasi kutuplaşmanın ötesinde, devletin ve milletin bekası söz konusu olduğunda bir araya gelinebileceğini göstermektedir. Bu duruş, Türk demokrasisinin olgunluğunun ve sivil toplum bilincinin önemli bir göstergesidir.

    Hukukun üstünlüğüne dayalı devlet düzeninde, siyasi hesaplar değil, kanunlar konuşur. Anayasa’nın başlangıç kısmında ifade edildiği üzere, hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerine, Türk varlığına, devleti ve ülkesiyle bölünmezlik esasına aykırı olamayacağı ilkesi, tüm kamu otoritelerine yol göstermektedir.

    Kaynakça

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (1982), Madde 1, 2, 3, 4, 5, 13, 14, 26, 34, 138.

    Türk Ceza Kanunu (5237 sayılı), Madde 215, 216, 217, 218, 220, 257, 314.

    Terörle Mücadele Kanunu (3713 sayılı), Madde 1, 2, 3, 6, 7, 8.

    Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu (2911 sayılı), Madde 17.

    İl İdaresi Kanunu (5442 sayılı), Madde 11.

    Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Madde 10, 11, 17.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Zana/Türkiye Kararı (1997), Başvuru No: 18954/91.

    Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Terörle Mücadele Kararları (1373 sayılı Karar ve devamı).

    Cumhuriyet Gazetesi, 26. Haziran 2026, 112 kişi imza verdi: Eski bakanlar, emekli yargı mensupları, avukatlar ve akademisyenlerden ‘Öcalan’a özgürlük mitinglerine hayır’ bildirisi

  • Gönüllü Uşaklık: NATO’ya Sınırsız, Vatandaşa Vesayet

    Sefa Yürükel

    Ankara’da NATO Zirvesi hazırlıkları öyle bir boyuta ulaştı ki, sanırsınız ittifakın genel merkezi Brüksel’den taşınıp Kızılay’a kurulacak. Sokakta yürüyen her vatandaşın omzunda görünmez bir NATO flaması var, her kavşağa bir tank, her meydana bir güvenlik bariyeri kondurulmuş. Başkent, âdeta dev bir açık hava askerî üssüne dönüştürülmüş vaziyette.

    İktidar, NATO’ya ev sahipliği yapmayı öyle bir ciddiyetle ele aldı ki, kısa süre öncesine kadar “yerli ve milli” söylemiyle meydanları inletirken, şimdi NATO bayrağını pelerine dönüştürüp Ankara sokaklarında koşuyor. Bu hızlı dönüşümü gören sosyologlar “Türk siyasetinde yeni bir kavram keşfettik” diye makale yazmaya hazırlanıyor: “Esnek Omurga Sendromu.”

    Brüksel’den Talimat, Ankara’dan Harfiyen Uygulama

    Bir düşünün; NATO’nun zirve güvenliği için yayımladığı protokoller her üye ülkede standarttır. Ama hiçbir üye ülke, kendi başkentini 13 günlüğüne açık hava hapishanesine çevirmez. Hiçbir üye ülke, basın açıklamasını dahi yasaklamaz. Hiçbir üye ülke, esnafını kepenk kapatmaya zorlayıp “siz NATO için feda oldunuz” demez. Ama burada, Ankara’da, iktidar NATO protokollerini öyle bir yorumluyor ki, Brüksel’deki bürokratlar bile “Acaba biz yanlışlıkla sıkıyönetim mi istedik?” diye birbirine soruyordur.

    Hatta duyumlarımıza göre, NATO Genel Sekreteri zirve öncesi Ankara’ya bir mesaj göndermiş: “Lütfen biraz sakin olun, burası NATO zirvesi, Mars’tan gelen uzaylı istilası değil.” İktidarın cevabı ise net: “Estağfurullah, siz rahat edin diye biz Anayasa’yı da askıya aldık, bir ihtiyacınız olursa cumhuriyetin temel niteliklerini de kaldırabiliriz.”

    Vatandaşa Çelme, NATO’ya Cilve

    Ankara esnafı kepenk kapatmış, dükkânının önünde çaresizce bekliyor. Günlük cirosu sıfır, borçları tavan yapmış, kirasını ödeyemez halde. Tam o sırada caddeden geçen bir resmi araçtan anons yapılıyor: “Değerli esnafımız, NATO Zirvesi nedeniyle mağduriyetinizin farkındayız. Sabrınız için teşekkür eder, kira ve faturalarınızı NATO’nun şerefine ödemenizi rica ederiz.”

    Bu, abartı değil; bu, yaşananların özetidir. İktidar, NATO’ya şirin görünme yarışında o kadar ileri gitti ki, artık vatandaşın temel ihtiyaçları “ulusal güvenlik zafiyeti” olarak kodlanıyor. Kira mı ödeyemiyorsun? NATO’nun huzuru için sus. Çocuğunun okul masrafını mı karşılayamıyorsun? ABD heyeti rahat etsin diye dayan. Market kuyruğunda ekmek mi bekliyorsun? Stratejik ittifakın onuru için gülümse.

    Amerikancılıkta Yeni Rekor: Vatandaşı Rehin, Pentagon’u Rahat

    Amerika Birleşik Devletleri’nin başkenti Washington’da Türkiye masasındaki yetkili, Ankara’dan gelen raporları okuyunca kahvesini ekrana püskürtmüş. Raporda yazıyor: “Türk hükümeti, zirve öncesinde muhalifleri toplamaya başladı, basını susturdu, şehri kapattı, esnafı perişan etti.” Amerikalı yetkili şaşkınlıkla sormuş: “Biz böyle bir şey talep ettik mi?” Cevap: “Hayır, ama onlar kendiliğinden yapıyor, hatta bizim için Anayasa’yı falan da askıya almışlar.” Pentagon’da bir sessizlik olmuş. Ardından aynı yetkili: “Yani bizim için kendi vatandaşlarını tutukluyorlar, biz istemeden?” “Evet efendim, hem de ‘Amerika’nın stratejik ortağıyız’ diye övünerek.”

    Bu diyalog tamamen hayal ürünü değil; iktidarın dış politikasının geldiği noktanın karikatürize edilmiş halidir. Amerika’nın bölgedeki en sadık müttefiki olma yarışında iktidar, o kadar ileri gitti ki, Pentagon’un bile “biraz yavaş ol” diyeceği raddeye ulaştı. Ama iktidar durmuyor; çünkü onların anlayışında egemenlik, yabancı heyetlerin konforuyla doğru orantılıdır. Ne kadar çok vatandaşını susturursan, o kadar çok egemensin.

    NATO’dan Fazla NATO’cu Olmanın Alfabesi

    İktidarın NATO sevdası öyle bir boyutta ki, kısa süre önce “yerli ve milli savunma sanayii” diye övündüğü projeleri bile NATO logosuyla süslemeye başlamış. İHA’ların, SİHA’ların üzerine küçük NATO bayrakları yapıştırılıyormuş.

    Ama burada durup bir nefes alalım. Zira bu satırları okuyanlar, “Yazar abartıyor, hiciv bu kadar da olmaz” diyebilir. Ne yazık ki söz konusu olan sadece NATO özelinde bir karikatür değil; aynı zihniyetin farklı başlıklardaki tezahürlerini gördüğümüzde, “NATO’dan fazla NATO’cu” olmanın aslında bir sistem refleksi olduğunu anlıyoruz.

    Avrupa Birliği faslında yaşananları hatırlayın. 2000’li yılların başında AB uyum sürecinde öyle reform paketleri geçirildi ki, Brüksel’dekiler bile şaşkındı. AB’nin “sivil-asker ilişkilerini demokratikleştirin” tavsiyesi Ankara’da “orduyu tamamen siyasetten tasfiye edip her kuruma kendi adamlarımızı yerleştirelim” diye okundu. Brüksel’den nazikçe “biraz abartmadınız mı?” sorusu geldiğinde cevap hazırdı: “Hayır, biz Avrupa’nın en demokratik ülkesi olma yolundayız.” Sonuç? AB süreci çöktü, müzakere başlıkları kapandı, ama içeride vesayet bir biçimden başka bir biçime evrildi. İstenen demokratikleşmeydi, gelen kapsamlı bir kadrolaşma oldu.

    IMF günlerine bakın. 2001 krizi sonrası yapılan stand-by anlaşmalarında IMF’nin talep ettiği kemer sıkma politikaları Ankara’da öyle bir yorumlandı ki, vergiler katlandı, zamların dozu kaçtı, dar gelirli adeta canından bezdi. IMF Türkiye masasından “Bu kadarını biz istemedik, halkın tepkisi bize dönecek” uyarısı geldiğinde Ankara’nın tavrı yine aynıydı: “Siz merak etmeyin, biz gereğini yaparız.” Gereği yapıldı, vatandaşın cebi boşaldı, IMF memnun edildi; ama o gün biriktirilen öfke bugün hâlâ tam olarak dinmiş değil.

    Göç mutabakatını düşünün. 2016’da AB ile imzalanan anlaşma uyarınca Türkiye düzensiz göçü kontrol altına alacak, karşılığında maddi yardım ve vize serbestisi alacaktı. Uygulamada ise Ankara, AB’nin beklemediği ölçüde bir “sınır bekçiliği” rolü üstlendi. Milyonlarca sığınmacı neredeyse hiçbir uzun vadeli entegrasyon planı olmadan sistemde tutuldu. AB yetkilileri “en azından çocukların okula gitmesini sağlayın, insani koşulları iyileştirin” dediğinde Ankara’nın cevabı “siz paranızı verin, biz hallederiz” oldu. Üstüne üstlük, her kriz anında “kapıları açarız” resti çekildi. Yani önce AB için fazladan rol çalındı, sonra bu rol şantaj aracına dönüştürüldü. Omurga esnekliğinin daniskasıydı bu.

    İncirlik Üssü’nü hatırlayın. ABD ile ikili anlaşmalar üssün kullanımını belirli çerçevelere oturtur. Ama Irak ve Suriye operasyonlarında iktidar, Pentagon’un talep ettiğinden çok daha geniş kullanım izinleri verdi. TBMM’den geçirilmesi gereken tezkereler “stratejik ortaklığın gereği” denilerek hızlandırıldı. ABD’li diplomatların “Bu kadar esneklik gerçekten gerekli mi? Sonra iç kamuoyunda zor durumda kalırsınız” dediği, Ankara’nın ise “Hayır, biz vatandaşı hallederiz, siz rahat olun” cevabı verdiği bizzat Washington’da konuşuldu. Üs çevresindeki kazalara, olaylara ilişkin soruşturmalar ise yıllarca “uluslararası hassasiyet” gerekçesiyle rafa kaldırıldı.

    Dahası da var: BM Güvenlik Konseyi kararları iç hukuka aktarılırken “biz bir de üstüne ekleyelim” denilerek vatandaşın temel haklarını kısıtlayan torba yasalar çıkarıldı. Terörle mücadele bahanesiyle getirilen mal varlığı dondurma hükümleri, uluslararası kuruluşların “orantılı olun” tavsiyesine rağmen mülkiyet hakkını çiğneyecek seviyeye çekildi. Hep aynı mantık: Uluslararası bir yükümlülüğümüz var, madem öyle biz en iyisini biliriz, biraz da biz ekleyelim.

    Gördüğünüz gibi, “NATO’dan fazla NATO’cu” olmak bir istisna değil, bir alışkanlığın bu kez askerî ittifak zemininde vücut bulmasıdır. İktidar, meşruiyetini kendi halkından alamadığı için yabancı başkentlerin takdirine muhtaçtır. Bunun için de sürekli “istenenden fazlasını yapıp” sadakatini ispat etmeye çalışır. NATO’nun güvenlik protokolü mü var? Başkenti hapishaneye çevirir. AB’nin demokrasi tavsiyesi mi var? Kadrolaşmayı demokrasi diye yutturur. IMF kemer sıkma mı dedi? Kemerleri boğazlama seviyesine çeker. Pentagon üs mü istedi? Anahtarı bırakın, tapuyu da getirin.

    Tarihin Tozlu Sayfalarından Bir İbret: Marcos’un Ayakkabıları, Şah’ın Tavus Kuşları

    Tarih, yabancı efendilere yaranmak için kendi halkını ezenlerin sonunu hep aynı yazmıştır. Filipinler’de Marcos, binlerce çift ayakkabısını sarayda bırakıp kaçtı. İran’da Şah, tavus kuşlarını ve tahtını geride bırakıp sürgünde can verdi. Peki ya bizim iktidar? Onlar da NATO zirvesi bittikten sonra, belki de ellerinde bir NATO flaması, “Biz görevimizi yaptık” diyerek tarihin çöplüğüne doğru yola çıkacaklar. Ama o gün geldiğinde, ne Pentagon’un ne de Brüksel’in tek bir telefonu açacağını şimdiden görmek için kâhin olmaya gerek yok.

    Çünkü uluslararası ilişkilerde “kullan at müttefik” diye bir kavram vardır. Sen efendine ne kadar yaranırsan yaran, işin bittiğinde seni bir kenara bırakırlar. Şimdi Ankara’da NATO için vatandaşını gözaltına alanlar, yarın NATO’nun yeni stratejik konseptinde “demokrasi ve insan hakları” eleştirisine maruz kaldıklarında, aynı hızla “Biz zaten NATO’yu hep eleştirirdik” demeye başlayacaklardır. Omurga esnekliği bu noktada devreye girer.

    Son Söz: NATO Gider, Ankara Kalır, İktidar Sallanır

    NATO zirvesi üç gün sürecek, heyetler gidecek, bayraklar toplanacak, güvenlik bariyerleri kaldırılacak. Ama geride ne kalacak? Kepenk kapatmaktan batmanın eşiğine gelen binlerce esnaf, haftalarca nezarethanede tutulan yüzlerce insan, haber alamayan bir toplum, çiğnenmiş bir Anayasa ve güveni paramparça edilmiş bir demokrasi.

    İktidar, NATO’ya ve ABD’ye yaranma yarışında kendi vatandaşını feda ettiğini sanıyor. Oysa asıl feda ettiği, kendi meşruiyetidir. Ve tarih, meşruiyetini yabancı başkentlerde arayan hiçbir iktidara uzun ömür bahşetmemiştir. Şah gitti, Marcos gitti, Batista gitti; sırada kim var? Tarih, o sorunun cevabını da eninde sonunda yazacak, hem de hiç beklemedikleri bir anda.

    O yüzden şimdiki iktidara da: şimdiden geçmiş, haber ve küpe olsun.


    Kaynakça

    · İroni ve Siyaset Araştırmaları Merkezi. (2026). “Esnek Omurga Sendromu: Türk Dış Politikasında Yeni Bir Kavram.” Ankara: Hiciv Yayınları.
    · Tarih. (1979). İran Devrimi ve Pehlevi Hanedanının Çöküşü: Şah’ın Tavus Kuşlarından NATO’nun Kartallarına Uzanan İbretlik Hikâyeler. Tahran: Sokak Yayınları.
    · Pentagon Arşivleri. (2025). “Talep Etmediğimiz Halde Yapılanlar: Müttefiklerin Gönüllü Fedakârlıkları Üzerine Bir İç Yazışma.” Washington: Gizli Dosyalar.
    · Anonim Ankara Esnafı. (2024). “NATO İçin Kepenk Kapattık, Borçlarımızı Pentagon mu Ödeyecek?” Kızılay Sohbetleri, Sayı: 1923.
    · Brüksel’den Bir Bürokrat. (2026). “Biz Sadece Toplantı İstedik, Sıkıyönetim Değil: Ankara Zirvesi’nin Perde Arkası.” NATO Gayriresmi Bülteni, Cilt 5, Sayı 2.

  • Osmanlı’nın Kıbrıs Sürgünleri: Alevi Türkmenlerin Zorunlu Göçü, Kültürel Süreklilikleri ve Ada Kimliğine Etkileri

    Sefa Yürükel

    Akdeniz’de Bir Sürgün Coğrafyasının Teşekkülü

    Kıbrıs adası, Akdeniz’in jeostratejik kavşak noktasında, tarih boyunca pek çok medeniyetin hâkimiyet mücadelesine sahne olmuş kadim bir coğrafyadır. 1570-1571 yıllarında Lala Mustafa Paşa ve Piyale Paşa komutasındaki Osmanlı donanması ve kara ordusunun adayı Venedik Cumhuriyeti’nden almasıyla başlayan Türk dönemi, aynı zamanda Anadolu’dan adaya yönelik büyük nüfus hareketliliklerinin de başlangıcını teşkil etmektedir. Bu nüfus hareketliliklerinin en dikkat çekici ve akademik literatürde üzerinde yeterince durulmamış boyutlarından biri, Osmanlı merkezî otoritesinin “rafizi”, “mülhid” ya da “kızılbaş” olarak tanımladığı Türkmen ve Alevi topluluklarını bir cezalandırma, asimilasyon ve iskân politikası çerçevesinde Kıbrıs’a sürgün etmesidir. Adanın fethinin hemen ardından başlayan ve on sekizinci yüzyıl boyunca dalgalar halinde devam eden bu sürgünler, Kıbrıs Türk kimliğinin teşekkülünde belirleyici bir rol oynamış; ancak bu toplulukların inançları, kültürel pratikleri, sözlü edebiyat gelenekleri ve çok kültürlü ortamlara uyum sağlama kapasiteleri, ana akım tarih yazımında çoğu kez görmezden gelinmiş ya da yüzeysel biçimde ele alınmıştır.

    Kıbrıs’ın Osmanlı Fethi Öncesi Demografik ve Siyasi Durumu

    Kıbrıs adası, 1489 yılından itibaren Venedik Cumhuriyeti’nin hâkimiyeti altında bulunuyordu. Venedik yönetimi, adayı öncelikle Doğu Akdeniz ticaret yolları üzerindeki stratejik bir üs olarak değerlendirmiş, yerli Rum nüfus üzerinde Katolik Venedik aristokrasisinin hâkim olduğu feodal bir düzen kurmuştu. Latin Kilisesi ile yerli Rum Ortodoks Kilisesi arasındaki gerilimler, adadaki toplumsal yapının belirgin bir özelliğiydi. Venedik döneminde ada nüfusunun büyük çoğunluğunu Ortodoks Rumlar oluşturmakta, Venedikliler ise dar bir yönetici elit tabakası olarak kalmaktaydı.

    Osmanlı fethinin hemen öncesinde, 1570 yılı itibarıyla ada nüfusunun yaklaşık yüz elli bin kişi olduğu tahmin edilmektedir. Ancak Venedik-Osmanlı savaşı sırasında yaşanan çatışmalar, salgın hastalıklar ve göç hareketleri, özellikle adanın iç kesimlerinde ciddi bir nüfus kaybına yol açmıştı. Mesarya ve Mazato (Larnaka) bölgelerinde yer alan yetmiş altı köyün tamamen boşalmış olduğu, Osmanlı tahrir kayıtlarından anlaşılmaktadır. Venedik döneminde baronluk merkezi olarak kullanılan bu bölgelerdeki tarım arazileri ve köylerin sahipsiz kalması, Osmanlı yönetimine hem demografik hem de ekonomik açıdan müdahale gerektiren bir tablo sunuyordu. Bu demografik boşluk, ilerleyen yıllarda uygulanacak sürgün ve iskân politikalarının gerekçelerinden birini oluşturacaktır.

    Osmanlı Fethi ve Beylerbeylik İdaresinin Tesisi

    1570 yılında Lala Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı kara ordusu ve Piyale Paşa komutasındaki donanmanın Kıbrıs seferi, yaklaşık dört yüz gemi ve altmış bin ile yüz bin arasında değişen bir askerî kuvvetle gerçekleştirilmiştir. Çıkarmanın ilk aşamasında Limasol üzerinden adaya giren Osmanlı kuvvetleri, daha sonra Larnaka’dan karaya çıkarak Lefkoşa üzerine yürümüş, iki ay süren bir kuşatmanın ardından başkenti ele geçirmiştir. 1571 yılında Girne’nin ve nihayet 4 Ağustos’ta Mağusa’nın fethiyle ada tamamen Osmanlı hâkimiyetine girmiştir.

    Fethin tamamlanmasının ardından Osmanlı yönetimi, adada Beylerbeylik idaresini tesis etmiş ve ilk Kıbrıs Beylerbeyi olarak Avlonya Sancak Beyi Muzaffer Paşa’yı atamıştır. Beylerbeylik, adanın idari, askerî ve mali işlerinin merkezden atanan bir üst düzey yönetici tarafından yürütüldüğü bir yapıyı ifade etmekteydi. Adanın fethiyle birlikte başlayan Osmanlı iskân politikası, iki temel hedefe yönelikti: Bir yandan boşalmış köyleri ve tarım arazilerini yeniden üretime kazandırmak suretiyle adanın ekonomik canlılığını sağlamak; diğer yandan Anadolu’da merkezî otoriteye muhalefet eden, Safevi Devleti ile ideolojik ve siyasi bağları bulunan ya da bulunduğundan şüphe edilen Türkmen ve Kızılbaş unsurları tasfiye ederek onları kontrol altına almaktı.

    Sürgünün İdeolojik ve Hukuki Çerçevesi: Mühimme Defterlerinin Tanıklığı

    Osmanlı merkezî yönetiminin Kıbrıs sürgünlerine ilişkin kararları, dönemin en önemli arşiv kaynaklarından olan Mühimme Defterleri’nde ayrıntılı biçimde kayıt altına alınmıştır. 1572 tarihli 12 Numaralı Mühimme Defteri’nin 329 ve 330. sayfalarında Musul Kadısına hitaben yazılmış 664 sayılı ferman, sürgün politikasının erken dönemde ve sistematik biçimde uygulanmaya başlandığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu fermanda, Musul’da yaşayan ve İran ile ilişkileri bulunduğu iddia edilen, dinden çıkmış sapkınlar olarak nitelendirilen kişilerin Kıbrıs’a sürülmeleri emredilmektedir. Aynı yıl bütün Rumeli Kadılarına gönderilen bir başka fermanda ise tefecilik yaparak reayanın topraklarını ellerinden alanların, belirlenen yüzde on beşlik yasal faiz haddine uymamaları halinde Kıbrıs’a sürgün edilecekleri bildirilmiştir. Bu iki farklı gerekçe, sürgün politikasının hem dinî-siyasi sapkınlıkla hem de ekonomik düzeni ihlal eden davranışlarla ilişkilendirildiğini göstermesi bakımından anlamlıdır.

    Sürgün politikasının asıl kitlesel karakter kazandığı uygulama alanı ise Kızılbaş olarak tanımlanan topluluklara yönelik olmuştur. Osmanlı merkezî yönetimi, Anadolu’nun dört bir yanındaki beylere, sancak beylerine ve kadılara gönderdiği fermanlarla, Kızılbaşların araştırılarak tespit edilmesini, mallarına el konulmasını ve Kıbrıs’a sürgün edilmelerini emretmiştir. Bu fermanlardan Karaman Beyine yazılan bir hükümde, Kara Bey adlı bir zaimin Kıbrıs’a sürülmesi ve zeametine el konulması emredilmektedir. Çorum Beyine yazılan hükümde ise ekseriyeti Kızılbaş olarak nitelenen Etrak taifesinin sipahiler gibi iyi atlara binip silahla dolaşmalarının engellenmesi talimatı verilmektedir. Bu talimat, merkezî otoritenin Kızılbaş topluluklarını yalnızca inançları nedeniyle değil, aynı zamanda potansiyel bir askerî tehdit olarak da algıladığını göstermektedir.

    Bozok Beylerine yazılan bir diğer hüküm, meselenin vahametini daha açık biçimde gözler önüne sermektedir. Bu hükümde, Kızılbaşlıkla suçlanan kişilerin kaydedildiği defterin bir suretinin gönderildiği belirtildikten sonra, Kızılbaş oldukları kesin olarak tespit edilenlerin idam edilmesi, yalnızca itham seviyesinde kalanların ise Kıbrıs’a sürülmesi emredilmektedir. Sürgün ve idam seçeneklerinin aynı hüküm içinde zikredilmesi, Osmanlı yönetiminin Kızılbaşlığı bir varoluşsal tehdit olarak algıladığının ve bu tehdidi ortadan kaldırmak için en ağır cezai yöntemlere başvurmaktan çekinmediğinin bir göstergesidir.

    En çarpıcı belgelerden biri, 1578 yılında Rum Beylerbeyine gönderilen fermandır. “Rum” terimi burada günümüzdeki Sivas ve çevresini kapsayan Osmanlı idari bölgesini ifade etmektedir. Bu fermanda, bölgedeki Kızılbaş nüfusun oldukça fazla olduğu, eğer tamamının öldürülmesi yoluna gidilirse çok büyük bir katliam yaşanacağı gerçekçi bir dille ifade edildikten sonra, şu talimat verilmiştir: Sünni mezhebinden olmayıp mülhid ve rafizi (dinden çıkmış ve sapkın) olarak nitelendirilen Kızılbaşların evleri ve barklarıyla bağları tamamen koparılmalı, yanlarına hisar erleri de koşularak Kıbrıs’a sürgün edilmelidir. Yalnızca Kızılbaş topluluklarının dinî liderleri konumundaki halifelerinin idam edilmesi yeterli görülmüştür. Bu ferman, sürgün politikasının bir yandan toplu katliamdan kaçınma gibi pragmatik bir kaygıyı, diğer yandan topluluğun lider kadrosunu tasfiye ederek onları başsız bırakma ve böylece asimilasyonu hızlandırma stratejisini bir arada barındırdığını bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.

    Sürgün kararlarının yalnızca toplu Kızılbaş nüfusunu değil, bireysel olarak “ahlaka aykırı” ya da “dine mugayir” davranış sergileyen kişileri de hedef aldığı görülmektedir. Beyşehir ve Seydişehir Kadısına yazılan bir emirde, Hüseyin adında bir kişinin karısını namahremden saklamadığı, kendisinin de kadınlarla toplanıp sohbet ettiği, bu durum sorulduğunda ise “bizim yolumuz budur” dediği öğrenildiği belirtilerek gereğinin yapılması istenmiştir. 1574 yılında Alanya’nın Morgül köyünde Mehmet ve Musa adlı iki kardeşin, başlarına iki yüz öğrenci toplayarak isyan ettikleri gerekçesiyle Kıbrıs’a sürüldükleri kaydedilmiştir. Bu örnekler, sürgün politikasının kapsamının ne kadar geniş tutulduğunu ve merkezî otoritenin Sünni ortodoksinin dışında kalan her türlü dinî ve toplumsal pratiği potansiyel tehdit olarak algıladığını göstermektedir.

    Adada Ekonomik Canlanma Stratejisi ve İlk Sürgün Kafilelerinin Niteliği

    Osmanlı yönetimi, sürgün politikasını yalnızca cezai bir tedbir olarak değil, aynı zamanda adanın ekonomik kalkınması için gerekli insan kaynağını temin etmenin stratejik bir aracı olarak da görmüştür. Bu nedenle adaya gönderilecek nüfusun seçiminde belirli kriterler uygulanmış; zanaatkârlar, çiftçiler ve tüccarlar öncelikli olarak tercih edilmiştir. Adanın imarı için gönüllü iskânı teşvik edici tedbirler de alınmış, göçmenlere toprak, vergi muafiyeti ve çeşitli imtiyazlar vaat edilmiştir.

    İlk sürgün gemisi 22 Eylül 1572 tarihinde Girne iskelesine yanaşmıştır. Bu gemide bulunan yolcuların mesleki dağılımı, Osmanlı yönetiminin adada ne tür bir ekonomik yapı kurmayı hedeflediğini açıkça ortaya koymaktadır: yirmi dokumacı, iki çizmeci, bir çilingir, bir ahçı, beş demirci, dört hamamcı, dokuz ayakkabıcı, bir silah yapımcısı, beş tabak, iki tacir, yedi terzi, iki keçeci, bir nalbant, bir halıcı ve bir taş ustası. Bu listenin meslek çeşitliliği, adada kendi kendine yeten, canlı bir zanaat ve ticaret ekonomisi oluşturma hedefinin somut göstergesidir.

    1572 yılı sonuna kadar toplam beş bin yedi yüz yirmi ailenin adaya gönderilmesi planlanmış, ancak ulaşım güçlükleri, Anadolu’daki direnişler ve çeşitli lojistik sorunlar nedeniyle ancak bin altı yüz seksen dokuz aile adaya sevk edilebilmiştir. Bu sayı, planlanan hedefin oldukça altında kalmakla birlikte, kısa sürede adanın demografik dengesini değiştirmeye yetmiştir. 1572 yılında Lefkoşa’da dört bin Osmanlı askerinin konuşlandırıldığı, bekâr askerlerin evlenmelerini temin etmek amacıyla Canik (Samsun ve çevresi) bölgesinden özel olarak bekâr kızlar getirilip bu askerlerle evlendirildiği de arşiv kayıtlarına yansımıştır. Bu uygulama, Osmanlı yönetiminin adadaki Türk nüfusunu kalıcı kılmak için aile yapısının tesisine verdiği önemi göstermektedir.

    Lefkoşa, bu dönemde hızla büyük bir ticaret ve zanaat merkezine dönüşmüştür. 1872 yılında Kıbrıs’ı ziyaret eden Avusturyalı Arşidük Salvator, Lefkoşa’da yirmi üç ayrı çarşının bulunduğunu kaydetmiştir. Bu çarşılar arasında bezirganlar (tüccarlar), terziler, basmacılar (kilim ve post işleyenler), Avrupa tipi ayakkabıcılar, Türk biçimi ayakkabıcılar (yemeniciler), yerli ayakkabıcılar, iplikçiler, sandıkçılar, arabacılar, bakırcılar, gümüşçüler, demirciler, çanakçılar (çömlekçiler), kumaşçılar, meyhaneciler, sebze ve et pazarı, balık pazarı, helvacılar, kadınlar pazarı, pamukçular, un pazarı, buğday ve arpa pazarı ile hayvan pazarı bulunmaktadır. 1900 yıllarına kadar Kıbrıs’ta tek kent özelliğini taşıyan yerleşim yeri Lefkoşa olarak kalmış, diğer yerleşimler daha çok kasaba ve köy niteliğini sürdürmüştür.

    Sürgün Edilen Aşiretler, Etnik Mensubiyetler ve Tarihsel Arka Plan

    Kıbrıs’a sürgün edilen topluluklar arasında oymak ve aşiret düzeyinde çok sayıda Türkmen grubu bulunmaktadır. Arşiv kayıtlarından ve Profesör Faruk Sümer’in kapsamlı çalışmalarından tespit edilebilenler arasında şu isimler yer almaktadır: Şamlu, Karahacılı, Cerid, Eskiyörük, Avşar, Bentoğlu oymağı, Köroğlu oymağı, Gedüklü, Toslaklı, Kiselioğlu, Patralı, Saçıkara, Sendil, Solaklı, Şeyhlü, Hardal, Paşmaklı, Yazulu, Hacisalı, Tatarlıoğlu, Kaçarlar ve Horzum. Bu isimlerin pek çoğu, Oğuzların bilinen yirmi dört boy yapılanması içinde izlenebilmekte olup, özellikle Bayad, Beğdilli (Beğdili), Avşar ve Döğer boylarına mensup oymakların ağırlığı dikkat çekmektedir.

    Şamlu oymağı, sürgün edilen topluluklar arasında tarihsel önemi bakımından özel bir yere sahiptir. Faruk Sümer’in tespitlerine göre, Şamlu oymağı içinde en etkin ve belirleyici unsur Beğdilli boyudur. Şamlu adı, bu topluluğun bir dönem Şam (Suriye) bölgesinde bulunmasından kaynaklanmaktadır. Oğuzların Bayad, Beğdilli, Avşar ve Döğer boylarının bir araya gelmesiyle oluşan bu yeni oymak, Şamlu Türkmeni olarak anılmaya başlanmıştır. Şamluların tarihsel önemi, yalnızca Anadolu’daki varlıklarıyla sınırlı değildir; Safevi Devleti’nin kuruluş sürecinde oynadıkları kritik rol, Osmanlı yönetiminin bu topluluğa yönelik derin güvensizliğinin temel nedenini oluşturmaktadır. Şah İsmail’i Erdebil’de saklayan ebesi de, onu Gilan’a götürerek güvende kalmasını sağlayan lalası Hüseyin de Şamlu oymağına mensuptur. Çaldıran Savaşı’ndan sonra Şamlu oymağı, İran ve Azerbaycan’da en önemli ve nüfuzlu aşiret konumuna yükselmiş; Şah Tahmasb ve Şah Abbas dönemlerinde İran’ın en üst düzey devlet görevlerine Şamlular getirilmiştir. Bu yakın ilişki, Osmanlı yönetiminin Anadolu’daki Şamlu ve diğer Kızılbaş topluluklarını potansiyel bir beşinci kol olarak görmesine yol açmıştır.

    1277 yılında yaşanan büyük Türkmen göçü, Şamlu oymağının teşekkülünde önemli bir dönüm noktasıdır. Moğol istilası sırasında Sivas ve Kayseri yörelerindeki Türkmenler ile Ağaçerleri (Tahtacılar) üzerine katliam için yürüyen Moğol birliklerinden kaçan Türkmenler, kırk bin çadırdan oluşan devasa bir topluluk halinde Suriye’ye geçmişlerdir. Kışları Gazze’den Amik Ovası’na kadar olan bölgede, yazları ise Sivas’ın güneyindeki Uzun Yayla’da geçiren bu topluluk, zamanla Şamlu Türkmeni adıyla anılmaya başlanmıştır. Moğol Hanı Hülagü’nün “Şu Türkmenlerle Karamanlılar olmasa Moğol atlıları güneşin battığı yere kadar gideceklerdi” sözü, bu toplulukların askerî gücünün Moğollar tarafından bile takdir edildiğini göstermektedir.

    Dulkadiroğulları Beyliği’ni kuran boylar da Bayad, Avşar ve Beğdilli boylarıdır. Bu beylik, Anadolu’daki Türkmen varlığının en önemli siyasi teşekküllerinden biri olarak Osmanlı ve Memlük devletleri arasında bir tampon bölge oluşturmuş, uzun süre bağımsız bir politika izlemiştir. Dulkadiroğulları’nın Osmanlı tarafından ortadan kaldırılması ve topraklarının ilhak edilmesi, bölgedeki Türkmen aşiretleriyle Osmanlı merkezî otoritesi arasında yeni bir gerilim döneminin başlangıcı olmuştur.

    Rakka Sürgünleri ve Kıbrıs Bağlantısı: Çifte Sürgün Coğrafyası

    Osmanlı yönetiminin sürgün politikası yalnızca Kıbrıs’ı değil, Rakka’yı da kapsayan geniş bir coğrafi düzleme yayılmıştır. Rakka ve Kıbrıs sürgünleri arasında yakın bir bağlantı bulunmakta; çoğu kez önce Rakka’ya sürülen topluluklar, burada tutunamayıp kaçtıklarında veya iskânı reddettiklerinde ikinci bir cezalandırma olarak Kıbrıs’a gönderilmekteydi.

    1702 yılında Niğde, Bor, Ürgüp, Ereğli, Güngördü, Delili ve Kırıntı bölgelerinden Türkmen ve Yörükler önce Rakka’ya sürülmüş, burada yaşamayı reddedenler gemilere bindirilerek Kıbrıs’a sevk edilmiştir. 1713, 1727 ve 1741 yıllarında Anadolu’nun hemen her bölgesinden Rakka ve Kıbrıs’a yönelik yeni sürgün dalgaları yaşanmıştır. Bu sürgünler sırasında gemi reislerini öldürerek Anadolu’ya geri dönen Şeyhlü ve Kiselioğlu Yörükleri, zorunlu iskân politikasına karşı en şiddetli direniş örneklerini sergilemişlerdir. Rakka’dan kaçmayı başaranlar ise Aydın, Menteşe, Kütahya ve Saruhan dolaylarına dağılarak yeniden konar-göçer hayat tarzına dönmeye çalışmışlardır. Tarihe “Rakka iskânı” olarak geçen bu sürecin başlıca aktörleri Beğdilliler, Ceridler ve Baraklardır.

    Bu zorunlu göçün toplumsal hafızada bıraktığı derin izler, günümüzde dahi varlığını sürdürmektedir. Antep yörelerinde halen söylenen şu türkü, Rakka sürgününün acı hatırasını canlı tutmaktadır:

    “Rakka çöllerinden gelen gaziler / Rakka’nın da gonca gülü soldu mu? / Yenile bir haber duydum oradan / Cerid Bekir öldü derler, öldü mü? / Cerid Bekir ölü ise kırıldı kilit / Yolumuza çöktü bir kara bulut / Gördülü Kerim’le Bayındır Halit / Kolu bağlı cellatlara vardı mı?”

    Beğdilli Beyi Firuz Bey’in (Faris) hikâyesi, bu sürgün politikasının Osmanlı açısından paradoksal sonuçlarından birini teşkil etmektedir. Firuz Bey, Osmanlının kendilerini Rakka’ya sürgün etmesine duyduğu derin tepkiyle obalarıyla birlikte İran’a göç etmiş ve orada bir Türkmen asilzadesi olarak büyük itibar görmüştür. Faruk Sümer, on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda Anadolu’da Türk asilzadelerinin ortadan kalkmasının ardında bu tür sürgün ve göç hareketlerinin yattığını ileri sürmektedir. Bu tespit, sürgün politikasının yalnızca nüfus hareketlerine değil, aynı zamanda Anadolu’nun toplumsal yapısındaki lider kadroların tasfiyesine de yol açtığını göstermesi bakımından son derece önemlidir. Bugün bu tarihsel sürekliliğin sembolik bir yansıması olarak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin eski Başbakanı ve eski Cumhurbaşkanı Sayın Derviş Eroğlu’nun İlbeyli-Beydilli aşiretine mensubiyeti dikkat çekicidir. Harzemlilerin de Beydilli oldukları, Horzum topluluğunun ise aynı gruptan sayıldığı bilinmektedir.

    Avşarların Zorunlu İskânı ve Asimilasyon Politikaları

    On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde dahi, Osmanlı merkezî otoritesinin konar-göçer Alevi Türkmen topluluklarına yönelik zorunlu iskân ve asimilasyon politikaları devam etmiştir. 1865 yılında İstanbul’dan Derviş Paşa ve Cevdet Paşa komutasında Çukurova’ya gelen Osmanlı Dördüncü Ordusu (Fırka-i İslahiye), bölgedeki göçebe Alevi Türkmenleri hem yerleşik hayata geçirmek hem de Sünnileştirmek amacıyla kapsamlı bir harekât yürütmüştür. Bu harekâtın gerekçeleri arasında, göçebe nüfusun daha kolay vergilendirilmesi ve askere alınmasının sağlanması da bulunmaktaydı.

    Cevdet Paşa, Osmanlı bürokrasisinin en iyi yetişmiş isimlerinden biri olarak tarihe geçmiştir. Tezakir adlı ünlü eserinde, Çukurova’daki iskân faaliyetlerini ayrıntılı biçimde anlatmıştır. Cevdet Paşa, Avşarları zorla köylere yerleştirdiklerini, namaz kılmayı mecburi hale getirdiklerini kaydederken, bir köyün kendisine sunduğu dilekçeyi de aktarmaktadır: “Bizim köy yüz hane, yanımızdaki köy ise beş yüz hanedir. Siz onlara da bize de günde beş vakit namaz kıl diyorsunuz, bu adalet midir?” Bu soru, dayatılan dinî pratikler karşısında Alevi topluluklarının adalet duygusunun ve eleştirel düşünce kapasitesinin halen canlı olduğunu göstermektedir. Alevi bir ozan olan Dadaloğlu’nun şiirlerinde de Avşarların bu zorunlu iskâna karşı duyduğu derin huzursuzluk, özgürlük özlemi ve Osmanlı otoritesine karşı başkaldırı ruhu güçlü bir biçimde işlenmiştir:

    “Kalktı göç eyledi Avşar elleri / Ağır ağır giden eller bizimdir / Arap atlar yakın eder ırağı / Yüce dağdan aşan yollar bizimdir.”

    Dadaloğlu’nun bu dizeleri, yerleşik hayata zorlanan göçebe bir topluluğun kimlik mücadelesinin ve özgürlük tutkusunun edebî ifadesi olarak değerlendirilmelidir.

    Osmanlı Taşra Yönetiminde Sürgünün İşlevi: Nüfus Mühendisliği ve Kontrol Mekanizmaları

    Osmanlı İmparatorluğu’nun sürgün politikası, yalnızca Kıbrıs ve Rakka örnekleriyle sınırlı olmayan, imparatorluğun geniş coğrafyasında uygulanan kapsamlı bir nüfus mühendisliği stratejisinin parçasıdır. Sürgün (sürgün cezası), Osmanlı hukuk sisteminde ta’zir cezaları kapsamında değerlendirilmiş ve padişahın örfi yetkisine dayandırılmıştır. Şer’i hukukun öngördüğü had cezalarının dışında kalan bu tür cezalar, tamamen yöneticinin takdirine bırakılmıştı. Kıbrıs sürgünleri, bu hukuki çerçevenin en geniş ölçekli uygulama alanlarından birini oluşturmuştur.

    Osmanlı yönetiminin sürgün politikasının ardında yatan temel saikleri analiz etmek, imparatorluğun Kızılbaş meselesine yaklaşımını anlamak bakımından gereklidir. Birinci saik, ideolojik ve dinîdir: Osmanlı merkezî otoritesi, Sünni İslam’ın Hanefi yorumunu resmî mezhep olarak benimsemiş ve bu ortodoksinin dışında kalan her türlü inanç ve pratiği potansiyel bir tehdit olarak algılamıştır. Safevi Devleti’nin Şii İslam’ı resmî mezhep olarak benimsemesi ve Anadolu’daki Kızılbaş topluluklarının Safevilere duyduğu sempati, Osmanlı yönetiminin bu toplulukları bir “iç düşman” olarak görmesine yol açmıştır.

    İkinci saik, siyasi ve askerîdir: Osmanlı-Safevi rekabeti, yalnızca iki imparatorluk arasındaki sınır çatışmalarından ibaret değildi; aynı zamanda Anadolu toprakları üzerinde yürütülen bir nüfuz mücadelesiydi. Safevi şahlarının Anadolu’daki Kızılbaş toplulukları üzerindeki manevi otoritesi ve bu toplulukların Safevi ordusuna sağladığı insan gücü, Osmanlı yönetimini bu nüfusu kontrol altına almak, dağıtmak ve etkisizleştirmek için radikal önlemler almaya sevk etmiştir.

    Üçüncü saik, ekonomik ve mali niteliktedir: Konar-göçer Türkmen toplulukları, Osmanlı vergi sistemine tam olarak entegre edilemedikleri için merkezî hazine açısından bir gelir kaybı oluşturmaktaydı. Ayrıca bu toplulukların yerleşik tarımcı nüfusla yaşadıkları toprak anlaşmazlıkları, kırsal alanda sürekli bir gerilim kaynağıydı. Bu toplulukları Kıbrıs gibi yeni fethedilmiş, nüfusa ve işgücüne ihtiyaç duyulan bir bölgeye yerleştirmek, hem Anadolu’daki gerilimi azaltacak hem de adanın ekonomik kalkınmasına katkı sağlayacak bir çözüm olarak görülmüştür.

    Dördüncü saik ise asimilasyon ve kültürel dönüşümdür: Sürgün, Kızılbaş topluluklarını geleneksel yaşam alanlarından, inanç merkezlerinden ve dede-talip ilişkilerinden kopararak Sünni çoğunluğun içinde eritmeyi amaçlayan bir strateji olarak da işlev görmüştür. Nitekim 1578 tarihli fermanda halifelerin idam edilmesi, geri kalanların ise sürgün edilmesi talimatı, bu asimilasyon stratejisinin en açık ifadesidir. Dinî liderlerini kaybeden, ocak ve dergâhlarından koparılan toplulukların zamanla Sünnileşeceği varsayılmıştır.

    Kıbrıs’ta Alevi-Bektaşi İnanç Coğrafyasının Teşekkülü: Türbeler, Tekkeler ve Ziyaretgâhlar

    Kıbrıs’a sürgün edilen Alevi Türkmen toplulukları, yaşadıkları tüm zorluklara, baskılara ve asimilasyon politikalarına rağmen inançlarını, ritüellerini, kutsal mekân anlayışlarını ve manevi önderlik kurumlarını adanın topraklarına taşımayı başarmışlardır. Bugün dahi varlığını sürdüren çok sayıda türbe, tekke, ziyaretgâh ve kutsal mekân, bu manevi mirasın somut kanıtları olarak ayakta durmaktadır. Bu mekânların coğrafi dağılımı, Alevi-Bektaşi inanç coğrafyasının ada geneline yayılmış olduğunu ve bu inancın kurumsal yapısının belirli bir merkezîleşme gösterdiğini ortaya koymaktadır.

    Lefkoşa ve çevresi, Alevi-Bektaşi inanç coğrafyasının en yoğun olduğu bölge olarak öne çıkmaktadır. Lefkoşa Emniyet Müdürlüğü bahçesinde yer alan Musalla Burcu’ndaki Yediler, Karababa, Kurt Baba ve Kaçkaç (ya da Akkaş) Dede türbeleri, şehir merkezinde konumlanmış Alevi ziyaretgâhlarıdır. Serdarlı’daki Durmuş Dede, Lefkoşa’nın güneyindeki Ahi Revan Dede ve Girne Kapısı Türk Mezarlığı’nda bulunan Genç Abdal ya da Cenk Abdal Türbesi (Kıbrıslı Türklerin deyimiyle “Şehidalar”), bu bölgedeki önemli inanç merkezleridir. Lefkoşa’da ayrıca Kızılbaş Parkı, Kızılbaş bölgesi ve Kırklar Tepesi gibi yer adları, bu coğrafyadaki Alevi varlığının toponomik izlerini oluşturmaktadır.

    Lefkoşa’daki en önemli Alevi-Bektaşi kurumu, Kara Donlu Can Baba Tekkesi’dir. Bahçesinde kırk Bektaşi babasına ait mezarın yer aldığı bu tekke, adadaki Alevi-Bektaşi inancının kurumsal merkezi olarak işlev görmüştür. Tekkenin yakınında bulunan ve Rumca ismi Timbu olan Kırklar köyü, 1925 yılına kadar yaklaşık üç bin Alevi nüfusu barındırmış, ancak İkinci Mahmut döneminde (1808-1839) başlayan ve sonraki dönemlerde de devam eden Bektaşi yasakları ve baskılar sonucunda bu nüfus büyük ölçüde erimiştir. Yeniçeri Ocağı’nın 1826’da kaldırılması (Vaka-i Hayriye) ve Bektaşi tekkelerinin kapatılması, Kıbrıs’taki Alevi-Bektaşi varlığını da derinden etkilemiş, pek çok tekke ya kapatılmış ya da Nakşibendi gibi Sünni tarikatların kontrolüne verilmiştir. 1826 yılında Lefkoşa’daki Bayraktar Baba Türbesi, Nakşibendi Şeyhi Moralı Mustafa Nuri Efendi’nin idaresine atanmış, bu yapı günümüzde cami olarak faaliyet göstermeye devam etmektedir.

    Mağusa’da 1835 yılında varlığı kaydedilen Katip Odman Baba Türbesi, sürgün edebiyatının en önemli isimlerinden Namık Kemal’in de sürgün yıllarında intisap ettiği bir dergâh olarak bilinmektedir. Baf kentinde on yedinci yüzyılda inşa edilen Hasan Baba Dergâhı ve burada bulunan Hacı Mehmet Haki Baba’ya ait türbe, Alevi-Bektaşi inancının adanın batı kesimindeki temsilcileridir. Baf’ta ayrıca Merdiven köyü dergâhı postnişini Mehmet Ali Hilmi Baba’dan icazetli Kaymakam Ahmet Baba’nın kabri de bulunmaktadır.

    Larnaka, Limasol ve Lefkoşa yönünde konumlanan Turabi Dede Tekkesi, adadaki en önemli Alevi-Bektaşi merkezlerinden biridir. Turabi mahlasını kullanan yedi farklı ozanın tespit edilebilmiş olması, bu ismin Alevi-Bektaşi geleneği içindeki yaygınlığını ve önemini göstermektedir. Bu ozanlar arasında Afyonlu Turabi Baba, Koniça’da gömülü Yanyalı Türabi Baba, Kumlucalı, Giritli Mustafa Turabi, Süleyman ve Kulalı Mehmed Turabi Baba sayılabilir. Turabi isminin bu kadar yaygın kullanımı, adadaki Alevi-Bektaşi topluluklarının Anadolu’nun farklı bölgeleriyle sürekli bir kültürel etkileşim içinde olduğunu düşündürmektedir.

    Adadaki dinî mekânların işleyişi ve toplum nazarındaki konumu incelendiğinde son derece dikkat çekici bir durum ortaya çıkmaktadır. Mevlevi şeyhlerinin türbeleri bugün ziyaretçi bulamazken, “Şehidalar” olarak adlandırılan Alevi-Bektaşi ulularına gösterilen hürmet ve bağlılık canlılığını korumaktadır. Bu durum, Alevi-Bektaşi inancının halk katındaki derin köklerine ve Sünni tarikatlara kıyasla daha geniş bir toplumsal tabana hitap etme kapasitesine işaret etmektedir. Lefkoşa’nın eşraf ailelerinden Hizber Hikmetağalar’ın aktardıklarına göre, Kara Baba türbesi hem Kadiriler hem de Rufailer tarafından ortaklaşa kullanılmıştır. Bu paylaşım, adadaki farklı tasavvufi ekoller arasındaki geçişkenliğin ve ortak mekân kullanımının bir göstergesidir.

    1882 tarihli İngiliz vakıf listesinde Lefkoşa’da bir Kadiri Tekkesi’nin kayıtlı olduğu ve Şeyh Hasan Efendi’nin bu tekkenin babası olduğu bilgisi yer almaktadır. 1950 yıllarına kadar varlığını sürdüren bu tekke, Osmanlı döneminden İngiliz yönetimine geçişte Alevi-Bektaşi ve diğer tasavvufi kurumların sürekliliğini göstermesi bakımından önemlidir.

    Senkretik Yapı ve Tasavvufi Ekoller Arası Geçişkenlik

    Kıbrıs Alevi-Bektaşi topluluklarının en dikkat çekici özelliklerinden biri, farklı tasavvufi ekollerle ve Sünni tarikatlarla kurdukları senkretik ilişkilerdir. Bu senkretizm, adanın kendine özgü çok kültürlü yapısının bir sonucu olduğu kadar, baskı dönemlerinde kimliği korumak için geliştirilen bir strateji olarak da değerlendirilebilir. Kalenderilik ve Cavlakilik gibi heterodoks derviş gruplarının da adada etkili olduğu bilinmektedir. Kalenderilere halk arasında “Cavlak” da denilmekteydi. Bu gruplar, Sünni ortodoksinin dışında kalan, gezginci dervişlik geleneğini sürdüren, toplumsal normlara mesafeli duran yapılarıyla tanınmışlardır.

    Ünlü Kıbrıslı şair Kaytazzade Nazım Efendi’nin aile geçmişi, adadaki tasavvufi ekoller arasındaki geçişkenliğin ve senkretik yapının çarpıcı bir örneğini sunmaktadır. Kaytazzade, dedesi Mustafa Baba’nın tanınmış bir Bektaşi Babası olduğunu belirtmekte, ancak kendisinin Mevlevi olduğunu ifade etmektedir. Daha da ilginç bir tarihsel süreklilik örneği olarak, Kaytazzade’nin torunu Şeyh Nazım Kıbrısi’nin dünyaca ünlü bir Nakşibendi şeyhi olarak temayüz etmesi, aynı aile içinde Bektaşilikten Mevleviliğe, oradan Nakşibendiliğe uzanan bir manevi yolculuğun izlerini taşımaktadır. Bu dönüşüm, Osmanlı devletinin Bektaşilik üzerindeki baskıları ve Sünni tarikatların desteklenmesi politikası bağlamında değerlendirildiğinde, bir tür zorunlu adaptasyon olarak da okunabilir.

    Osmanlıya bir dönem Sadrazamlık yapmış ve İngiliz döneminde 1883 yılında Kavanin Meclisi’ne seçilen ilk milletvekili olan Köroğlu ailesinden Köroğluzade Hüseyin Ataullah Efendi’nin “en şanlı Bektaşilerden” sayılması, Alevi-Bektaşi kimliğinin adadaki siyasi elitler arasında da temsil edildiğini göstermektedir. Köroğlu ailesinin Bektaşi kimliği, aynı zamanda sürgün edilen Türkmen topluluklarının zaman içinde adanın yönetici sınıfına nasıl eklemlendiğinin de bir kanıtıdır.

    Kültürel Süreklilik, Dil ve Sözlü Bellek

    Kıbrıs’a sürgün edilen Alevi topluluklarının en belirgin özelliklerinden biri, çok kültürlü ortamlara uyum sağlama konusundaki olağanüstü kapasiteleridir. “72 millete bir nazarla bakan, dil, din, renk ayrımı yapmayan, her topluma özellikle gelişmiş ileri toplumlara kolay uyum sağlayan insanlar” olarak tanımlanan Alevi toplulukları, adaya ayak bastıkları ilk dönemlerden itibaren gerek yerli Rum nüfusla gerekse 1878 sonrasında İngiliz sömürge yönetimiyle kurdukları ilişkilerde çatışmadan ziyade uyum ve işbirliği ekseninde hareket etmişlerdir.

    Alevi kültürünün sözlü bellekteki izleri, yüzyıllar boyunca kuşaktan kuşağa aktarılmaya devam etmiştir. Mesarya köylerinde bugün dahi “Çan çaldı semeh döndü” deyimi, çok geç kalındığını, iş işten geçtiğini ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu deyimin kökeni, cem ayinlerinde çan vurularak başlayan ve semah dönülerek devam eden ritüelin toplumsal hafızadaki derin izine işaret etmektedir. “Hangi dinden olursan ol, iş işten geçti, geç kaldın” anlamında kullanılan bu deyim, Alevi inancının evrenselci karakterini de yansıtmaktadır. Yüz yılların geride kaldığı, o eski inanç, gelenek ve kültür varlıklarının insanların genlerine, zihinlerine öyle derinlemesine işlediği ki, unutmak, ondan çabucak kurtulmak hiç de kolay olmamıştır.

    Benzer şekilde, Anadolu Alevi geleneğinde yaygın biçimde bilinen yatma duasının ada Alevileri tarafından da aynen muhafaza edilmesi, kültürel sürekliliğin çarpıcı bir kanıtıdır:

    “Yattım sağıma, döndüm soluma, sığındım süphanıma. Mürşidime, rehberime, pirime. Kalkar isem Allah, kalkmaz isem, amentü billah. Destur Allah eyvallah.”

    Bu dua, Anadolu Alevi inancının temel kavramlarını (mürşit, rehber, pir, destur, eyvallah) aynen barındırmakta ve yüzyıllar süren sürgün ve asimilasyon baskılarına rağmen inanç pratiklerinin özünün nasıl korunduğunu göstermektedir.

    Kıbrıs’a özgü türküler, ağıtlar, hikâyeler ve fıkraların yaratılıp yaratılmadığı sorusu, alanın henüz yeterince araştırılmamış boyutlarından biridir. Adada uzun zaman kalan Türkmenlerin sazlarını çalıp türkülerini söyleyip söylemedikleri, Kıbrıs’a özgü âşıklar yetiştirip yetiştirmedikleri, sistematik bir derleme çalışmasını beklemektedir. Ancak “Çan çaldı semeh döndü” gibi deyimlerin ve yatma duası gibi metinlerin varlığı, sözlü kültürün adada da canlı bir biçimde yaşadığını göstermektedir.

    1887 yılında İngiliz sömürge yönetiminin yönetim kadrolarını Türkler arasından seçmesi ve bu kişileri polis, yargıç ve yüksek memur olarak ataması, Alevi topluluklarının İngilizlerin güvenini kazandığını düşündürmektedir. Bu topluluklar, İngiliz ve yerli Rum dilini öğrenerek iki toplumlu bir adada kendilerine özgü bir konum inşa edebilmişlerdir. İngiliz yönetiminin Türk toplumuna duyduğu güvenin kökenlerinde, Alevi topluluklarının barışçıl, uzlaşmacı ve çok kültürlü yapıya uyum sağlama konusundaki becerileri yatıyor olabilir.

    Ada Kimliğinin Katmanlı Yapısı: Eski Kıbrıslılar ve Yeni Göçmenler

    Kıbrıs Türk kimliğinin günümüzdeki katmanlı yapısı, tarihsel süreklilik ile 1974 sonrasının demografik hareketliliğinin çarpışmasından doğmuştur. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve sonrasında Anadolu’dan adaya gerçekleştirilen nüfus transferleri, Kıbrıs Türk toplumu içinde yeni bir kültürel ayrışma yaratmıştır. Devletin iskân politikası çerçevesinde Anadolu’nun en fakir, en kurak ve eğitimsiz bölgelerinden getirilen yeni göçmenler, adanın yerli Türkleriyle aralarında belirgin bir kültürel mesafe oluşmasına neden olmuştur.

    Adanın yerli Türkleri olarak tanımlanan ve büyük ölçüde Osmanlı dönemindeki sürgünlerin torunları olan eski Kıbrıslılar, sonradan gelen yeni göçmenler tarafından “çok saygılı, kavga nedir bilmez, Avrupalılar gibi medeni, modern, sessiz ve sakin insanlar” olarak tanımlanmaktadır. Yeni göçmenler arasında yaygın olan “O eskiler yanlış yapmaz, trafikte herkese yol verir, korna çalmazlar” şeklindeki söylem, sürgünlerin torunlarının yüzyıllar boyunca inşa ettikleri çok kültürlü uyum kapasitesine ve kozmopolit karaktere duyulan örtülü bir saygıyı içermektedir. Buna karşılık, sonradan gelenler için yerli Kıbrıslılar arasında zaman zaman “at hırsızı” gibi olumsuz nitelemelerin kullanılması, iki grup arasındaki kültürel gerilimin ve önyargıların varlığına işaret etmektedir.

    Bu kültürel ayrışma, aslında Osmanlı döneminde başlayan ve İngiliz yönetimi altında devam eden tarihsel sürecin günümüzdeki yansımasıdır. Kıbrıs’a sürgün edilen Alevi Türkmenler, yüzyıllar içinde Rum ve İngiliz kültürleriyle etkileşime girerek kendilerine özgü bir Kıbrıslı Türk kimliği geliştirmişlerdir. Bu kimlik, Anadolu’daki ana gövdeden farklılaşmış; Akdenizli, kozmopolit ve çok kültürlü bir karakter kazanmıştır. 1974 sonrası gelen göçmenler ise Anadolu’nun daha muhafazakâr, içe kapalı ve homojen kültürel kodlarını adaya taşımışlardır. İki grup arasındaki gerilim, yalnızca kültürel değil, aynı zamanda siyasi ve ekonomik boyutları da olan karmaşık bir meseledir.

    Karşılaştırmalı Perspektif: Osmanlı’da Diğer Sürgün Bölgeleri ve Kıbrıs’ın Konumu

    Kıbrıs sürgünleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun diğer sürgün uygulamalarıyla karşılaştırıldığında hem benzerlikler hem de farklılıklar göstermektedir. Kıbrıs’la birlikte en sık kullanılan sürgün bölgesi olan Rakka, kara ulaşımına açık olması nedeniyle sürgünlerin kaçışını kolaylaştırmıştır. Nitekim Rakka’ya sürülen pek çok topluluk, fırsat buldukça Anadolu’ya geri dönmeyi başarmıştır. Kıbrıs ise bir ada olması nedeniyle sürgünlerin kaçışını neredeyse imkânsız kılan doğal bir hapishane işlevi görmüştür. Bu özelliği, Kıbrıs’ı Osmanlı yönetimi için daha etkili bir cezalandırma ve tecrit aracı haline getirmiştir.

    Osmanlı’nın diğer sürgün bölgeleri arasında Modon, Koron, İstanköy ve Rodos gibi Ege ve Akdeniz adaları da bulunmaktaydı. Ancak bu bölgelere yapılan sürgünler, Kıbrıs ve Rakka ölçeğinde kitlesel bir nitelik taşımamış, daha çok bireysel cezalandırma vakaları olarak kalmıştır. Kıbrıs’ı diğer sürgün bölgelerinden ayıran bir diğer özellik, sürgün edilen nüfusun yalnızca cezalandırılması değil, aynı zamanda adanın imar ve iskânında aktif olarak kullanılmasıdır. Bu yönüyle Kıbrıs sürgünleri, cezalandırma ve ekonomik kalkınma hedeflerini bir arada barındıran kendine özgü bir karakter taşımaktadır.

    Sonuç ve Değerlendirme

    Kıbrıs’a sürgün edilen Alevi Türkmen topluluklarının tarihi, Osmanlı merkezî otoritesinin bir yandan Kızılbaş nüfusu tasfiye etme ve asimile etme, diğer yandan yeni fethedilen bir adayı demografik ve ekonomik olarak tahkim etme şeklindeki iki yönlü stratejisinin kesişim noktasında biçimlenmiştir. 1572’den başlayarak on dokuzuncu yüzyıla kadar dalgalar halinde devam eden bu zorunlu göç süreci, adada kendine özgü bir kültürel ve dinî peyzajın oluşmasına yol açmıştır.

    Sürgünler, Osmanlı arşiv belgelerinin tanıklığıyla sabit olduğu üzere, yalnızca siyasi değil aynı zamanda ideolojik ve dinî gerekçelerle gerçekleştirilmiştir. “Rafizi”, “mülhid” ve “Kızılbaş” olarak nitelendirilen bu topluluklar, Sünni ortodoksiden sapmış olmaları ve Safevi Devleti ile olan organik bağları nedeniyle Osmanlı merkezî otoritesi tarafından potansiyel bir tehdit olarak algılanmıştır. Sürgün politikası, toplu katliamların yaratacağı uluslararası tepkilerden kaçınırken, bu toplulukları anavatanlarından kopararak ve dinî lider kadrolarını idam ederek asimilasyonlarını sağlamayı hedeflemiştir.

    Ancak tarihsel süreç, bu asimilasyon hedefinin tam anlamıyla gerçekleşmediğini göstermektedir. Alevi-Bektaşi inanç coğrafyasının adadaki türbeler, tekkeler, köy adları ve ziyaretgâhlarla cisimleşen varlığı; “Çan çaldı semeh döndü” gibi deyimlerde, yatma dualarında ve sözlü kültür ürünlerinde kendini gösteren süreklilik; ve en önemlisi, bu toplulukların İngiliz ve Rum kültürleriyle kurdukları barışçıl ve yapıcı ilişkiler, Kıbrıs Aleviliğinin bütün baskılara rağmen özgün bir kimlik olarak varlığını sürdürdüğünü ortaya koymaktadır.

    Günümüzde Kıbrıs Türk kimliğinin katmanlı yapısı, bu tarihsel süreklilik ile 1974 sonrasının demografik dönüşümünün bir arada var olma mücadelesini yansıtmaktadır. Sürgünlerin torunları olan eski Kıbrıslılar, yüzyıllar içinde geliştirdikleri kozmopolit, çok kültürlü ve barışçıl karakterleriyle, Anadolu’dan sonradan gelen nüfustan belirgin biçimde ayrışmaktadır. Bu ayrışma, Kıbrıs Türk toplumunun güncel meselelerinden biri olmaya devam etmektedir.

    Kıbrıs Aleviliği, hem Anadolu Aleviliğinin denizaşırı bir uzantısı olarak taşıdığı belge değeri, hem çok kültürlü bir ada toplumunda sergilediği uyum kapasitesiyle sunduğu sosyolojik model, hem de Osmanlı merkezî otoritesinin heterodoks topluluklara yönelik politikalarının somut sonuçlarını yansıtması bakımından daha derinlikli akademik çalışmaları hak etmektedir. Bu alanda yapılacak gelecekteki araştırmalar için öncelikli konular arasında adadaki Alevi köylerinde sözlü tarih çalışmalarının yapılması, cem ayinlerinin ve semah geleneğinin olası kalıntılarının derlenmesi, Osmanlı arşivlerindeki sürgün defterlerinin sistematik biçimde taranarak aşiret ve oymak düzeyinde nüfus hareketlerinin haritalandırılması, Kıbrıs’taki Alevi türbe ve ziyaretgâhlarının mimari ve ikonografik açıdan belgelenmesi, Anadolu’daki ana aşiret gruplarıyla adadaki uzantıları arasında karşılaştırmalı etnografik çalışmaların yürütülmesi, adada yetişen Alevi-Bektaşi ozanların eserlerinin tespit edilerek halk edebiyatı literatürüne kazandırılması ve DNA çalışmaları yoluyla ada Türklerinin genetik kökenlerinin Anadolu’daki aşiret gruplarıyla bağlantılarının araştırılması sayılabilir.

    Kıbrıs, Akdeniz’in ortasında, sürgünlerin, göçlerin ve kültürel karşılaşmaların yarattığı özgün bir insanlık mozaiğidir. Bu mozaiğin Alevi Türkmen parçası, hem trajik bir sürgün hikâyesi hem de insanın kültürel direnç kapasitesinin etkileyici bir örneği olarak tarihteki yerini almıştır. Adadaki Kıbrıslı dostların misafirperverliği, bilgi ve belge paylaşımındaki cömertlikleri, bu tür araştırmaların önünü açan en değerli entelektüel sermaye olarak kaydedilmelidir. Bu kısa çalışma, alanın ne denli zengin ve araştırılmaya muhtaç olduğunu göstermesi bakımından bir başlangıç niteliğinde olup, devamının gelmesi elzemdir.

    Kaynakça

    T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı. (1572). 12 Numaralı Mühimme Defteri (H. 979-980), Belge No: 664, s. 329-330.

    T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı. (1572). Rumeli Kadılarına Gönderilen Ferman, Mühimme Defteri, 12 Numaralı Defter.

    T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı. (1574). Alanya-Morgül Köyü Vakası, Mühimme Defteri.

    T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı. (1578). Rum Beylerbeyine Gönderilen Hüküm, Mühimme Defteri.

    T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı. (Tarihsiz). Karaman Beyine Gönderilen Hüküm, Mühimme Defteri.

    T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı. (Tarihsiz). Çorum Beyine Gönderilen Hüküm, Mühimme Defteri.

    T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı. (Tarihsiz). Bozok Beylerine Gönderilen Hüküm, Mühimme Defteri.

    T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı. (Tarihsiz). Beyşehir ve Seydişehir Kadısına Gönderilen Emir, Mühimme Defteri.

    Cevdet Paşa. (1855-1865). Tezâkir (C. 1-4). (Yay. Haz. Cavid Baysun, 1953-1967). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

    Salvator, Archduke L. (1878). Levkosia: Die Hauptstadt von Cypern. Prag.

    Stevenson, Mrs. (1880). Travels in Cyprus. London.

    İngiliz Vakıf Listesi. (1882). Lefkoşa Kadiri Tekkesi Kaydı.

    Refik, A. (1925). “Kıbrıs’a Dair Vesikalar.” Türk Tarih Encümeni Mecmuası, 15(92), ss. 113-137.

    Barkan, Ö. L. (1951-1952). “Osmanlı İmparatorluğu’nda Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu Olarak Sürgünler.” İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, 11(1-4), ss. 524-569; 12(1-4), ss. 56-79; 13(1-4), ss. 70-106; 15(1-4), ss. 209-237.

    Hill, G. (1952). A History of Cyprus, Volume IV: The Ottoman Province, The British Colony, 1571-1948. Cambridge: Cambridge University Press.

    İnalcık, H. (1954). “Ottoman Methods of Conquest.” Studia Islamica, 2, ss. 103-129.

    Orhonlu, C. (1963). Osmanlı İmparatorluğu’nda Aşiretlerin İskânı. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları.

    İnalcık, H. (1964). “Kıbrıs’ın Fethi ve İdaresi.” Milletlerarası Birinci Kıbrıs Tetkikleri Kongresi (14-19 Nisan 1964) Türk Heyeti Tebliğleri, Ankara, ss. 27-36.

    Luke, H. (1965). Cyprus Under the Turks, 1571-1878. London: C. Hurst & Company.

    İnalcık, H. (1969). “Kıbrıs’ta Türk İdaresi Altında Nüfus.” Milletlerarası İkinci Kıbrıs Tetkikleri Kongresi Tebliğleri, Lefkoşa.

    Gökçe, T. (1979). Kıbrıs Türk Tarihi. Lefkoşa: Kıbrıs Türk Kültür Derneği Yayınları.

    Sümer, F. (1980). Oğuzlar (Türkmenler): Tarihleri, Boy Teşkilatı, Destanları. İstanbul: Ana Yayınları.

    Gürel, Ş. S. (1984). Kıbrıs Tarihi (1878-1960): Kolonyalizm, Ulusçuluk ve Uluslararası Politika. İstanbul: Kaynak Yayınları.

    Gazioğlu, A. (1987). Kıbrıs’ta Türkler: Tarih, Demografi, İskân. Lefkoşa: Kıbrıs Türk Tarih Kurumu.

    Gazioğlu, A. (1990). The Turks in Cyprus: A Province of the Ottoman Empire (1571-1878). London: K. Rüstem & Brother.

    Jennings, R. C. (1993). Christians and Muslims in Ottoman Cyprus and the Mediterranean World, 1571-1640. New York: New York University Press.

    Özkırımlı, A. (1993). Alevilik-Bektaşilik ve Edebiyatı. İstanbul: Cem Yayınevi.

    Gazioğlu, A. (1994). İngiliz Yönetiminde Kıbrıs: 1878-1960. Lefkoşa: Kıbrıs Türk Tarih Kurumu.

    Erdoğru, M. A. (1997). “Kıbrıs’ın Türkleşmesinde Sürgünlerin Rolü.” Kıbrıs Araştırmaları Dergisi, 3(1), ss. 5-23.

    Kazıcı, Z. (1998). “Osmanlı Döneminde Kıbrıs’ta Dinî ve Sosyal Hayat.” Kıbrıs Araştırmaları Dergisi, 4(2), ss. 15-28.

    Oğuzoğlu, Y. (1998). “Osmanlı Devleti’nin Kuruluş ve Gelişme Dönemlerinde Heterodoks Gruplarla İlişkiler.” Toplumsal Tarih, 9(54), ss. 42-48.

    Sümer, F. (1999). Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü. Ankara: Türk Tarih Kurumu.

    Fedai, H. (Yay. Haz.). (2000). Kaytazzade Nazım Efendi’nin Şiirleri. Lefkoşa: Kıbrıs Türk Kültür Derneği Yayınları.

    Demiryürek, M. (2003). Kıbrıs Türk Edebiyatında Bektaşilik. Yayımlanmamış Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi, Ankara.

    Çelik, G. (2005). Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs Adası’nda Uyguladığı İskân Politikası (1570-1800). Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, İstanbul.

    Yetkin, M. (2006). Kürtler, Türkler ve Araplar: Ortadoğu’da Devlet, Aşiret ve Milliyetçilik. İstanbul: İletişim Yayınları.

    Beratlı, N. (Tarihsiz). Kıbrıs’ta Osmanlı Dönemi ve Sürgünler. Lefkoşa.

    Kürkçügil, M. (Tarihsiz). Kıbrıs. İstanbul.

    Hikmetağalar, H. (Aktaran). (Tarihsiz). Kıbrıs’ta Kadiri ve Rufai Tekkeleri Üzerine Sözlü Tarih Kaydı.

    Kıbrıslı yerli Türklerle yapılan görüşmeler. (2023-2024). Mesarya köyleri sözlü kültüderlemeleri. (Yazarın kişisel notları).

    Aydın, Yusuf, Kıbrıs, gezi notları , Osmanlı’nın Kıbrıs Sürgünleri, yazısı (Haziran 2026 )

  • Pax Silica Mimarisi ve Türkiye’nin Çevrelenmesi: Küresel Teknoloji Bloklaşmasının Yeni Jeopolitik Şifreleri

    Sefa Yürükel

    Küresel güç rekabeti, Amerika Birleşik Devletleri’nin 2025 yılı sonlarında duyurduğu “Pax Silica” girişimiyle birlikte niteliksel bir sıçrama yaşamıştır. Latince “barış, istikrar ve düzen” anlamına gelen “Pax” ile silikonun temel hammaddesi silisyum dioksiti ifade eden “Silica” kelimelerinin birleşiminden oluşan bu kavramsal çerçeve, Washington’un Çin’e karşı yürüttüğü teknoloji bloklaşmasını yeni bir jeopolitik düzleme taşımaktadır. Girişimin hedefi; yarı iletken üretimi, yapay zekâ altyapısı, kritik mineraller, veri merkezleri, enerji kaynakları ve lojistik ağlarını “güvenilir ülkeler” arasında koordine ederek Çin’in teknoloji ve tedarik zincirlerindeki ağırlığını dengelemektir. Washington’daki yetkililerin bu oluşumu “teknolojik NATO” olarak nitelemesi, girişimin salt ekonomik bir işbirliği platformunun ötesinde, derin bir askeri-stratejik boyut taşıdığını ortaya koymaktadır. Pax Americana’nın deniz yollarını kontrol ederek inşa ettiği küresel düzene atıfla, Pax Silica’nın da çip yollarını, veri akışlarını ve yapay zekâ altyapılarını kontrol ederek yeni bir düzen kurmayı hedeflediğinin belirtilmesi, girişimin tarihsel emsallerle bilinçli bir şekilde ilişkilendirildiğini göstermektedir. Bu çerçevede, Türkiye’nin 24 ülkeyi kapsayan bu stratejik yapının dışında bırakılması, son dönemde NATO’nun DIANA ve İnovasyon Fonu gibi platformlarda gözlemlenen dışlayıcı eğilimlerin artık küresel ölçekte ve çok daha yapısal bir nitelik kazandığını teyit etmektedir.

    Pax Silica’nın Kurumsal Mimarisi ve Katılımcı Profilinin Jeostratejik Anlamı

    Pax Silica’nın üyelik yapısı, ABD’nin küresel teknoloji tedarik zincirini yeniden yapılandırma stratejisinin adeta bir röntgenini sunmaktadır. Aralık 2025’te ilan edilen çekirdek grup, küresel teknoloji ekosisteminin tartışmasız en kritik aktörlerinden oluşmaktadır: ABD’nin yanı sıra Japonya, Güney Kore, Singapur, Birleşik Krallık, Avustralya ve İsrail. Bu yedi ülkenin seçimi tesadüf değildir. Japonya ve Güney Kore, yarı iletken üretim ekipmanları ve bellek çipleri alanında küresel lider konumlarıyla tanımlanırken; Singapur küresel çip ticaretinde stratejik bir düğüm noktası, Birleşik Krallık yapay zekâ ve finansal teknolojilerde bir merkez, Avustralya kritik minerallerin ana tedarikçisi, İsrail ise siber güvenlik ve askeri yapay zekâ teknolojilerinde tartışmasız bir güçtür. Çekirdek grubun bu bileşimi, Pax Silica’nın öncelikle mevcut teknoloji hiyerarşisinin zirvesindeki aktörleri bir araya getirerek başlangıçtaki kritik kütleyi oluşturma stratejisini yansıtmaktadır.

    2026 yılı boyunca gerçekleşen genişleme dalgaları ise girişimin işlevsel tamamlayıcılık mantığıyla büyüdüğünü göstermektedir. Hollanda’nın katılımı, ASML firması aracılığıyla ileri litografi teknolojisinin girişime eklemlenmesi anlamına gelirken; Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’ın katılımı, teknoloji altyapısı için gereken devasa enerji sermayesinin sisteme dahil edilmesini sağlamaktadır. Hindistan’ın katılımı, yazılım mühendisliği havuzu ve büyüyen yarı iletken üretim kapasitesiyle girişime demografik ve endüstriyel derinlik katarken; İsveç ve Finlandiya ileri malzeme ve telekomünikasyon altyapısındaki yetkinlikleriyle, Norveç ise yenilenebilir enerji ve nadir toprak elementlerindeki potansiyeliyle dikkat çekmektedir. Filipinler’in katılımı, Güneydoğu Asya’daki montaj ve test üssü kapasitesini; Panama’nın katılımı küresel lojistik akışlarının kontrolünü; Kazakistan’ın katılımı kritik minerallerin kara tedarik rotasını; Şili ve Kosta Rika’nın katılımı ise lityum ve diğer batarya minerallerindeki arz güvenliğini temsil etmektedir. Arjantin’in katılımı Latin Amerika’daki nadir toprak elementi rezervlerine erişim açısından anlamlıdır. Avrupa Birliği’nin kurumsal olarak sürece dahil olması ise transatlantik boyutu tahkim etmektedir.

    En son ve Türkiye açısından en dikkat çekici gelişme, Yunanistan’ın girişime resmen katılmasıdır. Atina’nın ABD Büyükelçisi Antonis Alexandridis ile ABD Dışişleri Bakanlığı Ekonomik Büyüme, Enerji ve Çevre Müsteşarı Jacob Helberg tarafından imzalanan katılım bildirgesi, Yunanistan’ı salt bir enerji merkezi olmaktan çıkarıp veri altyapısı, dijital hizmetler ve yapay zekâ için bölgesel bir merkeze dönüştürme hedefini içermektedir. Yunan basınının bu katılımı “sıradan bir diplomatik anlaşmanın çok ötesinde” olarak nitelemesi, Pax Silica üyeliğinin algılanan stratejik değerini ortaya koymaktadır. Türkiye’nin bu noktada karşılaştığı jeopolitik açmaz belirginleşmektedir: Tarihsel olarak bölgesel bir enerji ve lojistik merkezi olarak konumlanan Türkiye’nin rolü, artık bu yeni teknoloji mimarisinde Yunanistan’a devredilmekte; Doğu Akdeniz’deki veri koridorları ve dijital altyapı yatırımları, Ankara’yı baypas eden bir coğrafi rota üzerinden şekillendirilmektedir.

    Pax Silica’nın Jeoekonomik Fonksiyon Haritası ve Türkiye’nin Dışarıda Kalma Kodları

    ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “güvenilir teknoloji ortaklıkları yoluyla ekonomik güvenliği güçlendirmeye yönelik amiral gemisi girişimi” olarak tanımladığı Pax Silica, işlevsel bir işbölümü üzerine inşa edilmiştir. Çip üreticileri olarak Japonya, Güney Kore ve Hollanda; yapay zekâ ve yazılım merkezleri olarak ABD, Birleşik Krallık, İsrail ve Hindistan; kritik mineral tedarikçileri olarak Avustralya, Kazakistan ve Şili; enerji sermayesi sağlayıcıları olarak Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Norveç; deniz lojistiği düğümleri olarak ise Singapur, Panama ve Yunanistan belirlenmiştir. Bu işlevsel harita, küresel teknoloji tedarik zincirinin neredeyse tüm kritik halkalarını kapsamakta ve bu halkaların her birinde ABD’nin stratejik kontrolü altında hareket eden “güvenilir” aktörler konumlandırılmaktadır.

    Türkiye’nin bu haritada kendine bir yer bulamamasının nedenleri, yalnızca güncel siyasi gerilimlerle açıklanamayacak kadar yapısaldır. Birincisi, yarı iletken üretimi alanında Türkiye’nin henüz küresel ölçekte rekabetçi bir kapasitesi bulunmamaktadır. ASELSAN ve TÜBİTAK BİLGEM bünyesinde yürütülen çip tasarım faaliyetleri, Pax Silica’nın gerektirdiği ölçek ve derinliğin oldukça uzağındadır. İkincisi, kritik mineraller alanında Türkiye’nin Eskişehir-Beylikova’daki nadir toprak elementi rezervi henüz işletme aşamasına geçmemiş olup, küresel tedarik zincirine entegrasyonu zaman alacaktır. Üçüncüsü ve en belirleyicisi, Türkiye’nin “güvenilir ortak” statüsü konusunda Washington’da süregiden tereddütler, Pax Silica’nın dışlayıcı mantığında cisimleşmektedir.

    Bu güven sorununun kökleri, Türkiye’nin S-400 hava savunma sistemi tedarikiyle başlayan ve sonrasında derinleşen transatlantik krizde yatmaktadır. ABD’nin CAATSA yaptırımları ve F-35 programından çıkarma kararıyla somutlaşan güven bunalımı, NATO’nun DIANA ve İnovasyon Fonu gibi yeni nesil teknoloji platformlarında Türkiye’nin sınırlı roller üstlenmesine yol açmıştı. Pax Silica ise bu dışlama eğiliminin çok daha ileri bir aşamasını temsil etmektedir: NATO içindeki teknoloji işbirliği mekanizmalarından marjinalleştirilen Türkiye, şimdi de küresel teknoloji mimarisinin yeniden yapılandırıldığı bu kritik platformun tamamen dışında bırakılmaktadır. Üstelik bu dışlama, yalnızca ABD’nin inisiyatifiyle değil, Türkiye’nin yakın müttefik olarak gördüğü Güney Kore’nin, stratejik diyalog içinde olduğu Japonya’nın, derin ekonomik ilişkilere sahip olduğu Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de dahil olduğu geniş bir koalisyon eliyle gerçekleşmektedir.

    Yunanistan’ın katılımı, bu dışlamanın sembolik olduğu kadar pratik sonuçlarını da ağırlaştıran bir gelişmedir. Atina’nın Pax Silica içinde deniz lojistiği düğümü ve bölgesel veri merkezi olarak konumlandırılması, Doğu Akdeniz’deki stratejik dengeleri Türkiye aleyhine dönüştürme potansiyeli taşımaktadır. Yunanistan’ın AB üyesi olarak sahip olduğu kurumsal avantajları, şimdi bir de Pax Silica’nın sağlayacağı yatırım ve teknoloji transferi imkânlarıyla birleştirmesi, iki ülke arasındaki teknoloji uçurumunun derinleşmesine neden olabilecektir. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları, enerji arama faaliyetleri ve bölgesel nüfuz projeksiyonu, Pax Silica şemsiyesi altında geliştirilecek yeni deniz lojistiği ve veri altyapısı koridorlarının gölgesinde kalma riskiyle karşı karşıyadır.

    2026 Washington Zirvesi ve Pax Silica’nın Stratejik Derinleşme Eğilimi

    Haziran 2026’da Washington’da gerçekleştirilecek ilk Pax Silica Zirvesi, girişimin kurumsallaşma yolunda kritik bir eşik olarak değerlendirilmelidir. Katılımcı ülkelerin temsilcilerini yapay zekâ, yarı iletken, enerji ve teknoloji şirketlerinin üst düzey yöneticileriyle bir araya getirecek olan zirve, yalnızca hükümetler arası bir toplantı olmanın ötesinde, küresel teknoloji sermayesinin de bu yeni mimariye eklemlenmesini sağlamayı hedeflemektedir. Zirvenin gündeminin; ortak yatırım standartları, tedarik zinciri haritalaması, kritik teknoloji transferi protokolleri ve Çin’e yönelik ihracat kontrollerinin uyumlaştırılması gibi başlıkları içermesi beklenmektedir.

    Bu zirve, Pax Silica’nın başlangıçtaki niyet beyanı aşamasından çıkarak operasyonel bir çerçeveye kavuşma çabası olarak okunmalıdır. Trump yönetiminin Çin ile teknolojik rekabeti “önümüzdeki on yılların belirleyici jeopolitik zorluklarından biri” olarak görmesi, Pax Silica’ya yüklenen tarihsel misyonun büyüklüğünü ortaya koymaktadır. Girişimin, ortak güvenlik, yatırım ve teknolojik işbirliği standartları çerçevesinde faaliyet gösteren bir ülkeler topluluğu oluşturma hedefi, aslında Çin’i küresel teknoloji ekosisteminden izole etmeyi amaçlayan kapsamlı bir çevreleme stratejisinin kurumsal ifadesidir.

    Türkiye’nin bu zirvede temsil edilmiyor oluşu, yalnızca anlık bir diplomatik eksiklik değil, orta ve uzun vadede yapısal sonuçlar doğuracak bir dışlanma durumudur. Pax Silica üyesi ülkeler arasında geliştirilecek ortak standartlar, teknoloji transferi rejimleri ve yatırım akışları, bu ülkelerin teknoloji ekosistemlerini birbirine daha da yakınlaştıracak, dışarıda kalan ülkelerin ise bu entegrasyon sürecine sonradan eklemlenme maliyetlerini artıracaktır. Türkiye’nin halihazırda NATO’nun DIANA programındaki sınırlı katılımıyla başlayan dışlanma süreci, Pax Silica ile birlikte artık küresel ölçekli ve çok sektörlü bir nitelik kazanmış bulunmaktadır.

    Pax Silica’nın Küresel Tedarik Zincirlerine Etkisi ve Çin’in Yanıt Kapasitesi

    Pax Silica, küresel teknoloji tedarik zincirlerini ABD merkezli bir “güven halkası” etrafında yeniden örgütlemeyi amaçlamaktadır. Bu yeniden örgütlenmenin en önemli sonuçlarından biri, çip üretim coğrafyasının dönüşümü olacaktır. Japonya ve Güney Kore’nin ileri üretim kapasiteleri, Hollanda’nın litografi teknolojisi ve ABD’nin tasarım yetkinliği, Pax Silica şemsiyesi altında entegre bir ekosistem oluşturacak; bu ekosistemin dışında kalan ülkeler, ileri çip teknolojisine erişimde giderek artan kısıtlamalarla karşılaşacaktır. Hindistan’ın devasa iç pazarı ve yükselen yarı iletken üretim kapasitesi, bu ekosisteme hem talep hem de arz yönünde eklemlenirken; Singapur ve Panama gibi lojistik düğümleri, çip ticaretinin fiziksel akışını kontrol edecektir.

    Kritik mineraller boyutunda ise Avustralya, Şili, Kazakistan ve Arjantin gibi tedarikçilerin Pax Silica’ya dahil edilmesi, Çin’in bu alandaki mevcut hakimiyetini dengelemeyi hedeflemektedir. Lityum, kobalt, nadir toprak elementleri ve galyum gibi minerallerin işlenmesi konusunda Çin’in sahip olduğu ezici üstünlük, Pax Silica üyesi ülkeler arasında yeni işleme tesislerinin kurulması ve alternatif tedarik rotalarının geliştirilmesi yoluyla aşılmaya çalışılacaktır. Türkiye’nin Eskişehir’deki nadir toprak elementi rezervi, bu bağlamda potansiyel bir stratejik varlık olmakla birlikte, işletmeye alınmadığı ve küresel değer zincirine entegre edilmediği sürece bu potansiyel atıl kalmaya mahkumdur.

    Çin’in Pax Silica’ya yanıtı, kuşkusuz ki küresel teknoloji mimarisinin geleceğini belirleyecek temel değişkenlerden biri olacaktır. Pekin yönetimi, ABD’nin ihracat kontrollerine ve teknoloji bloklaşmasına karşı şimdiye kadar iki yönlü bir strateji izlemiştir. Bir yandan, yerli çip üretim kapasitesini hızla artırmış, SMIC ve Huawei gibi şirketler aracılığıyla ileri üretim süreçlerinde sürpriz sıçramalar gerçekleştirmiştir. Diğer yandan, Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında geliştirdiği Dijital İpek Yolu projesiyle, gelişmekte olan ülkelere yönelik kendi teknoloji ihracat ekosistemini genişletmektedir. Pax Silica’nın derinleşmesi, Çin’i bu iki stratejiyi daha agresif biçimde uygulamaya ve Pax Silica dışında kalan ülkelerle (Türkiye, Brezilya, Suudi Arabistan, Endonezya’nın bir kısmı, Pakistan, Bangladeş, Malezya ve Afrika ülkeleri gibi) kendi teknoloji işbirliği ağlarını derinleştirmeye itecektir.

    Türkiye’nin Stratejik Açmazı ve Çok Boyutlu Yanıt Gerekliliği

    Türkiye, Pax Silica’nın dışında bırakılarak aslında iki teknoloji bloku arasında stratejik bir belirsizliğe sürüklenmektedir. Bir yanda, NATO üyesi olmasına rağmen ittifakın yeni teknoloji platformlarından dışlanan; diğer yanda ise Çin ve Rusya ile teknoloji ilişkileri belirli alanlarla sınırlı kalan ve bu ilişkilerin derinleşmesi halinde transatlantik bağlarının daha da zayıflaması riskiyle karşı karşıya kalan bir ülke konumu, Ankara için sürdürülebilir bir stratejik denge değildir.

    Bu açmazdan çıkış, çok boyutlu ve eş zamanlı bir stratejik seferberlik gerektirmektedir. Birinci boyut, Türkiye’nin Pax Silica’ya dahil edilmemesinin yarattığı risklerin sistematik biçimde analiz edilmesi ve bu dışlamanın siyasi değil teknolojik gerekçelere dayandığını varsayan safsataların terk edilmesidir. Türkiye’nin dışlanması, öncelikle siyasi güven sorunundan kaynaklanmaktadır ve bu sorunun çözümü için Washington ile yürütülecek üst düzey diplomatik girişimler şarttır. İkinci boyut, Türkiye’nin kendi yarı iletken stratejisini hızla olgunlaştırmasıdır. Milli çip üretim tesisi projesinin hayata geçirilmesi, çip tasarım yetkinliklerinin ASELSAN, HAVELSAN, TÜBİTAK BİLGEM ve üniversiteler işbirliğiyle derinleştirilmesi ve bu alanda Güney Kore, Japonya ve Hindistan ile ikili işbirliği imkânlarının zorlanması gerekmektedir.

    Üçüncü boyut, kritik mineraller alanında Eskişehir-Beylikova rezervinin bir an önce işletmeye alınması ve küresel değer zincirine entegrasyonunun sağlanmasıdır. Bu rezerv, Türkiye’ye Pax Silica benzeri yapılarla müzakere edebileceği stratejik bir koz sunma potansiyeli taşımaktadır. Dördüncü boyut, Türkiye’nin veri merkezi altyapısını geliştirmesi ve Doğu Akdeniz’deki veri koridorları rekabetinde Yunanistan karşısında geri düşmemek için gerekli yatırımları hızlandırmasıdır. Beşinci boyut ise diplomatik girişimlerin çeşitlendirilmesidir. Türkiye, Pax Silica’ya üye olan Güney Kore, Japonya, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri ile ikili düzeydeki teknoloji işbirliklerini, bu ülkelerin Pax Silica içindeki konumlarını Türkiye’nin dışlanmasını meşrulaştırmak için kullanmalarına izin vermeyecek şekilde derinleştirmelidir.

    Altıncı boyut, Pax Silica dışında kalan ülkelerle alternatif teknoloji işbirliği platformlarının oluşturulmasıdır. Bu bağlamda BRICS’in genişleme süreci, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün teknoloji gündemi ve Türkiye’nin öncülük edebileceği bölgesel teknoloji ortaklıkları, Pax Silica’nın yarattığı dışlanmışlık hissini dengeleyebilecek kanallar olarak değerlendirilmelidir. Yedinci ve nihai boyut ise milli teknoloji hamlesinin yarı iletken, yapay zekâ, kuantum teknolojileri ve ileri malzeme alanlarında uzun vadeli ve kararlı bir devlet politikasıyla sürdürülmesidir. Dışlanma, paradoksal biçimde, Türkiye için teknolojik bağımsızlığın gerekliliğini daha görünür kılan bir uyarı işlevi görmektedir.

    Pax Silica’nın ilk zirvesinin Washington’da toplanmasıyla birlikte, küresel teknoloji mimarisinde yeni bir dönem resmen başlamaktadır. Türkiye’nin bu dönemdeki konumlanışı, önümüzdeki on yılların stratejik manzarasını belirleyecek kritik tercihleri içermektedir. Bu tercihlerin başarıyla yönetilmesi, hem transatlantik ittifak içindeki pozisyonun yeniden tahkim edilmesini hem de Asya ve Küresel Güney’deki alternatif teknoloji koridorlarının akıllıca değerlendirilmesini, her şeyden önemlisi ise milli teknoloji egemenliğinin tavizsiz biçimde inşa edilmesini zorunlu kılmaktadır.

    Kaynakça

    NATO. (2022). Strategic Concept 2022: Adopted by Heads of State and Government at the NATO Summit in Madrid. NATO Resmî Belgeleri, 29 Haziran 2022.

    ABD Ticaret Bakanlığı, Sanayi ve Güvenlik Bürosu. (2022). Implementation of Additional Export Controls: Certain Advanced Computing and Semiconductor Manufacturing Items. Federal Register, 7 Ekim 2022.

    NATO. (2023). DIANA – Defence Innovation Accelerator for the North Atlantic: Initial Governance and Site Selection. NATO Emerging Security Challenges Division, Ocak 2023.

    Aydınlık. (2024). “Türkiye’siz teknolojik NATO girişimi.” Aydınlık Gazetesi, 15 Mart 2024, https://www.aydinlik.com.tr/haber/turkiyesiz-teknolojik-nato-girisimi-581359.

    ABD Dışişleri Bakanlığı. (2025). Pax Silica Initiative: Framework for Trusted Technology Partnerships. Office of Economic Growth, Energy, and the Environment, Washington, D.C., Aralık 2025.

    Ekathimerini. (2026). “Greece Joins US-led Pax Silica Technology Partnership.” Ekathimerini Gazetesi, Atina, Haziran 2026.

    ABD Dışişleri Bakanlığı. (2026). Pax Silica Summit: Agenda and Participating Nations. Bureau of Economic and Business Affairs, Washington, D.C., Haziran 2026.

  • Transatlantik Teknoloji Mimarisinde Kırılma: NATO’nun Dışlayıcı İnovasyon Modeli ve Türkiye’nin Değişen Stratejik Denklemi

    Sefa Yürükel

    Küresel güç rekabetinin teknoloji ekseninde yeniden şekillendiği bir çağda, askeri ittifakların doğası da köklü bir dönüşüm geçirmektedir. Soğuk Savaş’ın konvansiyonel caydırıcılık mantığı üzerine inşa edilen Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), günümüzde yapay zekâ, kuantum hesaplama, hipersonik silahlar, otonom sistemler ve siber kapasiteler gibi ileri teknoloji alanlarında stratejik üstünlük arayışına girmiş bulunmaktadır. Bu paradigma değişimi, ittifakın kurumsal yapısında yeni mekanizmaların doğmasına yol açarken, üye ülkeler arasındaki hiyerarşik ilişkileri de görünür kılmaktadır. Aydınlık gazetesinin 2024 yılında gündeme getirdiği “Türkiye’siz teknolojik NATO girişimi” başlıklı haber, tam da bu dönüşümün Türkiye açısından ne tür dışlayıcı dinamikler ürettiğine işaret etmektedir. NATO’nun yeni nesil teknoloji inovasyon ekosistemi incelendiğinde, Türkiye’nin bazı kritik platformlardan uzak tutulmasının yalnızca siyasi gerilimlerle açıklanamayacak kadar yapısal nedenlere dayandığı, bunun ise hem Ankara’nın savunma sanayii stratejisini hem de ittifakın geleceğini derinden etkileyecek sonuçlar doğuracağı anlaşılmaktadır.

    NATO’nun İnovasyon Dönüşümü ve Kurumsal Yeniden Yapılanma

    İttifakın teknolojik dönüşüm çabalarının kökeni, 2014 Galler Zirvesi’nden itibaren ivme kazanan savunma harcamaları taahhütlerinin ötesine uzanmaktadır. 2019 Londra Deklarasyonu ile birlikte “NATO’nun yeni stratejik tehditlere uyum sağlaması” gerektiği resmen kabul edilmiş, 2021 Brüksel Zirvesi’nde ise “NATO 2030” vizyonu çerçevesinde teknoloji odaklı bir dönüşümün temelleri atılmıştır. Bu sürecin en somut çıktısı, 2022 Madrid Zirvesi’nde kabul edilen yeni Stratejik Konsept olmuştur. Belge, Rusya’yı “doğrudan ve en önemli tehdit” olarak tanımlarken, Çin’in yükselişini de “sistemik meydan okuma” şeklinde kodlamıştır. Bu çift yönlü tehdit algısı, NATO’yu yalnızca askeri caydırıcılıkta değil, teknolojik rekabette de proaktif bir pozisyon almaya zorlamıştır.

    Söz konusu stratejik yönelimin kurumsal yansımaları hızla ortaya çıkmıştır. 2022 yılında NATO bünyesinde iki kritik yapı faaliyete geçirilmiştir: Kuzey Atlantik Savunma İnovasyonu Hızlandırıcısı (DIANA) ve NATO İnovasyon Fonu. DIANA, çift kullanımlı (sivil-askeri) derin teknolojilerin geliştirilmesini hızlandırmak üzere tasarlanmış, transatlantik bir hızlandırıcı ağı olarak kurgulanmıştır. NATO İnovasyon Fonu ise 1 milyar Avro’luk başlangıç sermayesiyle, üye ülkelerin girişim sermayesi fonlarına yatırım yapan bir fonlar fonu olarak yapılandırılmıştır. Bu iki kurumsal mekanizma, NATO’nun geleneksel savunma planlama süreçlerinden radikal bir kopuşu temsil etmektedir; zira devlet merkezli, hantal tedarik modelleri yerine start-up ekosistemi, risk sermayesi ve sivil inovasyonun askeri alana transferi gibi piyasa temelli bir yaklaşımı benimsemektedir.

    Bu dönüşümün önemli bir boyutu da sınıflandırılmış bilgi paylaşımı ve teknoloji transferi rejimlerinin gevşetilmesidir. NATO’nun “teknolojik egemenlik” söylemi, özellikle ABD, Birleşik Krallık, Almanya, Fransa ve İtalya gibi çekirdek ülkeler arasında derinleştirilmiş bir işbirliğini teşvik ederken, ittifakın diğer üyeleri için daha seçici ve koşullu bir katılım modeli öngörmektedir.

    DIANA ve İnovasyon Fonu’nda Katılım Hiyerarşisi

    DIANA’nın kuruluş süreci, Türkiye açısından dikkat çekici dışlama örüntüleri barındırmaktadır. 2023 yılında duyurulan ilk DIANA hızlandırıcı merkezleri ve test merkezleri haritası incelendiğinde, Birleşik Krallık, Almanya, İtalya, Hollanda, Danimarka, Estonya, Kanada ve ABD gibi ülkelerde konuşlandırılan toplam on bir hızlandırıcı ve yirmi üç test merkezi arasında Türkiye’nin yer almadığı görülmektedir. Bu durum, 2024 itibarıyla ikinci dalga genişlemede de büyük ölçüde korunmuş, Türkiye’nin yalnızca sınırlı sayıda test merkezine ev sahipliği yapmasına izin verilmiştir. Oysa Türkiye, İnsansız Hava Araçları (İHA) ve insansız sistemler konusunda ittifakın en ileri teknolojik yetkinliklerinden birine sahip olmasına rağmen, karar alma ve yönlendirme mekanizmalarında temsil edilmemektedir.

    NATO İnovasyon Fonu’nun yatırım portföyü de benzer bir ayrışmayı yansıtmaktadır. Fona katılan yirmi dört ülke arasında yer alan Türkiye’nin taahhüt ettiği sermaye miktarı, fonun genel yatırım stratejisinde belirleyici bir ağırlık oluşturmamaktadır. Daha da önemlisi, fonun ilk yatırım turlarında desteklenen girişimlerin coğrafi dağılımı, ağırlıklı olarak Kuzey Amerika ve Kuzey Avrupa merkezli bir inovasyon ekosistemini beslemektedir. NATO’nun Haziran 2024’te açıkladığı ilk yatırım portföyü; uzay teknolojileri, kuantum algılayıcılar, otonom robotik sistemler ve yapay zekâ destekli siber güvenlik alanlarında yoğunlaşırken, bu girişimlerin tamamına yakını Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Almanya merkezli şirketlerden oluşmaktadır.

    Türkiye’nin Savunma Teknolojisindeki Yükselişi ve İttifak İçi Gerilimler

    Türkiye’nin son yirmi yılda gerçekleştirdiği savunma sanayii atılımı, NATO içindeki geleneksel işbölümünü sorgulanır hale getirmiştir. 2002’de yüzde yirmi seviyesinde olan yerlilik oranı, 2024 itibarıyla yüzde sekseni aşmış durumdadır. Bayraktar TB-2 ve ANKA-S İHA sistemlerinin muharebe sahasında gösterdiği etkinlik, küresel silah piyasasında talep yaratan bir ürün gamının doğmasına yol açmıştır. TCG Anadolu Amfibi Hücum Gemisi ve milli muharip uçak KAAN projesi gibi platformlar, Türkiye’nin yalnızca bir teknoloji tüketicisi değil, aynı zamanda özgün sistem geliştiricisi olarak konumlandığını göstermektedir.

    Bu yükseliş, paradoksal biçimde Türkiye’nin NATO’nun teknoloji işbirliği mekanizmalarından dışlanmasını tetikleyen unsurlardan biri olmuştur. Zira Türkiye’nin geliştirdiği sistemler, özellikle İHA teknolojileri, ittifak içindeki bazı çevrelerce “standart dışı” veya “birlikte çalışabilirliğe tam uyumlu değil” şeklinde değerlendirilmektedir. Bu eleştirilerin teknik gerekçelerden ziyade, jeopolitik konumlanma farklılıklarından kaynaklandığı açıktır. Türkiye’nin Rusya ile S-400 hava savunma sistemi tedariki süreci, ABD ile yaşanan CAATSA yaptırımları ve F-35 programından çıkarılması, transatlantik teknoloji transferi rejiminde derin bir güven krizine neden olmuştur.

    Bu güven krizi, doğrudan NATO’nun yeni teknoloji mimarisine de yansımış bulunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya başta olmak üzere bazı müttefikler, Türkiye’nin DIANA ve İnovasyon Fonu gibi platformlarda daha etkin rol almasını, hassas teknolojilerin S-400 sistemleriyle bağlantılı risklere maruz kalabileceği gerekçesiyle engellemektedir. Bu yaklaşım, ittifak içinde “teknolojik güvenlik” kavramının giderek dar ve dışlayıcı bir yorumla ele alındığını ortaya koymaktadır.

    Küresel Tedarik Zincirleri ve Transatlantik Asimetri

    NATO’nun teknoloji girişimlerindeki dışlayıcı eğilim, yalnızca Türkiye’ye özgü bir mesele olmaktan çıkmış, daha geniş bir transatlantik asimetrinin parçası haline gelmiştir. ABD’nin CHIPS ve Bilim Yasası ile Avrupa Birliği’nin Avrupa Çip Yasası gibi düzenlemeleri, yarı iletken ve kritik teknoloji tedarik zincirlerini yeniden yapılandırmayı hedeflemektedir. Bu süreçte NATO’nun teknoloji platformları, aslında Batı ittifakının küresel rekabetteki konumunu tahkim etmeye yönelik araçlar olarak işlev görmektedir.

    Türkiye’nin bu yapıdaki konumu, iki temel açmaz barındırmaktadır. Birincisi, Türkiye’nin yarı iletken, ileri malzeme ve kuantum teknolojileri gibi alanlarda Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’ya kıyasla görece geride olması, doğal bir asimetri yaratmaktadır. İkincisi ve daha belirleyici olanı ise, Türkiye’nin bu alanlarda yakalamaya çalıştığı mesafenin, siyasi gerekçelerle sekteye uğratılmasıdır. ASELSAN, HAVELSAN ve TÜBİTAK BİLGEM gibi kuruluşların yapay zekâ ve siber güvenlik alanındaki yetkinlikleri, NATO projelerine entegre edilmek yerine rekabet unsuru olarak algılanmaktadır.

    Bu asimetrinin en çarpıcı örneklerinden biri, NATO’nun “dijital dönüşüm” gündeminin uygulama süreçlerinde yaşanmaktadır. İttifakın 2024 yılında duyurduğu “Çok Alanlı Operasyonlar için Yapay Zekâ Stratejisi” belgesi, üye ülkeler arasındaki veri paylaşım standartlarını belirlerken, örtülü bir güvenlik hiyerarşisi inşa etmektedir. Belgeye göre, “güvenilir müttefik” statüsü, siber güvenlik olgunluk düzeyi ve istihbarat paylaşım geçmişi gibi kriterlere dayandırılmakta, bu da Türkiye’nin bazı veri havuzlarına erişimini kısıtlayabilmektedir.

    Türkiye’nin Stratejik Yanıtı ve Alternatif İşbirliği Kanalları

    Ankara, NATO’nun teknoloji girişimlerinde karşılaştığı dışlayıcı eğilimlere karşı iki yönlü bir strateji geliştirmektedir. Bir yandan, NATO içindeki mevcut yapıları dönüştürmeye yönelik diplomatik girişimler sürdürülürken; diğer yandan, alternatif işbirliği eksenleri inşa edilmektedir. Bu bağlamda, Türkiye’nin “stratejik özerklik” söylemi, yalnızca savunma sanayii tedarik zincirlerini çeşitlendirmeyi değil, aynı zamanda küresel teknoloji ortaklıklarını yeniden yapılandırmayı da içermektedir.

    Türkiye’nin Birleşik Krallık, İspanya ve İtalya ile yürüttüğü ikili savunma teknolojisi ortaklıkları, NATO şemsiyesi dışındaki kanalları güçlendirmektedir. Özellikle Birleşik Krallık ile imzalanan “Savunma İşbirliği Anlaşması” çerçevesinde, insansız hava sistemleri ve yapay zekâ alanlarında somut projeler yürütülmektedir. Ayrıca Türkiye, Asya-Pasifik bölgesindeki teknoloji güçleriyle ilişkilerini derinleştirmekte; Güney Kore ve Endonezya ile yürütülen ortak üretim projeleri, Batı eksenli kısıtlamaları dengelemeye yönelik adımlar olarak değerlendirilmektedir.

    Bu çerçevede, Türk savunma sanayiinin ihracat performansı da dikkate değerdir. 2024 yılında 7 milyar doları aşan savunma ve havacılık ihracatı, Türkiye’nin NATO dışı pazarlarda da rekabetçi bir aktör haline geldiğini göstermektedir. Bu durum, Ankara’ya NATO içindeki pazarlık pozisyonunu güçlendirebilecek bir manevra alanı sağlamakla birlikte, ittifak içi teknoloji işbirliğinin derinleşmesini teşvik eden değil, bilakis alternatif eksenlere yönelimi hızlandıran bir dinamik üretmektedir.

    Teknolojik Dışlamanın Yapısal Sonuçları ve İleriye Dönük Projeksiyonlar

    NATO’nun teknoloji girişimlerinde ortaya çıkan dışlayıcı modelin, hem Türkiye hem de ittifak açısından katmanlı sonuçları olacaktır. Kısa vadede, Türkiye’nin yapay zekâ ve veri analitiği gibi alanlarda NATO standartlarıyla uyumlu sistemler geliştirme kapasitesi sınırlanmakta, bu da ittifakın güney kanadındaki teknolojik bütünlüğü zayıflatmaktadır. Orta vadede, Türkiye’nin NATO dışı ortaklıklarının derinleşmesi, ittifakın teknoloji tedarik zincirinde ikili yapıların ortaya çıkmasına neden olabilecektir. Uzun vadede ise, NATO’nun “teknolojik iki kademeli” bir yapıya dönüşme riski belirginleşmektedir; çekirdek ülkeler derin teknoloji entegrasyonunu ilerletirken, diğer üyeler daha çok operasyonel katkıyla yetinmek durumunda kalacaktır.

    Bu projeksiyon, yalnızca Türkiye’yi değil, aynı zamanda İspanya, Portekiz, Yunanistan ve Orta Avrupa ülkeleri gibi diğer NATO üyelerini de ilgilendirmektedir. Söz konusu ülkelerin savunma teknolojisi üretim kapasiteleri ve karar alma süreçlerine katılım düzeyleri, benzer bir asimetrik yapının süjesi olmaya adaydır. Dolayısıyla, NATO’nun teknoloji girişimlerinin yönetişim modeli, ittifakın demokratik meşruiyeti ve kolektif güvenlik ilkesi açısından da sorgulanmayı gerektirmektedir.

    Türkiye’nin bu süreçte atması gereken adımlar çok boyutlu bir stratejik planlamayı zorunlu kılmaktadır. İlk olarak, NATO nezdindeki diplomatik girişimlerin, dışlanmanın teknik değil siyasi nedenlere dayandığını somut verilerle ortaya koyacak şekilde yürütülmesi önem taşımaktadır. İkinci olarak, Türk savunma sanayii şirketlerinin NATO İnovasyon Fonu’na yönelik proje teklifleri ve ortak yatırım girişimleri artırılmalı, böylece mevcut mekanizmalar içinden pozisyon kazanılmaya çalışılmalıdır. Üçüncü olarak, milli teknoloji hamlesi kapsamında yarı iletken ve ileri malzeme gibi alanlara yapılan yatırımlar hızlandırılmalı, böylece asimetrik bağımlılık azaltılmalıdır. Dördüncü olarak, NATO dışı işbirliklerinin bir denge unsuru olarak kullanılması sürdürülmeli, ancak bu eksen kaymasının ittifak içindeki yapısal konumlanmayı daha da zayıflatmasına izin verilmemelidir.

    NATO’nun ise kendi teknoloji mimarisini gözden geçirmesi ve daha kapsayıcı bir yönetişim modeli benimsemesi, ittifakın uzun vadeli stratejik bütünlüğü açısından zorunlu hale gelmektedir. DIANA ve İnovasyon Fonu gibi yapılar, yalnızca teknolojik üstünlük arayışının değil, aynı zamanda ittifak içi dayanışmanın da araçları olarak tasarlanmalıdır. Aksi takdirde, teknoloji alanında derinleşen kutuplaşma, NATO’nun kolektif savunma omurgasını kemiren yeni bir fay hattına dönüşecektir.

    Türkiye’nin bu süreçteki konumlanışı, yalnızca savunma sanayii stratejisinin değil, aynı zamanda Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisindeki rolünün de yeniden tanımlanmasını gerektirmektedir. Gelişen dengeler, Ankara’yı hem NATO içinde daha etkin bir aktör olmaya hem de NATO dışı seçenekleri canlı tutmaya zorlayan bir stratejik gerilim alanı yaratmaktadır. Bu gerilimin yönetim biçimi, önümüzdeki on yılda Türkiye’nin uluslararası sistemdeki konumunun temel belirleyicilerinden biri olacaktır.

    Kaynakça

    NATO Public Diplomacy Division. (2019). London Declaration: Issued by the Heads of State and Government Participating in the Meeting of the North Atlantic Council in London. NATO Resmî Belgeleri, 4 Aralık 2019.

    NATO. (2020). NATO 2030: United for a New Era – Analysis and Recommendations of the Reflection Group Appointed by the NATO Secretary General. NATO Resmî Yayını, Brüksel, 25 Kasım 2020.

    NATO. (2022). Strategic Concept 2022: Adopted by Heads of State and Government at the NATO Summit in Madrid. NATO Resmî Belgeleri, 29 Haziran 2022.

    NATO. (2023). DIANA – Defence Innovation Accelerator for the North Atlantic: Initial Governance and Site Selection. NATO Emerging Security Challenges Division, Ocak 2023.

    NATO Innovation Fund. (2023). NIF Investment Strategy and Initial Capital Deployment Plan. NATO Innovation Fund Board, Brüksel, Mart 2023.

    Fiott, D. (2023). “The European Defence Innovation Ecosystem: Between Transatlantic Ambitions and Strategic Autonomy.” European Security, 32(4), ss. 521-539.

    Aydınlık. (2024). “Türkiye’siz teknolojik NATO girişimi.” Aydınlık Gazetesi, 15 Mart 2024, https://www.aydinlik.com.tr/haber/turkiyesiz-teknolojik-nato-girisimi-581359.

    NATO. (2024). Artificial Intelligence Strategy for Multi-Domain Operations. NATO Allied Command Transformation, Norfolk, VA, Nisan 2024.

    Küçükyılmaz, M. ve Özkan, G. (2024). “NATO’nun Dönüşümü ve Türkiye’nin Savunma Sanayii Stratejisi: DIANA ve İnovasyon Fonu Bağlamında Bir Değerlendirme.” Güvenlik Stratejileri Dergisi, 20(1), ss. 87-118.

    Savunma Sanayii Başkanlığı. (2024). 2024 Yılı Faaliyet Raporu. T.C. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı Yayınları, Ankara, Aralık 2024.

  • Asya-Kafkas Koridoru ve Küresel Teknoloji Mimarisi: Çin, Rusya, Hindistan, Japonya, Güney Kore ve Türkiye’nin Kesişen Stratejik Denklemleri

    Sefa Yürükel

    Uluslararası sistemin teknoloji eksenli yeniden yapılanma sürecinde, Avrasya coğrafyası jeopolitik rekabetin olduğu kadar teknolojik işbirliği fırsatlarının da merkez üssüne dönüşmüş bulunmaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti’nin yapay zekâ ve 5G altyapısında yakaladığı küresel ölçekli momentum, Rusya Federasyonu’nun askeri teknolojideki dirençlilik arayışı, Hindistan’ın demografik avantajını teknoloji üretimine kanalize etme çabası, Japonya ile Güney Kore’nin ileri malzeme ve yarı iletken ekosistemindeki belirleyici konumları ve Türkiye’nin savunma teknolojilerinde gösterdiği sıçrama, tüm bu aktörlerin birbirleriyle karmaşık ve çok katmanlı etkileşim ağları içinde hareket etmesine neden olmaktadır. Bu altı ülkenin teknoloji stratejileri, yalnızca kendi ulusal çıkarlarının bir yansıması değil, aynı zamanda küresel tedarik zincirlerinin, askeri ittifakların ve ekonomik koridorların geleceğini belirleyen yapısal dinamikler üretmektedir.

    Çin’in Sistemsel Teknoloji Mücadelesi ve Avrasya Yansımaları

    Çin, 2015 yılında ilan ettiği “Made in China 2025” stratejisiyle başlattığı teknolojik dönüşüm sürecini, 2020’li yıllarda “çifte dolaşım” ekonomik modeli ve “yeni kaliteli üretim güçleri” kavramsallaştırmasıyla derinleştirmiştir. Pekin yönetiminin yarı iletkenler, kuantum bilişim, hipersonik sistemler ve uzay teknolojileri alanlarına yönlendirdiği devasa kaynaklar, Batı ittifakının Çin’i “sistemik rakip” olarak kodlamasına yol açan teknolojik temeli oluşturmaktadır. Çin’in 2023 yılında Ar-Ge harcamalarına ayırdığı gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 2,64’üne denk gelen 459 milyar dolarlık kaynak, bu ülkeyi Amerika Birleşik Devletleri’nin ardından dünyanın en büyük ikinci Ar-Ge harcamacısı konumuna taşımıştır.

    Çin’in teknoloji stratejisinin Rusya ile kesiştiği noktalar, özellikle 2022 sonrasında niteliksel bir dönüşüm geçirmiştir. Batı yaptırımları altındaki Rusya’nın yarı iletken ve ileri elektronik bileşenlere erişiminde yaşadığı daralma, Çin’i Moskova için vazgeçilmez bir teknoloji tedarikçisi haline getirmiştir. 2023 yılında Çin’in Rusya’ya yaptığı çip ve elektronik bileşen ihracatı, bir önceki yıla göre yüzde seksenin üzerinde artış göstermiştir. Bu ticaret akışı, iki ülke arasında asimetrik bir bağımlılık ilişkisi doğurmakta; Rusya kısa vadede teknoloji ihtiyacını karşılarken, uzun vadede Çin’in teknoloji ekosistemine eklemlenme riskiyle karşı karşıya kalmaktadır.

    Çin-Hindistan teknoloji ilişkileri ise derin bir paradoks barındırmaktadır. Himalaya sınırındaki askeri gerilimlere ve Hindistan’ın Çin menşeli teknoloji şirketlerine yönelik kısıtlamalarına rağmen, iki ülke arasındaki teknoloji ticaret hacmi 2023 yılında 118 milyar doları aşmıştır. Hindistan’ın akıllı telefon üretim ekosistemi büyük ölçüde Çinli bileşen tedarikçilerine dayanırken, Delhi yönetimi “Make in India” ve “Digital India” programlarıyla bu bağımlılığı azaltmaya çalışmaktadır. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamındaki dijital altyapı projeleri ile Hindistan’ın “Asya-Afrika Büyüme Koridoru” girişimi, Hint Okyanusu’nda rekabet eden iki teknoloji vizyonunu temsil etmektedir.

    Rusya’nın Teknolojik Dirençlilik Arayışı ve Asya Açılımı

    Rusya Federasyonu’nun teknoloji stratejisi, 2022’den itibaren olağanüstü koşullara uyum sağlama zorunluluğuyla şekillenmiştir. Batı’nın uyguladığı kapsamlı teknoloji ambargoları, Rusya’nın askeri-endüstriyel kompleksini alternatif tedarik zincirleri inşa etmeye zorlamıştır. Bu bağlamda Rusya’nın Çin ile geliştirdiği teknoloji ortaklığı, taktiksel bir zorunluluktan stratejik bir yönelime evrilmektedir. İki ülkenin ortak uzay istasyonu projesi, GLONASS ve BeiDou navigasyon sistemlerinin entegrasyonu ve askeri teknoloji alanındaki işbirlikleri, Moskova’nın Batı’dan kopuş sürecini hızlandırmaktadır.

    Rusya’nın Hindistan ile teknoloji ilişkileri, Soğuk Savaş döneminden miras kalan derin bağlar üzerine inşa edilmektedir. Hindistan’ın savunma platformlarının yüzde altmışından fazlası hala Rus menşeli olmakla birlikte, Delhi yönetimi son yıllarda tedarik kaynaklarını çeşitlendirme çabası içindedir. Buna rağmen, BrahMos süpersonik seyir füzesi ortak üretimi ve Hindistan’ın Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi tedarikinde ısrar etmesi, iki ülke arasındaki stratejik teknoloji ortaklığının dayanıklılığını göstermektedir. 2024 itibarıyla iki ülke, nükleer enerji santrali inşası ve ortak askeri platform geliştirme konularında yeni anlaşmalar müzakere etmektedir.

    Rusya’nın Türkiye ile teknoloji ilişkileri ise kendine özgü bir nitelik taşımaktadır. S-400 hava savunma sisteminin tedariki, iki ülke arasındaki en tartışmalı teknoloji transferi örneği olarak kayıtlara geçmiştir. Bu süreç, Türkiye’nin NATO içindeki konumunu sarsarken, Rusya’ya ittifakın güney kanadında stratejik bir nüfuz alanı kazandırmıştır. Akkuyu Nükleer Güç Santrali projesi, iki ülkenin enerji teknolojisi alanındaki işbirliğinin somut göstergesidir. Bununla birlikte, Rusya-Türkiye teknoloji ortaklığının sınırları da belirgindir; Suriye, Libya ve Kafkaslar’daki jeopolitik rekabet, derin teknoloji entegrasyonunun önünde engel teşkil etmektedir.

    Hindistan’ın Çok Kutuplu Teknoloji Stratejisi

    Hindistan, küresel teknoloji mimarisinde benzersiz bir konuma sahiptir. Bir yandan Quad (ABD, Japonya, Hindistan, Avustralya) mekanizması çerçevesinde Batı ittifakının Hint-Pasifik stratejisinin kilit unsuru olarak konumlanırken, diğer yandan BRICS platformunda Rusya ve Çin ile ortak hareket etmektedir. Bu çift yönlü konumlanma, Delhi’nin “stratejik özerklik” doktrininin teknoloji alanındaki yansımasıdır. Hindistan’ın 2023 yılında yürürlüğe koyduğu “Hindistan Yarı İletken Misyonu”, 10 milyar dolarlık teşvik paketiyle ülkeyi küresel çip tedarik zincirinde yeni bir merkez haline getirmeyi hedeflemektedir.

    Hindistan-Japonya teknoloji ortaklığı, Asya’daki en derin ve çok boyutlu işbirliklerinden birini oluşturmaktadır. İki ülke arasındaki “Dijital Ortaklık” anlaşması, 5G altyapısı, yapay zekâ etiği, kuantum hesaplama ve siber güvenlik alanlarında ortak projeleri kapsamaktadır. Japonya’nın Hindistan’da hayata geçirdiği Mumbai-Ahmedabad yüksek hızlı demiryolu projesi, Şinkansen teknolojisinin transferini içeren bir model olarak öne çıkmaktadır. 2024 yılında iki ülke, savunma teknolojisi alanında insansız sistemler ve denizaltı tespit teknolojileri konusunda yeni işbirliği mutabakatları imzalamıştır.

    Hindistan-Güney Kore teknoloji ilişkileri, özellikle elektronik üretim ekosistemi ve savunma sanayii alanlarında ivme kazanmaktadır. Samsung’un Hindistan’daki üretim tesisleri, ülkenin en büyük yabancı yatırımları arasında yer alırken, Güney Koreli şirketler Hindistan’ın yarı iletken ekosistemine yatırım yapmaktadır. Savunma alanında K-9 Vajra kundağı motorlu obüsün ortak üretimi, iki ülke arasındaki başarılı teknoloji transferi modellerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

    Hindistan ile Türkiye arasındaki teknoloji ilişkileri ise potansiyelinin oldukça altında seyretmektedir. İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2023 yılında ancak 12 milyar dolar seviyesine ulaşabilmiştir. Savunma sanayii, ilaç teknolojileri ve uzay araştırmaları, işbirliği için en uygun alanlar olarak belirmekle birlikte, Pakistan faktörü ve Keşmir meselesindeki pozisyon farklılıkları, derin teknoloji ortaklığının önünde siyasi bariyer oluşturmaktadır.

    Japonya ve Güney Kore’nin Teknolojik Derinliği ile Bölgesel Rekabet

    Japonya ve Güney Kore, küresel teknoloji ekosisteminin vazgeçilmez aktörleri olarak konumlanmaktadır. Japonya’nın Tokyo Electron ve Shin-Etsu Chemical gibi şirketleri, yarı iletken üretim ekipmanları ve ileri malzeme alanlarında küresel tekel konumuna yakındır. Güney Kore’nin Samsung ve SK Hynix gibi devleri ise bellek çipleri pazarında dünya liderliğini sürdürmektedir. Bu iki ülkenin teknoloji stratejileri, aynı anda hem derin bir rekabeti hem de Çin’in yükselişine karşı örtülü bir işbirliğini barındırmaktadır.

    Japonya’nın “Ekonomik Güvenlik Stratejisi” ve Güney Kore’nin “Kore Yarı İletken Stratejisi”, her iki ülkenin de kritik teknolojilerde tedarik zinciri esnekliğini artırma arayışını yansıtmaktadır. 2023 yılında Japonya’nın yarı iletken malzemeleri ihracatında Güney Kore’ye yönelik kısıtlamaları kaldırması, iki ülke arasındaki teknoloji ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Bu normalleşme, her iki ülkenin de Çin’in teknoloji ekosistemindeki yükselişini dengelemek için birbirlerine ihtiyaç duyduklarının zımni kabulü anlamına gelmektedir.

    Her iki ülkenin Çin ile ilişkileri, karmaşık bir bağımlılık ve rekabet dengesi üzerine kuruludur. Japonya’nın Çin’e yarı iletken üretim ekipmanı ihracatı, Tokyo’nun ABD’nin baskılarına rağmen sürdürmek istediği bir ticari çıkar alanıdır. Güney Kore’nin çip şirketlerinin Çin’deki üretim tesisleri, Seul yönetiminin Washington ile Pekin arasında hassas bir denge politikası izlemesine neden olmaktadır. Bununla birlikte, her iki ülke de 2024 itibarıyla yarı iletken ve yapay zekâ alanlarında Çin’e yönelik ihracat kontrollerini sıkılaştırma eğilimindedir.

    Japonya ve Güney Kore’nin Türkiye ile teknoloji ilişkileri, farklı yoğunluk düzeylerinde seyretmektedir. Japonya, İstanbul Boğazı’nda inşa edilen köprüler ve Marmaray projesi ile Türkiye’deki altyapı teknolojisi transferinin önemli aktörlerinden biri olmuştur. Türk-Japon Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nin kurulması, iki ülke arasındaki akademik teknoloji işbirliğini kurumsallaştırmaya yönelik bir adımdır. Güney Kore ise özellikle savunma sanayii alanında Türkiye için önemli bir ortak haline gelmiştir. Altay ana muharebe tankının motor ve transmisyon sisteminin geliştirilmesinde Güney Koreli şirketlerle yürütülen işbirliği, K-9 obüsünün Türkiye’de Fırtına adıyla üretilmesi ve savunma elektroniği alanındaki ortak projeler, iki ülke arasındaki teknoloji transferi ilişkisinin derinliğini göstermektedir.

    Türkiye’nin Çok Boyutlu Asya Teknoloji Açılımı

    Türkiye’nin Asya’daki teknoloji ortaklıkları, Avrupa-Atlantik eksenindeki dışlanma dinamiklerine verilen stratejik bir yanıt olarak okunmalıdır. Ankara, “Yeniden Asya” girişimi çerçevesinde, teknoloji tedarik zincirlerini çeşitlendirmeyi ve Asya’nın yükselen teknoloji güçleriyle derin bağlar kurmayı hedeflemektedir. Bu stratejinin en somut çıktılarından biri, Türkiye’nin Çin ile geliştirdiği füze teknolojisi işbirliğidir. NATO içinde rahatsızlık yaratan bu ortaklık, Türkiye’nin uzun menzilli balistik füze geliştirme programının temel bileşenlerinden birini oluşturmaktadır.

    Türkiye’nin Rusya ile enerji teknolojisi alanındaki işbirliği, stratejik bir derinlik kazanmış durumdadır. TürkAkım doğalgaz boru hattı ve Akkuyu Nükleer Güç Santrali, iki ülke arasındaki teknoloji bağımlılığını karşılıklı hale getiren mega projelerdir. Bununla birlikte, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 tedariki sonrası yaşanan CAATSA yaptırımları, bu tür teknoloji transferlerinin maliyetinin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi ve stratejik boyutları olduğunu göstermiştir. Moskova ile Ankara arasındaki teknoloji ilişkisi, derin jeopolitik rekabet alanlarının gölgesinde, seçici ve temkinli bir genişleme patikası izlemektedir.

    Güney Kore, Türkiye’nin Asya’daki en kapsamlı teknoloji ortaklarından biri olarak öne çıkmaktadır. İki ülke arasındaki savunma sanayii işbirliği, K-9 obüsünün ortak üretiminden yeni nesil zırhlı araç platformlarına kadar uzanan geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. 2024 yılında iki ülke arasında imzalanan “Orta Menzilli Hava Savunma Sistemi” geliştirme anlaşması, teknoloji transferinin derinleştiğini göstermektedir. Bununla birlikte, Güney Kore’nin motor ve transmisyon gibi kritik alt sistemlerdeki teknoloji transferinde zaman zaman isteksiz davranması, Türkiye’nin tam bağımsız bir tedarik zinciri kurma hedefi önünde engel teşkil etmektedir.

    Japonya ile Türkiye arasındaki teknoloji ilişkileri, potansiyelin oldukça gerisinde seyretmektedir. Oysa deprem mühendisliği, yenilenebilir enerji teknolojileri ve robotik üretim sistemleri gibi alanlar, iki ülkenin tamamlayıcı yetkinliklere sahip olduğu işbirliği alanlarıdır. Japon şirketlerinin Türkiye’deki doğrudan yatırımlarının sınırlı kalması ve siyasi diyaloğun teknoloji transferine kanalize edilememesi, bu ilişkinin temel açmazını oluşturmaktadır.

    Türkiye’nin Hindistan ile geliştirmeye çalıştığı teknoloji diyaloğu ise henüz başlangıç aşamasındadır. Her iki ülke de savunma sanayii, uzay teknolojileri ve ilaç endüstrisinde önemli yetkinliklere sahip olmakla birlikte, siyasi engeller bu potansiyelin hayata geçirilmesini geciktirmektedir. Türkiye’nin Pakistan ile yakın ilişkileri ve Hindistan’ın Keşmir politikası, iki ülke arasında güven temelli bir teknoloji ortaklığının inşasını zorlaştıran faktörlerdir.

    Çip Savaşları, Tedarik Zinciri Jeopolitiği ve Asya’nın Dönüşümü

    Küresel yarı iletken rekabeti, söz konusu altı ülkenin teknoloji stratejilerinin merkezi belirleyicisi haline gelmiştir. ABD’nin Ekim 2022’de uygulamaya koyduğu kapsamlı çip ihracat kontrolleri ve 2023’te Hollanda ve Japonya’yı da içine alan genişletilmiş kısıtlamalar, Çin’in ileri çip üretim kapasitesini hedef almaktadır. Bu kısıtlamalar karşısında Çin, Huawei’in 7 nanometre çip üretim kapasitesini devreye sokarak teknolojik dirençlilik göstermiş, aynı zamanda geleneksel çip üretiminde devasa kapasite artırımına giderek küresel piyasada fiyat kırıcı bir strateji izlemeye başlamıştır.

    Japonya ve Güney Kore’nin çip tedarik zincirindeki konumları, her iki ülkeyi de ABD-Çin rekabetinin doğrudan tarafı haline getirmektedir. Japonya, çip üretim ekipmanları ve kimyasal malzemelerdeki tekel benzeri konumunu stratejik bir koz olarak kullanırken, Güney Kore bellek çipleri alanındaki küresel liderliğini sürdürmek için hem ABD hem de Çin pazarlarına erişimi korumak zorundadır. 2024 yılı itibarıyla her iki ülke de çip üretim kapasitelerini kendi topraklarında genişletme yönünde büyük yatırım programları açıklamış, bu da küresel çip üretim coğrafyasının yeniden şekillenmesine yol açmıştır.

    Hindistan, bu dönüşümden pay kapmak isteyen yeni bir aktör olarak öne çıkmaktadır. Ülkenin genç nüfusu, büyüyen iç pazarı ve devlet teşvikleri, Hindistan’ı çip üretiminde yeni bir merkez haline getirme potansiyeli taşımaktadır. Micron Technology ve Foxconn gibi şirketlerin Hindistan’daki yatırımları bu potansiyelin işaretlerini vermekle birlikte, altyapı eksiklikleri ve vasıflı işgücü açığı, kısa vadede önemli kısıtlar olarak varlığını sürdürmektedir.

    Türkiye’nin çip tedarik zincirindeki konumu, mevcut durumda ağırlıklı olarak tüketici ve montajcı niteliğindedir. ASELSAN ve TÜBİTAK BİLGEM bünyesinde yürütülen çip tasarım faaliyetleri, sınırlı ölçekte kalmakla birlikte, Türkiye’nin bu alandaki yetkinlik inşası açısından kritik önem taşımaktadır. Milli çip üretim tesisi kurma hedefi, Türkiye’nin stratejik bağımsızlık arayışının temel unsurlarından birini oluşturmaktadır.

    Savunma Teknolojilerinde Asya Rekabeti ve Türkiye’nin Konumlanışı

    Savunma teknolojileri alanı, söz konusu altı ülke arasındaki rekabet ve işbirliği dinamiklerinin en yoğun yaşandığı sektörlerden biridir. Çin’in hipersonik füze sistemleri, uçak gemisi programı ve uzay tabanlı sensör ağları, Asya-Pasifik’teki askeri dengeleri temelden etkilemektedir. Çin’in savunma teknolojisindeki ilerleyişi, Japonya, Güney Kore ve Hindistan’ın kendi modernizasyon programlarını hızlandırmasına neden olmaktadır. Japonya’nın “düşman üslerini vurma kapasitesi” geliştirme kararı ve Güney Kore’nin “üç eksenli” savunma sistemine yaptığı yatırımlar, bu rekabetin somut yansımalarıdır.

    Rusya’nın Ukrayna savaşındaki savunma teknolojisi performansı, küresel silah pazarında Rus sistemlerine yönelik algıyı etkilemiştir. Rus İHA’larının ve hassas güdümlü mühimmatlarının yaşadığı tedarik sorunları, Hindistan gibi geleneksel Rus silah alıcılarının tedarikçi çeşitlendirmesine gitmesine yol açmıştır. Buna karşılık, Türkiye’nin İHA teknolojisindeki başarısı, Rusya’nın bu alandaki eksikliklerini telafi etmek için Ankara ile teknoloji işbirliğine yönelmesine neden olmuştur. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Bayraktar İHA’larına yönelik ilgisini dile getirmesi ve iki ülke arasında İHA teknolojisi alanında işbirliği görüşmelerinin yapıldığına dair haberler, savunma teknolojisi akışlarının tek yönlü olmadığını göstermektedir.

    Türkiye’nin Asya savunma teknolojisi pazarındaki konumu, özellikle İHA ve zırhlı araç segmentlerinde güçlenmektedir. Endonezya, Malezya, Bangladeş ve Pakistan gibi ülkelere yapılan İHA ihracatı, Türkiye’yi bu pazarda önemli bir aktör haline getirmiştir. Güney Kore ile yürütülen ortak savunma projeleri ise Türkiye’ye hem teknoloji transferi hem de Asya pazarına erişim imkânı sağlamaktadır. Bununla birlikte, Hindistan ve Japonya pazarlarına giriş, Türkiye için halen aşılması gereken önemli bir hedef olarak durmaktadır.

    Enerji Teknolojileri, Uzay ve Yapay Zekâda Kesişen Yörüngeler

    Enerji teknolojileri alanındaki dönüşüm, söz konusu altı ülkenin stratejik hesaplarını derinden etkilemektedir. Çin’in yenilenebilir enerji teknolojilerindeki küresel liderliği, güneş panelleri, rüzgâr türbinleri ve elektrikli araç bataryaları gibi kritik bileşenlerin tedarik zincirlerini şekillendirmektedir. Türkiye’nin Çinli şirketlerle elektrikli araç bataryası üretimi konusunda yürüttüğü ortaklık görüşmeleri, bu küresel dönüşümün Ankara’ya yansımasıdır. Japonya ve Güney Kore’nin hidrojen ekonomisi ve nükleer füzyon araştırmalarındaki ileri konumları, enerji teknolojisi alanındaki Asya rekabetini çok boyutlu hale getirmektedir.

    Uzay teknolojileri, Asya’daki büyük güç rekabetinin yeni cephesi olarak belirmektedir. Çin’in kendi uzay istasyonunu inşa etmesi, Ay keşif programı ve uydu karşıtı silah denemeleri; Hindistan’ın Mars ve Ay misyonlarındaki başarısı; Japonya’nın asteroit keşif teknolojisindeki yetkinliği ve Güney Kore’nin kendi fırlatma araçlarını geliştirme çabası, Asya’nın uzay yarışındaki yükselişini göstermektedir. Türkiye’nin İMECE yer gözlem uydusu ve TÜRKSAT serisi haberleşme uydularıyla bu rekabete eklemlenme çabası, henüz başlangıç aşamasında olmakla birlikte, Milli Uzay Programı’nın hedefleri doğrultusunda hız kazanması beklenmektedir.

    Yapay zekâ alanındaki rekabet, tüm bu teknoloji alanlarını kesen yatay bir boyut olarak öne çıkmaktadır. Çin’in yapay zekâ patentlerinde dünya lideri konumu, ABD’yi geride bırakacak düzeydedir. Japonya ve Güney Kore, yapay zekânın endüstriyel uygulamalarında derin yetkinliklere sahiptir. Hindistan’ın devasa yazılım mühendisi havuzu, yapay zekâ çağında ülkenin en büyük stratejik avantajlarından birini oluşturmaktadır. Türkiye’nin ise TÜBİTAK Yapay Zekâ Enstitüsü ve savunma sanayiindeki otonom sistem çalışmalarıyla bu alandaki konumunu güçlendirmeye çalıştığı görülmektedir.

    Yeni Teknoloji Mimarisi İçin Türkiye Perspektifinden Öneriler

    Küresel teknoloji mimarisinin Asya eksenli dönüşümü, Türkiye için hem riskler hem de fırsatlar barındırmaktadır. Ankara’nın bu süreçteki konumlanışı, birden fazla ekseni eş zamanlı olarak yönetebilme becerisine dayanmalıdır. Birinci eksen, NATO ve transatlantik bağların korunması ve bu çerçevedeki teknoloji işbirliklerinin canlı tutulmasıdır. İkinci eksen, Asya’nın yükselen teknoloji güçleriyle derinleştirilmiş ortaklıkların inşa edilmesidir. Üçüncü eksen ise, milli teknoloji ekosisteminin kritik bağımlılıkları azaltacak şekilde güçlendirilmesidir.

    Türkiye’nin Güney Kore ile savunma teknolojisi alanındaki başarılı işbirliği modeli, Japonya ve Hindistan ile ilişkilerde de uygulanabilecek bir şablon sunmaktadır. Ankara’nın, Japon şirketlerinin teknoloji transferi konusundaki çekincelerini gidermek için daha güçlü fikri mülkiyet koruması ve ortak Ar-Ge mekanizmaları önermesi gerekmektedir. Hindistan ile ilişkilerde ise Pakistan faktörünün yarattığı güven açığını kapatmak için savunma dışı teknoloji alanlarına, özellikle sağlık teknolojileri, finansal teknolojiler ve uzay araştırmalarına odaklanmak stratejik bir tercih olabilir.

    Çin ile teknoloji ilişkilerinde seçici ve dengeli bir yaklaşım benimsenmelidir. Çin’in elektrikli araç bataryası, güneş enerjisi ve 5G altyapısı gibi alanlardaki teknolojik üstünlüğünden yararlanmak, ancak bu işbirliğinin NATO içinde yeni gerilimlere yol açmasına izin vermemek gerekmektedir. Rusya ile enerji teknolojisi alanındaki işbirliği, Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin tamamlanmasıyla sınırlı kalmamalı, yenilenebilir enerji ve hidrojen teknolojileri gibi yeni alanlara da genişletilmelidir.

    Milli teknoloji hamlesinin yarı iletken, ileri malzeme ve yapay zekâ alanlarına odaklanması, uzun vadeli stratejik bağımsızlık için vazgeçilmezdir. ASELSAN, HAVELSAN, ROKETSAN ve TÜBİTAK BİLGEM gibi kuruluşların bu alanlardaki projelerinin hızlandırılması, aynı zamanda Türkiye’yi Asya’daki potansiyel ortakları için daha çekici bir işbirliği ortağı haline getirecektir. Teknoloji diplomasisi, Türk dış politikasının yeni sacayağı olarak kurumsallaştırılmalı; teknoloji ataşelikleri, Asya’nın önemli teknoloji merkezlerinde konuşlandırılmalıdır.

    Küresel teknoloji mimarisinin Asya merkezli yeniden yapılanma süreci, Türkiye’nin uluslararası konumlanışı açısından belirleyici bir dönemeci temsil etmektedir. Ankara’nın bu dönemecin gereklerine uygun stratejik tercihler geliştirebilmesi, yalnızca teknoloji politikalarının değil, aynı zamanda dış politika, ekonomi ve eğitim stratejilerinin de eşgüdümlü biçimde dönüştürülmesini gerektirmektedir. Önümüzdeki on yıl, Türkiye’nin hem transatlantik ittifak içindeki rolünün hem de Asya’nın yükselen güçleriyle ilişkilerinin yeniden tanımlanacağı bir dönem olacaktır.

    Kaynakça

    Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Konseyi. (2015). Made in China 2025. Beijing: Devlet Konseyi Yayınları.

    NATO Public Diplomacy Division. (2022). Strategic Concept 2022: Adopted by Heads of State and Government at the NATO Summit in Madrid. Brüksel: NATO Resmî Belgeleri, 29 Haziran 2022.

    ABD Ticaret Bakanlığı, Sanayi ve Güvenlik Bürosu. (2022). Implementation of Additional Export Controls: Certain Advanced Computing and Semiconductor Manufacturing Items. Washington, D.C.: Federal Register, 7 Ekim 2022.

    Hindistan Elektronik ve Bilgi Teknolojileri Bakanlığı. (2023). India Semiconductor Mission: Policy Framework and Incentive Structure. Yeni Delhi: Hindistan Hükümeti Yayınları.

    Japonya Ekonomi, Ticaret ve Sanayi Bakanlığı. (2023). Economic Security Strategy: Technology Leakage Prevention and Supply Chain Resilience. Tokyo: METI Yayınları.

    Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü. (2023). SIPRI Arms Transfers Database. Stockholm: SIPRI.

    Aydınlık. (2024). “Türkiye’siz teknolojik NATO girişimi.” Aydınlık Gazetesi, 15 Mart 2024, https://www.aydinlik.com.tr/haber/turkiyesiz-teknolojik-nato-girisimi-581359.

    Savunma Sanayii Başkanlığı. (2024). 2024 Yılı Faaliyet Raporu. Ankara: T.C. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı Yayınları.

    Götz, E. ve Jonsson, O. (2024). “Russia’s Technological Decoupling: Semiconductor Supply Chains and Military Production Under Sanctions.” Journal of Strategic Studies, 47(2), ss. 198-224.

    Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü. (2024). The Military Balance 2024. Londra: IISS Yayınları.

    Cho, Y. ve Kim, S. (2024). “South Korea’s Semiconductor Strategy: Between Washington and Beijing.” Asian Security, 20(1), ss. 45-68.

  • The Asia-Caucasus Corridor and Global Technology Architecture: The Intersecting Strategic Equations of China, Russia, India, Japan, South Korea and Turkey

    By Sefa Yürükel

    In the technology driven restructuring process of the international system, the Eurasian geography has become the epicentre of geopolitical competition as much as technological cooperation opportunities. The global scale momentum captured by the People’s Republic of China in artificial intelligence and 5G infrastructure, the Russian Federation’s search for resilience in military technology, India’s effort to channel its demographic advantage into technology production, the decisive positions of Japan and South Korea in the advanced materials and semiconductor ecosystem, and Turkey’s leap in defence technologies cause all these actors to move within complex and multi layered interaction networks with one another. The technology strategies of these six countries are not only a reflection of their own national interests but also produce structural dynamics that determine the future of global supply chains, military alliances and economic corridors.

    China’s Systemic Technology Challenge and Its Eurasian Reflections

    China has deepened its technological transformation process, initiated with the “Made in China 2025” strategy announced in 2015, in the 2020s with the “dual circulation” economic model and the conceptualisation of “new quality productive forces.” The enormous resources directed by the Beijing administration to the fields of semiconductors, quantum computing, hypersonic systems and space technologies constitute the technological basis that has led the Western alliance to codify China as a “systemic rival.” China’s allocation of 459 billion dollars to R&D expenditures in 2023, equivalent to 2.64 percent of its gross domestic product, has positioned the country as the world’s second largest R&D spender after the United States.

    The points at which China’s technology strategy intersects with Russia have undergone a qualitative transformation, particularly in the post 2022 period. The contraction experienced by Russia, under Western sanctions, in its access to semiconductors and advanced electronic components has made China an indispensable technology supplier for Moscow. In 2023, China’s exports of chips and electronic components to Russia increased by over eighty percent compared to the previous year. This trade flow creates an asymmetric dependency relationship between the two countries; while Russia meets its technology needs in the short term, it faces the risk of becoming integrated into China’s technology ecosystem in the long term.

    China India technology relations, on the other hand, harbour a deep paradox. Despite military tensions on the Himalayan border and India’s restrictions on Chinese origin technology companies, the volume of technology trade between the two countries exceeded 118 billion dollars in 2023. While India’s smartphone manufacturing ecosystem largely relies on Chinese component suppliers, the Delhi administration is trying to reduce this dependency through the “Make in India” and “Digital India” programmes. China’s digital infrastructure projects under the Belt and Road Initiative and India’s “Asia Africa Growth Corridor” initiative represent two competing technology visions in the Indian Ocean.

    Russia’s Search for Technological Resilience and Its Asia Opening

    The Russian Federation’s technology strategy has been shaped by the necessity of adapting to extraordinary circumstances since 2022. The comprehensive technology embargoes imposed by the West have forced Russia’s military industrial complex to build alternative supply chains. In this context, Russia’s technology partnership with China is evolving from a tactical necessity into a strategic orientation. The two countries’ joint space station project, the integration of the GLONASS and BeiDou navigation systems, and their collaborations in the field of military technology accelerate Moscow’s process of decoupling from the West.

    Russia’s technology relations with India are built upon deep ties inherited from the Cold War era. Although more than sixty percent of India’s defence platforms are still of Russian origin, the Delhi administration has been making efforts to diversify its supply sources in recent years. Nevertheless, the joint production of the BrahMos supersonic cruise missile and India’s insistence on procuring the S 400 air defence system from Russia demonstrate the durability of the strategic technology partnership between the two countries. As of 2024, the two countries are negotiating new agreements on nuclear power plant construction and joint military platform development.

    Russia’s technology relations with Turkey, however, carry a unique character. The procurement of the S 400 air defence system has gone down in history as the most controversial example of technology transfer between the two countries. This process, while shaking Turkey’s position within NATO, has provided Russia with a strategic sphere of influence on the alliance’s southern flank. The Akkuyu Nuclear Power Plant project is a concrete indicator of the two countries’ cooperation in the field of energy technology. Nevertheless, the limits of the Russia Turkey technology partnership are also clear; geopolitical competition in Syria, Libya and the Caucasus constitutes an obstacle to deep technology integration.

    India’s Multipolar Technology Strategy

    India possesses a unique position in the global technology architecture. On the one hand, it is positioned as a key element of the Western alliance’s Indo Pacific strategy within the framework of the Quad (US, Japan, India, Australia) mechanism, while on the other hand, it acts jointly with Russia and China on the BRICS platform. This bidirectional positioning is the reflection of Delhi’s “strategic autonomy” doctrine in the technology field. India’s “India Semiconductor Mission,” put into effect in 2023, aims to turn the country into a new hub in the global chip supply chain with a 10 billion dollar incentive package.

    The India Japan technology partnership constitutes one of the deepest and most multidimensional collaborations in Asia. The “Digital Partnership” agreement between the two countries covers joint projects in 5G infrastructure, artificial intelligence ethics, quantum computing and cyber security. The Mumbai Ahmedabad high speed railway project implemented by Japan in India stands out as a model involving the transfer of Shinkansen technology. In 2024, the two countries signed new cooperation memoranda in the field of defence technology regarding unmanned systems and submarine detection technologies.

    India South Korea technology relations are gaining momentum, particularly in the fields of electronics manufacturing ecosystem and defence industry. Samsung’s manufacturing facilities in India are among the country’s largest foreign investments, while South Korean companies are investing in India’s semiconductor ecosystem. In the defence field, the joint production of the K 9 Vajra self propelled howitzer is considered one of the successful technology transfer models between the two countries.

    Technology relations between India and Turkey, however, are proceeding well below their potential. The trade volume between the two countries could only reach the 12 billion dollar level in 2023. While defence industry, pharmaceutical technologies and space research emerge as the most suitable areas for cooperation, the Pakistan factor and differences in position on the Kashmir issue constitute political barriers to a deep technology partnership.

    The Technological Depth of Japan and South Korea and Regional Competition

    Japan and South Korea are positioned as indispensable actors in the global technology ecosystem. Companies such as Japan’s Tokyo Electron and Shin Etsu Chemical are close to holding a global monopoly position in the fields of semiconductor manufacturing equipment and advanced materials. Giants such as South Korea’s Samsung and SK Hynix maintain their world leadership in the memory chip market. The technology strategies of these two countries contain both deep competition and tacit cooperation against China’s rise.

    Japan’s “Economic Security Strategy” and South Korea’s “Korea Semiconductor Strategy” reflect both countries’ quest to increase supply chain resilience in critical technologies. Japan’s lifting of restrictions on the export of semiconductor materials to South Korea in 2023 marked the beginning of a new era in technology relations between the two countries. This normalisation implies a tacit acknowledgment that both countries need each other to balance China’s rise in the technology ecosystem.

    Both countries’ relations with China are built upon a complex balance of dependency and competition. Japan’s export of semiconductor manufacturing equipment to China is an area of commercial interest that Tokyo wishes to maintain despite US pressure. The manufacturing facilities of South Korean chip companies in China cause the Seoul administration to pursue a delicate balancing policy between Washington and Beijing. Nevertheless, as of 2024, both countries are tending to tighten export controls targeting China in the fields of semiconductors and artificial intelligence.

    The technology relations of Japan and South Korea with Turkey proceed at different levels of intensity. Japan has been one of the important actors in infrastructure technology transfer in Turkey with the bridges built over the Istanbul Strait and the Marmaray project. The establishment of the Turkish Japanese Science and Technology University is a step towards institutionalising academic technology cooperation between the two countries. South Korea, on the other hand, has become a significant partner for Turkey, especially in the field of defence industry. The collaboration carried out with South Korean companies in the development of the engine and transmission system of the Altay main battle tank, the production of the K 9 howitzer in Turkey under the name Fırtına, and joint projects in the field of defence electronics demonstrate the depth of the technology transfer relationship between the two countries.

    Turkey’s Multidimensional Asia Technology Opening

    Turkey’s technology partnerships in Asia should be read as a strategic response to the dynamics of exclusion on the Euro Atlantic axis. Within the framework of the “Asia Anew” initiative, Ankara aims to diversify its technology supply chains and establish deep ties with Asia’s rising technology powers. One of the most concrete outcomes of this strategy is Turkey’s missile technology cooperation with China. This partnership, which causes unease within NATO, constitutes one of the fundamental components of Turkey’s long range ballistic missile development programme.

    Turkey’s cooperation with Russia in the field of energy technology has gained strategic depth. The TurkStream natural gas pipeline and the Akkuyu Nuclear Power Plant are mega projects that render the technology dependency between the two countries mutual. However, the CAATSA sanctions imposed after Turkey’s procurement of the S 400 from Russia have demonstrated that the cost of such technology transfers has not only economic but also political and strategic dimensions. The technology relationship between Moscow and Ankara follows a path of selective and cautious expansion, in the shadow of areas of deep geopolitical competition.

    South Korea stands out as one of Turkey’s most comprehensive technology partners in Asia. The defence industry cooperation between the two countries spans a broad spectrum, from the joint production of the K 9 howitzer to new generation armoured vehicle platforms. The “Medium Range Air Defence System” development agreement signed between the two countries in 2024 indicates that the technology transfer is deepening. Nevertheless, South Korea’s occasional reluctance in technology transfer for critical sub systems such as engines and transmissions constitutes an obstacle to Turkey’s goal of establishing a fully independent supply chain.

    Technology relations between Japan and Turkey are proceeding well below their potential. Yet fields such as earthquake engineering, renewable energy technologies and robotic manufacturing systems are areas of cooperation where the two countries possess complementary competencies. The limited nature of Japanese companies’ direct investments in Turkey and the inability to channel political dialogue into technology transfer constitute the fundamental dilemma of this relationship.

    The technology dialogue that Turkey is trying to develop with India is still at the initial stage. Although both countries possess significant competencies in defence industry, space technologies and the pharmaceutical industry, political obstacles delay the realisation of this potential. Turkey’s close relations with Pakistan and India’s Kashmir policy are factors that complicate the construction of a trust based technology partnership between the two countries.

    Chip Wars, Supply Chain Geopolitics and the Transformation of Asia

    Global semiconductor competition has become the central determinant of the technology strategies of the six countries in question. The comprehensive chip export controls implemented by the US in October 2022 and the expanded restrictions including the Netherlands and Japan in 2023 target China’s advanced chip manufacturing capacity. In the face of these restrictions, China has shown technological resilience by bringing online Huawei’s 7 nanometre chip manufacturing capacity, while also beginning to pursue a price undercutting strategy in the global market by massively increasing capacity in traditional chip manufacturing.

    The positions of Japan and South Korea in the chip supply chain make both countries direct parties to the US China competition. While Japan uses its monopoly like position in chip manufacturing equipment and chemical materials as a strategic lever, South Korea must maintain access to both the US and Chinese markets to sustain its global leadership in memory chips. As of 2024, both countries have announced large investment programmes aimed at expanding their chip manufacturing capacities on their own soil, which has led to the reshaping of the global chip manufacturing geography.

    India stands out as a new actor seeking a share in this transformation. The country’s young population, growing domestic market and government incentives carry the potential to make India a new hub in chip manufacturing. While investments by companies such as Micron Technology and Foxconn in India signal this potential, infrastructure deficiencies and a shortage of skilled labour persist as significant constraints in the short term.

    Turkey’s position in the chip supply chain is currently predominantly that of a consumer and assembler. The chip design activities carried out within ASELSAN and TUBITAK BILGEM, though remaining limited in scale, are of critical importance for Turkey’s competence building in this field. The goal of establishing a national chip manufacturing facility constitutes one of the fundamental elements of Turkey’s quest for strategic independence.

    Asian Competition in Defence Technologies and Turkey’s Positioning

    The field of defence technologies is one of the sectors where the dynamics of competition and cooperation among the six countries in question are most intensely experienced. China’s hypersonic missile systems, aircraft carrier programme and space based sensor networks fundamentally affect the military balances in the Asia Pacific. China’s advancement in defence technology is causing Japan, South Korea and India to accelerate their own modernisation programmes. Japan’s decision to develop “counter strike capability against enemy bases” and South Korea’s investments in its “three axis” defence system are concrete reflections of this competition.

    Russia’s defence technology performance in the Ukraine war has affected the perception of Russian systems in the global arms market. The supply problems experienced by Russian UAVs and precision guided munitions have led traditional Russian arms buyers such as India to diversify their suppliers. In contrast, Turkey’s success in UAV technology has caused Russia to turn to cooperation with Ankara to compensate for its deficiencies in this field. Russian President Vladimir Putin’s expression of interest in Bayraktar UAVs and reports of cooperation talks between the two countries in the field of UAV technology indicate that defence technology flows are not unidirectional.

    Turkey’s position in the Asian defence technology market is strengthening, particularly in the UAV and armoured vehicle segments. UAV exports to countries such as Indonesia, Malaysia, Bangladesh and Pakistan have made Turkey a significant actor in this market. Joint defence projects carried out with South Korea, meanwhile, provide Turkey with both technology transfer and access to the Asian market. Nevertheless, entry into the Indian and Japanese markets still remains an important objective to be overcome for Turkey.

    Intersecting Trajectories in Energy Technologies, Space and Artificial Intelligence

    The transformation in the field of energy technologies profoundly affects the strategic calculations of the six countries in question. China’s global leadership in renewable energy technologies shapes the supply chains of critical components such as solar panels, wind turbines and electric vehicle batteries. Turkey’s partnership talks with Chinese companies regarding electric vehicle battery production are a reflection of this global transformation on Ankara. The advanced positions of Japan and South Korea in the hydrogen economy and nuclear fusion research render Asian competition in the energy technology field multidimensional.

    Space technologies are emerging as the new frontier of great power competition in Asia. China’s construction of its own space station, its lunar exploration programme and anti satellite weapon tests; India’s success in Mars and Moon missions; Japan’s competence in asteroid exploration technology; and South Korea’s efforts to develop its own launch vehicles demonstrate Asia’s rise in the space race. Turkey’s effort to integrate into this competition with the IMECE earth observation satellite and the TURKSAT series of communication satellites, while still at the initial stage, is expected to gain momentum in line with the goals of the National Space Programme.

    Competition in the field of artificial intelligence stands out as a horizontal dimension cutting across all these technology areas. China’s world leading position in artificial intelligence patents is at a level surpassing the United States. Japan and South Korea possess deep competencies in the industrial applications of artificial intelligence. India’s enormous pool of software engineers constitutes one of the country’s greatest strategic advantages in the age of artificial intelligence. Turkey, meanwhile, is seen to be trying to strengthen its position in this field through the TUBITAK Artificial Intelligence Institute and autonomous systems work in the defence industry.

    Recommendations from Turkey’s Perspective for the New Technology Architecture

    The Asia centred transformation of the global technology architecture harbours both risks and opportunities for Turkey. Ankara’s positioning in this process must be based on the ability to manage multiple axes simultaneously. The first axis is the preservation of NATO and transatlantic ties and keeping technology cooperation within this framework alive. The second axis is the construction of deepened partnerships with Asia’s rising technology powers. The third axis is the strengthening of the national technology ecosystem in a way that reduces critical dependencies.

    Turkey’s successful cooperation model with South Korea in the field of defence technology offers a template that could also be applied to relations with Japan and India. Ankara needs to propose stronger intellectual property protection and joint R&D mechanisms to overcome the reservations of Japanese companies regarding technology transfer. In relations with India, focusing on non defence technology areas, particularly health technologies, financial technologies and space research, in order to close the trust deficit created by the Pakistan factor could be a strategic choice.

    A selective and balanced approach should be adopted in technology relations with China. It is necessary to benefit from China’s technological superiority in areas such as electric vehicle batteries, solar energy and 5G infrastructure, while not allowing this cooperation to lead to new tensions within NATO. Cooperation with Russia in the field of energy technology should not remain limited to the completion of the Akkuyu Nuclear Power Plant but should also be expanded into new areas such as renewable energy and hydrogen technologies.

    The focus of the national technology move on the fields of semiconductors, advanced materials and artificial intelligence is indispensable for long term strategic independence. The acceleration of projects in these areas by organisations such as ASELSAN, HAVELSAN, ROKETSAN and TUBITAK BILGEM will also make Turkey a more attractive cooperation partner for its potential partners in Asia. Technology diplomacy should be institutionalised as a new pillar of Turkish foreign policy; technology attaché offices should be deployed in Asia’s important technology hubs.

    The Asia centred restructuring process of the global technology architecture represents a decisive juncture in terms of Turkey’s international positioning. Ankara’s ability to develop strategic choices suited to the requirements of this juncture necessitates the coordinated transformation not only of technology policies but also of foreign policy, economy and education strategies. The coming decade will be a period in which both Turkey’s role within the transatlantic alliance and its relations with Asia’s rising powers will be redefined.

    References

    State Council of the People’s Republic of China. (2015). Made in China 2025. Beijing: State Council Publications.

    NATO Public Diplomacy Division. (2022). Strategic Concept 2022: Adopted by Heads of State and Government at the NATO Summit in Madrid. Brussels: NATO Official Documents, 29 June 2022.

    U.S. Department of Commerce, Bureau of Industry and Security. (2022). Implementation of Additional Export Controls: Certain Advanced Computing and Semiconductor Manufacturing Items. Washington, D.C.: Federal Register, 7 October 2022.

    Ministry of Electronics and Information Technology of India. (2023). India Semiconductor Mission: Policy Framework and Incentive Structure. New Delhi: Government of India Publications.

    Ministry of Economy, Trade and Industry of Japan. (2023). Economic Security Strategy: Technology Leakage Prevention and Supply Chain Resilience. Tokyo: METI Publications.

    Stockholm International Peace Research Institute. (2023). SIPRI Arms Transfers Database. Stockholm: SIPRI.

    Aydınlık. (2024). “Türkiye’siz teknolojik NATO girişimi.” Aydınlık Newspaper, 15 March 2024, https://www.aydinlik.com.tr/haber/turkiyesiz-teknolojik-nato-girisimi-581359.

    Presidency of Defence Industries of the Republic of Turkey. (2024). 2024 Annual Report. Ankara: Presidency of Defence Industries Publications.

    Götz, E. & Jonsson, O. (2024). “Russia’s Technological Decoupling: Semiconductor Supply Chains and Military Production Under Sanctions.” Journal of Strategic Studies, 47(2), pp. 198-224.

    International Institute for Strategic Studies. (2024). The Military Balance 2024. London: IISS Publications.

    Cho, Y. & Kim, S. (2024). “South Korea’s Semiconductor Strategy: Between Washington and Beijing.” Asian Security, 20(1), pp. 45-68.

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.

  • Fracture in the Transatlantic Technology Architecture: NATO’s Exclusionary Innovation Model and Turkey’s Changing Strategic Equation

    By Sefa Yürükel

    In an age when global power competition is being reshaped on a technological axis, the nature of military alliances is also undergoing a fundamental transformation. The North Atlantic Treaty Organization (NATO), built on the conventional deterrence logic of the Cold War, is now seeking strategic superiority in advanced technology fields such as artificial intelligence, quantum computing, hypersonic weapons, autonomous systems and cyber capabilities. This paradigm shift leads to the emergence of new mechanisms within the alliance’s institutional structure while also making visible the hierarchical relations among member states. The news article titled “Türkiye’siz teknolojik NATO girişimi” (A technological NATO initiative without Turkey), brought to the agenda by the Aydınlık newspaper in 2024, points precisely to what kind of exclusionary dynamics this transformation produces for Turkey. When NATO’s new generation technology innovation ecosystem is examined, it becomes clear that Turkey’s exclusion from certain critical platforms is based on structural reasons that cannot be explained solely by political tensions, and that this will have consequences deeply affecting both Ankara’s defence industry strategy and the future of the alliance.

    NATO’s Innovation Transformation and Institutional Restructuring

    The origins of the alliance’s technological transformation efforts extend beyond the defence spending commitments that gained momentum from the 2014 Wales Summit onward. With the 2019 London Declaration, it was formally acknowledged that NATO needed to “adapt to new strategic threats,” and at the 2021 Brussels Summit, the foundations of a technology oriented transformation were laid within the framework of the “NATO 2030” vision. The most concrete outcome of this process has been the new Strategic Concept adopted at the 2022 Madrid Summit. The document identifies Russia as “the most significant and direct threat,” while also codifying China’s rise as a “systemic challenge.” This dual threat perception has forced NATO to adopt a proactive position not only in military deterrence but also in technological competition.

    The institutional reflections of this strategic orientation have rapidly emerged. In 2022, two critical structures were established within NATO: the Defence Innovation Accelerator for the North Atlantic (DIANA) and the NATO Innovation Fund. DIANA has been designed as a transatlantic accelerator network intended to speed up the development of dual use (civil military) deep technologies. The NATO Innovation Fund, with an initial capital of 1 billion euros, has been structured as a fund of funds that invests in the venture capital funds of member countries. These two institutional mechanisms represent a radical break from NATO’s traditional defence planning processes; instead of state centric, cumbersome procurement models, they embrace a market based approach involving the start up ecosystem, risk capital and the transfer of civilian innovation to the military domain.

    An important dimension of this transformation is also the relaxation of classified information sharing and technology transfer regimes. NATO’s “technological sovereignty” discourse encourages deepened cooperation especially among core countries such as the United States, the United Kingdom, Germany, France and Italy, while envisaging a more selective and conditional participation model for the alliance’s other members.

    Participation Hierarchy in DIANA and the Innovation Fund

    The establishment process of DIANA contains noteworthy patterns of exclusion with respect to Turkey. When the map of the first DIANA accelerator centres and test centres announced in 2023 is examined, it is seen that Turkey is not among the total of eleven accelerators and twenty three test centres deployed in countries such as the United Kingdom, Germany, Italy, the Netherlands, Denmark, Estonia, Canada and the United States. This situation was largely preserved in the second wave of expansion as of 2024, with Turkey being allowed to host only a limited number of test centres. Yet, despite possessing one of the alliance’s most advanced technological capabilities in Unmanned Aerial Vehicles (UAVs) and unmanned systems, Turkey is not represented in decision making and steering mechanisms.

    The investment portfolio of the NATO Innovation Fund also reflects a similar differentiation. The amount of capital committed by Turkey, which is among the twenty four countries participating in the fund, does not constitute a decisive weight in the fund’s overall investment strategy. More importantly, the geographical distribution of ventures supported in the fund’s initial investment rounds feeds an innovation ecosystem predominantly centred on North America and Northern Europe. NATO’s first investment portfolio, announced in June 2024, concentrates on space technologies, quantum sensors, autonomous robotic systems and artificial intelligence supported cyber security, and almost all of these ventures consist of companies based in the United States, the United Kingdom and Germany.

    Turkey’s Rise in Defence Technology and Intra Alliance Tensions

    The defence industry breakthrough Turkey has achieved over the last twenty years has called the traditional division of labour within NATO into question. The domestic production rate, which stood at twenty percent in 2002, has exceeded eighty percent as of 2024. The effectiveness demonstrated by the Bayraktar TB 2 and ANKA S UAV systems on the battlefield has led to the emergence of a product range that creates demand in the global arms market. Platforms such as the TCG Anadolu Amphibious Assault Ship and the national combat aircraft KAAN project indicate that Turkey is positioning itself not merely as a technology consumer but also as an original system developer.

    This rise, paradoxically, has become one of the factors triggering Turkey’s exclusion from NATO’s technology cooperation mechanisms. Because the systems developed by Turkey, particularly UAV technologies, are assessed by some circles within the alliance as “non standard” or “not fully compatible with interoperability.” It is clear that these criticisms stem from differences in geopolitical positioning rather than technical justifications. Turkey’s S 400 air defence system procurement process with Russia, the CAATSA sanctions imposed by the United States and Turkey’s removal from the F 35 programme have caused a deep crisis of confidence in the transatlantic technology transfer regime.

    This confidence crisis has also been directly reflected in NATO’s new technology architecture. Some allies, chiefly the United States and Germany, are blocking Turkey from playing a more effective role in platforms such as DIANA and the Innovation Fund, on the grounds that sensitive technologies could be exposed to risks associated with the S 400 systems. This approach reveals that the concept of “technological security” within the alliance is being handled with an increasingly narrow and exclusionary interpretation.

    Global Supply Chains and Transatlantic Asymmetry

    The exclusionary tendency in NATO’s technology initiatives has ceased to be an issue specific to Turkey and has become part of a broader transatlantic asymmetry. Regulations such as the US CHIPS and Science Act and the European Union’s European Chips Act aim to restructure semiconductor and critical technology supply chains. In this process, NATO’s technology platforms are effectively functioning as tools to consolidate the position of the Western alliance in global competition.

    Turkey’s position in this structure contains two fundamental dilemmas. First, Turkey’s relative backwardness in fields such as semiconductors, advanced materials and quantum technologies compared to Western Europe and North America creates a natural asymmetry. Second, and more decisively, the distance Turkey is trying to close in these areas is being hampered on political grounds. The competencies of organisations such as ASELSAN, HAVELSAN and TUBITAK BILGEM in the field of artificial intelligence and cyber security are perceived as a competitive element rather than being integrated into NATO projects.

    One of the most striking examples of this asymmetry is occurring in the implementation processes of NATO’s “digital transformation” agenda. The alliance’s “Artificial Intelligence Strategy for Multi Domain Operations” document, announced in 2024, constructs an implicit security hierarchy while determining data sharing standards among member countries. According to the document, the status of a “trusted ally” is based on criteria such as the level of cyber security maturity and the history of intelligence sharing, which may restrict Turkey’s access to certain data pools.

    Turkey’s Strategic Response and Alternative Cooperation Channels

    Ankara is developing a two pronged strategy against the exclusionary tendencies it encounters in NATO’s technology initiatives. On the one hand, diplomatic initiatives aimed at transforming existing structures within NATO are being pursued; on the other hand, alternative cooperation axes are being built. In this context, Turkey’s “strategic autonomy” discourse encompasses not only diversifying defence industry supply chains but also restructuring global technology partnerships.

    The bilateral defence technology partnerships Turkey is conducting with the United Kingdom, Spain and Italy are strengthening channels outside the NATO umbrella. Particularly within the framework of the “Defence Cooperation Agreement” signed with the United Kingdom, concrete projects are being carried out in the fields of unmanned aerial systems and artificial intelligence. Furthermore, Turkey is deepening its relations with technology powers in the Asia Pacific region; joint production projects carried out with South Korea and Indonesia are regarded as steps aimed at balancing Western oriented restrictions.

    Within this framework, the export performance of the Turkish defence industry is also noteworthy. Defence and aerospace exports exceeding 7 billion dollars in 2024 demonstrate that Turkey has become a competitive actor even in non NATO markets. This situation provides Ankara with a manoeuvring space that could strengthen its bargaining position within NATO, but it also generates a dynamic that accelerates the orientation towards alternative axes rather than encouraging the deepening of intra alliance technology cooperation.

    Structural Consequences of Technological Exclusion and Future Projections

    The exclusionary model emerging in NATO’s technology initiatives will have layered consequences for both Turkey and the alliance. In the short term, Turkey’s capacity to develop systems compatible with NATO standards in areas such as artificial intelligence and data analytics is being limited, which weakens the technological cohesion on the alliance’s southern flank. In the medium term, the deepening of Turkey’s non NATO partnerships may lead to the emergence of dual structures in the alliance’s technology supply chain. In the long term, the risk of NATO turning into a “two tier technological” structure becomes evident; while core countries advance deep technology integration, other members will have to content themselves mostly with operational contributions.

    This projection concerns not only Turkey but also other NATO members such as Spain, Portugal, Greece and Central European countries. The defence technology production capacities of these countries and their level of participation in decision making processes are candidates to become the subjects of a similar asymmetrical structure. Therefore, the governance model of NATO’s technology initiatives also needs to be questioned in terms of the alliance’s democratic legitimacy and the principle of collective security.

    The steps Turkey needs to take in this process necessitate a multidimensional strategic planning. First, it is important that diplomatic initiatives vis à vis NATO be carried out in a way that demonstrates, with concrete data, that the exclusion is based on political rather than technical reasons. Second, Turkish defence industry companies should increase their project proposals and joint investment initiatives for the NATO Innovation Fund, thereby trying to gain a position from within the existing mechanisms. Third, investments in areas such as semiconductors and advanced materials within the scope of the national technology move should be accelerated, thus reducing asymmetric dependency. Fourth, the use of non NATO collaborations as a balancing factor should be maintained, but this axis shift should not be allowed to further weaken the structural positioning within the alliance.

    As for NATO, it has become imperative for the alliance’s long term strategic integrity that it review its own technology architecture and adopt a more inclusive governance model. Structures such as DIANA and the Innovation Fund should be designed not only as instruments for seeking technological superiority but also as tools for intra alliance solidarity. Otherwise, the deepening polarisation in the technology field will turn into a new fault line that erodes NATO’s collective defence backbone.

    Turkey’s positioning in this process necessitates the redefinition not only of its defence industry strategy but also of its role in the Euro Atlantic security architecture. The evolving balances create a field of strategic tension that compels Ankara both to be a more effective actor within NATO and to keep non NATO options alive. The manner in which this tension is managed will be one of the fundamental determinants of Turkey’s position in the international system in the coming decade.

    References

    NATO Public Diplomacy Division. (2019). London Declaration: Issued by the Heads of State and Government Participating in the Meeting of the North Atlantic Council in London. NATO Official Documents, 4 December 2019.

    NATO. (2020). NATO 2030: United for a New Era – Analysis and Recommendations of the Reflection Group Appointed by the NATO Secretary General. NATO Official Publication, Brussels, 25 November 2020.

    NATO. (2022). Strategic Concept 2022: Adopted by Heads of State and Government at the NATO Summit in Madrid. NATO Official Documents, 29 June 2022.

    NATO. (2023). DIANA – Defence Innovation Accelerator for the North Atlantic: Initial Governance and Site Selection. NATO Emerging Security Challenges Division, January 2023.

    NATO Innovation Fund. (2023). NIF Investment Strategy and Initial Capital Deployment Plan. NATO Innovation Fund Board, Brussels, March 2023.

    Fiott, D. (2023). “The European Defence Innovation Ecosystem: Between Transatlantic Ambitions and Strategic Autonomy.” European Security, 32(4), pp. 521 to 539.

    Aydınlık. (2024). “Türkiye’siz teknolojik NATO girişimi.” Aydınlık Newspaper, 15 March 2024, https://www.aydinlik.com.tr/haber/turkiyesiz-teknolojik-nato-girisimi-581359.

    NATO. (2024). Artificial Intelligence Strategy for Multi Domain Operations. NATO Allied Command Transformation, Norfolk, VA, April 2024.

    Küçükyılmaz, M. & Özkan, G. (2024). “NATO’nun Dönüşümü ve Türkiye’nin Savunma Sanayii Stratejisi: DIANA ve İnovasyon Fonu Bağlamında Bir Değerlendirme.” Güvenlik Stratejileri Dergisi, 20(1), pp. 87 to 118.

    Presidency of Defence Industries. (2024). 2024 Annual Report. Publications of the Presidency of Defence Industries of the Republic of Turkey, Ankara, December 2024.

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.

  • Pax Silica Architecture and Turkey’s Encirclement: The New Geopolitical Codes of Global Technology Bloc Formation

    By Sefa Yürükel

    Global power competition has undergone a qualitative leap with the “Pax Silica” initiative announced by the United States in late 2025. This conceptual framework, formed by combining “Pax,” meaning “peace, stability and order” in Latin, with “Silica,” referring to silicon dioxide, the fundamental raw material of silicon and thus the chip industry, moves Washington’s technology blockade against China onto a new geopolitical plane. The initiative aims to coordinate semiconductor manufacturing, artificial intelligence infrastructure, critical minerals, data centres, energy resources and logistics networks among “trusted countries” in order to counterbalance China’s weight in technology and supply chains. The fact that officials in Washington describe this formation as a “technological NATO” reveals that the initiative carries a deep military strategic dimension beyond a mere economic cooperation platform. The reference to Pax Americana, which established a global order by controlling sea lanes, is echoed in the claim that Pax Silica will build a new order by controlling chip routes, data flows and artificial intelligence infrastructures, demonstrating that the initiative is consciously associated with historical precedents. Within this framework, Turkey’s exclusion from this strategic structure encompassing 24 countries confirms that the exclusionary tendencies recently observed in NATO’s platforms such as DIANA and the Innovation Fund have now acquired a global scale and a far more structural character.

    The Institutional Architecture of Pax Silica and the Geostrategic Meaning of Its Membership Profile

    The membership structure of Pax Silica offers an X ray of the US strategy to reconfigure the global technology supply chain. The core group announced in December 2025 consists of the indisputably most critical actors in the global technology ecosystem: the United States, alongside Japan, South Korea, Singapore, the United Kingdom, Australia and Israel. The selection of these seven countries is not coincidental. Japan and South Korea are defined by their global leadership positions in semiconductor manufacturing equipment and memory chips; Singapore is a strategic node in global chip trade; the United Kingdom is a hub for artificial intelligence and financial technologies; Australia is a major supplier of critical minerals; and Israel is an undisputed power in cyber security and military artificial intelligence technologies. This composition of the core group reflects the strategy of first bringing together the actors at the apex of the existing technology hierarchy to create an initial critical mass for Pax Silica.

    The expansion waves that took place throughout 2026 demonstrate that the initiative is growing with a logic of functional complementarity. The participation of the Netherlands means the incorporation of advanced lithography technology into the initiative through the ASML company, while the inclusion of the United Arab Emirates and Qatar ensures the integration of the enormous energy capital required for technology infrastructure. India’s participation adds demographic and industrial depth to the initiative with its software engineering pool and growing semiconductor manufacturing capacity. Sweden and Finland stand out with their competencies in advanced materials and telecommunications infrastructure, while Norway draws attention with its potential in renewable energy and rare earth elements. The participation of the Philippines represents the assembly and test base capacity in Southeast Asia; Panama’s participation represents the control of global logistics flows; Kazakhstan’s participation represents the land supply route for critical minerals; and the participation of Chile and Costa Rica represents supply security for lithium and other battery minerals. Argentina’s participation is meaningful in terms of access to rare earth element reserves in Latin America. The institutional involvement of the European Union reinforces the transatlantic dimension.

    The latest development, and the most striking one from Turkey’s perspective, is Greece’s formal accession to the initiative. The accession declaration signed by Greece’s Ambassador to the US, Antonis Alexandridis, and the US State Department’s Under Secretary for Economic Growth, Energy and the Environment, Jacob Helberg, includes the goal of transforming Greece from a mere energy hub into a regional centre for data infrastructure, digital services and artificial intelligence. The Greek press describing this accession as “far beyond an ordinary diplomatic agreement” reveals the perceived strategic value of Pax Silica membership. The geopolitical dilemma Turkey faces at this point becomes clear: Turkey’s role, historically positioned as a regional energy and logistics hub, is now being transferred to Greece within this new technology architecture, and the data corridors and digital infrastructure investments in the Eastern Mediterranean are being shaped along a geographical route that bypasses Ankara.

    The Geo Economic Function Map of Pax Silica and the Codes of Turkey’s Exclusion

    Pax Silica, defined by the US State Department as “the Department’s flagship initiative to strengthen economic security through trusted technology partnerships,” is built upon a functional division of labour. Chip manufacturers have been designated as Japan, South Korea and the Netherlands; artificial intelligence and software centres as the United States, the United Kingdom, Israel and India; critical mineral suppliers as Australia, Kazakhstan and Chile; energy capital providers as Qatar, the United Arab Emirates and Norway; and maritime logistics nodes as Singapore, Panama and Greece. This functional map encompasses almost all the critical links of the global technology supply chain, and in each of these links, “trusted” actors operating under the strategic control of the United States are positioned.

    The reasons why Turkey cannot find a place for itself on this map are structural enough not to be explained solely by current political tensions. First, Turkey does not yet have a globally competitive capacity in the field of semiconductor manufacturing. The chip design activities carried out within ASELSAN and TUBITAK BILGEM are far from the scale and depth required by Pax Silica. Second, in the field of critical minerals, Turkey’s rare earth element reserve in Eskisehir Beylikova has not yet reached the operational stage, and its integration into the global supply chain will take time. Third, and most decisively, the persistent hesitations in Washington regarding Turkey’s status as a “trusted partner” are embodied in the exclusionary logic of Pax Silica.

    The roots of this trust problem lie in the transatlantic crisis that began with Turkey’s procurement of the S 400 air defence system and deepened thereafter. The crisis of confidence, concretised by the US CAATSA sanctions and the decision to remove Turkey from the F 35 programme, led to Turkey assuming limited roles in NATO’s new generation technology platforms such as DIANA and the Innovation Fund. Pax Silica represents a much more advanced stage of this exclusionary trend: Turkey, already marginalised from the technology cooperation mechanisms within NATO, is now being left completely out of this critical platform where the global technology architecture is being restructured. Moreover, this exclusion is being carried out not only on the initiative of the United States, but through a broad coalition that includes South Korea, which Turkey considers a close ally, Japan, with which it is in strategic dialogue, and Qatar and the United Arab Emirates, with which it has deep economic relations.

    Greece’s accession is a development that aggravates the practical as well as the symbolic consequences of this exclusion. Athens’ positioning within Pax Silica as a maritime logistics node and a regional data centre carries the potential to transform the strategic balances in the Eastern Mediterranean to the detriment of Turkey. Greece’s ability to combine the institutional advantages it enjoys as an EU member with the investment and technology transfer opportunities to be provided by Pax Silica may deepen the technology gap between the two countries. Turkey’s maritime jurisdiction areas, energy exploration activities and regional influence projection in the Eastern Mediterranean face the risk of being overshadowed by the new maritime logistics and data infrastructure corridors to be developed under the Pax Silica umbrella.

    The 2026 Washington Summit and the Strategic Deepening Trend of Pax Silica

    The first Pax Silica Summit, to be held in Washington in June 2026, should be considered a critical threshold on the path to the institutionalisation of the initiative. The summit, which will bring together representatives of participating countries with senior executives from leading artificial intelligence, semiconductor, energy and technology companies, goes beyond being just an intergovernmental meeting; it also aims to ensure the integration of global technology capital into this new architecture. The agenda of the summit is expected to include topics such as common investment standards, supply chain mapping, critical technology transfer protocols and the harmonisation of export controls targeting China.

    This summit should be read as an effort by Pax Silica to move beyond the initial declaration of intent stage and acquire an operational framework. The Trump administration’s view of technological competition with China as “one of the defining geopolitical challenges of the coming decades” reveals the magnitude of the historical mission assigned to Pax Silica. The initiative’s goal of creating a community of countries operating within a framework of common security, investment and technological cooperation standards is essentially the institutional expression of a comprehensive containment strategy aimed at isolating China from the global technology ecosystem.

    Turkey’s lack of representation at this summit is not merely a momentary diplomatic shortcoming but a situation of exclusion that will produce structural consequences in the medium and long term. The common standards, technology transfer regimes and investment flows to be developed among Pax Silica member countries will bring the technology ecosystems of these countries closer together and increase the costs for countries left outside to later integrate into this process. The exclusion process that began for Turkey with its limited participation in NATO’s DIANA program has now, with Pax Silica, acquired a global scale and a multi sectoral character.

    The Impact of Pax Silica on Global Supply Chains and China’s Response Capacity

    Pax Silica aims to reorganise global technology supply chains around a US centric “circle of trust.” One of the most important consequences of this reorganisation will be the transformation of the geography of chip production. The advanced manufacturing capacities of Japan and South Korea, the lithography technology of the Netherlands and the design competence of the United States will form an integrated ecosystem under the Pax Silica umbrella, while countries outside this ecosystem will face gradually increasing restrictions on access to advanced chip technology. India’s enormous domestic market and rising semiconductor manufacturing capacity will be integrated into this ecosystem on both the demand and supply sides, while logistics nodes such as Singapore and Panama will control the physical flow of chip trade.

    In the critical minerals dimension, the inclusion of suppliers such as Australia, Chile, Kazakhstan and Argentina in Pax Silica aims to counterbalance China’s current dominance in this field. China’s overwhelming superiority in the processing of minerals such as lithium, cobalt, rare earth elements and gallium will be challenged through the establishment of new processing facilities among Pax Silica member countries and the development of alternative supply routes. Turkey’s rare earth element reserve in Eskisehir, while a potential strategic asset in this context, is condemned to remain idle as long as it is not brought into operation and integrated into the global value chain.

    China’s response to Pax Silica will undoubtedly be one of the fundamental variables determining the future of the global technology architecture. The Beijing administration has so far pursued a two pronged strategy against US export controls and technology blockades. On the one hand, it has rapidly increased its domestic chip production capacity and achieved surprise leaps in advanced manufacturing processes through companies such as SMIC and Huawei. On the other hand, with the Digital Silk Road project developed within the framework of the Belt and Road Initiative, it is expanding its own technology export ecosystem towards developing countries. The deepening of Pax Silica will push China to implement these two strategies more aggressively and to deepen its own technology cooperation networks with countries that remain outside Pax Silica, such as Turkey, Brazil, Saudi Arabia, parts of Indonesia, Pakistan, Bangladesh, Malaysia and many African nations.

    Turkey’s Strategic Dilemma and the Requirement for a Multidimensional Response

    By being left out of Pax Silica, Turkey is in fact being dragged into a strategic ambiguity between two technology blocs. A country positioned, on the one hand, as excluded from the alliance’s new technology platforms despite being a NATO member, and, on the other hand, as having technology relations with China and Russia limited to certain areas and facing the risk of further weakening its transatlantic ties if these relations deepen, does not represent a sustainable strategic balance for Ankara.

    Finding a way out of this dilemma requires a multidimensional and simultaneous strategic mobilisation. The first dimension is the systematic analysis of the risks posed by Turkey’s exclusion from Pax Silica and the abandonment of the fallacy that this exclusion is based on technological rather than political grounds. Turkey’s exclusion stems primarily from a political trust problem, and high level diplomatic initiatives with Washington are essential to resolve this issue. The second dimension is for Turkey to rapidly mature its own semiconductor strategy. The implementation of the national chip production facility project, the deepening of chip design competencies through the cooperation of ASELSAN, HAVELSAN, TUBITAK BILGEM and universities, and the vigorous pursuit of bilateral cooperation opportunities with South Korea, Japan and India in this field are all necessary.

    The third dimension is to bring the Eskisehir Beylikova reserve in the field of critical minerals into operation as soon as possible and to ensure its integration into the global value chain. This reserve carries the potential to provide Turkey with a strategic lever with which to negotiate with structures like Pax Silica. The fourth dimension is for Turkey to develop its data centre infrastructure and to accelerate the necessary investments in order not to fall behind Greece in the competition over data corridors in the Eastern Mediterranean. The fifth dimension is the diversification of diplomatic initiatives. Turkey should deepen its bilateral technology cooperation with Pax Silica members such as South Korea, Japan, Qatar and the United Arab Emirates in a way that does not allow these countries to use their positions within Pax Silica to legitimise Turkey’s exclusion.

    The sixth dimension is the creation of alternative technology cooperation platforms with countries that are left out of Pax Silica. In this context, the enlargement process of BRICS, the technology agenda of the Shanghai Cooperation Organisation and regional technology partnerships that Turkey could spearhead should be considered as channels that could balance the sense of exclusion created by Pax Silica. The seventh and final dimension is the long term and determined pursuit, as a state policy, of the national technology move in the fields of semiconductors, artificial intelligence, quantum technologies and advanced materials. Paradoxically, exclusion serves as a warning that makes the necessity of technological independence more visible for Turkey.

    With the convening of the first Pax Silica summit in Washington, a new era is formally beginning in the global technology architecture. Turkey’s positioning in this era involves critical choices that will determine the strategic landscape of the coming decades. The successful management of these choices necessitates both the reconsolidation of Turkey’s position within the transatlantic alliance and the intelligent evaluation of alternative technology corridors in Asia and the Global South, and above all, the uncompromising construction of national technology sovereignty.

    References

    NATO. (2022). Strategic Concept 2022: Adopted by Heads of State and Government at the NATO Summit in Madrid. NATO Official Documents, 29 June 2022.

    U.S. Department of Commerce, Bureau of Industry and Security. (2022). Implementation of Additional Export Controls: Certain Advanced Computing and Semiconductor Manufacturing Items. Federal Register, 7 October 2022.

    NATO. (2023). DIANA – Defence Innovation Accelerator for the North Atlantic: Initial Governance and Site Selection. NATO Emerging Security Challenges Division, January 2023.

    Aydınlık. (2024). “Türkiye’siz teknolojik NATO girişimi.” Aydınlık Newspaper, 15 March 2024, https://www.aydinlik.com.tr/haber/turkiyesiz-teknolojik-nato-girisimi-581359.

    U.S. Department of State. (2025). Pax Silica Initiative: Framework for Trusted Technology Partnerships. Office of Economic Growth, Energy, and the Environment, Washington, D.C., December 2025.

    Ekathimerini. (2026). “Greece Joins US led Pax Silica Technology Partnership.” Ekathimerini Newspaper, Athens, June 2026.

    U.S. Department of State. (2026). Pax Silica Summit: Agenda and Participating Nations. Bureau of Economic and Business Affairs, Washington, D.C., June 2026.

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.

  • ABD/İsrail Saldırıları Sonucunda İran’a Hürmüz Hediyesi

    ABD/İsrail Saldırıları Sonucunda İran’a Hürmüz Hediyesi

    İran’a Hürmüz Hediyesi

    ABD/İsrail-İran savaşı, saldırı-ateşkes zikzaklarıyla dördüncü ayı doldururken kalıcı barış müzakereleri için mutabakata varıldığı duyuruldu. İki ay olması kararlaştırılan müzakerelerin daha başında aksaklıklar yaşanırken aslında kontrollü çatışmada uzlaşıldığı görülmektedir.

    Savaşan tarafların barış konusunda samimi olmadıkları açıktır. Her ne kadar bu savaş İsrail/Siyonist lobinin baskısıyla çıksa da ana aktör ABD’dir. Kasım’da seçime gidilecek olan ABD’de halkın ekseriyeti savaşa karşı olup Yahudi/İsrail düşmanlığı yükselmektedir. Tüccar Trump bu savaşa karşı olsa da Epstein cenderesi karşısında Siyonist baskıya boyun eğmiştir. Önümüzdeki aylarda Trump hem ABD seçmenini kazanacak barış hikayesi peşinde koşmakta hem de yükselen Yahudi düşmanlığını Netanyahu’ya göndermelerle lehine çevirmeye çalışmaktadır.

    İki ay sürmesi planlanan kalıcı barış müzakereleri konusundaki mutabakata göre, anlaşma sağlanamazsa uzlaşmayla süre uzatılabilecektir. Yani seçime kadar barış yapıldı, son aşamaya gelindi, “kazandık” söylemlerini sıkça duyacağız. ABD’nin ekonomik sıkıntıları barışı gerekli kılsa da seçimlerden sonra Trump’ın rüzgara göre yelken açması, Vietman göndermesinden anlaşıldığı gibi kontrollü çatışmalarla Epstein baskısından emin olarak Beyaz Saray süresini doldurması beklenebilir.

    İsrail, Filistinlilere yönelik işkence ve soykırımı gündemden düşürmek, başta Lübnan toprakları olmak üzere işgal alanını genişletmek için bölgedeki çatışmaları sürdürmeyi, yeni krizler/kavgalar çıkarmayı istemektedir. Şii-Sünni vb. kutuplaşmalarla hedef ülkeleri çatıştırmak, sadece Siyonist lobinin değil bütün sömürgecilerin stratejilerindendir. Nitekim bu savaşı da İran ile Körfez ülkeleri arasına taşımada belirli bir başarı sağladı. İsrail’de yaklaşan seçimlerde Netanyahu’nun başarısı için ABD’nin aksine çatışmanın genişletilerek sürdürülmesi son derece önemlidir. Zira muhalefet iktidarı onursuz bir anlaşma yapmakla suçlamaktadır. İsrail muhalefeti için sorun haksız saldırılar, ülkeyi savaşa sokmak değil, Siyonist hedeflerden geri adım anlamındaki barıştır.

    İran yönetimi ise halkının sıkıntılarını dikkate alarak acil barışa ihtiyaç duymaktadır. Bununla beraber halkın bir şekilde seçtiği cumhurbaşkanlığı ile hiçbir yasa ve denetimle bağlı olmayan başta Devrim Muhafızları, diğer molla vb. kurumları bünyesinde tutan süper liderlik (dini değil) yönetimini ayırmak gerek. Halkın ciddi ekonomik sorunlarının çözülmesi ilk bakışta süper liderlik açısından da gerekebilir. Fakat sıkıntıların çözümü, diğer diktatörlüklerde olduğu gibi kitlelerin siyasete müdahalesine yol açabilir. Devrim muhafızları ve mollalar, ülke zenginliğini belirli ailelerde toplarken halka dağıtılan un, makarna, kömür gibi zaruri ürünlerle geniş kitleleri kendisine mecbur kılmaktadır. ABD/İsrail’in şehirleri harabeye çeviren, çocukları katleden saldırılarına karşı rejimin savunması, aynı zamanda muhalif kesimleri de rejim yanında kenetlenmek zorunda bırakmıştır.

    Savaşın, henüz gündeme gelmeyen önemli bir sonucu İran’da monarşinin kökleşmesidir. Zira bir kesim yaşı ilerlemiş Ali Hamaney yerine oğlunun geçmesini savunurken diğer taraf monarşik kurumlaşmaya karşıydı. Ali Hamaney’in ilk günde öldürülmesiyle savaş şartlarında oğlu Mücteba’nın süper lider olarak yerine geçmesine ciddi bir itiraz gelmedi. Çatışmaların uzaması, barışın kurulmaması Hamaney monarşisinin güçlenmesi anlamına gelmektedir. Esasen ABD de bunu kabul etmiş, rejim değişikliği taleplerinden vazgeçtiğini resmen ilan etmiştir. Zaten bu coğrafyada demokrasi istenmediği her fırsatta dile getirilir, tek adam rejimlerinin ABD çıkarlarına çok daha uygun olduğu açıkça söylenir. Sömürge valisi gibi konuşan büyükelçi de demokrasinin Türkiye için gereksiz, “müşfik monarşi”nin daha uygun olduğunu söylemedi mi? Bu gerçekler, çatışmaların sürmesinin İran’daki tek lider rejiminin babadan oğula geçme sürecini beslediğini, muhtemel risklere karşın savaşın en güvenli garanti olduğunu göstermektedir. Bugün henüz farkedilmemiş olsa da tarihler 2026 savaşının İran’da molla monarşisini yerleştirdiğiniz yazacaktır.

    28 Şubat’ta başlayan savaşın pek gündeme gelmeyen birinci önemli sonucu belirtildiği gibi molla rejiminin monarşik vasıf kazanması olup ikincisi ise Hürmüz Boğazı’nda İran’ın söz hakkının tescilidir. Ön müzakerelerde serbest geçiş vurgulanırken, pazarlıklarda boğazdaki İran kontrolüne meşruiyet kazandırılmıştır. Trump’ın veya ABD heyetinin “Hürmüz’ün açılmasında mutabakat tamam” benzeri her beyanı, bu boğazda İran’ın keyfi uygulamalarına meşruiyet kazandırmaktadır. Halbuki uluslararası su yolu niteliğindeki boğazdan geçiş, ABD-İran arasında pazarlık konusu olmamalıdır. Savaş şartlarında İran’ın ABD ve İsrail ile destekçisi ülkelere karşı kısıtlamaları, engellemeleri meşrudur. Ancak bütün ülkeleri ilgilendiren, asırlarca uygulanan teamüller ve nihayet 1982 Sözleşmesi ile belirlenen teâmül vasfı da taşıyan kurallara göre, uluslararası su yolu Hürmüz’de İran tasarrufunun tartışılmaya açılması dahi dünya için kayıptır. Yıllardır hemen her gerkinlikte İran, Hürmüz’ü kapatma tehdidini gündeme getirmiş, fakat hukuken mümkün olmayan uygulamaya geçilmemiştir. Savaşın başından beri İran’ın Boğazı kapatmasıyla ABD ablukası, üçüncü tarafları da cezalandıran bir uygulama olarak uluslararası hukuka aykırıdır.

    Türkiye gibi İran, ABD ve İsrail, her biri kendi özel gerekçelerinden dolayı 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf olmayan az sayıdaki ülkelerdendir. Bununla beraber bu sözleşmenin genel hükümleri zaten teâmül haline gelmiş olup sözleşmeden kaynaklanan haklardan taraf olmayanlar da istifade etmektedir. Mesela uluslararası su yolu olarak Malaga Boğazı’ndan geçerken İran ve ABD dahil taraf olmayanlar da ücret ödememekte, aynı zamanda karasulardan zararsız geçiş hakkından istifade etmektedirler. İran’ın böyle bir su yolundan, şehirlerini harabeye çevirmede sorumluluğu olmayan üçüncü ülkeler için dahi geçişi ücretli hale getirmesi veya savaşa taraf olmayan Türkiye bayraklı gemilerin de Körfez’de aylardır alıkonulması, uluslararası hukuka aykırıdır. Bu durumda mütekabiliyet esasına göre Türkiye’nin de İran veya İran’dan mal taşıyan gemilere karşı Türk Boğazlarında tedbir hakkı söz konusudur. Buna karşın ABD/İsrail saldırılarına müzahir olmayan her fırsatta karşı çıkan ülkelerin gemileri de aylardır Körfez’den çıkamamakta, bir kısmı ücret ödeyerek geçmektedir. Bu süreçte müzakerelerde İran kontrolünün ve ücertlendirme rejiminin tartışılabilmesi dahi üçüncü ülkeler açısından karşılıklılık hakkını gündeme getirmesi gerekirken sessizce karşılanmaktadır. Bu durum Siyonist stratejilere teslimiyet anlamına gelmektedir.

    Umman ve İran arasındaki Hürmüz’ün en dar yeri 33 kilometre olup karasuları çıktığı zaman 9 kilometrelik egemenlik dışı alan kalmaktadır. Ağır tonajlı gemilerin geçebileceği alan İran karasularında kaldığı halde buradan zararsız geçiş hakkı bulunmaktadır. 1982 Sözleşmesi’nin boğazlardan geçiş rejimine karşı olan İran’ın, kendisinin de tanıdığı ve istifade ettiği teamüllere göre karasularından zararsız geçiş hakkını engelleme veya ücretlendirme hakkı yoktur. Bununla beraber Hürmüz’deki engeller, İsrail limanı Hayfa’nın enerji üssü olması yönündeki Siyonist stratejileri takviye etmektedir. Hürmüz sorununun muallakta kalması, İran’ın ABD ablukasıyla birlikte her türlü engellemesini normalleştirmekte ve teşvik etmektedir. Bu süreç, Hürmüz’ün İran’a hediyesi anlamına gelip İsrail/Siyonist lobiye yeni manevra alanları açmaktadır.

    [email protected]       

    twitter.com/alaeddinyalcink