Tarih bazen susar gibi görünse de, suskunluğunun derinliklerinde, çağları sarsacak kadar büyük hakikatler saklar. İran Türklüğü de böyledir: Gözlerden uzak tutulmuş, sesi bastırılmış; ama kökleri toprağın en derinlerine uzanan, ruhu hiçbir zaman eğilmemiş kadim bir destan…
Bugün bizlere uzak bir coğrafya gibi gösterilen İran, gerçekte kendi tarihimizin en güçlü sayfalarından biridir. Çünkü Türkler, çağları aşarak kıtalara istikamet veren köklü bir medeniyetin temsilcisidir. Çin Seddi’nden Tuna’ya uzanan bu görkemli yolculuğun en parlak duraklarından biri de İran topraklarıdır. Zira bu topraklar, yüzyıllar boyunca Türk iradesinin, sanatının ve devlet aklının şekillendiği büyük bir medeniyet sahnesi olmuştur.
Bu geniş tarihî arka plan içinde bugün “İran” denildiğinde çoğu zaman tek ve homojen bir kimlik akla ge(tiri)lir. Oysa gerçek bundan çok daha geniş ve katmanlıdır. İran, tarih boyunca yalnızca bir kavmin değil; farklı milletlerin, kültürlerin ve medeniyetlerin birlikte var olduğu bir coğrafya olmuştur. Bu coğrafyada Türkler sadece gelip geçen bir unsur değil, kurucu ve belirleyici bir güç olarak öne çıkmıştır. Horasan’dan İsfahan’a, Firuzabad’dan Rey’e (Tahran’a), Meraga’dan Tebriz’e, Erdebil’den Urmiye ve Hemedan’a kadar uzanan kadim şehirler, Türk kültürünün sadece izlerini değil, bizzat kendisini taşımaktadır.
Bir düşünün… Selçuklular daha Anadolu’ya gelmeden önce İran’ı Türk yurdu hâline getirmişti. Ardından Safevîler döneminde Türkçe, devletin ve edebiyatın dili olarak yükselmiş, Nadir Şah zamanında ise bu coğrafya, bir cihan kudretinin merkezi hâline gelmişti. Böylece İran Türklüğü, tarihin kenarında kalmış bir hikâye değil; bizzat tarihin merkezinde yer alan gerçekliktir.
Fakat her destanın bir kırılma anı vardır…1828 yılında imzalanan Türkmençay Antlaşması, bir sınır hattı çizmekle kalmadı; bir milleti ikiye böldü. Aras Nehri’nin iki yakasına ayrılan Türkler, aynı dilin ve aynı kültürün çocukları olmalarına rağmen birbirlerinden koparıldı. O tarihten sonra bu coğrafyanın bir parçası “Kuzey Azerbaycan” (Bakü merkezli Azerbaycan) olarak anılırken, diğer ve daha büyük parça olan İran Türklüğü ise uzun süre göz ardı edildi, hatta çoğu zaman görmezden gelindi.
Bu tarihsel kırılmanın duygusal ifadesi ise Sayın Cumhurbaşkanımızın 2020 yılında Azerbaycan ziyaretinde okuduğu şu mani/bayatıda açıkça görülmektedir:
Aras’ı ayırdılar . Kum ile doyurdular; Men senden ayrılmazdım
Zulm ile ayırdılar…”
Bu kırılmanın kültürel hafızadaki en güçlü yankılarından biri ise İran Türklüğünün büyük şairi Şehriyâr’ın “Haydar Baba’ya Selam” şiirinde görülmektedir. Bu şiiri birkaç hafta önce İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, Bakü ziyaretinde gözyaşları eşliğinde okudu:
Men senin tek dağa saldım nefesi, Sen de gaytar göylere sal bu sesi,
Baykuşun da dar olmasın gəfəsi, Burda bir şir darda galıb bağırır,
Mürüvvetsiz insanları çağırır
(Ben senin gibi dağa verdim nefesi / Sen de çevir göklere ver bu sesi / Baykuşun da dar olmasın kafesi / Burada bir aslan darda kalmış bağırıyor / Vefasız, merhametsiz insanları çağırıyor.)
Bugün İran coğrafyasında milyonlarca Türk yaşamaktadır. Sayıları az değil, aksine bir milletin hafızasını taşıyacak kadar büyüktür. 35 milyon 40 milyon diyenler vardır. Şurası bir gerçektir ki İran nüfusunu oluşturan halklar içerisinde en büyük dilimi Türkler oluşturmaktadır. Ancak bu büyük varlık, nice yıldır kendi dilini ve kültürünü özgürce yaşatma imkânından mahrum bırakılmış durumdadır. İşte bu nedenle bu tabloya sadece bir “durum” değil, bir “tutsaklık” diyenler de vardır.
Fakat gençler, şunu iyi bilin: Bir milletin gerçek gücü yalnızca siyasi sınırlarla ölçülmez. Kültür, hafıza ve kimlik; bunlar zincirlenemez. İran Türklüğü de işte bu yüzden hâlâ ayaktadır. Çünkü onların türkülerinde, şiirlerinde, şehirlerinde ve en önemlisi ortak hafızalarında Türk’ün sesi yaşamaya devam etmektedir.
Bugün Tabriz, Erdebil ve Tahran stadyumlarından sık sık aynı haykırış yükseliyor: “Haray, haray mən Türkəm!” Ne kadar anlamlı, ne kadar güçlü bir ses… Çünkü bu haykırışın taşıdığı mesaj açıktır: “Ben Türk’üm; varlığımı görün, sesimi duyun.
Bugün bize düşen görev, işte bu sesi duymak ve anlamaktır.
Bu mesele bir üstünlük yarışı değildir; ne Farslara karşı bir iddia ne de başka bir millete karşı bir hesaplaşmadır. Bu, yalnızca hakikatin yerini bulması meselesidir. Çünkü bir milletin varlığını inkâr etmek, tarihe karşı işlenmiş en büyük haksızlıklardan biridir.
İran Türklüğü, unutturulmaya çalışılan ama silinemeyen bir gerçektir. Ve siz gençler, bu gerçeğin yeni taşıyıcılarısınız. Bilmek, anlamak ve hatırlamak; işte en büyük sorumluluğunuz budur.
Çünkü tarih, onu hatırlayanların omuzlarında yükselir.
Ve unutmayın:
Bir milletin destanı, onu yazanlarla değil, onu unutmayanlarla yaşar.
Not: Sevgili gençler, birkaç yazı daha kaleme alacağım. Bu yazılarla, İran Türklerinin son yüz yıllık sosyal ve kültürel tarihini kısaca sizlere aktarmaya çalışacağım. Çünkü son yüzyılda yaşanan sosyal ve kültürel gelişmeler hatırlanmadığı takdirde, bugünün meselelerini doğru anlamak ve sağlıklı bir şekilde yorumlamak zorlaşır.
PROF. DR . ALİ KAFKASYALI




Bir yanıt yazın