Yargı Bağımsızlığının Kurumsal Çöküşü
Modern demokrasilerin temel direği olan yargı bağımsızlığı, Türkiye’de uzun yıllardır süren bir erozyonla karşı karşıyadır. Anayasa’nın 138. maddesinde “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez” hükmü yer almasına rağmen, uygulama bu anayasal güvencenin çok uzağındadır. İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu’nun ifadesiyle, “Hiçbir dönem tamamen sorunsuz olmadı ancak günümüzde yargının, siyasal iktidarın güdümüne daha fazla girdiğini görüyoruz”. Yargı bağımsızlığının kurumsal çöküşü, yalnızca mahkeme salonlarında yaşanan bir sorun değil, aynı zamanda devletin temel işleyişini felce uğratan yapısal bir patolojidir.
Yargı bağımsızlığı, anayasal bir ilkenin metinde yer almasıyla değil, onu üreten kurumsal mimarinin gücüyle ölçülür. Bağımsızlık, hâkimin atanmasından terfisine, disiplin sürecinden görev yeri güvencesine kadar uzanan mekanizmaların niteliği kadar güçlüdür. Oysa Türkiye’de bu mekanizmalar, bilhassa 2010 Anayasa referandumu ve 2017’deki başkanlık sistemine geçişle birlikte, yürütme organının belirleyiciliğini artıracak şekilde yeniden tasarlanmıştır. Kaboğlu, 2017 anayasa değişikliğinin yargı yapısında köklü bir dönüşüm yarattığını belirterek, bu sürecin “anayasacılığın sonu” anlamına geldiğini ifade etmiştir.
Yargıdaki çürüme, üç temel göstergede somutlaşmaktadır. Birincisi, HSK’nın yapısı ve işleyişi yoluyla yürütmenin yargı üzerinde kurduğu doğrudan vesayettir. 6087 sayılı Kanun, HSK’ya hâkim ve savcıların mesleğe kabulünden disiplin işlemlerine, atanmalarından terfilerine kadar geniş bir yetki alanı tanımakta; bu yetkilerin kullanımında siyasi iktidarın belirleyiciliği, yargı mensuplarının kariyer planlamasını siyasi sadakate bağımlı hale getirmektedir. İkincisi, yargı kararlarının siyasi iktidar tarafından tanınmaması ya da uygulanmamasıdır. AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının yok sayılması, anayasal düzenin temelinden sarsılmasına yol açmaktadır. Üçüncüsü ise, yargı mensuplarının siyasi operasyonlarda araçsallaştırılmasıdır.
Bu yapısal çöküş, uluslararası toplum tarafından da yakından izlenmektedir. Avrupa Komisyonu’nun 4 Kasım 2025’te yayımladığı Türkiye Raporu, yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü konusunda “ciddi endişelerin devam ettiğini” vurgulamış; raporda muhalefet partileri ve gazetecilere yönelik siyasi baskılar ile yargı sistemindeki aksaklıklar geniş yer tutmuştur. Raporda ayrıca, yürütme ile yargı arasındaki güçler ayrılığının zayıfladığı, kapsamlı başkanlık yetkilerinin parlamento denetimini sınırladığı ve mahkemeler ile savcılar üzerindeki siyasi baskının devam ettiği belirtilmiştir. Türkiye Dışişleri Bakanlığı ise bu eleştirileri “taraflı, ön yargılı ve mesnetsiz” olarak niteleyerek reddetmiştir.
Sorunun Yapısal Boyutu: HSK ve Yürütme Vesayeti
Türkiye’de yargının siyasallaşmasının kurumsal omurgasını, Hâkimler ve Savcılar Kurulu oluşturmaktadır. Anayasa’nın 159. maddesi, HSK’yı anayasal bir organ olarak tanımlamakta ve hâkim-savcıların mesleğe kabulünden disiplinine kadar geniş bir yetki alanı tanımaktadır. Ancak HSK’nın yapısı, yürütme organının belirleyiciliğini artıracak şekilde defalarca değiştirilmiştir. 2010 Anayasa referandumu, bu sürecin ilk büyük dönüm noktasıdır. Referandumla birlikte Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yapısı değiştirilmiş, üye sayısı artırılmış ve Adalet Bakanı ile müsteşarının kuruldaki konumu yeniden tanımlanmıştır. Bu değişiklik, yürütmenin yargı bürokrasisi üzerindeki etkisini kurumsallaştıran ilk büyük adım olarak tarihe geçmiştir.
HSK’nın yetkileri, 6087 sayılı Kanunla daha da genişletilmiştir. Bu kanun çerçevesinde HSK, hâkim ve savcıların yalnızca mesleğe kabul ve atanma süreçlerini değil, aynı zamanda disiplin soruşturmalarını, görev yeri değişikliklerini ve terfilerini de belirlemektedir. Kurulun bu denli geniş yetkilerle donatılması, yargı mensuplarının kariyer güvencesini doğrudan siyasi iktidarın inisiyatifine bağımlı hale getirmiştir. Yetkin Report’ta yayımlanan bir analizde, HSK’nın Haziran 2025’te gerçekleştirdiği kitlesel tayinlerin, adil yargılanma hakkının sistematik ihlaline yol açtığı belirtilmiştir. HSK Birinci Dairesi, 20 Haziran 2025’te adli yargıda 3.698, idari yargıda 338 olmak üzere toplam 4.036 hâkim ve savcıyı yeni illere tayin etmiştir. Bu kitlesel tayinler, binlerce hâkimi bakmakta oldukları on binlerce davayı yarım bıraktırarak başka illere göndermekte; yeni gelen hâkimler ise öncesini bilmedikleri yarım kalmış davaları devam ettirmeye çalışmaktadır. Bu durum, yargılamaların ciddi şekilde uzamasına ve adil yargılanma hakkının ihlaline neden olmaktadır.
HSK’nın çalışma biçimi, yalnızca verimsizliğe değil, aynı zamanda yargı mensupları üzerinde siyasi bir baskı aracına da dönüşmektedir. İktidara yakın olmadığı düşünülen hâkim ve savcıların dezavantajlı bölgelere tayin edilmesi, buna karşın siyasi sadakati bilinenlerin önemli pozisyonlara getirilmesi, yargı içindeki liyakat sistemini tamamen çökertmiştir. 2025 yılı HSK kararnamesi, bu sistematik yapının en güncel örneğidir. Tayin kararlarının “verimliliği artırma ve yargı hizmetlerini daha etkin yürütme amacı taşıdığı” söylense de gerçek bunun tam tersidir; uygulama yargılamaların uzamasına ve adil yargılanma hakkının sistematik ihlaline neden olmaktadır.
Yürütmenin yargı üzerindeki vesayeti, yalnızca HSK eliyle değil, aynı zamanda Cumhurbaşkanı’nın yüksek yargı organlarına yaptığı atamalar yoluyla da pekişmektedir. Anayasa Mahkemesi üyelerinin önemli bir kısmının Cumhurbaşkanı tarafından atanması, Yargıtay ve Danıştay üyeliklerine seçim süreçlerinde HSK’nın belirleyiciliği, yargının en üst kademelerinin dahi siyasi iktidarın güdümüne girdiğini göstermektedir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte, Cumhurbaşkanı’nın yargı organlarına yaptığı atamaların kapsamı genişlemiş ve bu durum yargı bağımsızlığı açısından ciddi bir tehdit haline gelmiştir. Bu yapısal dönüşüm, yargının artık bir “erk” olmaktan çıkarak, yürütmenin bir “fonksiyonu” haline geldiğine dair güçlü bir kanıt sunmaktadır.
AİHM ve Anayasa Mahkemesi Kararlarının Yok Sayılması
Yargı bağımsızlığının çöküşünde en kritik göstergelerden biri, ulusal ve uluslararası yüksek mahkeme kararlarının sistematik biçimde uygulanmamasıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye aleyhine verdiği çok sayıda ihlal kararına rağmen, bu kararların gereği yerine getirilmemektedir. İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu, AİHM kararlarının yok sayılmasının “anayasal düzenin ihlali” olduğunu belirtmiş; bu durumun Türkiye’nin uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerine aykırı olduğunu vurgulamıştır. Avrupa Komisyonu’nun 2025 Türkiye Raporu’nda da, Türkiye’nin AİHM’in bağlayıcı kararlarına uymayı reddetmeye devam ettiği açıkça ifade edilmiştir.
AİHM kararlarının tanınmamasının en çarpıcı örneklerinden biri, iş insanı Osman Kavala’nın tutukluluk halidir. AİHM, 2019’da verdiği kararda Kavala’nın derhal serbest bırakılmasına hükmetmesine rağmen, Türk yargısı bu kararı yok saymış ve Kavala halen cezaevindedir. Anayasa Mahkemesi de Kavala için hak ihlali kararı vermiş, ancak bu karar da alt derece mahkemeleri tarafından uygulanmamıştır. Bu durum, yargı içindeki hiyerarşik bağın koptuğunu ve mahkeme kararlarının siyasi iktidarın iradesine göre seçici biçimde uygulandığını göstermektedir. Avrupa Komisyonu raporu, Türkiye’nin AİHM’in bağlayıcı kararlarına uymayı reddetmesini, hukuk devleti ilkesinin aşınmasının en somut göstergesi olarak değerlendirmektedir.
Anayasa Mahkemesi’nin durumu da benzer bir çelişkiyi barındırmaktadır. Bir yandan AYM, bireysel başvuru mekanizması aracılığıyla temel hak ihlallerine ilişkin kararlar vermekte; diğer yandan bu kararların uygulanması konusunda ciddi bir dirençle karşılaşmaktadır. Özellikle siyasi nitelikli davalarda, AYM’nin verdiği hak ihlali kararları yerel mahkemeler tarafından “yok sayılmakta” ya da “direnme kararları” ile etkisiz hale getirilmektedir. Gelenek.org’da yayımlanan bir analizde, AYM’nin kendi çelişkili kararları ve siyasi iktidar baskısı nedeniyle kuruluş amacındaki konumundan uzaklaştığı belirtilmiştir.
Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması, anayasal düzenin temelinden sarsılmasına yol açmaktadır. Anayasa’nın 153. maddesi, AYM kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını bağladığını açıkça hüküm altına almıştır. Ancak uygulamada, özellikle alt derece mahkemeleri, AYM’nin ihlal kararlarına rağmen tahliye taleplerini reddedebilmektedir. Avrupa Komisyonu raporu, Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’nin önemli kararlarının uygulanmadığını belirterek bu durumu hukukun üstünlüğüne yönelik bir tehdit olarak değerlendirmiştir. Bu tablo, Türkiye’de yargı sisteminin kendi içindeki hiyerarşik bağın dahi koptuğunu ve mahkeme kararlarının siyasi iktidarın tercihlerine göre seçici biçimde uygulandığını göstermektedir.
Yargının Siyasi Operasyonlarda Araçsallaştırılması
Türkiye’de yargının çürümesinin en somut göstergelerinden biri, yargı mekanizmalarının siyasi operasyonlarda araçsallaştırılmasıdır. Özellikle 2024 yerel seçimleri sonrasında yoğunlaşan adli operasyonlar, yargının iktidar partisinin siyasi hedefleri doğrultusunda nasıl kullanıldığını gözler önüne sermiştir. Aralarında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da bulunduğu 24 CHP’li belediye başkanı tutuklanmış, buna karşın AK Partili büyükşehir belediye başkanları hakkında tek bir soruşturma izni dahi verilmemiştir. Bu asimetri, yargının siyasi bir sopa olarak kullanıldığının en çarpıcı kanıtıdır.
Yargının araçsallaştırılması, yalnızca muhalif siyasetçilere yönelik operasyonlarla sınırlı değildir. Gazeteciler, akademisyenler, insan hakları savunucuları ve sivil toplum temsilcileri hakkında açılan davalar, yargının ifade özgürlüğünü bastırmak için kullanıldığını göstermektedir. Avrupa Komisyonu’nun 2025 Raporu’nda, bağımsız ve muhalif medya kuruluşlarının yoğunlaşan adli ve idari baskıyla karşı karşıya kaldığı; gazetecilerin keyfi tutuklama ve kovuşturmalara maruz bırakıldığı belirtilmiştir. Aynı raporda, RTÜK’ün bağımsızlıktan yoksun olduğu ve sıklıkla ayrımcı bir şekilde cezalar uyguladığı vurgulanmıştır.
Yargının siyasallaşmasının tarihsel kökleri, AK Parti iktidarının ilk yıllarına kadar uzanmaktadır. Evrensel gazetesinde yayımlanan kapsamlı bir analizde, “yargıdaki kadrolaşma ve bağlı gelişen siyasallaşma sürecinin bir günde olmadığı” belirtilmiş; AK Parti’nin ilk iktidar yıllarından itibaren yargıyı kontrol etmek ve iktidarını güçlendiren bir araca dönüştürmek için çaba harcadığı ifade edilmiştir. Bu sürecin ilk büyük hamlesi olan 2010 Anayasa referandumu, HSK’nın yapısını değiştirerek hükümetin yargı üzerindeki etkisini artırmıştır.
Yargının araçsallaştırılmasının en dramatik örneklerinden biri, seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanması ve yerlerine kayyım atanmasıdır. Avrupa Komisyonu raporu, seçilmiş muhalif belediye başkanlarının kovuşturmaya uğradığını ve görevden alındığını; kamu yönetiminin yüksek derecede siyasallaşmış durumda olduğunu belirtmektedir. Yargı-iktidar birlikteliğinin bu somut görünümü, yerel demokrasinin aşınmasına ve seçmen iradesinin yargı eliyle gasp edilmesine yol açmıştır.
Yargı-İktidar Birlikteliğinin Tarihsel Kökleri
Türkiye’de yargının siyasallaşması, son yirmi yıla yayılan sistematik bir dönüşümün ürünüdür. AK Parti’nin 2002’de iktidara gelmesiyle başlayan süreçte, yargıyı kontrol altına alma stratejisi adım adım hayata geçirilmiştir. Evrensel gazetesinin analizine göre, bu sürecin ilk önemli hamlesi 2010 Anayasa referandumudur. “12 Eylül rejimini sonlandıracağı iddia edilen anayasa değişikliği rejimi, AKP’nin ve o dönem baş müttefiki olan Gülen Cemaatinin ihtiyaçlarına uygun yeniden tahkim” edilmiştir. Referandum sonrası Gülen Cemaati’nin polis ve yargı içerisindeki etkinliği artmış, devlet içindeki geleneksel güç odaklarının tasfiyesi sağlanmıştır.
2010 sonrası inşa edilen yapı, 2013 yılında beklenmedik bir kırılmaya uğramıştır. 17-25 Aralık 2013’te yargı ve emniyet içerisindeki Gülenci kadrolar, dönemin Başbakanı Erdoğan ve yakın çevresine yönelik büyük bir rüşvet ve yolsuzluk operasyonu başlatmıştır. Bu operasyon, AK Parti ile Gülen Cemaati arasındaki iktidar ortaklığının sonunu getirmiştir. Evrensel’deki analizde, “Öküz öldü, ortaklık bozuldu” ifadesiyle özetlenen bu süreç sonrası, Erdoğan hükümeti operasyonu “Gülenci darbe girişimi” olarak nitelendirmiş ve yargı içinde kapsamlı bir tasfiye süreci başlatmıştır. Stockholm Center for Freedom’ın haberine göre, Erdoğan bu operasyonları “Gülenci darbe ve hükümetine karşı bir komplo” olarak reddetmiş ve hareketin mensuplarını hedef almaya başlamıştır.
15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası ilan edilen Olağanüstü Hal, yargıdaki tasfiyenin kapsamını muazzam ölçüde genişletmiştir. Binlerce hâkim ve savcı, “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla meslekten ihraç edilmiş; yerlerine yapılan atamalarla yargıdaki kadrolaşma süreci tamamlanmıştır. Evrensel gazetesinde vurgulandığı gibi, yargıdaki kadrolaşma ve siyasallaşma sürecinin zirvesi, başkanlık sistemi ile gelmiştir. 2017 Anayasa değişikliği, Cumhurbaşkanı’na HSK üyelerinin önemli bir kısmını atama yetkisi tanımış; böylece yürütmenin yargı üzerindeki vesayeti anayasal düzeyde kurumsallaşmıştır.
2017 sonrası inşa edilen başkanlık sistemi, yargı bağımsızlığı açısından “esas darbe” olarak nitelendirilmektedir. Cumhurbaşkanının yargı organlarına yaptığı atamaların kapsamı genişlemiş; Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay gibi yüksek yargı organlarının üye kompozisyonu, doğrudan Cumhurbaşkanı’nın tercihlerine bağımlı hale gelmiştir. Bu yapısal dönüşüm, yargıyı bir “erk” olmaktan çıkararak, yürütmenin bir “fonksiyonu” haline getirmiştir. HSK’nın 2025 yılında gerçekleştirdiği ve 4.036 hâkim-savcının görev yerini değiştirdiği kitlesel tayin kararları, bu sistematik yapının en güncel tezahürüdür.
Sonuç
Türkiye’de yargı sistemi, anayasal güvencelerin kâğıt üzerinde kaldığı, siyasi iktidarın belirleyiciliğinde şekillenen ve uluslararası standartlardan giderek uzaklaşan bir kurumsal çöküş yaşamaktadır. HSK’nın yapısı ve işleyişi, yargı mensuplarının kariyer güvencesini ortadan kaldırmış; yüksek yargı organlarına yapılan siyasi atamalar, yargının tarafsızlığını derinden sarsmıştır. AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının sistematik olarak uygulanmaması, Türkiye’yi bir “hukuk devleti” olmaktan giderek uzaklaştırmaktadır.
Yargının siyasallaşması, yalnızca hukuki bir sorun değil, aynı zamanda devletin kurumsal bütünlüğünü tehdit eden yapısal bir krizdir. Yargının siyasi operasyonlarda araçsallaştırılması, seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanması ve muhalif seslerin susturulması, demokrasinin temel dayanaklarını ortadan kaldırmaktadır. Avrupa Komisyonu’nun 2025 Raporu’nun da teyit ettiği gibi, Türkiye tarihinin en kötü demokratik gerilemesini yaşamaktadır.
Kalıcı bir çözüm, yargı bağımsızlığını güvence altına alan kurumsal reformları gerektirmektedir. HSK’nın yapısının demokratikleştirilmesi, yargı mensuplarının atanma ve terfi süreçlerinde liyakatin esas alınması, AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının koşulsuz uygulanması ve yargının siyasi operasyonlarda araç olarak kullanılmasına son verilmesi, bu reformun temel başlıklarını oluşturmaktadır. Ancak mevcut siyasi iktidarın yargı üzerindeki vesayetinden vazgeçme niyetini göstermediği bir ortamda, bu reformların hayata geçirilmesi gerçekçi görünmemektedir. Yargının çürümesi, demokratik sistemin tüm bileşenlerini zehirleyen ve acil müdahale gerektiren bir devlet krizidir.
Kaynakça
Avrupa Komisyonu. (2025). 2025 Türkiye Raporu. https://www.ab.gov.tr
DW Türkçe. (2025, 5 Kasım). Ankara’nın tepki gösterdiği AB raporunda ne var? https://www.dw.com/tr/ankaranın-tepki-gösterdiği-ab-raporunda-ne-var/a-74625587
Evrensel. (2025, 2 Mart). Yargı, adım adım nasıl AKP’nin aparatına dönüştü? https://www.evrensel.net/haber/544800/yargi-adim-adim-nasil-akpnin-aparatina-donustu
Halkweb. (2026, 1 Mart). Türkiye’de Yargı Bağımsız ve Tarafsız mı? Söylem Güçlü, Kurumsal Mimari ve Uygulama Tartışmalı. https://halkweb.com.tr/turkiyede-yargi-bagimsiz-ve-tarafsiz-mi-soylem-guclu-kurumsal-mimari-ve-uygulama-tartismali/
Medyascope. (2026, 6 Nisan). Rivayet Muhtelif (13) | Türkiye’de hukuk krizi: Yargı bağımsızlığı, barolar ve AİHM tartışmaları. https://medyascope.tv/2026/04/06/turkiyede-hukuk-krizi-yargi-bagimsizligi-barolar-ve-aihm-video/
Stockholm Center for Freedom. (2025, 6 Kasım). EU warns of worsening human rights and deteriorating rule of law in Turkey. https://stockholmcf.org/eu-warns-of-worsening-human-rights-and-deteriorating-rule-of-law-in-turkey/
Yetkin Report. (2025, 30 Haziran). Kitlesel HSK tayinleri ve adil yargılanma hakkının sistematik ihlali. https://yetkinreport.com/2025/06/30/kitlesel-hsk-tayinleri-ve-adil-yargilanma-hakkinin-sistematik-ihlali/




Bir yanıt yazın