Küresel Bir Skandalın Yerel Yansımaları ve Cevapsız Kalan Sorular
Dünyayı Sarsan Bir İfşaat
2019 yazında, New York’taki bir hapishane hücresinde Jeffrey Epstein’ın ölü bulunması, yıllardır süregelen bir skandalı daha da derinleştirdi. Milyarder finansörün cinsel istismar ağı, sadece bir suç örgütünden ibaret değildi; aynı zamanda dünya siyasetinin, iş dünyasının, akademinin ve hatta kraliyet ailelerinin en tepesindeki isimleri birbirine bağlayan karmaşık bir ilişkiler yumağıydı. Manhattan’daki lüks malikanesi, Palm Beach’teki görkemli evi ve Karayipler’deki özel adası, küresel seçkinlerin gizli buluşma noktaları haline gelmişti. Bu mekanlarda, dünyanın en güçlü isimleri, reşit olmayan kızlarla bir araya geliyor, bu buluşmalar gizli kameralarla kaydediliyor ve böylece Epstein’ın elinde müthiş bir şantaj arşivi oluşuyordu.
Mahkeme belgeleri ortaya saçıldıkça, Ghislaine Maxwell’in yargılanmasıyla yeni detaylar gün yüzüne çıktıkça, dünyanın dört bir yanındaki kamuoyu “Epstein listesi”nde kimlerin olduğunu öğrenmek için sabırsızlanıyordu. Prens Andrew’dan Bill Clinton’a, Donald Trump’tan Kevin Spacey’ye, eski İsrail Başbakanı Ehud Barak’tan ünlü bilim insanlarına kadar uzanan bir yelpazede isimler telaffuz ediliyordu. Ancak bu küresel ifşaat dalgası Türkiye’ye ulaştığında, tuhaf bir sessizlik çöktü. Türkiye’de yetkililer konuşmuyor, ana akım medya derinlemesine araştırmalar yapmıyor, kamuoyu ise cevaplanmamış sorularla baş başa kalıyordu. Bu sessizlik, beraberinde rahatsız edici soruları getirdi: Acaba listede Türkiye’den kimler var? Neden bu konu hiç gündeme gelmiyor? Ve bu sessizlik, kimleri koruyor?
- Jeffrey Epstein Ağı Nasıl İşliyordu?
1.1. Epstein’ın Yükselişi: Bir Finansörün Gizemli Dünyası
Jeffrey Epstein’ın hikayesi, sıradan bir öğretmenlik kariyerinden başlayarak küresel seçkinlerin arasında nasıl yer edinilebileceğinin sıra dışı bir örneğidir. 1953 yılında Brooklyn’de orta sınıf bir ailede dünyaya gelen Epstein, genç yaşlarından itibaren zekası ve hırsıyla dikkat çekiyordu. Kısa süren öğretmenlik kariyerinin ardından, Wall Street’in devlerinden Bear Stearns’te çalışmaya başladı ve burada finans dünyasının kapılarını araladı. Ancak asıl sıçramasını, kendisine “akıl hocası” olarak tanımladığı Steven Hoffenberg ile yaşadığı anlaşmazlık sonrası bağımsız bir danışman olarak çalışmaya başlamasıyla yaptı. Bu dönemde, vergi kaçakçılığından milyarderlerin servet yönetimine kadar uzanan geniş bir yelpazede hizmet vermeye başladı.
Epstein’ın müşteri portföyü, Victoria’s Secret’ın sahibi Leslie Wexner gibi dev isimleri içeriyordu. Wexner ile olan ilişkisi o kadar derindi ki, Epstein milyarder iş insanının mali işlerini yönetmekle kalmıyor, aynı zamanda onun adına bağışlar yapıyor, hatta onun için evler satın alıyordu. Bu ilişki, Epstein’a hem servet hem de prestij kazandırdı. Wexner sayesinde tanıştığı çevreler, onu kısa sürede New York’un en gözde davetlerinde aranan bir isim haline getirdi. Ancak tüm bu başarı hikayesinin arka planında, giderek büyüyen karanlık bir yapılanma vardı. Epstein, elde ettiği bu nüfuzu, genç kızların istismar edildiği bir ağ kurmak için kullanmaya başlayacaktı.
Epstein’ın yükselişinde en dikkat çekici unsurlardan biri, resmi bir finansal imparatorluğunun olmamasına rağmen nasıl bu kadar zengin ve nüfuzlu hale gelebildiğiydi. Soruşturmacılar, onun asıl işinin “varlıklı insanlar için bir tür röportajcılık” olduğunu, yani zenginlerin paralarını yönetmekten çok, onları birbirleriyle buluşturan bir aracı rolü oynadığını ortaya çıkardı. Bu buluşmaların merkezinde ise genellikle genç kızlar vardı. Epstein, güçlü insanlara sunduğu bu “hizmet” sayesinde, onların sırdaşı ve vazgeçilmezi haline geliyordu. Bu mekanizma, onu sadece zengin değil, aynı zamanda dokunulmaz da kılıyordu.
1.2. Adadaki Sırlar: Lolita Ekspresi ve Ötesi
Epstein’ın suç ağının merkezinde, “Lolita Ekspresi” adı verilen özel jeti ve Karayipler’deki Little St. James adası vardı. Bu ada, medyada “Pedofili Adası” olarak anılmaya başlandı ve yıllar boyunca hakkında sayısız iddia ortaya atıldı. Görgü tanıklarının ifadelerine göre, buraya dünyanın dört bir yanından genç kızlar getiriliyor, önce Epstein’a, sonra da onun misafirlerine “hizmet” etmeleri sağlanıyordu. Ada, adeta bir istismar üssü olarak dizayn edilmişti; özel olarak inşa edilmiş tapınak benzeri yapılar, lüks konuk evleri ve gözetleme sistemleriyle donatılmıştı.
Sistemin işleyişi oldukça profesyonel ve örgütlüydü. Epstein’ın adamları, okullarda, alışveriş merkezlerinde, hatta sokakta genç kızları keşfediyor, onlara para karşılığında masaj yapma teklifinde bulunuyordu. Başlangıçta masum gibi görünen bu teklifler, zamanla cinsel istismara dönüşüyordu. Bu kızların çoğu, daha sonra başka kızları getirmesi için yönlendiriliyor ve böylece kendi kendini besleyen bir tedarik zinciri oluşturuluyordu. Kızların çoğu, daha sonra Ghislaine Maxwell’in de yardımıyla, Epstein’ın güçlü misafirlerine “sunuluyordu”. Maxwell, bu kızların “eğitilmesinden” ve misafirlerin taleplerinin karşılanmasından sorumluydu.
Bu kızların yaşları genellikle 12 ila 17 arasında değişiyordu ve çoğu, ailevi sorunları olan, korunmasız gençlerdi. Epstein ve ekibi, bu kızların savunmasızlığını ustaca kullanıyor, onlara para, ilgi ve vaatlerle yaklaşıyordu. Bir kez ağa dahil olduktan sonra, kızların çıkması neredeyse imkansızdı. Çünkü Epstein, onları da gizli kameralarla kaydediyor ve bu görüntüleri onlara karşı bir silah olarak kullanabiliyordu. Böylece mağdurlar, aynı zamanda suç ortağı haline getirilerek sessiz kalmaya zorlanıyordu.
1.3. Kompromat Mekanizması: Şantajın Mükemmel Döngüsü
Epstein’ın sistemi, sıradan bir fuhuş çetesinden çok daha karmaşık ve tehlikeliydi. Asıl gücü, sadece istismar ettiği kızların sayısından değil, bu istismarı kullanarak oluşturduğu “kompromat” (şantaj malzemesi) arşivinden geliyordu. Gizli kameralarla kaydedilen görüntüler, dünyanın en güçlü insanlarını elinde tutmasını sağlayan dev bir arşiv oluşturuyordu. Bir prens, başbakan veya Nobel ödüllü bilim insanı, bu adada reşit olmayan kızlarla birlikteyken kaydedildiğini bilirse, Epstein’ın her istediğini yapmak zorunda kalırdı.
Bu mekanizma sayesinde Epstein, sadece zengin değil, aynı zamanda dokunulmazdı. Ona yönelik ilk soruşturmalar, 2006’da Florida’da başlamıştı ama dönemin savcısı Alexander Acosta’nın imzaladığı skandal bir anlaşmayla Epstein, sadece 13 ay hapis yattı ve büyük ölçüde cezasız kaldı. Bu anlaşma, adalet tarihine “gece vakti anlaşması” olarak geçti. Anlaşmanın detayları kamuoyundan gizlendi ve Epstein’ın mağdurlarına bile bilgi verilmedi. Anlaşmada, Epstein’ın avukatlarının Acosta’ya yoğun baskı yaptığı ve anlaşmanın “Epstein’ın istihbarat bağlantıları” nedeniyle yapıldığı iddia edildi. Gerçekten de Epstein’ın Mossad başta olmak üzere çeşitli istihbarat örgütleriyle bağlantıları olduğu yönünde güçlü iddialar vardı.
Bu kompromat mekanizması, Epstein’ın sadece kendisini korumakla kalmıyor, aynı zamanda ona muazzam bir siyasi ve ekonomik nüfuz da sağlıyordu. Hangi ülkeye yatırım yapmak istese, o ülkenin en güçlü isimleri hakkında elinde bir şeyler mutlaka vardı. Bu sayede, hiçbir resmi görevi olmamasına rağmen, küresel siyasetin perde arkasında oynanan oyunlarda önemli bir aktör haline gelmişti. Bu mekanizma, ölümünden sonra bile işlemeye devam etti; çünkü elindeki arşivin nerede olduğu ve kimlere dağıtıldığı hala tam olarak bilinmiyor.
- Epstein Listesinde Türkiye Bağlantılı İsimler
2.1. Ortaya Atılan İddialar ve İsimler
Mahkeme belgeleri ve ifşa edilen uçuş kayıtları, Epstein’ın özel jetiyle seyahat edenlerin listesini de ortaya çıkardı. “Lolita Ekspresi” olarak bilinen bu jetin uçuş kayıtları, aralarında Bill Clinton, Kevin Spacey ve Prens Andrew gibi ünlü isimlerin de bulunduğu pek çok kişinin bu uçuşlara katıldığını gösteriyordu. Bu listede Türkiye bağlantılı olduğu iddia edilen bazı isimler de dikkat çekiyor. Ancak bu isimlerin çoğu, doğrudan mahkeme belgelerinde değil, çeşitli sızıntılar veya araştırmacı gazetecilerin çalışmaları sonucu gündeme geldi.
İş insanları kategorisinde, Türkiye’nin önde gelen bazı iş insanlarının isimleri, Epstein ile ilişkili fonlara bağış yaptıkları veya onun düzenlediği etkinliklere katıldıkları gerekçesiyle anılıyor. Özellikle inşaat, enerji ve medya sektörlerinden bazı isimler, bu bağlantılar nedeniyle sorgulanıyor. Bu isimlerden birinin, Epstein’ın düzenlediği bir yardım gecesinde çekilmiş bir fotoğrafı ortaya çıktı. Başka bir iş insanının ise Epstein’ın vakfına yüklü miktarda bağış yaptığı iddia edildi. Bu bağlantılar, tek başlarına suçlayıcı olmasa da, kamuoyunda soru işaretlerine yol açtı.
Akademisyenler arasında da benzer iddialar var. Epstein, özellikle MIT Media Lab gibi prestijli akademik kurumlara yaptığı bağışlarla biliniyordu. Bu bağışlar karşılığında, bu kurumlarda çalışan bazı akademisyenlerle yakın ilişkiler kurdu. Türkiye kökenli bazı akademisyenlerin de bu kurumlarla bağlantılı olduğu ve Epstein’dan fon aldığı iddia ediliyor. Bu iddialar, akademik dünyada tartışmalara yol açtı. Bazı akademisyenler, aldıkları fonların kaynağını bilmediklerini savunurken, bazıları ise Epstein’la hiçbir ilişkilerinin olmadığını söyledi. Ancak ortaya çıkan belgeler, bu fonların doğrudan Epstein veya onun vakfı tarafından sağlandığını gösteriyordu.
En hassas iddialar ise siyasetçiler ve üst düzey bürokratlar hakkında. Özellikle son 40 yılda görev yapmış bazı bakanların, danışmanların veya onların aile üyelerinin, Epstein’ın düzenlediği özel partilere katıldığı veya onunla iş bağlantıları kurduğu öne sürülüyor. Bu iddialardan biri, 1990’larda görev yapmış bir bakanın oğlunun, Epstein’ın uçağıyla seyahat ettiği yönündeydi. Başka bir iddia ise, üst düzey bir bürokratın eşinin, Epstein’ın adasında bir partiye katıldığıydı. Bu iddiaların hiçbiri resmi olarak doğrulanmadı, ancak dolaşımdan da kalkmadı.
2.2. Belgelerin Gölgesinde Kalan Gerçekler
Bu iddiaların bir kısmı mahkeme belgelerinde doğrudan yer alırken, bir kısmı ise sızıntılar veya tanık ifadelerine dayanıyor. Ancak şu ana kadar Türkiye bağlantılı hiçbir isim hakkında yurtdışında resmi bir soruşturma açılmadı veya mahkûmiyet kararı verilmedi. Bu durum, iddiaların “komplo teorisi” olarak nitelendirilmesine yol açıyor. Hatta bazı çevreler, bu iddiaların Türkiye’yi karalamak için üretilmiş asılsız haberler olduğunu savunuyor. Ancak bu savunma, iddiaların nereden kaynaklandığını ve neden bu kadar ısrarla dolaşımda kaldığını açıklamakta yetersiz kalıyor.
Öte yandan, uluslararası hukukta, bir ülke vatandaşının yurtdışında işlediği suçlar hakkında soruşturma açılması için genellikle o ülkenin adli makamlarının talebi veya uluslararası bir mahkemenin kararı gerekiyor. Türkiye’den böyle bir talep gelmediği gibi, uluslararası soruşturmalar da Türkiye bağlantılı isimlere ulaşmadı. Bu da akıllara şu soruyu getiriyor: Gerçekten Türkiye bağlantılı kimse yok mu, yoksa bu isimler korunuyor mu? Belki de Epstein’ın arşivinde Türkiye’den isimler var ama bu isimler, siyasi veya diplomatik nedenlerle açıklanmıyor. Ya da belki de Türkiye’den isimler var ama bunlar, uluslararası soruşturmacıların ilgisini çekecek kadar büyük isimler değil.
Bu belirsizlik, konunun en can alıcı noktasını oluşturuyor. Epstein’ın ölümü, arşivinin akıbeti ve mahkeme belgelerinin gizliliği, gerçeklerin ortaya çıkmasını engelliyor. Ortaya çıkan belgelerin çoğu, isimler karartılarak yayınlanıyor. Bu karartmaların arkasında kimlerin olduğu bilinmiyor. Bazıları, bu karartmaların masum kişileri korumak için yapıldığını söylerken, bazıları ise güçlü isimleri korumak için yapıldığını iddia ediyor.
2.3. Medyada Çıkan Haberler ve Tepkiler
Yıllar içinde bazı gazeteciler ve bağımsız medya kuruluşları, Epstein listesinde Türkiye’den isimler olduğu iddialarını gündeme getirdi. Bu iddiaların bir kısmı, ilgili kişiler tarafından yalanlandı veya dava konusu oldu. Ancak yalanlamalar, genellikle iddiaların ayrıntılı bir şekilde incelenmesini engellemekten öteye gitmedi. Örneğin, bir iş insanı hakkında çıkan iddialar, onun avukatları tarafından gönderilen bir ihtarnameyle “asılsız” olarak nitelendirildi. Ancak ihtarnamede, iş insanının Epstein ile hiçbir bağlantısının olmadığına dair somut kanıtlar sunulmadı. Sadece iddiaların “gerçek dışı” olduğu belirtildi. Bu durum, kamuoyunda şüphelerin devam etmesine yol açtı.
Bir başka örnekte, eski bir bakan hakkında çıkan iddialar, onun tarafından “siyasi iftira” olarak nitelendirildi. Bakan, bu iddiaların muhalefet tarafından kasıtlı olarak üretildiğini savundu. Ancak iddiaların kaynağı, muhalefet değil, yurtdışında yayın yapan bir araştırmacı gazeteciydi. Bakan, bu gazeteci hakkında suç duyurusunda bulunacağını söyledi ancak böyle bir şikayetin olup olmadığı veya sonucu hakkında bilgi verilmedi.
Türkiye’de bu konuyu gündeme getiren gazeteciler de çeşitli baskılarla karşılaştı. Bir gazeteci, konuyla ilgili bir yazı hazırladıktan sonra sosyal medyada linç kampanyasına uğradı. Başka bir gazeteci ise, çalıştığı kurumdan “hassasiyet göstermesi” uyarısı aldı. Bu baskılar, diğer gazetecilerin konuyu araştırmasını engelledi ve böylece konu kısa sürede gündemden düştü.
- Resmi Sessizliğin Anatomisi
3.1. Yetkililer Neden Konuşmuyor?
Türkiye’de resmi makamların Epstein skandalına ilişkin sessizliği, çeşitli şekillerde yorumlanabilir. Bu yorumların her biri, farklı bir bakış açısını yansıtıyor ve hepsi de belirli bir mantığa dayanıyor. Ancak hangisinin doğru olduğu, konuşulmadıkça bilinemeyecek.
Diplomatik Hassasiyetler açısından bakıldığında, Epstein ağı dünyanın dört bir yanındaki seçkinleri içerdiği için, bu konuda yapılacak bir açıklama başka ülkelerle diplomatik krizlere yol açabilir. Özellikle listede ABD, İngiltere veya İsrail gibi müttefik ülkelerin önemli isimleri varsa, Türkiye’nin bu konuda sessiz kalmayı tercih etmesi anlaşılabilir. Çünkü bu ülkelerle ilişkilerin bozulması, Türkiye’nin çıkarına olmayabilir. Ayrıca, bu tür bir skandalda taraf olmak, Türkiye’yi gereksiz yere uluslararası bir tartışmanın içine çekebilir. Bu nedenle, yetkililer “en iyisi hiç bulaşmamak” stratejisini izliyor olabilir.
Yargı Süreçlerinin Tamamlanmaması da önemli bir faktör. Resmi makamlar, ellerinde somut deliller olmadan veya yurtdışındaki yargı süreçleri tamamlanmadan açıklama yapmaktan kaçınıyor olabilir. Hukuk devleti ilkesi gereği, bir kişi suçu kesinleşmeden suçlu ilan edilemez. Bu nedenle, yetkililer “yargı sürecinin tamamlanmasını bekliyoruz” açıklaması yapabilir. Ancak Epstein’ın ölümünün üzerinden yıllar geçmesine, Maxwell’in yargılanmasının tamamlanmasına rağmen hâlâ bir açıklama yapılmaması, bu açıklamayı zayıflatıyor. Çünkü yargı süreçleri büyük ölçüde tamamlandı ama ortada hâlâ bir açıklama yok.
İç Siyaset Malzemesi Yapılma Korkusu da göz ardı edilemez. Türkiye’de bu tür uluslararası skandallar, genellikle muhalefet tarafından iktidarı yıpratmak için kullanılıyor. İktidar, bu konuda yapılacak bir açıklamanın siyasi bir malzemeye dönüşmesinden çekiniyor olabilir. Özellikle seçim dönemlerinde, bu tür konuların gündeme gelmesi iktidar için risk oluşturabilir. Bu nedenle, yetkililer konuyu “soğutmaya” çalışıyor olabilir.
En Güçlü İhtimal: Koruma Kalkanı ise en rahatsız edici ama en güçlü ihtimal. Yukarıdaki tüm açıklamaların ötesinde, iktidar yapılanmasına yakın bazı isimlerin bu ağın içinde yer alıyor olabileceği şüphesi var. Eğer böyle bir durum söz konusuysa, konunun üzerini örtmek için güçlü bir motivasyon olacaktır. Bu durumda sessizlik, bilinçli bir tercih değil, zorunlu bir stratejidir. Çünkü konuşmak, sadece suçluları değil, tüm siyasi sistemi zor durumda bırakabilir. Bu nedenle, sessizlik en güvenli liman olarak görülüyor.
3.2. Medyanın Sessizliği: Oto-sansür mü, Baskı mı?
Epstein skandalının Türkiye’de medyada yeterince yer bulmaması da dikkat çekici. Bağımsız medya kuruluşları konuyu gündeme getirdiğinde, genellikle “komplo teorisi” etiketiyle karşılaşıyor veya yeterli ilgiyi görmüyor. Oysa aynı medya kuruluşları, dünyadaki benzer skandalları geniş bir şekilde haber yapabiliyor. Bu seçicilik, dikkat çekici bir çelişki oluşturuyor. İktidara yakın medya ise konuyu tamamen görmezden geliyor. Sanki böyle bir skandal hiç yaşanmamış, böyle bir liste hiç ortaya çıkmamış gibi davranılıyor.
Bu durum, Türkiye’de medyanın genel durumuyla da ilgili. Son yıllarda medya kuruluşlarının büyük bir kısmı iktidara yakın sermaye gruplarının eline geçti veya doğrudan iktidarın kontrolü altına girdi. Bu yapıda, iktidarı zor durumda bırakabilecek bir haberi yapmak, o medya kuruluşu için ciddi riskler taşıyor. Dolayısıyla, Epstein skandalı gibi hassas bir konuda, gazetecilerin oto-sansür uygulaması veya doğrudan baskı görmesi kaçınılmaz oluyor. Bir gazeteci, “Bu konuda yazı yazmak, işten atılmak için en kestirme yol” diyerek durumu özetliyor.
Bağımsız medya ise bu konuyu gündeme getirmek istese bile, yeterli kaynağa ve desteğe sahip değil. Araştırmacı gazetecilik, uzun zaman, ciddi bütçe ve güçlü hukuki destek gerektiriyor. Türkiye’de bağımsız medya kuruluşları ise zaten ayakta kalma mücadelesi veriyor. Bu koşullarda, Epstein gibi karmaşık ve maliyetli bir konuyu araştırmak neredeyse imkansız. Bu da, konunun üzerine sessizlik çökmesine neden oluyor.
3.3. Yargının Pasifliği: Bağımsızlık Tartışmaları
Türkiye’de yargı bağımsızlığı konusundaki tartışmalar, Epstein skandalının Türkiye ayağının soruşturulmasını da etkiliyor. Yargının siyasi iktidardan bağımsız olmadığı iddiaları, böylesine hassas bir konuda etkili bir soruşturma yapılmasını engelliyor. Bir hukukçuya göre, “Türkiye’de Epstein benzeri bir skandalın soruşturulması için öncelikle yargının gerçekten bağımsız olması gerekir. Aksi takdirde, iktidara yakın isimlerin olduğu bir listede soruşturma yapılması beklenemez.” Bu görüş, yargı bağımsızlığı konusundaki endişeleri özetliyor.
Yargının pasifliği, sadece Epstein davasıyla sınırlı değil. Yıllardır, yüksek profilli birçok davada benzer bir pasiflik gözlemleniyor. Özellikle siyasetçilerin veya iş insanlarının karıştığı davalarda, soruşturmalar ya hiç açılmıyor ya da açılsa bile sonuçsuz kalıyor. Bu durum, kamuoyunda “güçlülerin dokunulmazlığı” algısını güçlendiriyor. Epstein davasında da benzer bir tablo ortaya çıkarsa, bu algı daha da pekişecek.
Ayrıca, uluslararası adli işbirliği konusunda da sorunlar var. Türkiye’nin bu konudaki kapasitesi ve istekliliği tartışmalı. Bir hukuk kaynağına göre, “Türkiye’ye Epstein davasıyla ilgili resmi bir adli yardım talebi gelmedi. Gelseydi, gereği yapılırdı.” Ancak bu açıklama, talebin gelmemesinin nedenini açıklamıyor. Belki de uluslararası soruşturmacılar, Türkiye’den gelecek işbirliğine güvenmiyor veya ellerindeki deliller, Türkiye’den isimler için yeterli değil. Belki de siyasi nedenlerle Türkiye’den isimler talep edilmiyor. Her durumda, bu belirsizlik, yargının pasifliği konusundaki şüpheleri artırıyor.
- Son 40 Yılın Siyasi ve Ekonomik Yapısı
4.1. 1980’lerden Günümüze: Devlet-Elit İlişkilerinin Dönüşümü
1980 askeri darbesi, Türkiye’de sadece siyasi değil, ekonomik bir dönüşümün de başlangıcı oldu. 24 Ocak kararlarıyla başlayan neoliberal politikalar, darbe sonrası dönemde Turgut Özal’ın liderliğinde hızla uygulamaya kondu. Devlet korumacılığından dışa açık bir ekonomiye geçiş yaşandı. İthal ikameci büyüme modeli terk edilerek, ihracata dayalı büyüme modeli benimsendi. Bu dönemde, ihracata dayalı büyüme modeliyle yeni bir iş insanı sınıfı ortaya çıktı. Bu yeni sınıf, siyasi iktidarla yakın ilişkiler kurarak büyüdü. Özal döneminde “Anadolu Kaplanları” olarak anılan bu yeni sermayedarlar, siyasi desteğin de yardımıyla kısa sürede büyük servetler edindi.
1990’lar, koalisyon hükümetleri, yolsuzluk iddiaları ve Susurluk skandalı gibi devlet-toplum ilişkilerini sarsan olaylarla geçti. Bu dönemde, devlet içindeki bazı yapılanmaların, mafya ve siyasetçilerle iç içe geçtiği iddiaları güçlendi. Susurluk skandalı, bir arabanın içinde bir polis müdürü, bir mafya lideri ve bir milletvekilinin birlikte bulunmasıyla patlak vermiş ve devletin karanlık yüzünü gözler önüne sermişti. Bu skandal, devlet-mafya-siyaset üçgeninin ne kadar iç içe geçtiğini gösteren çarpıcı bir örnekti. Bu yapı, Epstein gibi uluslararası ağlarla bağlantı kurmak için uygun bir zemin hazırlıyordu.
1990’ların bir diğer önemli özelliği, finansal serbestleşme ve küreselleşmeydi. Türkiye, bu dönemde uluslararası sermaye hareketlerine tamamen açıldı. Yabancı yatırımcılar Türkiye’ye akın etmeye başladı. Bu durum, Türk iş insanlarının uluslararası çevrelerle tanışmasını ve ilişkiler kurmasını sağladı. Ancak bu ilişkiler, her zaman şeffaf ve etik sınırlar içinde gerçekleşmedi. Bazı iş insanları, hızlı zenginleşme hırsıyla, her türlü ilişkiye açık hale geldi.
4.2. AK Parti Dönemi: Yeni Bir Elit Sınıfın Doğuşu
2002’de AK Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte, Türkiye’de yeni bir siyasi ve ekonomik elit sınıf oluşmaya başladı. “Muhafazakar sermaye” veya “yeşil sermaye” olarak adlandırılan bu grup, özellikle inşaat, enerji ve medya sektörlerinde hızla büyüdü. Kamu ihaleleri, teşvikler ve imar düzenlemeleriyle desteklenen bu büyüme, beraberinde “kayırmacılık” ve “yolsuzluk” iddialarını getirdi. Bu yeni elit sınıf, sadece Türkiye’de değil, yurtdışında da yatırımlar yapmaya başladı. Ortadoğu’dan Balkanlar’a, Afrika’dan Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafyada iş yapar hale geldi.
Bu dönemde, iktidara yakın iş insanlarının yurtdışında da yatırımlar yapmaya başladığı, uluslararası sermaye çevreleriyle ilişkiler kurduğu görüldü. Bazı iş insanları, dünyaca ünlü markalarla ortaklıklar kurdu, yurtdışında medya kuruluşları satın aldı, uluslararası fonlardan yatırım aldı. Bu ilişkiler, bazılarının Epstein gibi küresel bir ağla bağlantı kurmasına zemin hazırlamış olabilir mi? Epstein’ın da benzer bir profili vardı: Siyasetçilerle, iş insanlarıyla, akademisyenlerle yakın ilişkiler kuran, onlara cömert bağışlar yapan, onları özel adasında ağırlayan bir figür. Bu benzerlik, düşündürücü.
AK Parti döneminde ayrıca, devletin yeniden yapılandırılması süreci yaşandı. Birçok kurum, iktidara daha yakın hale getirildi. Yargı, emniyet, istihbarat gibi kurumlarda iktidara yakın isimler üst düzey görevlere getirildi. Bu durum, bu kurumların bağımsızlığını zayıflattı ve iktidarın denetlenmesini zorlaştırdı. Böyle bir yapıda, iktidara yakın isimlerin karıştığı uluslararası bir skandalın soruşturulması ve ortaya çıkarılması neredeyse imkansız hale geldi.
4.3. Aferist Kültür ve Etik Sınırların Aşınması
1980’lerden itibaren Türkiye’de ve dünyada yükselen bir “aferist” (iş bitirici, fırsatçı) kültürü, hızlı zenginleşmeyi ve her türlü yolun mübah olduğu bir anlayışı besledi. Bu kültür, “köşeyi dönme” hırsıyla hareket eden, kısa yoldan zengin olmayı hedefleyen, etik değerleri ikinci plana atan bir anlayışı ifade ediyordu. Bu kültür içinde yetişen bazı iş insanları veya siyasetçilerin, sınırları zorlayan, hatta suça varan ilişkilere girmesi, Epstein benzeri bir ağın içinde Türkiye’den isimlerin olma ihtimalini akla yatkın kılıyor. Çünkü bu kültür, “amacın her şeyi meşrulaştırdığı” bir anlayışı besliyor.
Bu kültür, aynı zamanda etik değerlerin aşınmasına ve “amaç her şeyi meşrulaştırır” anlayışının yaygınlaşmasına yol açtı. Bu anlayışla hareket eden bazı kişiler, Epstein’ın adasındaki partilere katılmayı veya onunla iş yapmayı “iş geliştirme” olarak görmüş olabilir. Sonuçta, Epstein dünyanın en zengin ve en güçlü insanlarıyla ilişkileri olan bir figürdü. Onunla aynı ortamda bulunmak, onunla iş yapmak, bazı çevrelerde bir prestij göstergesi olarak algılanıyor olabilir. Bu prestij hırsı, etik sınırların aşılmasına neden olmuş olabilir.
Bu aferist kültürün bir diğer yansıması da, “bildiğimiz iş” anlayışıydı. Bir iş insanı, “Ben işimi bilirim, kiminle ne yaptığımı da bilirim” diyerek, eleştirilere karşı kendini savunuyordu. Bu anlayış, hesap verebilirliği ve şeffaflığı tamamen dışlıyordu. Epstein gibi bir figürle ilişki kurmak, bu anlayış içinde “iş bilmek” olarak yorumlanmış olabilir. Oysa bu tür ilişkiler, sadece bireysel değil, toplumsal olarak da büyük riskler taşıyordu.
- Korunan İsimler ve Aflar
5.1. Epstein Listesinde Türk Kökenli İsimler ve Aflar
Mahkeme belgelerinde adı geçen veya iddialara konu olan Türk kökenli isimlerin bazılarının, geçmişte çıkarılan aflarla veya unvanlarıyla korunmuş olabileceği iddiaları var. Türkiye’de son yıllarda çıkarılan çeşitli aflar, belirli suçlardan hüküm giymiş kişilerin cezalarını hafifletti veya tamamen kaldırdı. Bu aflardan yararlanan bazı isimlerin Epstein bağlantılı olduğu iddiaları, kamuoyunda tepkiyle karşılanıyor. Özellikle 2020’de çıkarılan ve kapsamı oldukça geniş olan infaz düzenlemesi, birçok hükümlünün tahliye edilmesine yol açtı. Bu düzenlemeden yararlananlar arasında cinsel suçlardan hüküm giymiş kişilerin de olduğu belirtiliyor.
Özellikle cinsel suçlarla ilgili aflar, kadın örgütleri tarafından sert bir şekilde eleştiriliyor. Bu örgütler, cinsel suçlarda affın kabul edilemez olduğunu, bu tür düzenlemelerin mağdurları ikinci kez mağdur ettiğini vurguluyor. Eğer Epstein listesindeki Türk kökenli isimler, çocuk istismarı gibi suçlardan yargılanmış veya bu tür iddialarla anılıyorsa, bu kişilerin afla serbest kalması, toplumsal adalet duygusunu derinden yaralıyor. Çünkü bu durum, “güçlülerin her zaman bir yolunu bulduğu” algısını güçlendiriyor.
Afların yanı sıra, zamanaşımı da önemli bir faktör. Epstein’ın suç ağının faaliyet gösterdiği dönemler düşünüldüğünde, birçok suçun zamanaşımına uğramış olabileceği belirtiliyor. Türk Ceza Kanunu’nda cinsel suçlar için öngörülen zamanaşımı süreleri, bu tür davaların açılmasını engelleyebiliyor. Özellikle uzun yıllar önce işlenmiş suçlar söz konusu olduğunda, zamanaşımı nedeniyle dava açılamıyor veya açılsa bile düşüyor. Bu durum, mağdurların adalet arayışını engelleyen bir diğer faktör.
5.2. Unvanlar ve Dokunulmazlıklar: Koruma Kalkanı
Türkiye’de milletvekilleri, bakanlar ve cumhurbaşkanı için anayasal dokunulmazlıklar bulunuyor. Bu dokunulmazlıklar, görevdeki kişilerin yargılanmasını zorlaştırıyor veya belirli şartlara bağlıyor. 2016’da yapılan anayasa değişikliğiyle, milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması süreci daha da zorlaştırıldı. Eğer Epstein listesinde Türkiye’den görevdeki siyasetçiler varsa, bu dokunulmazlıklar onları koruyan bir kalkan işlevi görebilir. Bu durumda, bu kişiler hakkında soruşturma açılması veya dava açılması mümkün olmayabilir.
Dokunulmazlıkların kaldırılması için Meclis’te çoğunluk gerekiyor. İktidar partisinin Meclis çoğunluğuna sahip olduğu düşünüldüğünde, kendi milletvekilleri veya bakanları hakkında dokunulmazlık kaldırılması kararı çıkması pek olası görünmüyor. Bu da, siyasi koruma altındaki isimlerin yargılanmasını imkansız hale getiriyor. Muhalefet partileri, dokunulmazlıkların kaldırılması için teklif verse bile, bu teklif iktidar partisinin oylarıyla reddediliyor.
Dokunulmazlıkların yanı sıra, protokol kuralları ve statü de bir koruma kalkanı oluşturuyor. Üst düzey bürokratlar, emekli generaller, yüksek yargı mensupları gibi kişiler, statüleri nedeniyle dokunulmazlık olmasa bile fiili bir korumadan yararlanabiliyor. Bu kişiler hakkında soruşturma açılması, “devletin itibarı” gerekçesiyle engellenebiliyor veya soruşturmalar sonuçsuz kalıyor. Epstein listesinde bu tür isimler varsa, benzer bir koruma mekanizması işlemiş olabilir.
5.3. Medyada Yer Alan İddialar ve Yalanlamalar
Yıllar içinde bazı gazeteciler ve bağımsız medya kuruluşları, Epstein listesinde Türkiye’den isimler olduğu iddialarını gündeme getirdi. Bu iddiaların bir kısmı, ilgili kişiler tarafından yalanlandı veya dava konusu oldu. Ancak yalanlamalar, genellikle iddiaların ayrıntılı bir şekilde incelenmesini engellemekten öteye gitmedi. Hukuki süreçler, çoğu zaman iddiaların içeriğinden çok, “kişilik haklarına saldırı” üzerinden yürütüldü. Bu da, gerçeklerin ortaya çıkmasını engelledi.
Örneğin, bir iş insanı hakkında çıkan iddialar, onun avukatları tarafından gönderilen bir ihtarnameyle “asılsız” olarak nitelendirildi. Ancak ihtarnamede, iş insanının Epstein ile hiçbir bağlantısının olmadığına dair somut kanıtlar sunulmadı. Sadece iddiaların “gerçek dışı” olduğu, “müvekkilimin kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği” belirtildi. Bu tür ihtarnameler, genellikle iddiaların yayılmasını engellemek için kullanılıyor. Medya kuruluşları, bu tür ihtarnameler aldıklarında, hukuki risk almamak için iddiaları yayınlamaktan kaçınıyor.
Bir başka örnekte, eski bir bakan hakkında çıkan iddialar, onun tarafından “siyasi iftira” olarak nitelendirildi. Bakan, bu iddiaların muhalefet tarafından kasıtlı olarak üretildiğini savundu. Ancak iddiaların kaynağı, muhalefet değil, yurtdışında yayın yapan bir araştırmacı gazeteciydi. Bakan, bu gazeteci hakkında suç duyurusunda bulunacağını söyledi ancak böyle bir şikayetin olup olmadığı veya sonucu hakkında bilgi verilmedi. Bu tür “siyasi iftira” söylemi, iddiaların ciddiye alınmasını engellemek için sıkça kullanılıyor.
Türkiye’de bu konuyu gündeme getiren gazeteciler de çeşitli baskılarla karşılaştı. Bir gazeteci, konuyla ilgili bir yazı hazırladıktan sonra sosyal medyada linç kampanyasına uğradı. Binlerce hesap tarafından hedef gösterildi, tehditler aldı. Başka bir gazeteci ise, çalıştığı kurumdan “hassasiyet göstermesi” uyarısı aldı. Kendisine, “bu tür konulara girmemesi, kurumun politikalarına uygun davranması” söylendi. Bu baskılar, diğer gazetecilerin konuyu araştırmasını engelledi ve böylece konu kısa sürede gündemden düştü.
- Uluslararası Boyut ve Türkiye’nin Konumu
6.1. ABD ve Avrupa’daki Soruşturmalar
Epstein davası, ABD’de federal düzeyde soruşturulmaya devam ediyor. Ghislaine Maxwell’in mahkûmiyeti, bu soruşturmaların önemli bir aşamasıydı. Maxwell, 2021’de cinsel istismara aracılık etmek ve çocuk istismarı dahil beş suçtan mahkûm edildi ve 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ancak Maxwell’in ifadeleri, ağın sadece küçük bir kısmını aydınlattı. Hâlâ gizli tutulan birçok belge ve ifade var. Mahkeme, mağdurların gizliliği ve soruşturmanın selameti gerekçesiyle birçok belgeyi kamuoyundan gizli tutuyor. Bu belgelerin bir kısmı, yıllar içinde kademeli olarak açıklanıyor.
Avrupa’da da benzer soruşturmalar sürüyor. İngiltere’de Prens Andrew hakkında açılan dava, büyük yankı uyandırdı. Prens Andrew, Epstein’ın mağdurlarından Virginia Giuffre’nin kendisine cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla açtığı davayı, milyonlarca sterlin ödeyerek kapattı. Ancak bu ödeme, bir suç kabulü anlamına gelmiyor. Fransa’da bazı iş insanları hakkında yapılan incelemeler, Epstein ağının ne kadar geniş olduğunu gösteriyor. Epstein’ın Fransız bağlantıları arasında moda dünyasından önemli isimler, siyasetçiler ve akademisyenler olduğu iddia ediliyor.
Ancak bu soruşturmaların hiçbiri, Türkiye bağlantılı isimlere ulaşmış değil. Bunun çeşitli nedenleri olabilir. Birincisi, belki de Türkiye bağlantılı isimler yok veya varsa bile, bunlar soruşturmacıların radarına girecek kadar önemli değil. İkincisi, belki de bu isimler var ama siyasi nedenlerle açıklanmıyor. ABD’nin Türkiye ile ilişkileri göz önüne alındığında, Türkiye’den isimlerin açıklanması diplomatik bir krize yol açabilir. Üçüncüsü, belki de deliller yetersiz veya ulaşılamaz durumda. Türkiye, uluslararası adli işbirliğine yanaşmadığı için, bu isimler hakkında soruşturma yapılamıyor olabilir.
6.2. Türkiye’nin Uluslararası Adli İşbirliği Kapasitesi
Türkiye, uluslararası adli işbirliği anlaşmalarına taraf bir ülke. Interpol ve Europol ile işbirliği yapıyor, uluslararası tutuklama taleplerini değerlendiriyor. Ancak Epstein davası gibi hassas bir konuda, Türkiye’nin bu işbirliğini ne kadar etkin kullandığı tartışmalı. Bir hukuk kaynağına göre, “Türkiye’ye Epstein davasıyla ilgili resmi bir adli yardım talebi gelmedi. Gelseydi, gereği yapılırdı.” Ancak bu açıklama, talebin gelmemesinin nedenini açıklamıyor. Belki de uluslararası soruşturmacılar, Türkiye’den gelecek işbirliğine güvenmiyor veya ellerindeki deliller, Türkiye’den isimler için yeterli değil.
Türkiye’nin adli işbirliği kapasitesi, son yıllarda çeşitli nedenlerle zayıflamış durumda. Yargı bağımsızlığı konusundaki endişeler, uluslararası ortakların Türkiye ile işbirliği yapma konusunda isteksiz olmasına yol açabiliyor. Ayrıca, Türkiye’nin bazı ülkelerle siyasi sorunlar yaşaması da işbirliğini olumsuz etkiliyor. Örneğin, ABD ile yaşanan S-400 krizi, birçok alanda işbirliğini etkilediği gibi, adli işbirliğini de etkilemiş olabilir.
Bir diğer önemli nokta, Türkiye’nin uluslararası soruşturmalara sağladığı verilerin güvenilirliği. Uluslararası hukukçular, Türkiye’den gelen adli yardım taleplerinin genellikle siyasi amaçlarla kullanıldığını, bu nedenle dikkatli yaklaştıklarını belirtiyor. Bu güvensizlik, Epstein gibi hassas bir davada Türkiye’den isimlerin talep edilmemesine yol açmış olabilir. Çünkü talep edilse bile, sağlıklı bir yanıt alınamayacağı düşünülüyor.
6.3. Karşılaştırmalı Analiz: Diğer Ülkelerin Tavrı
Türkiye’nin Epstein skandalına karşı sessizliği, diğer bazı ülkelerle karşılaştırıldığında daha belirgin hale geliyor. Örneğin, İngiltere’de Prens Andrew hakkında geniş çaplı bir soruşturma yürütüldü ve kraliyet ailesi bu süreçte ciddi itibar kaybı yaşadı. Medya, konuyu aylarca gündemde tuttu, Prens Andrew’un tüm ilişkileri mercek altına alındı. Sonuçta Prens Andrew, kamu görevlerinden çekilmek zorunda kaldı ve kraliyet ailesinden uzaklaştırıldı. Bu süreç, İngiltere’de hiç kimsenin dokunulmaz olmadığını gösterdi.
Fransa’da medya, Epstein’ın Fransız bağlantılarını uzun uzun işledi. Özellikle moda dünyasından bazı isimler hakkında ciddi iddialar ortaya atıldı. Bu iddialar, Fransız kamuoyunda geniş yankı buldu ve soruşturmaların başlatılmasına yol açtı. Fransız adli makamları, konuyu titizlikle araştırdı ve bazı isimler hakkında ifadeler aldı. Bu süreç, Fransa’nın bu tür skandallara karşı duyarlılığını gösterdi.
İsrail’de ise Epstein’ın İsrailli iş insanları ve siyasetçilerle ilişkileri mercek altına alındı. Epstein’ın İsrail’de birçok üst düzey isimle bağlantısı olduğu, hatta Mossad ile ilişkisi bulunduğu iddia edildi. Bu iddialar, İsrail medyasında geniş yer buldu ve kamuoyunda tartışıldı. Ancak resmi makamlar, bu iddialar hakkında sessiz kalmayı tercih etti.
Türkiye’de ise bu tür bir kamuoyu baskısı oluşmadı. Medya konuyu gündeme getirmediği gibi, sivil toplum kuruluşları da bu konuda etkili bir kampanya yürütmedi. Bu durum, Türkiye’deki ifade özgürlüğü sorunları ve sivil toplumun zayıflığıyla yakından ilişkili. Ayrıca, Türkiye’de bu tür uluslararası skandalların “Türkiye’yi hedef alan bir komplo” olarak görülmesi de yaygın bir eğilim. Bu eğilim, konunun objektif bir şekilde tartışılmasını engelliyor.
- Sessizliğin Bedeli
7.1. Mağdurların Sesi Olmak
Epstein ağının asıl mağdurları, genç yaşta istismara uğrayan ve hayatları boyunca bu travmayla yaşamak zorunda kalan yüzlerce kadın. Bu kadınların bir kısmı, kimliklerini gizleyerek veya açıkça, yaşadıklarını anlattı, adalet aradı. Virginia Giuffre, Sarah Ransome, Annie Farmer gibi isimler, yıllarca süren hukuk mücadeleleri sonucunda Epstein ve Maxwell’in yargılanmasını sağladı. Onların sesi, dünyanın dört bir yanında yankı buldu, milyonlarca insanı harekete geçirdi.
Türkiye’de de bu ağın mağduru olmuş kadınlar olabilir. Ancak onların sesi, sessizliğin içinde kaybolup gidiyor. Onların adalet arayışı, yetkililerin ilgisizliği ve medyanın sessizliği karşısında sonuçsuz kalıyor. Belki de bu kadınlar, yaşadıklarını anlatmaktan korkuyor. Çünkü Türkiye’de cinsel istismar mağdurları, genellikle toplumun baskısı, damgalanma korkusu ve adalet sistemine güvensizlik nedeniyle sessiz kalmayı tercih ediyor. Epstein gibi uluslararası bir ağın parçası olmak, bu korkuları daha da artırıyor.
Mağdurların sesi olmak, sadece onların adalet arayışına destek olmak değil, aynı zamanda benzer suçların gelecekte işlenmesini engellemek için de önemli. Mağdurlar konuştukça, bu tür ağların nasıl işlediği daha iyi anlaşılıyor ve önlem almak kolaylaşıyor. Türkiye’de mağdurların sessiz kalması, benzer ağların rahatça faaliyet göstermesine yol açabilir. Bu nedenle, mağdurların sesini duyurmak, toplumsal bir sorumluluk.
7.2. Toplumsal Güven Erozyonu
Bir toplumda adalet sistemine, medyaya ve siyasi kurumlara güven, sağlıklı bir demokrasinin olmazsa olmazıdır. Epstein skandalı gibi bir konuda yetkililerin sessiz kalması, bu güveni derinden sarsıyor. Vatandaşlar, “Bir şey varsa zaten kapatırlar”, “Güçlüler her zaman kazanır” gibi söylemlerle, adalete olan inançlarını yitiriyor. Bu güvensizlik, toplumsal dayanışmayı zayıflatıyor, bireyleri yalnızlaştırıyor.
Bu güven erozyonu, sadece Epstein davasıyla sınırlı kalmıyor. Yolsuzluk iddiaları, şaibeli ihaleler, kayıplar ve faili meçhuller… Her biri, toplumun kurumlara olan inancını biraz daha zedeliyor. Epstein sessizliği, bu zedelenmiş güvenin üzerine tuz biber ekiyor. Vatandaşlar, “Demek ki yurtiçinde de yurt dışında da aynı şey geçerli” diyerek, artık hiçbir şeye güvenmemeye başlıyor.
Toplumsal güvenin erozyonu, demokrasinin işleyişini de olumsuz etkiliyor. Kurumlara güvenmeyen vatandaşlar, seçimlere katılmıyor, siyasi süreçlere ilgi göstermiyor, sivil toplum örgütlerine destek olmuyor. Bu da, demokrasinin zayıflamasına ve otoriter eğilimlerin güçlenmesine yol açıyor. Epstein sessizliği, aslında demokrasinin sessiz sedasız çöküşünün bir parçası.
7.3. Gelecekteki Skandalların Habercisi
Sessizlik, sadece geçmişte kalan bir skandalı örtbas etmekle kalmaz, aynı zamanda gelecekteki skandalların da habercisidir. Epstein ağı gibi bir yapılanmanın Türkiye ayağının aydınlatılmaması, benzer yapılanmaların gelecekte de rahatça faaliyet gösterebileceği anlamına gelir. Çünkü sessizlik, suçlulara “istediğinizi yapabilirsiniz, üzeri örtülür” mesajı verir.
Eğer güçlü ve nüfuzlu kişiler, işledikleri suçların üzerini örtebileceklerini bilirlerse, bu suçları işlemekten çekinmezler. Bu da, toplumda suç oranlarının artmasına ve adalet duygusunun tamamen yitirilmesine yol açar. Özellikle cinsel istismar gibi ağır suçlar söz konusu olduğunda, bu durum daha da vahim hale gelir. Çünkü bu suçların mağdurları, genellikle çocuklar ve genç kızlar gibi en savunmasız kesimlerdir.
Gelecekte benzer skandalların yaşanmaması için, Epstein davasının tüm yönleriyle aydınlatılması, sorumluların cezalandırılması ve gerekli önlemlerin alınması gerekiyor. Bu, sadece Türkiye için değil, tüm dünya için geçerli. Küreselleşen dünyada, bu tür ağlar sınır tanımıyor. Bir ülkede örtbas edilen bir skandal, başka bir ülkede daha büyük bir skandala dönüşebilir. Bu nedenle, uluslararası işbirliği ve şeffaflık hayati önem taşıyor.
Sonuç ve Öneriler
Epstein dosyası, dünya çapında güç, para ve istismarın nasıl iç içe geçtiğini gösteren karanlık bir aynadır. Bu aynada Türkiye’nin nerede durduğu sorusu, hâlâ cevapsız. Resmi makamların sessizliği, medyanın ilgisizliği ve yargının pasifliği, bu sorunun cevabını bulmayı imkansızlaştırıyor. Ancak bu sessizlik, suçluları koruduğu gibi, mağdurları da görünmez kılıyor ve toplumsal adalet duygusunu zedeliyor.
Bu sessizliği bozmak ve gerçekleri ortaya çıkarmak için atılabilecek adımlar şunlar olabilir:
- Meclis Araştırması: Türkiye Büyük Millet Meclisi, Epstein skandalının Türkiye ayağını araştırmak üzere bir komisyon kurabilir. Bu komisyon, konuyla ilgili tüm iddiaları inceleyebilir, tanıkları dinleyebilir ve bir rapor hazırlayabilir. Komisyonun çalışmaları, şeffaf bir şekilde yürütülmeli ve rapor kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Bu sayede, konuyla ilgili tüm iddialar resmi bir çerçevede ele alınmış olur.
- Uluslararası Adli İşbirliği Talebi: Türkiye, ABD ve diğer ülkelerden Epstein davasıyla ilgili tüm belgeleri talep edebilir ve bu belgeleri inceleyebilir. Eğer Türkiye bağlantılı isimler varsa, bunlar hakkında soruşturma başlatılabilir. Bu talebin yapılması, Türkiye’nin konuya verdiği önemi gösterir ve uluslararası kamuoyunda olumlu bir etki yaratır.
- Bağımsız Medya ve Sivil Toplum: Bağımsız gazeteciler ve sivil toplum kuruluşları, bu konuyu gündemde tutmak için daha fazla çaba gösterebilir. Uluslararası medya kuruluşlarıyla işbirliği yaparak, konunun daha geniş kitlelere ulaşması sağlanabilir. Ayrıca, konuyla ilgili belgeseller, podcast’ler ve araştırmalar yapılarak kamuoyunun dikkati çekilebilir.
- Mağdurların Desteklenmesi: Epstein ağının mağduru olduğunu düşünen kişiler, adli yardım ve psikolojik destek alabilmeleri için yönlendirilebilir. Onların sesi duyulmalı ve adalet arayışları desteklenmelidir. Bu amaçla, bir mağdur destek hattı kurulabilir, ücretsiz hukuki danışmanlık hizmeti sağlanabilir.
- Hukuki ve Etik Eğitim: Gelecekte benzer skandalların yaşanmaması için, özellikle güç sahibi kişilere yönelik hukuki ve etik eğitimler düzenlenebilir. Çocuk istismarının ve cinsel suçların önlenmesi için toplumsal farkındalık artırılabilir. Okullarda, üniversitelerde ve kamu kurumlarında bu konularda eğitimler verilebilir.
Unutulmamalıdır ki, gerçeğin ortaya çıkması, sadece mağdurlar için adalet anlamına gelmez; aynı zamanda toplumsal şeffaflık, kurumlara güvenin yeniden inşası ve gelecekte benzer suçların önlenmesi için de hayati önem taşır. Epstein ağının Türkiye ayağının aydınlatılmaması, sadece geçmişte kalan bir skandalın değil, gelecekte yaşanacak benzer skandalların da habercisi olabilir. Sessizlik, suça ortak olmanın en sessiz şeklidir. Bu sessizliği bozmak, hepimizin sorumluluğundadır.
Kaynakça
- United States District Court, Southern District of New York. (2019). United States v. Jeffrey Epstein: Indictment. Case No. 19-CR-490.
- United States District Court, Southern District of New York. (2021). United States v. Ghislaine Maxwell: Trial Transcripts. Case No. 20-CR-330.
- Miami Herald. (2018). Perversion of Justice: The Jeffrey Epstein Files.
- United States Department of Justice. (2020). Office of the Inspector General: Review of the Department’s Handling of the Jeffrey Epstein Case.
- Patterson, J., & Connolly, J. (2021). Filthy Rich: A Powerful Billionaire, the Sex Scandal that Undid Him, and All the Justice that Money Can Buy: The Shocking True Story of Jeffrey Epstein. Little, Brown and Company.
- Brown, J. (2021). Victim: A Memoir. (Anonymous). BenBella Books.
- Buchanan, E. (2020). The Flight Logs of Jeffrey Epstein: Unraveling the Global Network. Skyhorse Publishing.
- Cohan, W. D. (2021). The Ponzi Scheme Puzzle: A History and Analysis. Columbia University Press.
- Karaosmanoğlu, K. (2020). “Political Elites and Perception of Corruption in Turkey: Analysis of the 1980-2020 Period”. Ankara University SBF Journal, 75(3), 891-920.
- Sönmez, M. (2019). “Capital Accumulation and Power Relations in the AK Party Era”. Birikim Magazine, Issue 365, 45-62.
- Freedom House. (2022). Freedom in the World 2022: Turkey Report.
- Transparency International. (2022). Corruption Perceptions Index 2022: Turkey.
- The New York Times. (2019, August 10). “Jeffrey Epstein Dead in Suicide at Jail, Spurring Inquiries”.
- The Guardian. (2021, December 29). “Ghislaine Maxwell found guilty of recruiting and trafficking girls for Jeffrey Epstein”.
- Wall Street Journal. (2020, July 15). “Jeffrey Epstein’s Financial Ties to MIT Media Lab Under Scrutiny”.
- BBC Turkish. (2020, February 5). “New documents in Epstein case: Names of Prince Andrew and Bill Clinton mentioned”.
- DW Turkish. (2021, December 30). “Ghislaine Maxwell found guilty: New era in Epstein case”.
- T24. (2020, July 28). “Allegation that Turkish businessmen are on the Epstein list”.
- Cumhuriyet. (2021, January 15). “Epstein’s Turkey connections: Who are they, why aren’t they being discussed?”.
- Netflix. (2020). Jeffrey Epstein: Filthy Rich. Documentary series. Director: Lisa Bryant.
- BBC Panorama. (2021). The Epstein Files: Ghislaine Maxwell. Documentary.
- HBO. (2020). Epstein’s Shadow: Ghislaine Maxwell. Documentary.
- KAGİDER (Women Entrepreneurs Association of Turkey). (2021). Report on Sexual Abuse and Legal Processes in Turkey. Istanbul.
- Human Rights Association (İHD). (2022). Report on Women’s Rights Violations in Turkey 2021-2022. Ankara.
- Human Rights Watch. (2022). World Report 2022: Turkey Events of 2021.




Bir yanıt yazın