“Türk’ü Yasaklayan İmparatorluk: Osmanlı Devlet Aklında Etnik Dışlayıcılığın Kurumsallaşması, Sultan Abdülhamid’in Ermeni Sırdaşı ve ‘Osmanlı Torunu’ Söyleminin Ontolojik Çelişkisi”

Okuma Süresi:

7–10 dakika
❤️

Sefa Yürükel

Bir İmparatorluğun Kimlik Şizofrenisi

Osmanlı İmparatorluğu, altı asrı aşan ömrü boyunca otuzdan fazla etnik ve dini grubu tek bir hanedan çatısı altında yönetme iddiasındaydı. Ancak bu kozmopolit görünümün ardında, modern ulus-devletler çağının etnik hassasiyetleriyle değerlendirildiğinde şaşırtıcı bir gerçek yatar: İmparatorluğun askeri, idari ve bürokratik elitini oluşturan devşirme sistemi, tam da imparatorluğa adını veren kurucu etnik unsur olan Türkleri, sistematik biçimde güç merkezinden dışlamıştır. Bu makale, Fatih Sultan Mehmed’in iktidar mühendisliğinden II. Abdülhamid’in Ermeni sırdaşı Agop Paşa’ya, Genç Osman’ın trajik katlinden günümüz “Osmanlı torunu” söyleminin ideolojik işlevine uzanan bir hatta, Osmanlı devlet aklındaki Türk karşıtlığının kurumsal ve düşünsel izlerini sürmektedir. Temel savımız, Osmanlı’nın bir “Türk İmparatorluğu” olmadığı, bilakis Türk etnisitesini bilinçli olarak pasifize eden ve ikincilleştiren bir hanedan oligarşisi olduğudur.

Fatih’in Darbesi: Çandarlı’nın İdamı ve Türk Aristokrasisinin Tasfiyesi

Osmanlı’da etnik Türk unsurunun devlet aygıtından dışlanmasının miladı, 1453’te İstanbul’un fethinden hemen sonra yaşanan kritik bir olaydır. Fatih Sultan Mehmed, fethin üzerinden henüz birkaç gün geçmişken, sadrazamlık makamında oturan Çandarlı Halil Paşa’yı idam ettirdi. Çandarlı ailesi, Osmanlı’nın kuruluşundan beri vezirlik ve sadrazamlık makamlarını elinde tutan, kökleri Anadolu Türkmen beyliklerine dayanan aristokrat bir aileydi. Halil Paşa’nın idamı, yalnızca bir devlet adamının cezalandırılması değil, Osmanlı yönetiminde Türk aristokrasisinin iktidarının sembolik olarak infazıydı (Babinger, 1978).

Fatih, Çandarlı’nın yerine devşirme kökenli Rum asıllı Mahmud Paşa’yı getirerek yeni bir devlet felsefesini ilan etti: Bundan sonra en üst makamlar, ailesi ve kökenleri olmayan, yalnızca hanedana mutlak sadakatle bağlı “kullar” tarafından doldurulacaktı. Bu radikal dönüşüm, İnalcık’ın (1973) vurguladığı gibi, “merkeziyetçi mutlakiyet” rejiminin kuruluşuydu. Padişah, devşirme kullar aracılığıyla Türk soylularının potansiyel muhalefetini bertaraf ediyor, böylece iktidarını mutlaklaştırıyordu. Bu hamle, Osmanlı siyasal kültüründe “Türk” kimliğinin devlet katında ikincilleştirilmesinin kurucu momentiydi (Kafadar, 1995).

Devşirme Sistemi: Kurucu Etnik Unsuru İmha Eden Paradoks

Devşirme sistemi, imparatorluğun insan kaynağını yönetme biçiminin en radikal ifadesiydi. Sistem, Hristiyan tebaanın çocuklarının toplanarak İslamlaştırılması ve Osmanlılaştırılması üzerine kuruluydu. Ancak burada kritik olan nokta, devşirme sisteminin yalnızca gayrimüslim tebaayı değil, aynı zamanda Müslüman Türk unsurunu da sistematik olarak devlet aygıtından dışlamasıydı. Osmanlı hukukunda Müslüman bir ailede doğan Türk çocuğu, Yeniçeri Ocağı’na alınamaz, Enderun’da eğitim göremezdi. Bu yasak, doğrudan ve açık bir etnik ayrımcılıktı.

Wittek (1938) ve daha sonra Kafadar (1995), bu politikayı “gaza ideolojisi” bağlamında açıklamaya çalışsa da, mesele salt dini değil, aynı zamanda siyasi ve etnikti. Türkler, imparatorluğun kurucu unsuru olmalarına rağmen, “göçebe”, “kaba Türk” (Etrak-ı bi-idrak) stereotipiyle aşağılanıyor, devlet yönetimi için yetersiz ve sadakatsiz görülüyorlardı. Devşirme sistemi, Türk unsurunu askeri ve bürokratik elitin dışında bırakarak, onları vergi veren ve tarımsal üretim yapan pasif bir kitle olarak konumlandırdı. Bu politika, imparatorluğun kurucu etnisitesine karşı işlenen tarihsel bir ihanet olarak okunabilir (Lewis, 1968).

Yavuz Sultan Selim ve Türkmen Kıyımı: Etnik Temizliğin Tarihsel Kökleri

Fatih’in başlattığı Türk dışlayıcılığı, torunu Yavuz Sultan Selim döneminde en kanlı biçimine ulaştı. Yavuz, Safevi Devleti’nin kurucusu Şah İsmail’in Anadolu’daki Türkmen-Alevi nüfuzunu kırmak amacıyla, 1514’te Çaldıran Seferi öncesinde ve sonrasında binlerce Alevi Türkmen’i kılıçtan geçirtti. Tarihsel kayıtlar, bu katliamın kırk bin kişiyi bulduğunu belirtmektedir (Uzunçarşılı, 1988). Yavuz’un hedefindeki kitle, etnik olarak Türk, dini olarak Alevi-Bektaşi, siyasi olarak ise Şah İsmail’in nüfuz alanındaydı.

Bu katliam, Osmanlı’nın Türk düşmanlığının yalnızca bürokratik dışlama değil, gerektiğinde fiziksel imha boyutuna da varabildiğinin kanıtıdır. Dikkat çekici olan, Yavuz’un bu politikasının devşirme sistemiyle paralel yürümesidir: Devlet aygıtı zaten devşirmelerin elindeydi; şimdi Anadolu’daki Türkmen nüfus da fiziksel olarak bastırılıyordu. Kütükoğlu (1991), bu dönemi incelerken Yavuz’un Kürt unsurları ve devşirme elitleri bilinçli olarak Türkmenlere karşı dengelediğini belirtir. Osmanlı devlet aklı, Türk unsurunu hem idari hem de askeri açıdan tehdit olarak görüyordu.

Genç Osman: Türk Rüyasının Kanlı Sonu

Osmanlı tarihinde Türk kimliğinin trajik sembolü haline gelen Sultan II. Osman (Genç Osman), bu sistematik dışlamanın en dramatik istisnası ve kurbanıdır. Annesi Mahfiruz Hatice Sultan’ın etnik kökeni tartışmalı olmakla birlikte, güçlü kanıtlar onun Karaçay-Malkar Türklerinden olduğunu göstermektedir (Alderson, 1956). Mahfiruz Sultan, oğlunu Türk geleneklerine göre yetiştirmiş, ona Anadolu Türklerine karşı bir yakınlık aşılamıştır. Genç Osman’ın tahta çıktıktan sonra giriştiği en radikal reform, Yeniçeri Ocağı’nı lağvedip yerine Anadolu Türklerinden, Suriye ve Mısır’daki Arap aşiretlerinden oluşan yeni bir ordu kurma planıydı (Tezcan, 2010).

Bu plan, devşirme sistemine ve onun yarattığı Kapıkulu sınıfına karşı doğrudan bir meydan okumaydı. Genç Osman, Hac bahanesiyle Anadolu’ya geçip yeni ordusunu toplamayı planlarken, Yeniçeriler planı haber aldı ve 1622’de ayaklanarak padişahı tahttan indirdi. Ardından yaşananlar, Osmanlı tarihinin en utanç verici sayfalarından biridir: Genç Osman, Yedikule Zindanları’nda aşağılanarak, işkenceyle öldürüldü. Kulağı ve burnu kesilerek öldürülen bir padişah, devşirme sisteminin kendisini tehdit eden Türk kimliğine tahammülsüzlüğünün kanlı nişanesidir. Üsküdar’daki atının türbesi ise, Tezcan’ın (2010) belirttiği gibi, onun halk nezdindeki sembolik “Türk padişahı” imajının sessiz bir anıtıdır.

Abdülhamid ve Agop Paşa: Hanedana Sadakatin Etnisiteyi İptal Eden Mantığı

İkinci bölümün başlığında vurgulanan paradoks, tam da bu noktada belirginleşir. Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı bürokrasisinde Ermenilere kritik görevler vermesiyle bilinir. Bunların en önemlisi, Mabeyn Başkatibi ve Hazine-i Hassa Nazırı olan Agop Kazazyan Paşa’dır. Agop Paşa, padişahın en mahrem sırlarına vakıf, mali reformların mimarı ve devletin borç yapılandırmasında kilit rol oynamış bir figürdü. Abdülhamid’in ona duyduğu güven, bir Ermeni’ye duyulan güvendi; ama bu güvenin zemini, devşirme sisteminin yüzyıllar önce kurduğu “hanedana mutlak sadakat” esasına dayanıyordu (Beydilli, 2007).

Agop Paşa’nın Emirgan’da kendisine tahsis edilen köşkün bahçesinde, Abdülhamid’in hediye ettiği beyaz attan düşerek ölmesi, bu ilişkinin dramatik son noktasıdır. Padişahın, paşanın annesine bizzat taziye ziyaretinde bulunması ve annenin “Sen de bizim oğlumuzsun” sözleri, Osmanlı sistemindeki paternalist bağın etnik kökeni tamamen aşan doğasını gösterir. Bu anekdot, Osmanlı’nın etnik olarak Türk düşmanı olduğu tezini karmaşıklaştırır: Devlet, Türkleri dışlarken Ermenileri, Rumları, Yahudileri içermiştir. Çünkü sistemin referans noktası etnisite değil, hanedana olan mesafe ve sadakatti. Türkler, hanedana potansiyel rakip olabilecek tarihsel derinliğe ve toplumsal tabana sahip tek gruptu; bu yüzden dışlandılar (Barkey, 2008).

Osmanlı Kozmopolitizmi Bir Türk Düşmanlığı Rejimi midir?

Bu başlık, meselenin özüne dair en temel soruyu sorar. Osmanlı İmparatorluğu, gerçekten de bir “Türk düşmanlığı rejimi” olarak tanımlanabilir mi? Bu soruya verilecek yanıt, bakış açısına göre değişir. Eğer Osmanlı’yı modern bir ulus-devlet olarak değerlendirirsek, evet; imparatorluk, kurucu etnik unsuru bilinçli olarak dışlamış, aşağılamış ve pasifize etmiştir. Osmanlı elitinin dilinde “Türk” kelimesinin “cahil köylü” anlamında kullanılması, divan edebiyatında “Etrak-ı bi-idrak” (idraksiz Türkler) ifadesinin yaygınlığı, bu aşağılamanın kültürel boyutunu gösterir (Lewis, 1968).

Ancak Osmanlı’yı bir pre-modern imparatorluk olarak, kendi tarihsel bağlamı içinde değerlendirirsek, mesele daha karmaşıktır. İmparatorluklar, doğaları gereği hanedan merkezli, çok etnisiteli yapılardır ve Osmanlı da bir Türk ulus-devleti değildi. Fatih’in, Yavuz’un veya Kanuni’nin derdi, bir Türk milleti yaratmak değil, hanedanın bekasını ve imparatorluğun gücünü tahkim etmekti. Bu perspektiften, Türkleri dışlamak, etnik bir nefretten ziyade siyasi bir stratejiydi. Ne var ki, bu strateji yüzyıllar boyunca sürdürüldüğünde, sonuçları itibariyle fiili bir Türk düşmanlığı rejimine dönüşmüştür. Osmanlı’nın çöküş döneminde, imparatorluğu kurtarmak için ortaya çıkan Jön Türkler ve İttihatçıların milliyetçi tepkisi, bu tarihsel dışlanmışlığın isyanı olarak okunabilir (Zürcher, 2004).

Sonuç: “Osmanlı Torunu” Söyleminin İdeolojik Şifresi

Günümüz Türkiye’sinde belirli çevrelerin özlemle andığı ve sahiplendiği “Osmanlı torunu” söylemi, titizlikle incelendiğinde rahatsız edici bir ideolojik kodlama içerir. Tarihsel olarak Osmanlı, etnik Türk’ün yönetimden dışlandığı, “kaba” ve “idare edilmesi gereken” olarak kodlandığı, devlet aygıtının devşirme elitler ve sonradan Müslümanlaştırılmış unsurlar tarafından yürütüldüğü bir yapıydı. Bu bağlamda “Osmanlı torunu” olmak, Türk kimliğini reddetmek veya ikincilleştirmek anlamına gelir. Bu söylemi bilinçli olarak kullananlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus-devlet projesine ve onun kurucu Türk kimliğine karşı alternatif bir tarihsel meşruiyet inşa etmektedirler.

Öte yandan, Agop Paşa’nın annesinin Abdülhamid’e söylediği “Sen de bizim oğlumuzsun” sözü, Osmanlı’nın etnik sınırları aşan bir sadakat ve aidiyet bağı kurabildiğini de gösterir. Ancak bu bağ, Türkleri değil, hanedana sadık olan “ötekileri” kucaklamıştır. Osmanlı mirasıyla yüzleşmek, bu çelişkiyi anlamaktan geçer: İmparatorluk, adını taşıdığı etnik unsuru yüceltmemiş, aksine bastırmıştır. Bugün “Osmanlı torunu” olduğunu iddia edenlerin, tam da bu bastırılmış Türk kimliğinin üzerine inşa edilmiş bir Cumhuriyet’te yaşadıklarını unutmamaları gerekir. Tarih, nefesini ensemizde hissettiren bir hayalettir; onunla yüzleşmeyen, onun tarafından ele geçirilir.

Kaynakça

  1. Alderson, A. D. (1956). The Structure of the Ottoman Dynasty. Oxford: Clarendon Press.
  2. Babinger, F. (1978). Mehmed the Conqueror and His Time. (Çev. R. Manheim). Princeton: Princeton University Press.
  3. Barkey, K. (2008). Empire of Difference: The Ottomans in Comparative Perspective. Cambridge: Cambridge University Press.
  4. Beydilli, K. (2007). “II. Abdülhamid Döneminde Mabeyn-i Hümayun ve Agop Kazazyan Paşa.” Osmanlı Araştırmaları, 30, 59-95.
  5. Deringil, S. (1998). The Well-Protected Domains: Ideology and the Legitimation of Power in the Ottoman Empire, 1876-1909. London: I.B. Tauris.
  6. Fleischer, C. H. (1986). Bureaucrat and Intellectual in the Ottoman Empire: The Historian Mustafa Âli (1541-1600). Princeton: Princeton University Press. (Osmanlı elitinin “Türk” algısına dair önemli bulgular.)
  7. Gibbons, H. A. (1916). The Foundation of the Ottoman Empire. Oxford: Clarendon Press. (Erken dönem Osmanlı’da etnik yapı tartışmaları.)
  8. İnalcık, H. (1973). The Ottoman Empire: The Classical Age, 1300-1600. London: Weidenfeld & Nicolson.
  9. Kafadar, C. (1995). Between Two Worlds: The Construction of the Ottoman State. Berkeley: University of California Press.
  10. Kunt, İ. M. (1983). The Sultan’s Servants: The Transformation of Ottoman Provincial Government, 1550-1650. New York: Columbia University Press.
  11. Kütükoğlu, B. (1991). “Yavuz Sultan Selim Döneminde Osmanlı-Safevi Münasebetleri.” Belleten, 55(213), 439-474.
  12. Lewis, B. (1968). The Emergence of Modern Turkey. Oxford: Oxford University Press.
  13. Necipoğlu, G. (1991). Architecture, Ceremonial, and Power: The Topkapi Palace in the Fifteenth and Sixteenth Centuries. Cambridge: MIT Press.
  14. Peirce, L. P. (1993). The Imperial Harem: Women and Sovereignty in the Ottoman Empire. Oxford: Oxford University Press.
  15. Shaw, S. J. (1976). History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, Vol. 1: Empire of the Gazis. Cambridge: Cambridge University Press.
  16. Tezcan, B. (2010). The Second Ottoman Empire: Political and Social Transformation in the Early Modern World. Cambridge: Cambridge University Press.
  17. Uzunçarşılı, İ. H. (1988). Osmanlı Tarihi, Cilt II: İstanbul’un Fethinden Kanuni Sultan Süleyman’ın Ölümüne Kadar. Ankara: Türk Tarih Kurumu.
  18. Wittek, P. (1938). The Rise of the Ottoman Empire. London: Royal Asiatic Society.
  19. Yılmaz, H. (2018). Caliphate Redefined: The Mystical Turn in Ottoman Political Thought. Princeton: Princeton University Press.
  20. Zürcher, E. J. (2004). Turkey: A Modern History. London: I.B. Tauris.


Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar