Modern devlet kuramı, devletin meşruiyetini güvenlik sağlama kapasitesi, şiddet tekeli ve ulusal bütünlüğü sürdürme gücü üzerinden tanımlar. Siyasal yapıların, özellikle de uzun süreli iç güvenlik sorunlarıyla karşılaşan devletlerin, terör örgütleriyle ilişkisine yönelik kamuoyu yorumları çoğu zaman akademik bilgiyle değil, kolektif algılar, travmalar ve politik kutuplaşmalarla şekillenir. Türkiye bağlamında PKK meselesi, bu açıdan, devlet-toplum ilişkilerini, iktidar pratiklerini ve milliyetçi söylemin konumunu anlamak için önemli bir örnek alan oluşturur.
Terör Örgütleri, Dış Destek Söylemi ve Politik Anlatılar
Türkiye’de PKK’nin dış destekli bir terör örgütü olduğuna yönelik inanç yaygın ve süreklidir. Bu inancın oluşumu sadece güvenlik raporlarına ya da diplomatik belgelere değil, aynı zamanda kolektif hafızaya, toplumsal anlatılara ve medya söylemine dayanır. Terör örgütlerinin dış destek aldığı yönündeki söylemler, uluslararası ilişkiler literatüründe sık rastlanan bir olgudur; devletlerin kendi iç çatışmalarında dış aktörlerin rolüne dair “şüphe ve varsayımlar”, çatışmanın sürekliliği ve taraflar arasındaki güvensizlik nedeniyle güçlenir.
Bu bağlamda, örgüt lideri Abdullah Öcalan’ın hapishaneden örgütü yönettiği “iddiaları”, toplumsal söylemin önemli bir parçasıdır. Bu tür iddialar, bilimsel araştırmalarda “devletin görünmeyen onayı” ya da “örtülü stratejiler” yorumlarıyla ilişkilendirilen politik anlatılara örnek teşkil eder. Ancak burada önemli olan, bu “iddiaların” doğruluğundan ziyade kamuoyunda nasıl dolaşıma sokulduğu ve sosyal gerçeklik olarak nasıl benimsendiğidir. Bu doğrultuda bu makale, bu “söylemleri” kurucu veri olarak değil, araştırma nesnesi olarak değerlendirmektedir.
İktidar, Terör ve Meşruiyet: Siyasal Performansın İnşası
Siyasal iktidarların terörle mücadele politikaları çoğu zaman hem iç hem dış kamuoyunda meşruiyet tartışmalarının merkezindedir. Türkiye’de özellikle “çözüm süreci” deneyimi, sonrasında çatışmaların yeniden başlaması, devlet kurumları içindeki güç mücadeleleri ve demokrasi-güvenlik ikilemleri, iktidarın politik araçsallaştırma pratikleri ve terörün iç siyasetteki etkisi üzerine yoğun tartışmalar doğurmuştur.
Bu çalışma, ortaya atılan “iktidar PKK’nin faaliyetlerini bilerek kolaylaştırdı” türündeki “söylemi bir politik iddia” olarak sınıflandırmakta ve bunu siyasal iletişim literatürü açısından yorumlamaktadır. Siyasal aktörlerin terör olgusunu, iktidarlarını meşrulaştırmak veya muhaliflerini delegitimize etmek için kullanmaları, dünyada birçok ülkede gözlenen bir durumdur. Ancak “iddianın” kendisinden ziyade, böylesi bir “iddianın” neden geniş bir toplumsal yankı bulduğu daha önemlidir. Bu yankı, devlet-toplum ilişkilerinde kökleşmiş güvensizlik ve hesap verebilirlik eksikliğinin göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Pasif İzleyicilik, Toplumsal Sorumluluk ve Siyasal Katılım
Türkiye’de öne çıkan bir diğer önemli tartışma, toplumun bir bölümünün siyasal süreçlerde pasif kaldığı, sorunlara tepki vermediği ve dolayısıyla terörle mücadele veya devlet politikalarına ilişkin eleştirel bir pozisyon alamadığı yönündeki eleştiridir. Sosyolojik literatürde bu durum “siyasal ilgisizlik”, “demokratik pasiflik”, “yetkilendirilmiş otoriteye bağımlılık” ve “kolektif sorumluluk dağılması” kavramlarıyla açıklanır.
Türkiye’de uzun yıllardır süren güvenlik sorunları, siyasal kutuplaşma, medyanın dönüşümü ve siyasal iletişim stratejilerinin toplumu kutuplaştırıcı yapısı, bireylerin aktif katılımını zayıflatan unsurlar olarak görülebilir. Aynı zamanda, toplumsal travmaların normalleşmesi, şiddetin gündelik yaşamda sıradanlaşması ve ekonomik kaygıların siyasal farkındalığın önüne geçmesi, pasif izleyiciliği besleyen önemli değişkenlerdir.
Bu bağlamda, “sorun örgütte değil bunu normalleştirenlerde” söylemi, siyasal bilinç ve sorumluluk teorileriyle ilişkilendirilebilir. Burada savunulan temel fikir, terörle mücadelede sadece devlet aygıtının değil, toplumun da aktif rol oynadığıdır. Bu, özellikle milliyetçi hareketler ve ulusal kimlik tartışmaları için karakteristik bir yaklaşımdır.
Milliyetçilik Söylemi, Atatürk Referansları ve Politik Performans
Türkiye’de , Atatürk ve milliyetçilik söylemlerinin gündelik yaşamda sıkça dile getirilmesine rağmen, bu söylemin siyasal duruş veya toplumsal sorumluluk açısından yeterince işlevsel olmadığı ortadadır. Bu durumun analizi ve eleştirisi ise, milliyetçi sembollerin politik performansa dönüşmesi ve sembolik milliyetçilik ile pratik milliyetçilik arasındaki fark üzerinden incelenebilir.
Sembolik milliyetçilik, ulusal sembollerin, figürlerin ve söylemlerin sıkça kullanıldığı ancak bu kullanımın siyasal eyleme dönüşmediği durumu ifade eder. Sosyoloji literatüründe buna “sembolik eylemcilik” veya “ritüelleşmiş milliyetçilik” denir. Bu tür milliyetçilik, toplumsal medyada sıkça görülen Atatürk paylaşımları, ulusal marş videoları veya slogan düzeyinde kalan politik ifadelerle kendini gösterir.
Pratik milliyetçilik ise ulusal çıkarların korunmasına yönelik siyasal katılım, eleştirel bilinç, yurttaşlık bilinci ve kurumsal talepkâr tutumlarla ilişkilidir. Metindeki eleştirinin odağı, milliyetçilik söyleminin bu ikinci boyutu üretmediği; dolayısıyla siyasal bilinç ve sorumluluk açısından yüzeysel kaldığıdır.
Devlet-Millet Bilinci ve Siyasal Toplumsallaşmanın Sorunları
Devlet ve millet bilinci, ulusal kimlik inşasının temel unsurlarıdır. Bu bilincin yeterince gelişmemiş olduğu iddiası, toplumsal siyaset çalışmalarında sıkça rastlanan bir temadır. Bu çalışmada sözü edilen yaklaşım, devlet-millet bilincinin zayıflığının ülkenin geleceği açısından risk oluşturduğu, toplumsal sorumluluk ve siyasal katılımın eksik kalmasına yol açtığı vurgulanmaktadır. Toplumun devlet ve millet bilincinden yoksun olması, vatandaşların devlete olan aidiyet duygusunun zayıf olmasına ve siyasal süreçlerde aktif rol almamasına neden olur. Bu durum, özellikle terörle mücadele gibi kritik konularda devlet politikalarının toplumsal meşruiyet kazanmasını engeller ve kamuoyunda güvensizlik yaratır.
Siyasal toplumsallaşma süreçleri, bireylerin devletin karar alma mekanizmalarını anlaması, eleştirel değerlendirme yapması ve toplumsal sorumluluk üstlenmesini sağlar. Ancak Türkiye bağlamında uzun süredir süregelen güvenlik sorunları, siyasi kutuplaşma, medya manipülasyonları ve sembolik milliyetçilik, bu toplumsallaşmayı aksatan başlıca faktörlerdir. Bu nedenle, vatandaşlar hem bilgi eksikliği hem de duygusal manipülasyon nedeniyle aktif ve bilinçli bir siyasal özne olarak hareket etmekte zorlanmaktadır.
Toplumsal bilinç ve siyasal sorumluluk eksikliği, milliyetçilik ve ulusal kimlik söylemlerinin yüzeyselliğini de pekiştirir. İnsanlar, sadece sembolik milliyetçilikle yetinir; ulusal çıkarları koruma ve demokratik denetim mekanizmalarına katılma gibi pratik sorumluluklar yerine sembolik eylemlerle yetinirler. Bu durum, siyasal toplumsallaşma sürecini tamamlamayan nesillerin oluşmasına yol açar ve devletin toplum nezdindeki meşruiyetini zayıflatır.
Öte yandan, devletin kendi politikaları ve söylemleri de bu bilincin oluşumunu zorlaştırır. Devletin şeffaf olmayan karar alma süreçleri, bürokratik elitlerin kapalı yapısı ve medyanın manipülatif kullanımı, vatandaşların bilgiye ulaşmasını ve sorumluluk bilincini geliştirmesini engeller. Dolayısıyla hem toplumsal hem de kurumsal etkenler bir araya gelerek, devlet-millet bilincinin zayıf kalmasına neden olur.
Özetle, devlet-millet bilincinin eksikliği ve siyasal toplumsallaşmanın tamamlanmamış olması, Türkiye’de vatandaşların terörle mücadele, milliyetçilik ve ulusal kimlik gibi kritik konularda pasif izleyiciliğe yönelmesine yol açmaktadır. Bu durum, devletin meşruiyetini zayıflatmakta ve siyasal süreçlerin toplumsal katılım eksikliğiyle sürdürülmesine sebep olmaktadır. Dolayısıyla, milliyetçilik ve devlet-toplum ilişkilerini tartışırken, toplumsal bilincin güçlendirilmesi temel bir ön koşul olarak görülmelidir.
Devlet Söylemi ve Terörle Mücadelede Stratejik İletişim
Türkiye’de devletin terörle mücadele sürecinde yürüttüğü stratejik iletişim, toplumsal algıları şekillendirme ve kamuoyu desteği sağlama amacı taşımaktadır. Devlet söylemi, güvenlik politikalarını meşrulaştırmak, terörle mücadeleyi demokratik bir sorumluluk olarak topluma sunmak ve muhalif söylemleri sınırlamak için aktif olarak kullanılmaktadır. Bu söylemler, aynı zamanda toplumun korku ve tehdit algısını artırarak, pasif izleyiciliği derinleştiren bir mekanizma olarak işlev görmektedir.
Stratejik iletişim kapsamında devlet, terör örgütlerinin faaliyetlerini, çözüm süreçlerini ve ulusal güvenlik politikalarını hem medya aracılığıyla hem de resmi açıklamalar yoluyla toplumun gündemine taşır. Ancak bu iletişim çoğu zaman tutarsız ve çelişkili mesajlar içerir; bir yandan sert güvenlik politikaları vurgulanırken, diğer yandan müzakere ve çözüm süreçleri gündeme gelmektedir. Bu durum, toplumun devletin niyetini doğru değerlendirmesini zorlaştırır ve güvensizlik algısını pekiştirir.
Toplumsal algı, devletin iletişim stratejisiyle şekillendirildiği kadar, medyanın bu mesajları iletme biçimiyle de yakından ilişkilidir. Türkiye’de medyanın büyük kısmı iktidar odaklı bir yayın çizgisi benimsediği için, terörle mücadele söylemi çoğunlukla tek taraflı ve ideolojik bir çerçevede sunulmaktadır. Bu, halkın farklı bakış açılarını görmesini engeller ve güvenlik politikalarının eleştirel değerlendirilmesini sınırlar.
Stratejik iletişim aynı zamanda milliyetçilik söylemiyle iç içe geçmektedir. Devlet, terörle mücadeleyi ulusal kimlik ve milli değerlerle ilişkilendirerek, toplumsal destek yaratmayı hedefler. Ancak milliyetçilik söyleminin yalnızca sembolik düzeyde kalması, bu stratejinin sınırlı etkinlik göstermesine neden olur. Toplum, milliyetçi söylemi görsel ve ritüel boyutlarda deneyimlese de, siyasal katılım ve sorumluluk açısından aynı düzeyi üretememektedir.
Bu bağlamda, devletin terörle mücadelede kullandığı stratejik iletişim, toplumsal algıları şekillendirmede önemli bir araçtır. Ancak bu iletişimin tutarsız, ideolojik ve sembolik milliyetçilikle iç içe geçmiş biçimi, hem devletin meşruiyetini sınırlandırmakta hem de toplumun aktif siyasal katılımını engellemektedir. Etkin ve güvenli bir iletişim stratejisi, şeffaflık ve katılımcılıkla desteklenmediği sürece, terörle mücadelede toplumsal destek sürdürülebilir olmayacaktır.
Milliyetçilik Söylemi ve Sembolik Politikalar
Türkiye’de milliyetçilik söylemi, tarihsel olarak ulusal birleştirici bir işlev üstlenmiş olsa da günümüzde çoğu zaman sembolik düzeyde kalmaktadır. Atatürk referansları, ulusal marşlar ve milliyetçi sloganlar, toplumsal birlik ve aidiyet yaratmayı amaçlayan ritüeller hâline gelmiştir. Ancak bu sembolik milliyetçilik, pratikte siyasal katılım ve toplumsal sorumluluk üretmemektedir. Toplum, milliyetçi söylemleri medyada ve sosyal paylaşım platformlarında tüketirken, aktif eyleme geçme ihtiyacı hissetmemektedir.
Sembolik milliyetçilik, siyasal iktidarların kontrolü ve manipülasyonu için de elverişli bir araçtır. Devlet ve hükümet yetkilileri, milliyetçi duyguları kullanarak toplumsal birliği simüle eder ve eleştiriyi sınırlayabilir. Bu durum, özellikle terörle mücadele süreçlerinde, vatandaşların duygusal olarak mobilize edilmesini sağlar; ancak gerçek anlamda siyasi farkındalık ve sorumluluk üretmez. Sonuç olarak, milliyetçilik söylemi bir simgesel performans alanına dönüşür.
Toplumsal algı açısından bu durum, milliyetçiliğin “ritüelleşmiş milliyetçilik” biçiminde deneyimlenmesine yol açar. İnsanlar milliyetçi değerleri sözlü veya görsel düzeyde tüketir; ancak kamu politikalarına, devlet hesap verebilirliğine veya demokratik mekanizmalara aktif katılım göstermeleri beklenmez. Bu boşluk, siyasal pasifliği pekiştirir ve devletin meşruiyet inşasını sınırlar.
Pratik milliyetçilik ise ulusal çıkarların korunması, toplumsal sorumluluk ve demokratik denetim yoluyla gerçekleşir. Türkiye’de sembolik milliyetçilik ile pratik milliyetçilik arasındaki fark, toplumsal katılım eksikliğini ve siyasal pasifliği görünür kılar. Bu durum, devletin güvenlik politikalarının halk nezdinde sorgulanmasını engellerken, aynı zamanda toplumsal eleştirinin ve demokratik reflekslerin gelişmesini de sınırlar.
Böylelikle, Türkiye’de milliyetçilik söyleminin sembolik düzeyde kalması, toplumsal bilinç ve siyasal sorumluluk açısından ciddi bir eksiklik üretmektedir. Milliyetçilik, sadece sembol ve ritüel olarak varlığını sürdürmek yerine, toplumsal katılımı ve devletle hesaplaşmayı destekleyen bir araç hâline gelmelidir. Aksi hâlde, siyasal süreçlerde pasif izleyicilik ve devlet-toplum güven krizleri devam edecektir.
Toplumsal Pasiflik ve Siyasal Katılım Eksikliği
Toplumun büyük bir kesiminin siyasal süreçlerde pasif kalması, Türkiye’de demokratik katılımı ve devletin meşruiyetini doğrudan etkileyen önemli bir sorundur. Pasif izleyicilik, yalnızca bireysel ilgisizlikten kaynaklanmaz; aynı zamanda uzun süreli güvenlik sorunları, medya manipülasyonu ve siyasal kutuplaşma gibi toplumsal etkenlerle beslenir. Bu pasiflik, devletin terörle mücadele politikalarını ve güvenlik stratejilerini eleştiren toplumsal denetimi sınırlamakta ve siyasal iktidarın söylem gücünü artırmaktadır.
Sosyolojik literatürde siyasal ilgisizlik ve demokratik pasiflik, bireylerin kolektif sorumluluk üstlenememesiyle açıklanır. Türkiye’de toplumsal travmaların normalleşmesi, şiddetin gündelik hayatın parçası hâline gelmesi ve ekonomik kaygılar, bireyleri aktif katılımdan uzaklaştırır. İnsanlar, devletin güvenlik politikalarını sorgulamak yerine, bu süreçleri doğal veya kaçınılmaz olarak kabul ederler.
Pasif izleyiciliğin bir sonucu olarak, devletin politik söylemleri eleştirel bir denetime tabi tutulamaz. Terörle mücadele ve güvenlik politikaları, toplumun büyük bir kısmı tarafından sorgulanmadan kabul edilir. Bu durum, siyasal iktidarın meşruiyet üretme kapasitesini güçlendirirken, demokratik denetimin işlevselliğini sınırlar. Dolayısıyla siyasal pasiflik, devletin toplumsal kontrolünü pekiştiren bir mekanizma hâline gelir.
Toplumsal pasiflik, aynı zamanda milliyetçilik ve ulusal kimlik söylemleri ile de ilişkilidir. Bireyler, milliyetçi semboller üzerinden aidiyet duygusu yaşarken, pratik sorumluluk ve siyasal katılım yerine sembolik eylemlerle yetinirler. Bu durum, toplumsal bilinç ve devlet-millet ilişkisini zayıflatır; aktif katılım eksikliği derinleşir.
Dolayısıyla, toplumsal pasiflik Türkiye’de siyasal kültürü zayıflatan, demokratik mekanizmaları köreltici ve devletin meşruiyetini yüzeysel destekle sınırlayan bir olgudur. Bu durumu aşmak için toplumsal bilinç ve siyasal katılımı güçlendirecek reform ve eğitim stratejilerine ihtiyaç vardır.
Yapısal Reform ve Demokratikleşme Gerekliliği
Türkiye’nin terörle mücadelede ve devlet-toplum ilişkilerinde yaşadığı sorunların çözümü, yalnızca güvenlik önlemleriyle sağlanamaz; yapısal reform ve demokratikleşme zorunludur. Devletin şeffaflığı, hesap verebilirliği ve toplumsal katılımı artıracak mekanizmaların oluşturulması, güvenlik politikalarının etkinliğini doğrudan etkiler. Kapalı elit ağlarının dağıtılması, karar alma süreçlerinin topluma açılması ve medya bağımsızlığının sağlanması, temel reform alanlarını oluşturur.
Demokratikleşme, terörle mücadele sürecinde toplumsal meşruiyeti güçlendiren en etkili yöntemdir. Toplumun karar alma süreçlerine dahil edilmesi, eleştirel düşüncenin desteklenmesi ve demokratik denetim mekanizmalarının işler hâle gelmesi, güvenlik politikalarının şeffaf ve sürdürülebilir olmasını sağlar. Türkiye’de demokratik alan daraldıkça, toplumsal güvenlik ve siyasal meşruiyet krizleri derinleşmektedir.
Toplumsal bilinç ve eğitim de reform sürecinin önemli bir bileşenidir. Vatandaşların siyasal farkındalığı, devletin hesap verebilirliğini güçlendirecek ve pasif izleyiciliği azaltacaktır. Eğitim politikalarının eleştirel düşünceyi teşvik etmesi ve siyasal sorumluluk bilincini geliştirmesi, uzun vadeli demokratik istikrar için zorunludur.
Terör örgütlerinin toplumsal destek kaynaklarının azaltılması da yapısal reformla mümkündür. Bu, yalnızca güvenlik operasyonlarıyla değil, aynı zamanda ekonomik adalet, eşitlik ve sosyal politikalarla sağlanabilir. Toplum kendini devletin bir parçası olarak hissetmediği sürece, güvenlik politikaları kalıcı başarı sağlayamaz.
Bu nedenlerle, Türkiye’nin uzun vadeli güvenliği ve demokratik istikrarı için kapsamlı yapısal reformlar şarttır. Devletin şeffaflaşması, medya özgürlüğünün sağlanması, siyasal katılımın güçlendirilmesi ve demokratik denetim mekanizmalarının kurulması, terörle mücadelede etkinliği artıracak ve toplumsal güveni yeniden tesis edecektir.
Sonuç
Türkiye’de devlet, terör, siyasal söylem ve toplumsal algı arasındaki ilişkiler, derin bir güven krizinin ve meşruiyet sorunlarının varlığını göstermektedir. Devletin kapalı yapısı, elitist karar alma süreçleri, medyanın manipülatif kullanımı ve milliyetçilik söyleminin sembolik düzeyde kalması, toplumsal bilinç ve aktif siyasal katılımı zayıflatmaktadır. Toplum, pasif izleyiciliğe itildiğinde, terörle mücadele ve güvenlik politikaları yalnızca sembolik meşruiyet kazanmakta, gerçek demokratik denetim sağlanamamaktadır.
Bu makale, Türkiye’de terörle mücadele ve devlet-toplum ilişkilerini anlamak için siyasal söylemin, milliyetçilik pratiğinin ve toplumsal pasifliğin kritik olduğunu göstermiştir. Toplumun bilinçlenmesi ve aktif katılımı olmadan devletin meşruiyet üretmesi mümkün değildir. Milliyetçilik ve ulusal kimlik, yalnızca sembolik değil, pratik bir sorumluluk ve katılım çerçevesinde yeniden ele alınmalıdır.
Türkiye’nin geleceği açısından temel öneri, yapısal reformlar ve demokratikleşme süreçlerinin hızla uygulanmasıdır. Devletin şeffaflaşması, medya özgürlüğünün sağlanması, eğitimle bilinç ve sorumluluk bilincinin artırılması ve demokratik denetim mekanizmalarının işler hâle gelmesi, hem terörle mücadelede etkinlik sağlayacak hem de toplumsal güveni yeniden inşa edecektir. Aksi hâlde, mevcut pasiflik ve güvensizlik döngüsü sürecek ve Türkiye kronik bir siyasal kriz içinde varlığını sürdürecektir.
Kaynakça
Aydınlı, E. (2012). Türkiye’de güvenlik sektörünün demokratikleşmesi. Ankara: TESEV Yayınları.
Barkey, H. J., & Fuller, G. E. (1998). Turkey’s Kurdish question. Lanham: Rowman & Littlefield.
Bauman, Z. (2006). Liquid fear. Cambridge: Polity Press.
Bora, T. (2018). Cereyanlar: Türkiye’de siyasal ideolojiler. İstanbul: İletişim Yayınları.
Bourdieu, P. (1998). On television. New York: The New Press.
Çayır, K. (2014). Türkiye’de hegemonya, milliyetçilik ve eğitim. Ankara: Eğitim Reformu Girişimi.
Erdoğan, M. (2019). Devlet-toplum ilişkileri ve Türkiye’de siyasal kültür. İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Foucault, M. (1995). Discipline and punish: The birth of the prison. New York: Vintage Books.
Gellner, E. (1983). Nations and nationalism. Ithaca: Cornell University Press.
Giddens, A. (1991). Modernity and self-identity. Stanford: Stanford University Press.
Günay, C. (2011). Devlet, iktidar ve şiddet: Türkiye’nin güvenlik politikalarının dönüşümü. İstanbul: Metis.
Hobsbawm, E. (1992). Nations and nationalism since 1780. Cambridge: Cambridge University Press.
Kalaycıoğlu, E. (2005). Turkish dynamics: Bridge across troubled lands. New York: Palgrave Macmillan.
Kirişci, K., & Winrow, G. M. (1997). The Kurdish question and Turkey: An example of a trans-state ethnic conflict. London: Frank Cass.
Mann, M. (2005). The dark side of democracy: Explaining ethnic cleansing. Cambridge: Cambridge University Press.
Mombois, Y. (2020). Türkiye’de medya, siyaset ve manipülasyon. Journal of Media Critiques, 6(12), 45–62.
Özbudun, E. (2014). Demokrasiye geçişte Türkiye: Kurumsal yapılar ve siyasal aktörler. İstanbul: Doğan Kitap.
Schmitt, C. (2007). The concept of the political. Chicago: University of Chicago Press.
Somersan, S. (2010). Türkiye’de milliyetçilik: Modernleşme, kimlik ve siyaset. İstanbul: Siyasal Kitabevi.
Tilly, C. (2003). The politics of collective violence. Cambridge: Cambridge University Press.
Tuncel, G. (2017). Güvenlik söylemi ve Türkiye’de medya. İletişim ve Toplum Araştırmaları, 9(3), 112–134.
Wæver, O. (1995). Securitization and desecuritization. In R. Lipschutz (Ed.), On security (pp. 46–87). New York: Columbia University Press.
Yıldız, A., & Uzun, A. (2015). Türkiye’de çözüm süreci, devlet ve siyaset. Ankara: Siyasal Kitabevi.




Bir yanıt yazın