İRAN TÜRKLERİ – 79

Okuma Süresi:

3–4 dakika
❤️

2.2.1.3. İran Türkleri Âşıklık Geleneği

Türkler, kadim devirlerde, türkülerini, şiirlerini kopuz eşliğinde okuyan halk şairlerini ozan diye adlandırmışlardır. Turanî bir kavim olan Eşkanîler ise ozanlarına gusan demişlerdir. Âşıklık geleneğini Türklerden öğrenen Ermeniler de Türkçe okuyup söyleyen âşıklarına Eşkanîler gibi gusan demişlerdir. 15. asırdan sonra
Kafkasya, İran ve Anadolu sahalarında ozan unvanı yerine âşık, Horasan, Türkmensahra ve Hazar ötesi Türkmenlerinde ise ‘bahşi’ unvanı kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönemde Ermeniler de âşıklarını ‘âşu€/âşuğ’ diye adlandırmışlardır
(Kafkasyalı 2007x: I/85 vd.).

Âşık edebiyatı, manzum ve mensur eserleriyle ve bu eserlerin hem özgün yapısı bakımından, hem Türk dilinin kullanımı bakımından hem de bediî, estetik kuruluşu bakımından Türk edebiyatının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır.

Eski çağlarda ilk şiir koşanlar, âşıklar olmuştur. O zaman âşığa ‘ozan’ ve şiirine ise ‘koşma’ ve ‘soy’ demişlerdir. ‘Dede Korkut’ kitabında şiir sözü yerine ‘soy’ kullanılmıştır. Bunlar koştuğu şiirleri saz çalarak okumuşlardır. Halk âşıkları aynı zamanda din temsilcileri oldukları için şiirlerini merasimde sazla ve raksla birlikte okumuş ve dinî vazifelerini yerine getirmişler. Eskiden muhtelif Türk kabilelerinde âşıklara, ozan, aksakal, yanşak, varsak, baksi ve dede adları da verilmiştir (Heyet 1990: 97).

Türk âşıklık geleneği, mensup olduğu toplumun sosyal, siyasî ve ekonomik durumu ile doğrudan ilişkilidir. Halkı refah ve mutluluk içinde yaşayan âşıklar, o halkın aşkını, arzusunu, mutluluğunu, sevgisini terennüm etmiş, saz, söz ve tasnif ettikleri hikâyeleri bu konulara hasretmişlerdir. Kerem ile Aslı, Abbas ile Gülgez,
Tahir ile Zöhre, Garip ile Şahsanem huzurlu yılların eserleridir. Kerem, Garip, Tahir, Karacaoğlan, Tilimhan muhabbetin, âşkın, mutluluğun âşıklarıdır. Mücadele, savaş, işgal, istilâ veya yokluk yoksulluk dönemlerinde ise kahramanlık, yiğitlik, mücadele konuları sazın sözün ve hikâyelerin mihveri olmuştur. Köroğlu, Kaçak Nebi, Settar Han hikâyeleri, isyanların, savaşların âşıkları, aynı zamanda kahramanlarıdır. Bu sebepledir ki halk hikâyelerinde iki konu büyük yer tutmaktadır. Aşk ve kahramanlık.

Varlığı Türk varlığı ile yaşıt olan Türk âşıklık geleneği, Türklerin, başından beri kesintisiz olarak kültürel coğrafyasına dâhil ettiği, yüzyıllar boyunca da siyasî sınırları içine alıp vatan yaptığı İran coğrafyasında çok canlı olarak yaşamaktadır.

İran Türk muhitlerinde meydana gelen Türk âşıklık geleneği bir yandan Türk âşıklık geleneğinin özünü muhafaza ederken, diğer yandan da kendine has bir gelişim çizgisi dâhilinde ortaya koyduğu özgün ürünlerle her iki alanı, yani Anadolu ile Türkistan’ı çeşitli vesilelerle beslediği görülmektedir.

İran coğrafyası, günümüzde hem üstat âşıkların çokluğu, hem âşık edebiyatı ürünlerinin bolluğu, hem çalgı aletlerinin çeşitliliği, hem de âşıklık geleneğinin bütün özellikleriyle varlığını devam ettirmesi bakımından Türk dünyasında, âşıklık geleneğinin en canlı olarak yaşadığı ve yorumlandığı yerlerden biridir. Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan ve diğer Türk Devlet ve topluluklarındaki âşıklar
karşılaştırıldığında İran Türk âşıklarının Türk âşıklık geleneği içinde ilk sırayı aldığı açıkça görülmektedir.

İran’daki âşık edebiyatı ürünlerinin de günümüzde Türk âşıklık geleneğinin zirvesinde yer alabilecek bir nitelikte olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bunun da sebebi, âşıklık geleneğinin İran’da Türk varlığının devamını sağlayacak önemli bir araç olarak idrak edilmesidir. Yani, İran Türkleri dil, edebiyat, musiki, örf, anane vb. değerlerinin bekasını büyük ölçüde Türk âşıklık geleneğini yaşatmaya bağlamaktadır. Onun için bu ülkede yalnız okur yazar olmayan halk değil, okumuş, gün görmüş, aydın kitle de âşıklık geleneğinin içinde ve bizzat âşıkların yanında yer almaktadır.

Fuad Köprülü (2004: 24), Osmanlı memleketlerindeki âşıklık geleneğini yorumlarken, geleneğin durumu ve geleceği hakkında hayli karamsar bir tablo çizmiştir. Osmanlı cemiyetinde 19. asrın sonlarından başlamak üzere Batı emperyalizminin siyasî ve iktisadî tazyiki ile maddî ve manevî müesseselerin bozulmaya başladığını, kadim ananeleri saklayan âşıklar zümresinin artık yavaş yavaş ortadan kalktığını, henüz Orta Çağ hayat şartlarını saklayan küçük
merkezlerde, ölmüş bir mazinin kalıntıları hâlinde yaşadığını ifade etmiştir. Aynı yazının ilerleyen sayfalarında, Anadolu dışında bulunan Türk yurtlarındaki âşıklık geleneği hakkında, bilhassa Azerbaycan Türkleri ve Hazar ötesi Türkmenleri arasında yetişen âşıklar ve eserleri hakkında ise kitabının sonunda bilgi vereceğini
ve bunları mukayeseli bir şekilde tetkik etmek gerektiğini yazmaktadır (Köprülü 2004: 37). Ne yazık ki, Köprülü bahsi geçen kitabının sonunda böyle bir bilgi vermediği gibi başta İran Türkleri âşıklık geleneği ve edebiyatı olmak üzere diğer Türk topluluklarının âşıklık geleneğini de yeteri kadar inceleme imkânı bulamamıştır.

Eğer bahsi geçen Türk topluluklarının âşıklık geleneklerini ve âşık
edebiyatlarını inceleme imkânı bulsaydı ve onların geçirdikleri devreleri ve içinde bulundukları durumu tespit edebilseydi ‘âşıklar zümresi yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlamıştır’ veya ‘âşık tarzı şiir nevinin devamına imkân kalmamıştır’ iddiasında bulunmazdı. Çünkü bugün Türk âşıklık geleneği, İran başta olmak üzere
Kafkasya ve Türkmensahra’da 17. yüzyıldaki görkemli günlerini yaşamaktadır.

Prof. Dr. Ali. Kafkasyalı ”İRAN TÜRKLERİ” Kitabından alınmıştır.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar