Kaça sattınız?

Bu gün lafı sağa sola oraya buraya çevirmeden ve eğip bükmeden direk soruyorum:

Ey Abdullah Gül!

Ey Recep Tayyip Erdoğan!

Ey Ahmet Davutoğlu!

Ve…

Ey Necdet Özel!

Bin yıllık Türk yurdu olan, Kerkük’ü, Musul’u, Telafer’i, Tuzhurmatu’yu kısaca bölünüp parçalanmak üzere olan komşumuz Irak’ta bulunan Türkmenelini; bir oldubittiyle işgal eden Kürt Peşmergelere ve onların perde arkasındaki hamisi olan İsrail’e kaça sattınız?

Veya orada yaşayan ve şu anda yani mübarek Ramazan ayında; açlık, sefalet ve katliamlarla karşı karşıya bıraktığınız Türkmen kardeşlerimizi neye karşılık sattınız?!.

Şehit Necdet Koçak nezdinde binlerce şehidin ve gazinin kanlarıyla yurt olmuş bu güzelim Türk yurduna nasıl kıydınız?

Ben eğip bükmeden sordum..

Eğer bu suçlayıcı iddiama karşılık varsa bir cevabınız..

Çıkın sizde bana açıkça söyleyin…

Mesela;
“Yok öyle bir şey” deyin…

“Sen/siz uyduruyorsunuz” deyin!

Ben de, Türk milleti de, Türkmenelinde yalnız bıraktığınız soy ve sizin bizim gibi Müslüman olan din kardeşlerimiz ferahlasın. İçimiz rahat olsun…

Ben de çıkıp özür dilemezsem namerdim..

Lakin sizde biliyorsunuz, biz de biliyoruz ki, benim dediğim doğru..

Hasılı ne kadar inkar etseniz de, “yok o proje bitti” deseniz de, henüz tamamlanmamış olan ve günümüzün Cumhurbaşkanı adayı Recep Tayyip Erdoğan’ın eş başkanlığını yaptığı BOP adlı melanet proje safha safha ilerleyip ülkeler parçalanmakta sınırlar değişmekte, yeni yeni bayraklar dikilmektedir…

Bu gidişle basiretsiz, basiretsiz olduğu kadar ufuksuz yöneticilerin yönetimde söz sahibi olduğu ülkemizde; çok yakında “bölüp parçalamaya” yönelik olarak bizim de kapımızı çalması mukadder olan bu aşağılık proje kapsamındaki planlar adım adım ilerlemektedir…

Lakin bütün saydıklarımız bir bir olurken. Yukarıda saydığım, kişiler ve onların temsil ettiği kurumlar çeşitli masallar veya menkıbeler eşliğinde çeşitli yalanlar ve bahaneler üreterek Türk milletinin gerçekleri görmesini engellemektedirler…

Ey Türk milleti ben yetki makamındakilerden doğru ve içimizi ferahlatan cevabı boş yere beklesem de, bu arada senin hayrına olmayacak neticelere “dur” demek üzere yine size çok iş düşüyor…

Ve belki de sizin açınızdan en son olacak fırsat önünüzde..

Anladınız siz onu!

Yeni bir yazımızda buluşmak üzere esen kalınız…

yazir89700b650

Neyin başarısı?!..

Başbakan kendisine 24 saat boyunca (mecburen) tahsis edilen televizyonlarda ve millet parasıyla düzenlediği mitinglerde; “şunu başardık, bunu yaptık, bunu ettik…” diye konuşuyor veya iktidarın yandaşı haline getirilmiş gazetelerde beyanatlar veriyor!

O da yetmiyor O bir söylerse medya bülbülleri 10 ilavesiyle beyinleri işgal etmeye çalışıyorlar…

Değerli okur,

Türkiye 75-80 milyonun(*) üstündeki nüfusuyla elbette durağan bir ülke değil. O nedenle günümüzde de mutlaka çeşitli hamleler ve işler yapılmaktadır. Çünkü kökü; sağlam ve Orta Asya’dan dünyaya yayılmış bir millete, Selçuklu, Osmanlı ve en nihayetinde 1920’lerde kurulmuş bir cumhuriyete dayanıyor…

Birilerinin yuvarlak ve ne manaya geldiği tam anlaşılamayan “benim milletim” gibi muğlâk ifadeleriyle. İsmini dahi telaffuz etmekten çekindiği veya özellikle adını anmaktan imtina ettiği Türk milleti.. Geçtiği coğrafyalarda uygarlık, adalet ve insanlık adına ne varsa götürmüş, İslam’ın bayraktarlığını yapmıştır.

Türk milleti Anadolu’da sahne almaya başladığı günden itibaren, hiçbir insanı ötekileştirmeden, ayrıştırmadan, bir şemsiyenin altında tutup, ayrı gayrı değil, tek bir millet olarak yaşamasına imkân vermiştir. Hatta son Türk devletini kuran Gazi Mustafa Kemal “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” diyerek hiçbir yurttaşını dışlamadığını göstermiştir.

İşte bu asil milleti; kendi elcağızlarıyla seçtiği beyni kirada, siyasi varlıklarını ise kendi arzularıyla başkalarının insafına  terk etmiş mevcut iktidar tarafından uzun süredir örselenir oldu..

Burada hatırlatmakta fayda gördüğüm; “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.” gibi son derece doğru bir tespiti (bilerek) kulak ardı eden AKP iktidarı, Türk milletinin ezelden ebede kadar düşmanı olup, her zaman O’nu tarihten silmeyi amaçlayanların bizatihi hedef tahtası haline getirmiştir..

Yaptığı uygulamalarla adeta “gavurun ekmeğine yağ sürmüş”, onların nihai planlarına çanak tutmuştur.. Buda yetmiyormuş gibi melanet projeleri inatla sürdürmeye de devam etmektedir..

Mesela yy öncesi İngilizlerin bu konudaki en önemli planlarından birini günümüzde –sanki bilerek- yeniden canlandırmış. Ülkemiz içinde yeni yeni “milletler” icat etmeye başlamıştır. Nitekim bu yolda Türk milletini hepten yok sayarken, unsurlardan birini özellikle öne çıkarmış, bu topluluğun önce ismini beyinlere perçinletmiş, sonra da (uydurma olsa da) dilini algılara yerleştirmiş, derken ayrışmanın önünü ardına kadar açmaya başlamıştır.

Burada şunu özellikle vurgulamak lazımdır.. Gerek Türk milletinin, gerekse de ismi ön plana çıkartılan Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan bir kısım insanımızın birbirleriyle her hangi bir düşmanlığı olmadan yüzlerce yıl beraber yaşamış, bu ülkenin az veya çok demeden nimetini de külfetini de birlikte paylaşmışlardır…

Fakat mevcut iktidar ile nüvesini bebek katillerinin oluşturduğu terör örgütü mensupları ve onların (güya) siyasi temsilcileri, bu gerçeği ters yüz edip; iplerinin bağlı olduğu güç sahiplerinin isteği doğrultusunda yeni bir role soyunmuşlardır…

Bunun için kendileri ne kadar inkâr etseler, yandaşı medya ile mahfillerce ne kadar saklanmaya ve üstünü örtmeye çalışsalar da siyasi bir koalisyon kurmuşlardır…

Yani ülkemizi maalesef AKP ile PKK’nın yaklaşık bir yıl kadar öncesi kurdukları koalisyon hükümeti yönetmektedir. Ki bu hükümetin kuruluşu “biz görüşmedik, devlet görüştü” yalanlarının havada uçuştuğu Oslo görüşmeleriyle başlamıştır.

Fakat ne hazindir ki, ülke geri dönülmesi güç bir girdaba sokulmuşken. Halkımızın bir kısmının tepkisizliği halen sürmekte veya olanları sadece seyretmektedirler. Bu da açıkçası bizleri hem üzmekte hem de ülkenin geleceğine karşı bu denli lakayt bir tavır sergilemeleri hakikat odur ki, canımızı sıkmaktadır.

Değerli okur, bu iktidar 11 senede aynen fersude paraya dönmüş, fakat sıkıştıkça kullanmaktan asla çekinmediği başörtüsü meselesinden başka da istismar edeceği hiçbir konu kalmamıştır.

Hani hikâyeyi bilirsiniz.

-Baba bir hırsız yakaladım.
Oğlum tut getir.
-Gelmiyor.
Gönder gitsin!
-Gitmiyor…

Tıpkı bu hikayedeki gibi.. Meseleyi kökünden halletmek yerine hallediyor gibi gözükerek ama mutlaka geriye büyük bir parça bırakarak yoluna devam etemektedir.

Çünkü bu konuya ihtiyaçları hiç bitmiyor!!!

Çünkü az önce de belirttiğimiz gibi ülkeyi çözmede yol arkadaşı ve koalisyon ortağı PKK’nın taleplerinin ardı bir türlü kesilmiyor. Ehh haliyle bu talepleri (gönüllüde olsa bile) yaparken milletin kendisini alaşağı etmesinden korkuyor. O nedenle bu meşum taleplerin üstünü örtmek için; başörtüsüyle ilgili ufak bir düzenlemeyle birlikte adeta topluma dayatıyor.

Hülasa,

Ekonomisi dışarıya ve sıcak paraya bağlı, borçları katlanmış. Özellikle emeklileri perişan, çalışanlarının çoğunluğu boğaz tokluğuna (oda iş bulabilirse) çalışır hale gelmiş. Tarımı ve hayvancılığı iflas noktasına getirilmiş olup, dışarıdan samanı dahi ithal eder günlere girilmiştir. Dış politikada külliyen çuvallamışlar. Büyük patronlarının şamar oğlanına çevrilmişlerdir. Basına sansür doruk noktasına çıkmış, özgürlükler iki dudak arasına bırakılmıştır. Devasa adalet saraylarında adalet hepten kaybolup gitmiş, tıpkı Yassı Ada’da olduğu gibi mumla aranır hale gelmiştir.

O halde neyin başarısından bahsedilebilinir ki?

Bitirirken hiç mi başarıları yok diyorsanız elbette ki var!!.

Bebek katili Apo ve PKK’nın her isteğini yapma ile onlarla koalisyon kurma konusunda gerçekten hem mahir hem de çok başarılılar…

Değerli okur,

Kanla, irfanla kurduğumuz ve ebediyete kadar sürmesini istediğimiz Cumhuriyetimizin; 90’ıncı yıl dönümünü kutluyor. Bu uğurda kan ve ter dökenlerin cümlesine şükranlarımı sunuyor. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere ebediyete intikal edenleri rahmetle ve tazimle anıyorum…

Yeni bir yazımızda buluşmak üzere esen kalınız!

(*) Nüfusu 75-80 milyon dememin sebebi. Asıl nüfusun, hem TUİK tarafından tam olarak tespit edilememesi(!) hem de sınırlarımızın delik deşik olması sebebiyle; sığınmacı Suriyeliler ve K.Irakta konuşlananlar ile Başbakan’ın “göz yumuyoruz” dediği Ermeni işçilerin ülkemizdeki sayısının net olarak bilinmemesi nedeniyledir.

Bu sese kulak verin!

Bu sese kulak verin!

Değerli okurlar idrak etmekte olduğumuz mübarek Ramazan ayında, işi biraz da tembelliğe vurup ülkemizin sorunlarına neşter vurup, çözümler sunmaktan kendimizi alıkoyup meselelerden bir hayli uzaklaştık.

Ki, imdadımıza Sayın Vali Mustafa Erkal yetişti.

Ülkemizin bölünmez bütünlüğü için çırpınan ve bilhassa fiili görev yürüttüğü dönemlerde bu hususta önemli icraatlarına şahit olduğumuz ve ülkemizin önemli değerlerinden biri olan Sayın Erkal; yine her zaman olduğu üzere boş durmamış memleket meselelerine kafa yormuş. Kafa yormakla kalmamış üstelikte çözüm yollarını göstermiş.

Anlayacağınız lafı nereye bağlayacağımı merak ediyorsanız hemen söyleyeyim..

Sayın Valim geçenlerde bana “çözüm sürecine” ilişkin görüşlerini de içeren bir elmek göndermiş…

Bende “bu Türkiye’mizin önemli bir meselesidir” diyerek bilgi ve gözleme dayalı bu mektubu izniyle, sizlerle paylaşmayı uygun gördüm.

İşte Sayın Vali’nin “çözüm sürecine” ilişkin fikir ve düşünceleri..
***

Sözde Milli Görüşü zevatın dün ve bugün tekrarladıkları; “sen ‘Ne mutlu Türküm diyene’ dersen birileri de çıkar ne mutlu şuyum buyum” der. Dağa taşa bu tip deyimler sloganlar yazmakla insanlar tahrik edilmemeli vs söylemleri; kavmiyetçiliği hoş karşılamazken aynı zamanda ALLAH’ ın yarattığı kavimleri inkar edercesine ve özellikle Türk ve Türk’ün milliyetçiliğine olumsuz bakışlarına rağmen TÜRK MİLLETİNİN büyük çoğunluğu tarafından da kabul gördüğü için bu gün sözde milli görüşçü AKP ( gömlek değiştirmiş olsa da ) iktidardadır.

Bu gün ülkemizin doğu ve güneydoğusunda sözde milli görüşçülerin rahatsız oldukları gerçekten milli dağa taşa kazınan deyimler silinmiş, en zirvelere asılan Türk bayrakları indirilmiştir.

“Çözüm sürecinde bu kadar olur, bu geçiş dönemidir, işin esasına bakmalı, bak altı yedi aydır kan akmıyor, siz barış istemiyor musunuz?..” ve daha birçok soruları yukarıdaki başlangıçtan sonra sürekli duyar gibiyiz.

Bu soruları soranlardan aslında duymak istediğimiz, “neler oluyor” sorusunu sormaları ve cevaplarını ilgililerden beklemeleridir.

Bu gün doğu ve güneydoğuda, dağların zirvelerinde PKK paçavraları dalgalanmaktadır.

Bir milletin egemenliğinin simgesi olan bayraklarımızın yerinde Pkk paçavraları dalgalanmakta, dağda taşta ve şehir merkezlerinde Pkk sloganları alenen yazılmakta veya sergilenmektedir.
Bölge halkının 6000 den fazlasını katleden Pkk, bölge insanına senin temsilcin bunlar denilerek dayatılmaktadır. Şehit edilen binlerce Mehmetçik ve polisimiz ve bir o kadar doğu ve güneydoğulu vatandaşımız adına Sayın Başbakan helalleşmeden bahsetmektedir.

Devlet ancak kendisine karşı işlenen suçları affedebilir. Şehitlerimiz adına kendilerini affetmek yetkisini, ne inançlarımız nede mevcut mevzuatlarımız hiç kimseye vermemektedir.

Biraz tarih bilgisi olan herkes bilmektedir ki, sorun bir “Kürt sorunu” değildir.
Bu ülkede aynı inancın, aynı imanın insanları kendi aralarında hiç bir zaman birbirlerine sorun olmamışlardır.

Sorun aslında bir TÜRK sorunudur. Sorun bizim değil Türk milletinin yolunu kesmek isteyenlerin icat ettiği yapay sorundur.

Osmanlı İmparatorluğunun son 200 yılında batılıların “şark sorunu” adını verdikleri; Türklerin Avrupa’daki ilerleyişlerini durdurmak, Avrupa’dan atmak, son aşamada ise Anadolu’dan Orta Asya bozkırlarına sürmek idealleriyle PKK ve benzeri oluşumlarla TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ nin güçlenmesini engellemek, bölmek, zayıflatmakla, Türk ve İslam coğrafyasını her zaman kendisine muhtaç sömürülmeye elverişli kılmak esas amaçtır. Kısaca ABD, AB ve diğerleri için sorun bir “TÜRK sorunudur.” PKK bu amaçla kullanılan bu günün en önemli maşasıdır.

Son otuz yılda doğu ve güneydoğuda, elçilik görevlisi, gazeteci, bilim adamı, turist kılığında, binlerce ajanın faaliyetleri, PKK’ nın her türlü pislikten ( Uyuşturucu, her türlü kaçakçılık, AB ağırlıklı olmak üzere toplanan paralar) askerimizin topuklarını koparan İtalya’nın topuk bombaları.. Rusların mayınları. Yunanistan ve birçok Avrupa ülkesinde açılan terörist eğitim kampları, Amerikalıların bölgede sözde kayıp silahları, verilen her türlü destek, istenilen sonucu almalarına yetmemiştir. Çünkü bizim insanımızın bölünmek gibi bir derdi yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti otuz yıldır hangi dağın hangi mağarasında kaç kişilik Pkk gurubunun bulunduğunu, bu gurupların ülkeye girişlerinden itibaren izledikleri güzergâh, hangi noktada kaç teröristin nerde kaldığı vs dahil her şeyi bilmektedir. İstemesi halinde bunlara zorla silah bıraktıracak güce sahiptir. Bunun yerine daha yumuşak bir yol izlemesi, insanlarımızla kan davalı olmamak açısından anlaşılırsa da, görünen köy kılavuz istemez misali izlenen süreç ülkemizi kimsenin istemediği yerlere doğru sürüklemektedir.

Ülkemizin çözülme sürecinde, kaç aşamadan oluştuğunu kesin bilmediğimiz veya halkla paylaşılmamasına rağmen bölük pörçük söylemlerden anladığımız sürecin birinci aşamasında;

Sayıları binlerle ifade edilen kişi Pkk’ ya katılırken, göstermelik ülkeden çıkanlar, yeni katılanlardan eğitim için gönderilenler, Pkk’ nın Suriye kolu PYD’nin saflarında yerlerini almaya başlamışlardır.

Bölücü Pkk tarihte hiç görülmediği kadar güç ve üstünlük kazanmıştır.

PKK nın bebek katili olan başı ve sempatizanları bu süreci arzuladıkları Kürdistan hayaline kavuşmada çok önemli bir adım olarak değerlendirmekte ve şımardıkça şımarmaktadırlar.

PKK sempatizanları, kendi yönetimlerinin provasını yapmakta, öz savunma birlikleri adı altında örgütlenmekte, sözde vergi yani haraç toplamakta, kendi otoritesini tam anlamıyla halka kabul ettirmek için her şeyi yapmaktadır. Esasen halk ortada göremediği devlet nedeniyle şaşkın ve çaresiz durumdadır.

Van’da hastane girişinde polisimizi şehit eden ve birçok Mehmetçiğinin, polisin ve vatandaşlarımızın kanına giren katiller, cenaze merasimlerinde, düğünlerde, derneklerde silahlarıyla boy göstermekte leşleriyle mübarek topraklarımızı yıllarca kirletenlerin leşleri toplanarak sözde şehitliklerine gömülmektedirler.

Güvenlik birimlerinin yetkilileri, valiler; sallanan Pkk paçavralarının önünden gelip geçmekte, “görmedim, duymadım, haberim yok!..” bile demeyerek, üç maymunu oynamaktadırlar. Bölgede görev yapan vatansever idareci ve güvenlik yetkililerinin ve asla Pkk’ ya sempati duymamış vatandaşlarımız sallanan paçavralarla zafer kazanmış edasıyla dolaşan üç beş soysuz karşısında suskun ve şaşkın durumdadırlar.

Dört ülkeden toplanan bölücü Kürtler ülkemizde konferanslar düzenlemekte ve açıkça, kendi yönetimlerine kavuşuncaya kadar bu sorunun bitmeyeceğini ifade etmektedirler.
Satılık kalemler Türkiye’nin bölgedeki her dört ülkedeki Kürtlere ağabeylik yapmasından dem vurmakta, federasyonla Türkiye’nin büyümesi masalları anlatılmaktadır. Bütün bunlarla altyapı oluşturmaya çalışılırken, bir taraftan da Türkiye, AB yerel yönetimler şartını imzalamaya ve herkesin kendi kaderini kendisinin tayin edeceğini kabul etmeye hazırlanmaktadır.

Bir federasyon olursa bunun parçalarından birinin ayrılması için mevzuat gerekmese de, bir bakıma kopacak parçayla Kürdistan’ın kurulmasının alt yapısı da hazırlanmaktadır.

Tamamının beklentisi, ikinci, üçüncü ve son aşamaya kadar bizim vereceğimiz tavizlere kilitlenmiş durumdadır.

Kısaca öyle bir yola girildi ki, sonuna kadar bu anlayışla gidilmesi halinde de bu süreçten vazgeçilip tersine bir yol izlenmesi halinde de ülkemizi iyi günler beklememektedir.

Çözüm bu ülkede yaşayan Türk, Kürt ve herkesin sağduyusuna emanettir.

Ve hiç bir zaman birbirine düşman olmamış insanlarımızın, oynanan bu kirli oyunu görmesi ve kendine gelmesiyle ancak mümkün olacaktır.

Bu durumda en büyük sorumluluk herkese ve özellikle doğu ve güneydoğuda yaşayan insanlarımıza düşmektedir.

SAYGILARIMLA.
***

Değerli okurlar,

Noktasıyla virgülüyle Sayın Erkal’ın bizimle paylaştığı satırları işte böyle…

Bu satırlarla yazıyı sonlandırırken; Yaklaşmakta olan Ramazan Bayramınızı şimdiden tebrik eder, sevdiklerinize, Türk Milletine ve İslam âlemine hayırlar getirmesini Cenabı Mevla’mdan dilerim…

Yeni bir yazımızda buluşmak üzere esen kalınız.

Minareyi çalmışlar şimdi kılıfını hazırlamakla meşguller!

Bildiğiniz üzere yalanlarını, yanlışlarını ve hakaretlerini başkalarına yamama “usta”sı olan Başbakan ile hükümetin yeni siyasi ortağı bebek katili Apo.. Türkiye’yi kafalarına göre şekillendirmek üzere kolları sıvadılar. Ordunun ve yargının gözetiminde, yandaşıyla, candaşıyla, medyasıyla, Soros takviyeli STK’larıyla tekmili birden; AKP-Apo, PKK ve BDP ile birlikte hep beraber bu operasyonu yürütüyorlar.

Ancak bu durum bugün oluşmuş değildir. Bunun elbet bir evveliyatı var.
Başbakan ve partisinin iktidara getirilişinden tutun da mevcut duruma gelişe kadar sürüyle karartmalar ve nice orta oyunlar, nice meddahlıklar sergilendi..

Hedef saptırmalar zaten ganiydi..

Öyle ki, toplum adeta meşhur kurbağa deneyine tabi tutulmuş gibi, etrafında gelişen olaylara sadece boş gözlerle bakmakla yetindi…

Oysa çok az bir dikkat ve gözlem kendisine kurulan çeşitli tuzakları görmek için fazlasıyla yetip artacaktı…

Amma velâkin dediğimiz gibi çakma “usta” ve kendisine gönüllü çırak olmayı adeta vazife edinenler veya bunlara duygusal bağları olanlar 10 yıldır oynadıkları tiyatroyu başarıyla sunuyorlar…

Şimdi onlar için meşum planlarını uygulamak adına hemen her şey olgunlaşmış olmalı ki, “PKK ile hiç bir pazarlığımız yok” yalanı eşliğinde, artık oldukça fütursuzca davranıyorlar..Yani yine insanların ruhunu okşayan güzel sloganlar eşliğinde yarattıkları ortamda minareyi çalmışlar, kılıfı da uydurup bir an önce netice alma yada son darbeyi vurma telaşındalar…

Netice anlayacağınız üzre malûm ve hiçte hayrımıza değil!

İşte anlatmaya çalıştığımız bu malûm sonuca biran önce ulaşmak için;
“Analar ağlamasın”, “gözyaşı ve kan dursun”, “kan dökülmesin” gibi mottolarının ardından da; aşağıdaki şu soruyu sormayı/sordurmayı asla ihmal etmiyorlar…

Yoksa siz bunları istemiyor musunuz?

Ne münasebet istememek ne kelime, bilakis bunlar çok güzel temenniler ve güzel istekler…
Hem bunlara kim “hayır” diyebilir ki?!

Fakat başta da dediğimiz gibi, niyette hayır olmayınca, sonucu da hayır olmamaktadır.

Değerli okurlar;
Ülkemizin ve Türk milletinin sonunu getirecek felaketlerle karşılaşmamak adına, yıllardır seslendik ve dedik ki:

“Allah rızası için, tekdüze düşünmeyin veya ne olur beyninizi başkalarına kiraya vermeyin” dedik..

“Yüce Allah(c.c)’ın bizlere en büyük nimeti olan aklınızı kullanın” diye yazdık, söyledik…

Ve…
“Türk milletinin ferdi olarak kendinizin bir tavrı, bir duruşu olsun, ‘milli ahlakınızı ve milli şuurunuzu’ koruyun” dedik…

Fakat nafile!!!
Bize değil, temelsiz yalan sözlere ve riyakârlıklara iltifat gösterildi…

-Mesela, bizi bir kalıba sokup yeni ve tehlikeli bir maceraya doğru sürükleyene de, başkalarının yön verdiğini bilmesem, inanın hiç gam yemeyeceğim…

-Mesela, daha düne kadar (tıpkı diğerleri gibi) inkâr ettikleri fakat bu gün “o proje artık nihayete erdi” diye varlığını kabul ettikleri ve bize göre aslında işlevi hâla devam eden BOP veya diğer melanetlerin odak noktası “Büyük Patron”un şekillendirmelerine ayak uydurmanın adı ne zamandan beri ülke yönetmek oldu?

-Mesela İslam düşmanı olup, sürekli İslam coğrafyasında çeşitli ölümcül ameliyatlar yapan bu küresel eşkıyanın; “barışın” dediğiyle barışmak, “savaşın” dediğiyle savaşmak ne zamandan beri “milli iradenin” sözünden gitmek oldu?

-Mesela daha üç-beş ay evvel “teröristlerle yanak yanağa” diye dokunulmazlıklarını kaldırmak için düğmeye basacağınızı söylediğiniz bölücü partinin hem dağdaki hem de meclisteki uzantılarıyla can ciğer kuzu sarması olmak nasıl bir politikanın, nasıl bir anlayışın ürünüdür…

-Bebek katilinin yol haritasını dahi “benim projem” diye kamuoyuna sunmanın adı Allah aşkına söyleyin nedir?

-Oslo sürecinden itibaren yapılanlar, söylenenler; yalanın, saptırmanın daniskası değil midir?

Ya bunları halka kabullendirmekle görevlendirilen ve bu işe zaten teşne, “metruk mahallerin sakini uğursuz baykuşları” diye nitelendirilebilecek olan akillere ne demeli?

Hasılı kelam Başbakan dâhil topunun ağzında şu cümle: “Baldıran zehri içmişlermiş..”

Hadin ordan be!

Şayet önce kendinizin, sonra partinizin, çevrenizdeki beslediklerinizin ve şakşakçılarınızın en ufak bir menfaati olmasa, kılınızı kımıldatırsanız namerdim..

Yazıya son noktayı koyarken diyorum ki; Eğer Türk milleti hâla şöyle bir silkinmez ise asıl baldıran zehrini yakında onlara, bizzat seçip başa getirdikleri içirecektir..

Haberleri ola!

Yeni bir yazımızda buluşmak üzere esen kalınız!

Suriye sorunu ne oldu ha ne oldu?!!

Başbakan milletin başını hızla döndürmeye devam ediyor. Fakat bu arada toplumu ve geleceğini direk ilgilendiren asıl meseleler bir türlü gündem oluşturamıyor.

Örneğin tarım ürünlerinin üretimi ve tüketimi bakımından önemli bir yer tutan ülkemizin. Tüketimi nüfus artışıyla oranlı olarak artarken, üretimin sürekli gerilemesinin iktidar tarafından çözülememesinin nedeni “milli irade” tarafından neden veya niye sorgulanmaz?

Bu bağlamda, kararını sizlerin vermesini istediğim kısa bir başarı(!) öyküsünü paylaşmak istiyorum..

Bunun için hemen kolları sıvayıp, Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerine müracaat ettiğimizde şu çarpıcı rakamları görüyoruz.

Sene 2002’de nüfusumuz 68 milyon 500 bin kişi iken; buğday üretimimiz 19 milyon 500 bin ton. Arpa üretimimiz 8 milyon 300 bin ton. Mısır 2 milyon 100 bin tonmuş. Geçtiğimiz yıl (2012) sonu itibariyle ise üretimimiz sırasıyla şöyle gerçekleşmiştir. Buğday, 20 milyon yüz bin ton. Arpa, 7 milyon 100 bin ton. Mısır ise 4 milyon 600 bin ton olarak ambarlara girmiştir.

Peki, nüfusumuz 2012 sonu itibariyle kaç kişi olmuş. Onun da cevabını hemen verelim: 75 milyon 625 bin kişi..

On senede nüfusumuz % 10.50 civarı artarken, hububat ürünlerimizde ise rakamlar adeta yerinde saymıştır… Keza patates üretimimiz de büyük düşüşler yaşanmıştır. Artan nüfus, pasta yemeyeceğine(!) göre, bu eksiklik elbette ki dışarıdan ithal edilen ürünler ile karşılanmıştır..
Bedeli ise yabancılara hesapsız,kitapsız, kuraldışı yol ve yöntemlerle; toprak satarak elde ettiğimiz paralarla..

Aynı düşüş pamuk ve bakliyat ürünlerinde de yaşanmıştır…
Yakın bir geçmişe kadar hububatla birlikte dünyanın sayılı üreticilerinden biri iken, mesela pamuk için, on yılda başta ABD, Brezilya, Yunanistan, Arjantin olmak üzere dış ülkelere 11 milyar dolar kadar para ödediğimizi biliyor musunuz?

Bu hususta ilave olarak birkaç rakam daha vermek istiyorum.
Türkiye’de 1990 yılında 28 milyon hektar alanda ekim (ziraat) yapılırken, bu rakam günümüzde 23,5 milyon hektara kadar düşmüştür.

Çiftçimize destekleme fiyatı olarak 2002’de dönüm başı 16 TL verilirken, bu gün ise bu rakam 4 TL’ye düşmüştür.

Mazotun fiyatı almış başına giderken, buğdayın fiyatı neredeyse 2002 fiyatıyla eş değerdedir.
Zaten et ürünlerindeki eksikliğimizi gidermek için dışarıdan getirttiğimiz anguslar ise tam bir kara mizah konusudur..

Bu hususta yine bir misal vermek gerekirse..

Canlı hayvan ithalatı için, 2.7 milyar dolar, et ürünleri için de 3 milyar dolar, toplamda 5.7 milyar dolar parayı ödeyip çeşitli ülkelerin çiftçilerini finanse ettiğimizi söylersem acaba buna ne dersiniz?

Hayvan yemi bir tarafa, hele hele saman için bile dışarıya para ödüyor olmamız yönetimde aczi yetin önemli bir göstergesi değil midir?

Özetle bizi her alanda göklere uçurup dünyanın en önemli ülkelerinden birini yaptığını söyleyen AKP hükümetinin yanlış ve yanlı politikalarından ötürü son on yılda buğday, arpa, mısır ve çeltik gibi hububat ürünleri ile pamuk, sebze, meyve veya tohum vs. ürünler için 103 milyar dolar. Gıda ve hammadde ithalatı için ise 42 milyar dolar olmak üzere toplamda: 145 milyar dolar parayı dış ülkelere bayıla bayıla ödedik!…

Kısaca ithal ettiğimiz ürünlere ve çeşitliliğine şöyle bir bakacak olursak. Dünyada çiftçisini beslemediğimiz veya finans etmediğimiz hemen hemen hiçbir ülke veya çiftçisi kalmadı gibi..
Oysa dışarıya ödenen bu paranın yarısı Türk çiftçisine destek veya kaynak olarak aktarılsa, stratejik öneme haiz olan tarım ürünleri başta olmak üzere tarımda ve hayvancılıkta dışarıya bağımlılığımız çok cüzi rakamlara düşer…

İşte bu olumsuzlukları dile getirip feryat eden, Mardinli Abdülkadir Yıldız, Çukurova’dan Ayhan Barut, Bursa Harmanlı Köyünden Yüksel Ceylan, Niğde Kayalı Kasabasından Raşit Gallenkuş…

Ve…
Ülkemin tarım ve hayvancılığına bir katkım olsun diye, işe koyulup. Sermayesinin yetmeyen kısmının finansmanı için bankalardan yâda Tarım Kredi Kooperatiflerinden aldığı zirai veya hayvancılık kredi borcunu ödeyemediği için, icralık olan binlerce kişi vardır. Daha da ötesi borcu ödeme hususundaki taahhüdünü yerine getiremediği için, hakkında mahkûmiyet kararı çıkanlar. Hapse giren veyahut yakalanmamak için kaçak durumunda olanlar dahi mevcuttur. İşte bu durumdaki yaklaşık 300.000 bin kişiden biri olan Uşak Sivaslıdan Tarık Samancı ve diğerleri çaresizlikten çırpınırken..

Türkiye’yi her alanda adeta ithal batağına saplayan AKP hükümeti ve onun Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker ise aksini iddia ederek, ülkeyi tarımda ve hayvancılıkta çağ atlattığını(!) söylüyor…

Pekâlâ, yukarıdaki veriler ışığında sizce de öyle mi?

Suriye sorunu mu?

Ha o mu?!

Yahu o da diğerleri gibi “acaba altında ne var” diye kuşkuyla düşünülmesi gerekli boş bir AKP meseli idi..

Yani, ülkenin altı ABD’nin istekleri, Başbakan ile ekibinin şahsi ikballeri doğrultusunda sistemli ve dahi sinsice oyulurken; Kıbrıs, AB, Ermeni, İsrail, PKK ve Sulu göz Bakana Düzenlenen Suikastlar, Genel Merkeze Lav silahı ile saldırı eylemi, özür vs.. vs.. gibi..!!

Gerçeklerin üstünü örtme, gizleme veya karartma vazifesini yaptı. Bir ara yeniden gündeme çıkmak için sabırsızlıkla sırasını bekliyor…!

Yeni bir yazımızda buluşmak üzere esen kalınız!

Not: Uzun süredir kendisini her alanda nadasa çeken. Fakat Bursa’da “Kuruluş Mitingi” ile yeniden şahlanışa geçen Türk milleti, “bölücü yıkıma, dur demek” üzere Bursa’daki tepkisinin aynını ve devamını, umarım ülkemizin her tarafında da gösterir!

PKK’lı tutuklu vekiller yakında serbest kalacak!

Kimsenin kalbine girip dini ve imanı hangi boyuttadır ölçemeyiz. Bu inancımız gereği zaten bizim kapsama alanımıza da girmiyor. Çünkü böyle bir işe soyunmak bize göre şirke girer. Ki böylesi bir durumda Allah esirgesin azapların en büyüğü ile karşılaşmak kaçınılmazdır. Fakat günümüzde işin hakiki ulemalarından ziyade siyasetle iştigal eden uzmanları şuanda sahne almış, ellerinde birer iman metre insanımızın inancını ölçüp, biçiyor. Kimini yüceltirken, kimilerini de cehennemin yedi kat dibini boylatıyor!!!

Üstelik bir kibir, bir kibir ki, sormayın gitsin…

 

Yahu Allah’tan korkun!

 

Yaptığınız iş yukarıda söylediğim gibi şirke girmiyor mu?

 

Diğer yandan özde mi, sözde mi? Müslüman olduklarını pek bilemediğimiz fakat eylem veya söylemleri birbiriyle 180˚ farklılık arz eden ve bu bakımdan kendilerini ancak Allah’a havale edebileceğimiz; siyasetle dini iç içe geçirmiş bir kısım âdem. Bu manada insanımızı şah damarından yakalamışlar ve bir türlü bırakmıyorlar. Bırakmayı da asla düşünmüyorlar!

 

İstismar etmek için kullan babam kullan!

 

Kim(ler)den bahsettiğimizi anlamış olmalısınız?

 

Başbakan ve etrafındaki aynı takımın oyuncularından bahsediyorum. İlave olarak ta siyasi ve duygusal anlamda bu takımla sanki ayrılmaz mütemmim cüz gibi davrananlardan söz ediyorum… Fakat geçmişten beridir gördüğümüz üzere böylesi tutum sergileyenler menfaatlerinin bir yerde tıkanmasıyla, yeniden sebeplenmek üzere bir başkasına derhal yedek parça olmaya hazırlardır!!.

 

Değerli okuyucular!

Başbakan ve yandaşı mahfiller elbirliğiyle bu milletten aldıkları yetkiyi, yine onları perişan etmek, daha da ilerisi onun kuyusunu kazmak üzere kullanıyorlar…

 

Kullanıyorlar ama milletin bu oyunlarını görmemesi için; gerçeklerin üstünü karartarak, saklayarak, hatta bir sürü yalan söyleyerek yapıyorlar…

 

Ne yalan söyleyeyim “usta” ve ekibi bu işi gerçekten ustaca yapıyorlar!

 

Çünkü artık işleri sadece bu!!!

 

Yalanların riyakârlıkların gani gani olduğu günümüzde aşağıdaki şu gerçeği de bir kenara yazın.

 

Disipliniyle dünyaca ünlü olan Türk Ordusunda dillere destan bu yönü, an itibariyle iyice tavsaması nedeniyle ast üst ilişkilerinde bozulmalar gözüküyor. Bunda iktidarın bir dizi yargı operasyonlarıyla, TSK’ ın muvazzaf veya emekli (suçlular ayrık) mensuplarının bilinçli yapılmış yol ve yöntemlerle iyice sindirilmiş olmasının da önemli payı var!

Çünkü en alt rütbelisinden en üst komutanına kadar her askeri, “darbe yapma” suçlamasıyla karşılaşma korkusu sarmış durumdadır. Her biri sabahın erken saatlerinde ellerinde savcılık emriyle gelmiş polis ekiplerini bekler hale geldiler.

 

Böyle olunca gerek yaşanan tutuklanma sendromunun olumsuz etkileri, gerekse de siyasi iktidarın terörle mücadeleden vazgeçip bebek katilleriyle müzakere yolunu seçmesi Türk Ordusunun hem dışarıya karşı hem de içerde teröre karşı gücünü azaltmıştır.

 

Buna mukabil günümüzün sivil komutanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “yat” dediğinde yatan, “kalk” dediğinde kalkan. “Şunları şunları düşünecek, şunları yazacaksın” dediğinde, öyle düşünüp, öyle yazan. Ve “benim söylediklerimi veya yaptıklarımı asla sorgulamayacaksın, eleştirmeyeceksin” dediğinde bunu ulu’l emir gibi görüp, “doğru mu, yanlış mı acaba?” Demeden peşine takılan ve şah damarından yakalanmış milyonların olması içler acısı bir durumdur.

 

Bu durum ne hazindir ki, aynı zamanda beyinlerin kiraya verilmesinden başka bir şey değildir…

 

Yine üzülerek ifade etmeliyim. Beynini kiraya verenler arasında benim veya sizin de yakınlarınız mutlak vardır ki, bu da çok çok acıklı bir durumdur.

 

İşte bundan güç alan Başbakan artık rotasını iyice belirginleştirmiştir…

 

Çok yakında, kendilerinin PKK elebaşçısıyla birlikte hazırladıkları “yeni anayasa” taslağını TBMM’ye getirecekleri anlaşılmıştır.

 

Burada dikkatinizi çekmek istediğim önemli husus şudur: “Artık analar ağlamasın veya yeter ki kan dursun” manipülasyonlarının, tıpkı 12 Eylül 1980 öncesinde olduğu gibi günümüzde de aynen yapılıyor olmasıdır!

 

Hatırlayınız 12 Eylül 1980’den önce de her gün kavga ve kan vardı. Halk bunalmış, darbeciler “kim gelirse gelsin bu kanı durdursun” desinler diye ihtilala zemin hazırlamışlardı. Şimdi de aynı yöntemin farklı bir boyutu piyasaya sürdürülmektedir.

Yani vatandaş öyle veya böyle sıkıştırılarak, bir amaç doğrultusunda PKK terör örgütü mensupları aklanmaya çalışılmaktadır.

 

Neyse dönelim yine konumuza. Hükümetin tasarladığı “yeni anayasa”nın temel özelliği sürekli vurguladığımız üzere üç aşağı, beş yukarı bellidir.

 

Türk milleti kavramı anayasadan çıkartılacak. Fâni üstü gözüyle bakılan Başbakan’a Padişah yetkisiyle donatılmış bir başkanlık modeli yürürlüğe konacak. Eyaletleşmenin, federasyonun, özerkliğin derken iki bayraklı, iki dilli, iki milletli bölünmenin önü açılacaktır.

 

Başbakan Erdoğan’ın kafasındaki anayasa özetle budur!

 

Fakat parlamentodaki mevcut yapı, bunu bu şekilde gerçekleştirmek isteyen AKP’ ye şimdilik bu imkânı vermemektedir.

 

Öyleyse yetmeyen sayı kimden tamamlanacaktır?!…

 

Elbette ki AKP’nin müzakere ortağı PKK terör örgütünün meclisteki uzantısı BDP’ den…

 

Şöyle ki, AKP’nin meclis başkanı hariç 325 vekiline 5-6 BDP’li vekilin müspet yönde iştirak etmesi halinde; Anayasanın 175’inci maddesinde belirtildiği üzere 5’te 3 yeter sayısı olan 330 aşıldığından, anayasa metnini referanduma götürme şansını yakalamaktadır..

 

Fakat AKP iktidarı halktan gerekli desteği alamama ihtimaline karşılık, işi referandumsuz olarak direk mecliste halletmek için çabalayacaktır…

Onun için de mesela şu formülü uygulamak isteyecektir.

 

AKP: 325 (+) BDP: 29 (+) 6 BAĞIMSIZ (BDP Çizgisinde vekil) ne etti?

Toplam: 360 değil mi?

 

Bu hesaba göre, yine anayasanın 175’inci maddesine göre 3’te 2 yeter sayısı olan 367 sayısına ulaşmak için 7 vekil eksik kaldı değil mi?

 

Peki, bu sayı nasıl tamamlanabilir?

 

Bunun için öncelikle tutuklu vekilleri serbest bıraktırmanız gerekiyor ki, 360 sayısına ulaşabilesiniz.

 

KCK’lıları nasıl bir formül bulup serbest bırakmaya başladıysanız.

BDP’li 4 vekil ile BDP çizgisindeki 1 bağımsız milletvekiline de öyle bir formül bulup (!) serbest bıraktırırsanız. (Ki geçmişte örneklerini çok gördük bu konuda da çok mahirdirler!!.)

 

Parmak sayısını 360’a tamamlarsanız, kalan 7 eksiği haydi haydi tamamlarlar.

 

Yani CHP içindeki Sezgin Tanrıkulu, Hüseyin Aygün veya bunlarla fikirleri örtüşen sütre gerisindeki bazı isimler ne güne duruyor değil mi?!

Hadi bu ikisi velev ki bizi yanılttı diyelim.

O zaman malûm duygusal(!) ilişkiler geçmişte olduğu gibi yine devreye girer…

Nasıl olsa artık yapılan düzenlemelerle kullanılan kamu kaynaklarının ne kaydı, ne kuydu var, ne de denetimi!!!

 

Bitirirken, AKP iktidarı referandumsuz yapmak istediği “yeni anayasa” için lazım olan 367 parmağı (kendi içindeki olası karşı koyuşlar nedeniyle) tamamlayamasa bile. 330 referandum sayısına sorunsuz ulaşmak için, CHP ve MHP’li diğer tutuklu vekilleri bırakır mı bilemem amma; “PKK’lı tutuklu vekiller yakında serbest kalacak” tezimin (ihtiyaca ve müzakerelerde BEBEK KATİLİ APO ile varılan mutabakat metni) gereği gerçekleşme ihtimalini çok yüksek görüyorum…

 

Bunun ispatı, yaptıkları yapacaklarının teminatı olan Başbakan Erdoğan’ın günümüze kadar bu alanda gerçekleştirdikleridir!

 

Yeni bir yazımızda buluşmak üzere esen kalınız…

Türkiye’nin adı Yeşilçam Cumhuriyeti olsun(!)

Artık siyasi ortağı haline gelen bölücü BDP’den Ahmet Türk hariç, içinde Türk geçen ne varsa hepsine düşman olan Başbakan ve onu bilinçli destekleyen yardakçıları. Türk ismini bu topraklardan silme konusunda bir hayli mesafe almış gözüküyor. Çünkü bırakınız 10 sene öncesini, daha geçen Ağustos öncesine kadar hayali bile düşünülmeyen melanetler peş peşe milletimize dayatılmaya başlanılmıştır..

 

Böylesi abuk sabuk ve Türk milletinin hayrına olmayacak düşünceler birbiri peşi sıra fiiliyata geçirilirken diğer taraftan da AKP bu milleti sürekli aldatmaktadır.

 

Zira defaten yazdığım gibi gerek parti programında gerekse de girdikleri seçimler öncesi ilan ettikleri programlarında, müphem ve muğlak ifadeler olsa da “terör örgütüyle müzakere yapacağız ve yine onlarla birlikte olup kafa yapımıza uygun anayasayı kotaracağız” diye bir ibare asla yok..

 

Olması da düşünülemez. Böylesi durumlarda her ne kadar vurdumduymaz olsak ta, mutlaka yüksek bir oranda kendilerine karşı bir duruş sergilenir kanaatini taşıyorum…

 

Özal’dan itibaren özellikle dış güçler ve onların uzantısı diye rahatlıkla söyleyebileceğim –besleme- iç güçlerin birlikte yaptıkları senaryo gereği; bilerek yaratılmış koşullar neticesinde, Türkiye’nin kaderiyle oynanmaya başlanmıştır. Özal’ın siyasi etkisinin azalmasıyla bir ara frenlenmiş gibi gözüken bu durum. Özal’ın ANAP’ının, ABD mahreçli birebir kopyasının AKP adıyla diriltilip, ardından el çabukluğuyla sahne almasıyla yeniden hortlatılmıştır.

 

Mevcut iktidar kazandıkları ilk seçim sonrası, geçmişten beri kendilerinde tebarüz eden riyakâr tabiatları gereği, siyasi ve maddi rüşvete alıştırdıkları toplumun önemli bir kesiminden aldıkları oyları; farklı alanlara tahvil ederek saltanatlarını yürütmeye ve ülkenin altını oymaya devam ediyorlar…

 

Bu durum karşısında bizim istediğimiz yukarıda az-çok tarifini yaptığımız ve AKP’ye oy verenler içerisinde yaklaşık % 30-35’leri bulan toplumun bu kesimlerinin artık gözünün önüne bakması gerektiğini acilen hatırlamasıdır…

 

Çünkü önünü sonunu düşünmeden ve bir an için bile olsa sorgulamadan iktidar partisine menfaate dayalı olarak verdikleri bu oylar. Türkiye’ye ve Türk milletine çok hasarlar vermektedir…

Yakın bir gelecekte daha da çok pahalıya patlayacak bu durumdan, kendileri olmasa bile hemen bir nesil sonrasını temsil edecek olan çocukları-torunları da zarar görecektir..

 

Buradan hareketle çoğunuzun dikkatini çeken bir hususu tekraren dile getirmek gerekiyor. Bildiğiniz üzere Başbakan ve ekibinin “yıkım projeleri” diye adlandırdığımız türlü şekillerde tasarlanmış meşum planları hayata geçirme aşamasından önce, muhakkak toplumun önemli kesimlerini ilgilendiren sosyal ve maddi iyileştirmelere imza attığını görüyoruz…

 

Nedense bunları yaparken “neden zamanında değil de şimdi,” demek hiç kimsenin aklına gelmiyor?

 

Nitekim bu dediğim örnekleri 12 Eylül referandumu öncesi olduğu gibi, Başbakan yine sergilemeye başladı…

 

Mesela geçenlerde 65 yaş üstünde olan vatandaşların; gün içinde belli zaman aralıkları içerisinde senelik cüzi bir ücret karşılığı binebildikleri belediye otobüslerinin, bundan böyle tamamen ücretsiz olacağını hem de kullanım süresini tam güne çıkarttıklarını açıkladı..

 

Ayrıca engellilere 2013’te atanmak üzere 8 binin üzerinde kadro verildiğini de açıkladı.

 

Öğretmenlere açıktan kadro ataması yapmasa da, eş durumundan ötürü bir kısmının Şubat ayında yer değiştirme tayinleri gerçekleştirildi…

 

Gerek valiler veya onların görevlendirdiği yetkililer tarafından Güneydoğu şehit veya gazilerimizin evleri ziyaret edilmeye (onlara şirin gözükmek maksadıyla) “bir ihtiyaçları olup, olmadığı” sorulmaya başlandığını da görüyoruz. Yapılan bu işlemin altında Valilere sözlü mü, yazılı mı olduğunu şu an için bilmediğimiz talimatların verildiği düşüncesini taşıyorum. Çünkü şimdiye kadar hiçbir valinin-kaymakamın veya onların görevlendirdiği kişilerin, bir şehit yada gazi yakınının durumlarıyla bu son günlerdeki kadar ilgilendiğini şahsen hiç duymadım…

 

Elbette toplumun ihtiyaçlarını gidermeye yönelik hayırlı işlerin yapılması güzel bir uygulama. Hatta gerekli de. O nedenle eleştirme hakkımız olamaz. Ancak bunun politik çıkar gözetilerek istismara yönelik olarak yapılmasını ve ahlaki kurallar hiçe sayılarak adeta siyasi rüşvet şeklinde halka sunulmasını eleştiriyorum. İşte meselenin dikkat çekmek istediğimiz asıl püf noktası ise burasıdır.

 

Bütün bunları görünce anlıyoruz ki, bunca sene gelip geçen siyasi iktidarların bu denli çirkince kullanmadığı manipülasyonları kullanıyor olması; AKP iktidarının pekte iyi niyet taşımadığının açık göstergesidir…

 

Başbakan’ın yukarıda saydığım örnekler gibi, iş ve işlemlerinin yanı sıra siyasetende ne zaman başı sıkışsa; aslında hepten unuttukları, hatta yok saymaya çalıştıkları Türk milletini (ihtiyaç kabilinden) kerhen de olsa hatırlamaktadır. Ayrıca ellerinde bulundurdukları belediyeler eliyle adı dillerde sakız olan makarna-kömür yardımlarına da derhal başlamaktadırlar…

 

Kırklı yılların tek parti yönetimindekileri asla aratmayan vali ve kaymakamlar tarafından dağıtılanlar da cabası…

 

Bu meyanda başta köyler olmak üzere ihtiyacı var mı yok mu? Demeden sıradan vatandaşlara sanki kendi keselerinden veriyorlarmış gibi AKP ambalajına sardıkları yardım poşetlerini rüşvet babında dağıtmaya başladıklarını çok yakında yine görürsünüz !!!

 

Halkın kullandığı temel gıda maddeleri başta olmak üzere ihtiyaç duyulan mallara, enerji ve ulaşım kalemlerin fiyatlarına bu sıralar bir artışın geleceğini de zannetmiyorum..

Çünkü bunlar çok kereler dediğimiz gibi “seçimden önce zam yapacak kadar enayi miyim?” diyen Turgut Özal’ın ekolünden gelmektedirler.

 

Toparlayacak olursak bütün bunları yapmalarının sebebi yine başımıza sardıkları belanın toplum tarafından kabulünü sağlatmak içindir.

 

Bahse konu bu bela herkesin malumu olduğu üzere bellidir…

 

AKP hükümeti Türkiye’nin genel sorunlarını çözmek yerine bile bile sorun yaratanların derdine mehlem olmak üzere, velinimeti ABD’nin direktifleri doğrultusunda Türkiye’yi bir kez daha ameliyat masasına yatırmıştır…

 

Bu ameliyatın amacı ve sonuç alabilirlerse, Allah muhafaza neticesi de bellidir.

 

Çünkü AKP tıpkı bir organ mafyası gibi çalışmaktadır ve niyeti halis değildir… İktidar yaptığı her operasyonda asırlardır (bazen ufak-tefek rahatsızlık hissetse de) dimdik ayakta durabilen Türkiye’nin ve Türk milletinin yaşamı için mutlaka elzem olan bir uzvunu söküp alarak zarar vermekte, onun güçsüz ve takatsiz kalmasına neden olmaktadır…

 

Hele hele bölücülere sınırsız tavizlerin verileceği, bebek katili dahil diğer teröristlere affın kapıda hazır bekletildiği son operasyonda; Başbakan’ın işi daha da ileri safhalara taşıyıp kendisine yardımcı olarak terör örgütü elebaşını seçmesi, bunun için toplumdan destek istemesi, karşı duruş sergileyenleri ise (daha önce “abi” dedikleri de dahil) tehdit edip, suçlaması akıllara ziyan bir durumdur..

 

Ancak bunları saklamak için yapılan çeşitli hileli yönlendirmeleri ve tuzakları görüp, şu an için iktidara en azından bir sarı kart dahi olsun çekerek “yeter artık dur” diyecek zinde dimağlara ve Türk milletinin yeniden aslına rücu etmesi demek olan milli hassasiyetlerine çok ihtiyaç vardır…

 

Öyle ki, bardak iyice taşırılmıştır!

 

Yaşananlar ve paylaştıkları beyanları göstermiştir ki. Türk kelimesinden veya Türk milleti yada milliyetçilik gibi kavramlardan en az bölücüler kadar Başbakan’ın da rahatsız olduğu iyice anlaşılmaktadır..

 

Nitekim bu tanımları anayasadan, kanunlardan, kurum ve kuruluşların adlarından veyahut bu topraklardan silmek üzere hamle üstüne hamle yapmaktadır. Daha da ötesi Türk milletinin yanı sıra Türkiye isminden de rahatsızlık duyduğunun işaretlerini maşaları eliyle dillendirmeye başladıklarına daha önceki yazılarımızda temas etmiştik…

 

Bu bağlamda, Sayın Başbakan’a buradan bir teklifim var..

 

Madem Türkiye ismi de yukarıda belirttiğim diğer kavramlar/tanımlar gibi size ve kol kola girdiklerinize bir “ırkı” çağrıştırıp rahatsız ediyor. Öyleyse “tek vatan, tek bayrak, tek dil” diyen ülke sevdalılarından ziyade; rol kesenlerin veya rol yapanların kısacası “artistlerin” giderek çoğalmakta olduğu Türkiye’nin adını; bundan böyle “Yeşilçam Cumhuriyeti” olarak değiştirelim. Zira önerdiğim bu isim sizin kıstaslarınıza ve yandaşlarınızın çoğunun fikriyle örtüştüğü için, daha çok yakışır diye düşünüyorum…

 

Hem böylelikle fıtratınız gereği sizde rahat edersiniz, birlikte müzakere masasına oturduğunuz asıl ırkçı/bölücüler de!

 

Ne dersiniz, var mısınız böyle bir değişikliğe?!!

 

Yeni bir yazımızda buluşmak üzere esen kalınız…

 

Not: 08 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun, kadına şiddet son bulsun dilek ve temennilerimle bütün kadınlarımızın kadınlar gününü kutluyorum..

Davutoğlu akrabalarını ziyaret etti!

Konuya nereden başlayacağımı bilemiyorum amma, isterseniz şöyle yapalım diyorum..

AKP iktidarının yüz akı icraatlarından biri olduğu söylenilen sağlıkla ilgili olanına, başımızdan geçen bir olayı anlatarak neşter vuralım istiyorum…

Yani özelden genele doğru sağlıktaki ahvalimizi ortaya serelim. Serelim ki, iş sadece yalan yere sağda solda böbürlenmeyle olmadığını belki birileri duyar ve çaresini bulur diye umuyorum..

 

Efendim hepimiz Allah’ın can verdiği bedenleri taşıyoruz. Bu bedeni bazen bilerek hor kullanıyoruz, bazen de istem dışı olaylar sonucu taşıdığımız emanete hasar veriyoruz…

Bu bağlamda, uzun süre çeşitli hastalıklarla boğuşan şahsımız değil şimdiki yazımızın konusu..

 

Ben değil amma ciğerimin bir parçası..

Yani büyük oğlum!

 

Büyük oğlum spor akademisi mezunu.. Ayrıca vatan borcu olan askerliğini de arslanlar gibi yaptı. (Yani sağlam olduğu halde, birileri gibi çürük raporu alarak kaçmadı. Başbakan’ın önce “gündemimizde yok” deyip sonra çıkarttığı bedelliye de sığınmadı…) Dolayısıyla atletik yapıya, sağlam bir bünyeye sahip.. Ancak yukarda da belirttiğimiz gibi elde olmayan sebeplerle oluşan rahatsızlıklar, bazen bu genç ve sağlam bünyede bile hasar verebiliyor…

 

Nitekim yaklaşık 15 gün kadar önce şiddetli karın ve böğür ağrılarıyla sarsıldı. Geçer umuduyla önceleri biraz bekledik. Fakat sadece bir gün sonra oğlumu hastaneye götürmeye ikna ettik.

(Burada isim vereceğim. Vereceğim ki, çünkü kendimizi nerelere güvenip, kimlere teslim ettiğimizi sizlerde öğrenesiniz diye…)

 

Evimize çok yakın özel bir hastane var. Batıkent Bilge Hastanesi..

 

İlk önce gittik oraya. Adı geçen ve oldukça büyük olan hastanenin acil servisindeki mevcut doktorların muayenesi sonrası istenen röntgen ve tahlillere bakılıp; bir iki ilaç verildikten sonra, bizim genç adam “böbrekte taş var, ağrıyı yapan da bu” diye eve gönderildi.

Sabahına da işi sağlama almak üzere tekrar muayeneye ve kontrole gitti..

Burada kan alınıp, röntgen ve ultrason gibi hastalığın teşhisine yardımcı olacak geceden eksik kalmış tahliller yapıldı. Sağ olsunlar teşhis yine aynı. Verilen ilaçlar tavsiye edilenler bir bir uygulanmasına rağmen ağrılar azalacağına gittikçe şiddetlenince…

 

İki gün sonra yine bir gece vakti bu sefer ver elini Atatürk Araştırma Hastanesi’ne…

Yine tetkikler, tahliller ve takılan serumların bitmesinin ardından yeni reçete verilip yine gönderildi eve bizim hasta!…

İç ilaçları, uy doktorların söyledikleri talimata! Fakat gelin görün ki, ağrılarda azalma olacağına giderek artmakta..

 

Allah Allah nedir bu iş yarabbi! Başkent Ankara’da biz çaresizlikten kıvranıyoruz, oğlum da ağrılardan…

 

Bir taraftan da “sık dişini oğlum ilaçlar etkisini gösterince ağrıların geçecek” diyoruz..

Diyoruz amma, geçmesi, hafiflemesi ne kelime gittikçe artıyor…

 

Yine bir gece vakti, bu kez sür elini Gazi Üniversitesi Hastanesine…

 

Diğer ikisinde olduğu gibi yine bağladılar 3-4 şişe serumu, sabahı zor ettik…

 

Fakat hâlâ iyiye doğru bir gidiş yok…

Olmaması da normal çünkü özel, üniversite veya devlet hastaneleri dâhil olmak üzere bu anlı-şanlı sağlık kurumların hemen hepsinin acil servislerinde genelde, pratisyen hekim veya intörnler istihdam edilmektedir. Ne de olsa gece vakti gelenlerin birçoğu da zaten naçar kalması nedeniyle, adeta sağlık eğitimine katkı sağlayan gönüllü birer canlı kobay!

 

Bunları söylerken biz acemi hekimler olmasın demiyoruz elbet. Onlar da hasta bakarak zamanla uzmanlaşacak. Ancak yeteri kadar hoca veya uzman doktorların gözetiminde, hastalarla ilgilenmesi kaydıyla…

 

Neyse bizim oğlan o geceyi de sedyede serumla geçirdikten sonra, aynı gün öğleye doğru yanına her nasılsa tesadüfen gelen doktorun “yahu bunu şimdiye kadar nasıl anlamazlar, hastanın apandisti patlamış neredeyse kötü bir durum gerçekleşmek üzereymiş, fakat burada maalesef şu an sizi yatıracak yer yok. Ben hayati ilk müdahaleyi yaptım. Siz derhal Atatürk Hastanesine gidin, gerisini onlar hallederler” demesi üzerine. Donup kalan eşim ve oğlum, Allah ondan binlerce kez razı olsun diye dua ettiğim bu doktorun yazdığı not ile doğru Atatürk Hastanesine yetiştirildi..

 

Hastamıza acil serviste yine bir serum bağlandı. Ardından yaklaşık 2 saat daha orada sedye üstünde kaldıktan sonra gelen genel cerraha durumu izah edip, Allah’tan diğer yerlerdeki tahlil sonuçlarından aldığımız fotokopilerini de göstermemiz sayesinde, zor zahmet bir yatak bulunup çocuğum servise nakledildi.

 

Gazi Üniversitesinde ağrıya sebep olan gerçek teşhisi koyan doktorun “bunu nasıl anlamazlar” demesi gerçekten çok doğru. Bilgisayarda arama motorunun birine şiddetli karın ağrısı ve kusma. Kasığın sağ tarafında ele gelen şişlik yazınca, hemen karşınıza apandisit üzerine yüz binlerce bilgi çıkmaktadır..

 

Serviste doktor ve hemşirelerin (Allah onlardan razı olsun) olağanüstü çabalarıyla hastamız 4 gün yattıktan sonra çok şükür toparlanır hale geldi.. Şimdi zamanında tespiti halinde tedavisi kolay, yanlış teşhis veya gecikildiğinde ise ölümcül olabilen apandistin sebep olduğu iltihaplı bölgenin temizlenmesi, hasarların azalması sonrası, sanırım 1 ay kadar süre sonra ameliyata alınacak…

 

Başımızdan geçenleri kısaca özetlediğim bu olay sonrası derdimiz, Allah eksikliklerini göstermesin doktorları veya hastaneleri kötülemek değildir. Amacımız aksaklıkların giderilmesine katkı sağlamak, insan hayatının bu kadar ucuz olmadığını ilgililere anlatmaya çalışmaktır.

 

Bu meyanda önerilerimiz;

Çoğu özel hastanelerin yetersiz olmalarına rağmen çalışma ruhsatların verilmesinin bir an önce önlenmesini. Bütün hastanelerin acil servislerine yeteri kadar önemin verilmesini.. Devletin hastane yönetimlerini, yandaşlardan ziyade işinin ehli olanlara verilmesini sağlayıp, daha iyi bir işlerlik kazandırılmasını.. Bunlara ilave olarak da hastane sayısını çoğaltıp, tababet kurumlarına yeteri kadar işinin uzmanı sağlık personeli istihdam ederek.. Yetersiz sayıdaki doktorları da “şu kadar hastaya bakacaksın” diye çıkartılan performans kriterleriyle yormazsanız. Hastalara doğru düzgün teşhisler konur, tedavisine çalışılır diye düşünüyorum…

 

Beri taraftan sağlık hizmetlerinin bu hükümet sayesinde artık parayla alındığını sanırım çoğu vatandaşımız hâlâ bilmiyor!

 

Bunun yanı sıra Ankara, İstanbul gibi illerin dışındaki hastanelerin yetersiz kadro ve yatak sayısı yüzünden bahse konu bu illerde, şifa arayanlarca yığılmalar olmaktadır. Bu yüzden çoğu hastanın ameliyatlar dâhil tedavisi gecikebiliyor.

 

Nitekim Hatay’dan, İskenderun’dan, Erzurum’dan, Aksaray’dan, Kırşehir’den, Çankırı’dan gelen hastalar gördük.

 

Bu aksaklık ve eksikliklere rağmen vatandaşa; eczaneden ilaç almada sağlanan kolaylık ve doğru dürüst sağlık hizmeti alamadıkları yetersiz özel sağlık kurumlarına hastalarca çat-kapı gidebilmeleri. Tüm sağlık hizmetlerine teşmil edilerek, çok önemli bir başarıdan bahsedilebiliniyor…

 

Hasılı eskiden beri süregelen yatak sayısındaki yetersizliklere; yaralı ve hasta Suriyeli muhalif mültecilerde eklenince, bütün hastaneler tıklım tıklım hasta ile doldu..

 

Yani ülke nüfusuna bir anda ilave olan yarım milyona yakın kişiden, hastalananların yanı sıra, Esat yönetimine karşı savaşan unsurlardan olup, yaralananların bakımlarını da Türkiye üstlenip, onlara öncelikler tanınınca Türk hastalar yer bulup tedavi göremez oldu..

 

Nitekim bizim tedavimiz sırasında da ameliyat olan veya hastalanmış Suriyeli, mültecilerin sayısı bir hayli fazlaydı.. Gözlemlerimize göre (yukarıdan gelen emirle ki, yazılı olmasa bile sözlü olarak kesin böyle bir talimat vardır diye düşünüyorum) bakımları iyi, rahatları da gayet yerindeydi.

 

İşte biz hastamızın başında iyileşmesini beklerken bir gece vakti ortalığı bir telaş aldı. Meğer Dışişleri Bakanı Davutoğlu akrabalarını ziyaret edecekmiş! Simdi bazıları “bu akrabalık konusu da nereden çıktı” diye bize sual tevdi edebilirler..

 

Efendim, bir insan kendi hasta değilse, hastaneye ya bir akrabasını, ya da tanıdık birini ziyaret için gider…

Bakan kendisi hasta olsa idi, tıpkı Başbakan’ın hastalığında yapıldığı gibi, hastaların uyması gerekli olan üstelik kendi koydukları kurallar hiçe sayılır, tedavisine bakılırdı..

 

Davutoğlu’da yukarıda söylediğimiz üzere akrabası olan Suriyelileri, onların şatafatlı alkışları, bağrış-çağırışları ve sağa sola küçük küçük şekerler atmaları eşliğinde ziyaret edip, çekip gitti.

 

O an için (bizzat kendilerinin söylediklerine göre) AKP’ye oy vermiş hasta ve yakınları dâhil orada bulunanlarda müthiş bir öfke kabarması gördüm…

 

Bizleri hastane görevlileri ve korumalar o alandan uzak tuttukları için, Suriyelilerin kadim dostu Bakan’a bizde ulaşamadık..

 

Ulaşabilseydik, 15 gündür yaşadıklarımızın kızgınlığıyla “öncelikle eski Sağlık Bakanı Recep Akdağ’a ve yeni gelene selamlarımızı söyleyin!!.” dedikten sonra orada öfke seline kapılan vatandaşlarımız ve milletimiz adına şu soruyu kendisine sorup, cevabını bekleyecektik…

 

“Sayın Bakan ‘sel gider kum kalır.’ Yarın Suriyeliler gider yine biz bize kalırız.. Hem seçim zamanı oyları bunlardan mı alıyorsunuz. Niye bizim hastaları da üstünkörü kabilinden olsa dahi, ziyaret edip hal-hatır sormadınız?!!” diyecektik..

 

Ama sordurmadılar…

 

Umarım bizim sormak istediğimiz bu soruyu, Türk milleti yapılacak ilk seçimde, sandıkta iktidara sorar diye umuyorum…

 

Bitirirken gerek hastanede gerekse evde ziyarete gelenler veya telefonla arayanların cümlesinden Allah razı olsun diyor. Hepinize sağlıklı ve çaresiz kalmadığınız günler diliyorum..

 

Yeni bir yazımızda buluşmak üzere esen kalınız…

Ve Pandora’ nın kutusu iyice açıldı…!

Ve Pandora’ nın kutusu iyice açıldı…!

 

Eveleyip geveleyip duruyordu. Toplumun bunu da rahatlıkla hazmetme kıvamına geldiğine kanaat getirmiş olmalı ki, (bizce de çoktandır beklenen) asıl bombayı patlattı.

 

Kendisinin başkanlığa seçilmesini sağlamak asıl amaç olduğu artık su götürmez şekilde açığı çıkan ve bu yolda bir araç olarak düşünülen “yeni anayasada” vatandaşlığı tanımlayan Türk milleti ibaresi de gidecek. Yerini “Türkiyelilik” alacak!

 

Başbakan’ın dış gezisi nedeniyle Salı’dan Çarşamba’ya kayan ve en son yaptığı 1 saatlik gurup toplantısına ilişkin konuşmasının özeti bu..

 

Başka şeylerde söyledi..

 

Mesela, “Bu yargı paketlerinin ötesinde en önemlisi, yeni anayasa çalışmalarıdır. Bu çalışmalarda Mart sonuna kadar bitmesi noktasında Meclis Başkanımızın açıklamasını biliyoruz. Temennimiz odur ki Mart sonuna kadar bu iş biter, bitmesi halinde sağlıklı şekilde bizlerde yaşamış oluruz. Bitmemesi halinde, AK Parti’nin bu konuda yaptığı çalışma Meclis gündemine taşınacaktır. İnşallah Meclis gündeminde bizim yeni anayasa tasarımızı, böylece orada halkımıza, milletimize sunmuş olacağız. Eğer biz parlamentoda beklediğimiz desteği aldığımız anda bunu gündeme getiririz, referandum gücünü yakaladığımız anda da biz millete gideriz.”

 

Ardından parti gurubuna ve gerekli yerlere de talimatları verdi:

 

Bunu topluma anlatın!”

 

Türkçesi diğerleri gibi “bunu da hazmettirin” ki, sorunsuz bir amacımıza daha ulaşalım..

 

Talimat verilince, yandaş, candaş ve tembihli yazılı medya elemanları; sıkça kullandıkları algı yönetimi (inandırma politikası) metodu gereği zihinleri uyuşturmak için anında yazıları döşenmeye başladılar.. Bunun yanı sıra akademik unvanları en tepede olan hükümetin medya bülbülleri de, konuk oldukları (sıfatları Türk olup, yayınlarıyla ve topluma sundukları fikirleriyle Türk milletiyle asla bağdaşmayan) bazı televizyonlarda. Başbakan’ı bile solda sıfır bırakır bir halde bu konuyu gündemin en tepesine oturttular…

 

Mesela liberal fikirleri savundukları söylenen ancak kendilerine çokta yakışan adlarıyla.. Yani liboş Mustafa Erdoğan, Fuat Keyman ve pek tabiidir ki, Türk’e dair bir şey duyduğunda tüyleri diken diken olan Kürtçü Mithat Sancar…

Başbakan işaret fişeğini yakar yakmaz, “yol temizliğine” yönelik taktik üstüne taktikler önererek hemen toplum mühendisliğine başladılar..

 

Mutlak dikkatinizi çekmiştir. Başbakan 1 söylese bunlar ve benzerleri en az 10 söylemeyi nedense bir vazife sayıyorlar?! Durumdan vazife çıkartmak dedikleri bunların yaptıkları olsa gerek(!)

Üstelik bunlara kalsa bırakın, Türk’ü, Türk milletini, anayasadan silmek bile kesmeyecek gibi. İnanın ilk fırsatta Türkiye’nin adını dahi değiştirmeye kararlılar..

 

Değerli okurlar sizlere soruyorum:

Zaten Başbakan’ın niyeti de bu değil mi?

 

Kendisi Refah Partisinde İl Başkanı iken, geçmişte olduğu gibi şimdi de akıl hocalığını yapan Mehmet Metiner’e hazırlattığı 18 Aralık 1991 tarihli “Kürt Raporunu” harfi harfine onaylayıp, rahmetli Erbakan’a sunmamış mıydı?

Bu raporu ve içinde ne yazdığını bilmeyen, bilip de unutan veya merak edenler “google”a sorsunlar, ne demek istediğim daha rahat anlaşılır.

 

Sadece ön bilgi olarak, bu günkü PKK talepleriyle birebir örtüştüğünü söyleyeyim de, gerisini artık siz anlayın.

 

Hasılı bu olanlardan sonra hiç kimse bize “yok siz bühtanda bulunuyorsunuz, yok iftira atıyorsunuz, yok niyet okuyorsunuz, falan, filan” gibi saçma sapan suçlamada asla bulunmasın…

 

Çünkü Başbakan ve ekibinin mütemadiyen belirttiğimiz üzere; şahsi veya siyasi menfaatlerini koruma uğruna ve “terör sorununu çözüyoruz” yalanlarıyla, aslında Türkiye’yi ve Türk milletini çözme hususunda, geçmişte yaptıkları artık yapacaklarının teminatı haline gelmiştir!

 

Bu arzularına kavuşmak için hiç kuşkunuz olmasın, Makyavelizm’in temel kuramı olan, “Amaca giden yolda her şey mubahtır ilkesini sapmadan uygulamaktadırlar..

 

Mesela bir önceki yazımda, “…Ve diyorum ki, bu kirli ittifak ve sözde çözüm arayışları; Başbakan’ın bizzat şahsına münhasır olarak uygulamaya koymayı düşündükleri başkanlık sistemi ile “yeni” anayasayı da bölücüleri mutlu edecek şekilde yaptıkları an bitecektir..

Lütfen bunu tarihe not alarak düşün…!” diyerek ip uçlarını verdiğim süreç.

Tıpkı yakın geçmişte olduğu gibi bir kez daha aynı oyunla sürdürülmektedir.

 

Lütfen hatırlayınız 12 Eylül referandumu öncesi de milletin sinir uçlarını törpülemek üzere PKK ve onun siyasi uzantılarıyla yine mütareke yapılmış, “… aman silah patlatmayın, aman şehit haberleri sakın gelmesin, yoksa referandum aleyhimize döner. Siz hiç merak etmeyin sizlerin arzusunu da zamanla yaparız..” mealindeki sözler verilmişti.. Yeri gelmiş BDP ile mecliste işbirliği yapılmıştı. Nitekim referandum sonrası yargı tamamen denetim altına alınmış, ordu kıpırdayamaz hale getirilmiş, teröristlerin ve bölücülerin bazı istekleri yerine getirilmişti. Ancak siyasi bölücüler lehine yaptıkları şeyler bunları bir türlü tatmin etmemektedir. Bu nedenle dağdaki unsurları yeniden silaha başvurup sürekli yeni tavizler talep etmektedirler.

 

Şimdi durum geçmişin yine bir tekrarıdır. Eh madem Başbakan’da hem anayasa değişikliğinde hem de kendisine başkanlığın yolunu açacak referandum ve seçimlerde bu terörist eşkıyalara ve onların destekçilerine ihtiyacı vardır..

Öyleyse hemen bunlarla bir mütareke imzalayıp, müzakerelere başlanılmalıdır(!)

 

Bunun içinde vakit geçirmeden hemen İmralı canisini hem de birinci elden muteber adam konumuna getirip, uzantılarıyla da mecliste tokalaştılar…

 

Ardından İçişleri eski bakanı İdris Naim Şahin alınıp, yerine sıkı “açılımcı” bakanın ikame edilmesiyle ‘ada’ya verilen sözlerin ilk emareleri göründü..

 

Derken AKP ile BDP’nin işbirliği, bölünmenin ilk adımı sayılabilecek olan “anadilde savunma yasası” birlikte çıkartılıp; Çankaya tarafından jet hızıyla onaylanmasında bir kez daha net olarak görüldü.

 

Muhtemeldir ki, anayasa uzlaşma komisyonunda istedikleri gibi bir sonuç çıkmaması halinde. Başbakan’ın yukarıya aldığım konuşmalarına istinaden kendilerinin yazdığı ve bölücülerinde taleplerini içeren “yeni anayasa” meclis gündemine süratle getirilecek ve halkoyuna götürmek için eksik olan parmak sayısını da kesinlikle BDP’ den tamamlayacaktır.

 

Hatta korkarım ki, Kemal Kılıçtaroğlu’nun CHP’sinden de bu konuda bazı parmaklar (az sayıda da olsa) iktidara destek olabilecektir.

Çünkü geçtiğimiz günlerde Güneydoğu kökenli bir milletvekilinin, partisinden başka bir şeyi bahane edip istifa etmesi buna ilk işarettir…

Ve durum onu gösteriyor ki, bunlar BDP dışındaki partilerdeki türdeş arkadaşları gibi ırkçı bir yaklaşımla blok halinde hareket etmektedirler.

 

O zaman iş bu kerteye geldikten sonra bize de şöyle bir çağrı yapmak artık farz oldu.

 

Başkanlık kürsüsünden bir sataşma üzerine “..bende Ülkücüyüm, bende milliyetçiyim” diyen AKP’li meclis başkan vekili Sadık Yakut ve Türk milliyetçiliğinin banisi merhum Alparslan Türkeş’in küçük oğlu Ahmet Kutalmış’a sesleniyorum. Aynı zamanda benzer ifadeyi veya milli hassasiyetlerini kapalı kapılar ardında veyahut dost meclislerinde söyleyen ve sayılarının en az 25-30’u bulduğu söylenilen AKP’li milletvekillerine ve Apo’nun isteği doğrultusunda görevden alınan İdris Naim Şahin’e de bu çağrımı duyurmak istiyorum…

 

Bölücü başı ve onun uzantılarıyla güya çözüm adına her türlü siyasi işbirliği yaparak.. Sultan Alparslan’la kapılarını açıp bin yıldır bu topraklarda varlığını sürdüren Türk Devletinin temeline dinamit koyan.. Ve kendisini sınırsız yetkiyle donatılmış Başkanlık makamına taşımak uğruna Türk milletini anayasasında bile yok sayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a..

 

YETER ARTIK SON SÖZ TÜRK MİLLETİNİNDİR!

 

Demeniz gerekmiyor mu?

 

Eğer siz bunu demez ve Türk milletinin birlik ve beraberliğinden yana milli tavır gösterenlerin yanında yer almaz iseniz biliniz ki, tarih önünde bu millete karşı büyük bir vebal altında kalırsınız…

Çünkü bu millet size “bölücülerin isteklerini yerine getirin” veya “kendilerini bile bile kandırın” diye oy vermedi!

 

Yeni bir yazımızda buluşmak üzere esen kalınız!

Ne söylediklerine değil, ne yaptıklarına bakmalı! -2-

Ne söylediklerine değil, ne yaptıklarına bakmalı! -2-

 

Araya birkaç günlükte olsa giren Çankırı İl’imize yaptığımız seyahat ve yine şehir dışında olup, mecburen katılmamız icap eden akrabalarımıza ait bazı düğün dernek işleri olunca. Devamı var dediğimiz bir önceki yazımızın arkasını bir türlü getirip sizlere sunamadık..

 

Böyle olunca haliyle gündemi oluşturan meseleler de bu süre içerisinde birbiri peşi sıra akıp gittiler…

 

PKK’lı 3 kadın, sebebini ve kimlerin infazı gerçekleştirdiğini henüz bilmediğimiz gizemli bir şekilde Paris’te öldürüldüler. Kimin ne hesabı vardı, uzak bir ihtimalde olsa ilerleyen zamanlarda ortaya çıkacaktır. Ancak hemen belirtmeliyim ki, şimdiden hedefleri ve sonuçları farklı alanlara çekmek üzere zihinler bulandırılmaya başlandı.

 

Beri yandan terör örgütü ile mücadeleden zaten çoktan çark ederek vazgeçen hükümet (muhatabı karşı bir devletmiş gibi) mütareke yaparak. Örgüt elebaşıyla, teröristlere muhtemel af vaadi de dahil müzakerelere başladı..

 

Başbakan ne diyordu: “Terör örgütüyle görüştüğümüzü ispat edemeyen şerefsizdir.” diyordu. Bunu o kadar yüksek perdeden seslendiriyordu ki, adeta milletin beynine kazımıştı. Bu nedenle bu sözleri unutulacak gibi değildir.

 

Fakat bunu meydanlarda halka haykırdığı zamanlarda; kendisinin özel temsilcisi başta olmak üzere bizzat görevlendirdiği bir gurup müzakereci; teröristlerle “görüşmek” ne kelime “karşılıklı ne yapılıp edileceği” hususlarında dahi pazarlık yapıyormuş. Üstelik bu görüşmeler öyle bir kez falanda yapılmamış. Yani görüşmelerin bir şekilde sızdırılıp ortaya çıkmasıyla, en az 4 kez böylesi görüşmelerin yapıldığı ortaya çıkmıştı.

 

Öyleyse çok sorduk amma bir kez daha soralım:

 

Hani görüşmüyordunuz?

 

Sayın Başbakan;

Devlette sizsiniz, hükümette sizsiniz, savcıda sizsiniz, hâkim de sizsiniz.

Onun için “biz değil devlet görüştü” “bundan sonra da görüşecek” söyleminden vazgeçin. Sizin bu sözlerinize yandaşlarınız hariç, çocuklar bile inanmıyor..

 

Dostlar işte böylesi bir tezat ve tenakuz hiçbir dönem bu denli zirve yapmamıştı. Çok şükür Başbakan ve AKP iktidarı sayesinde bunları görüp bunlara da alıştık!

 

Nitekim Başbakan geçtiğimiz Aralık ayının son günlerinde bir televizyon kanalında karşısına aldığı tembihli gazetecilere diyordu ki:

 

Biz ‘ada’ ile kendimiz asla görüşmeyiz ama görüştürürüz.” “Görüştürürüz” dedikleri her kimlerse, adeta bir maşa gibi gördüğünü bir kenara bırakırsak.

Şimdi her şeyi hazmetmeye hazır hale getirilen toplumun neredeyse sorgusuz sualsiz kabulü ile gelinen noktada, evirilen CHP’nin de açık çek vermesiyle ve neyin görüşmesiyse; görüşmelerin al gülüm ver gülüm şeklinde yapılmasına artık aleniyet kazandırılmıştır…

 

Bu arada “neyin görüşmesiyse?” diye zaten öylesine sorduk.

 

Çünkü görüşmelerin temeli de, esası da bellidir ve yukarıda da belirttiğimiz gibi terörist başı başta olmak üzere şehitlerimizin katillerini af etmeye ve bölünmeye zemin hazırlayacak ilave tavizleri vermeye yöneliktir. Ki tek kelimeyle asla bu milletin hayrına değildir. Kabullenilmesi de mümkün değildir.

 

Değerli okurlar…

 

Şunu açıkça söyleyebiliriz ki, başkalarına yamamaya çalışsalar da, aslında PKK sopasını AKP bizzat kendisi kullanmaktadır..

 

Hem de 10 senedir tepe tepe kullanıp, aynı zamanda nemasından da faydalanmaktadır.

 

Şöyle ki, mesela benim aklıma gelen şu soru sizlerin de aklına gelmiyor mu?

 

Madem terör elebaşı ve örgütün diğer elemanlarıyla görüşecek idiyseniz. Bunun için niye 10 sene beklediniz?

 

Ayrıca bu on senede bölücülere verdiğiniz onca tavize rağmen terör örgütüne karşı hangi başarıyı kazandınız?

 

Onlar menfur hedeflerine adam adım yaklaşırken.

 

Sizler tek kelimeyle, hiç!!!

Buna mukabil sizin sayenizde millet kaybetti. Ayrıca sayısı 6.500’ü aşan aziz şehitlerimize “kelle”, bebek katili Apo’ya ise “sayın” diyen bir Başbakan ile terör örgütü elemanlarına üzülen, onların ardından gözyaşı döken bakanlar ve emniyet müdürleri türedi.

 

Oysa terörü bitirme noktasına getirdiğimiz 99-2002 arasındaki kararlı mücadeleye aynen devam etseydiniz. Bu gün terör meselesi çoktan gündemden düşmüş olacaktı.

 

Ki, siz tam tersini yaptınız..

Terör örgütüyle mücadele eden güvenlik güçlerinin elini kolunu, yaptığınız yasalarla ve uygulamalarla bağladınız. Yetmedi bazılarını mesnetsiz “terör örgütü mensubu(!)” iddialarıyla hapse attınız.. Tabii ki bundan cesaret alan örgüt ve yandaşları da gittikçe gemi azıya aldı…

 

Mesela Paris’te öldürülenlere, Türk Bayrağının indirilip PKK paçavrasının çekildiği Diyarbakır’da, düzenlenmiş olan merasimin Habur rezaletinden ne farkı var?

 

Sadece şu fark var onu da ben söyleyeyim.

 

Besleyip, büyüttüğünüz yandaş medyaya ilave olarak, çeşitli operasyonlar sonucu dillerini kesmeniz nedeniyle lâl olan tembihli medyanın; Başbakan’dan duydukları korkudan mütevellit olayı aynı AKP hükümeti gibi görmezden gelmesi var!

***

 

Farkındaysanız terör örgütüyle karşılıklı müzakere yapanların şu an itibariyle kullandıkları tek bir argüman var.

 

O’da: “Eğer kan duracaksa” söylemi…

 

Ve “eğer kan duracaksa biz her şeyi yapmaya hazırız diyorlar?”

 

Hükümet cenahı ile devletin(!) peşine takıldıkları ve duyda inanma diyeceğim bu söylemin sahibinin terör örgütü ve onun siyasi uzantılarının olduğunu da parantez içinde özellikle belirtelim.

 

Eeee madem öyleyse ve yani “silahlar susup, kan duracaksa?”

 

Sayın Başbakan siz Başbakanlığı bırakacak mısınız?

 

Başbakanlığı bırakmanın yanında Cumhurbaşkanlığını da düşünmeyip, siyaseti tamamen bırakacak mısınız?

 

Hadi bakalım sık sık belirttiğiniz gibi kendinizi değil de eğer Türkiye’yi bir miskal düşünüyorsanız.. Bunu söyleyip, gereğini yapabilecek misiniz?

 

Bu konuda hükümete “kamuoyu diplomasisi ve toplumu hazırlama stratejisi uygulama” taktiği veren ey Fehmi Koru!

 

Sen de epeyce bir yükte edindiğin dünya mallarından fedakârlık edecek misin?

 

Ben bunların asla olmayacağını şimdiden garanti ediyorum.

 

Ve diyorum ki, bu kirli ittifak ve sözde çözüm arayışları; Başbakan’ın bizzat şahsına münhasır olarak uygulamaya koymayı düşündükleri başkanlık sistemi ile “yeni” anayasayı da bölücüleri mutlu edecek şekilde yaptıkları an bitecektir..

 

Lütfen bunu tarihe not alarak düşün…!

***

 

Gazze’ye yardım.

Eyvallah..

Peşmergelere (geçmişte) yardım.

Eyvallah..

Somali’ye yardım.

Eyvallah..

Suriyeli sığınmacılar da yardımdan mahrum kalmasın.

Onlara da eyvallah..

 

Peki yukarıdaki topluluklara göre bir artısı olan. Hem de çok önemli bir artısı olan Türkmenlere yardım yapmaya ne dersiniz?

 

Yani hem dindaşımız hem de soydaşımız olan Irak’lı Türkmenlere, keza Kırım ve Batı Trakya Türklerine yardıma gelince..

 

Van münüt!

 

Hele hele sulu göz bakanımızın daha geçenlerde, 4.500 Ahıska Türk’ünün vatandaşlığa geçme talebine, önce vatandaşları tersleyip ardından verdiği “olmaz” cevabına ne demeli?

Üstelik bu konuda bildiğim kadarıyla geçmişte çıkartılan bir kanun nedeniyle yasal bir engel de yok..

 

Fakat iş Türk’e dair bir meseleye gelince..

 

Hemen “van minüt…!”

 

Sade dışarıdaki mi. Atanamayan öğretmenin iş talebini tersleyip.. Ardından “O oyunu kendine sakla, sen vereceğin yere ver.” deyip, Başbakan tarafından azarlanan. Bu da yetmiyormuş gibi birde sözlü protestosunda bile “ileri demokrasi” gereği anında gözaltına alınan vatandaşta mağdur.

 

Tıpkı “3 çocuk isterim” diye talimat verdiği. Buna karşın iş-aş vermediği. İşi-aşı olmadığı için evlenemeyen gençlerimiz de perişan…

 

İktidar partisinin fiiliyatta yaptıkları özetin özetiyle bu, fakat bizzat kendileri veya borazanları vasıtasıyla sana anlattıkları ise farklı!

Oysa Türk’e ait her şeyi yok sayanlar da bunlar…

 

Ey vatandaş, senin oy verip, kahir ekseriyetle iktidara getirdiğin parti işte bu!

Onun da Başbakan’ı bu…

 

Bunları ancak kendisi fikren ve siyaseten Türk milletinden yana olmayanlar yapar. Daha ben sana nasıl söyleyeyim, bunları sana daha nasıl anlatayım…

 

Velhasıl derdimiz yönetim kademesine getirdiklerimizin riyadan uzak olup, mugalâta yapmadan; tutarlı olmasını, tutarlı davranış sergilemesini istemektir.

 

Derdimiz ABD’nin veya başkalarının değil Türk devletinin ali menfaatlerini korumaya çalışmaktır..

Oysa bir dediği, diğerini tutmayan böylesi bir siyasetçinin; birileri gibi yanlışlar da dahil her yaptığını ben nasıl alkışlayayım?!!

 

Bitirirken birinden duyduğum Arapça bir darbı mesel vereyim.

 

Men hafere li ehıyhî bi–ren sakade fiyhî.”

(Kardeşi için kuyu kazan oraya düşer.)

 

Belki faydası olur!

 

Yeni bir yazımızda buluşmak üzere esen kalınız!

 

Not: Sevgililer sevgilisi Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (SAV) Efendimizin, insanlığı aydınlatmak üzere dünyaya teşriflerinin yıl dönümü kutlu, Mevlit Kandiliniz mübarek olsun!

Ne söylediklerine değil, ne yaptıklarına bakmalı! -1-

Neden mi?

Çünkü hatırlayınız, sınır komşumuz Irak’ın başına gelenler gerçekten vahim sonuçlar doğurmuştur.

Malum güç tarafından Türkiye’de suni olarak yaratılan ekonomik ve siyasi kriz sonrası mevcut hükümet devrilip, apar topar AKP iktidara getirilince. İşgale cesaret ve zemin bulamayan ABD, Irak’a anında girerek, Irak Kürtlerinin işbirliğiyle Saddam devrilmiş..

 

1 Mart’ta tezkere şoku yaşayan AKP hükümeti, ilkine hayır oyu veren 100 milletvekilini ikna(!) ederek 21.03.2003’te ikinci tezkerenin mecliste kabulünü sağlamış. Neticesinde İncirlik üssünden kullanım kolaylığının yanı sıra değişik lojistik destekler sağlanarak, Sünni Saddam’ın gidişi kolaylaştırılmıştır.

 

Bu arada işgale gelenlere “Kahraman genç kadın ve erkek ABD askerlerinin, olabilecek en az kayıpla evlerine dönmeleri..” için bazılarının asla toz kondurmadığı Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan tarafından dualar edilmiş.. (Bkz. Wall Strett Journal 31.03.2003)

 

Olan yine Irak Arap ve Türkmen halkına olmuş. 1.000.000., (Bir milyon) kişi hayatını kaybetmiş. Uğradıkları tecavüzler sonrası namusu giden kadın, çocuk sayısı yüz binleri bulmuş…

Ardından, Saddam’ın yerine ise Şii olan Maliki getirilmiştir..

 

Neticede petrole konan ABD ile Kürtler mutlu. Çünkü azınlıkta olmalarına rağmen işgalcilerle işbirliği yapmalarının karşılığı olarak, idarede Cumhurbaşkanlığını almış. Dahası Türkmenlerin de bin yıldır yaşadıkları ülkenin kuzeyini kendi idarelerinin altına almışlar…

 

Buna mukabil Türkiye’deki mevcut AKP hükümeti, Irak’taki 4-5 milyon civarındaki Türkmenleri adeta yok sayarken.. PKK hamisi ve imtiyazlı ortak Barzani ile Talabani ikilisinin önderliğindeki Kürtlere her türlü kolaylığı yapmışlardır.

 

Ki bunların 10 sene önceki muhatabı ancak Silopi Kaymakamı iken.. Şimdi altlarına kırmızı halılar serilerek, baş konuk olarak çağırdıkları kongrelerde alkışlatarak devlet başkanı muamelesi yapılmaktadır..

 

Hatırlarsanız Başbakan yakın geçmişte ne diyordu?

O tarihlerde bastıra bastıra “Irak’ın toprak bütünlüğünden yanayız” derken. Bu gün, olanlara sessiz kalan Başbakan ve partisinin zımni desteğiyle, ülke başta Kuzey Irak olmak üzere 3’e bölünmek üzere…

Bu birrrrr…!!!

 

Gelelim Libya’ya:

NATO (ABD) kuvvetleri buraya yüklenmeye başlayınca.. Ülkemin Başbakan’ı hemen bir demeç patlatmış ve “NATO’nun Libya’da ne işi var.” demiş. Bunun üzerine Başbakan ve AKP’nin peşine takılanlar:

Hurraaa…

Hep birlikte başlamışlar; “NATO’nun Libya’da ne işi var türküsünü” çağırmaya..

 

Fakat Başbakan ile “kadim dostu ve arkadaşı” Barack Obama arasında çeşitli yollarla yapılan görüşmeler sonrasında, Recep Tayyip Erdoğan her zaman olduğu üzere anında ikna(!) edilmiş.. (Edilmese sonradan da resimli belgeyle gördüğümüz üzere beysbol sopası hazırdır..)

Bizimki de söylemlerinden derhal çark ederek, hemen haftasına uçak ve gemilerimizi Libya’yı bombalamak üzere göndermişti..

 

Muammer Kaddafi iyidir – kötüdür, halkına despot bir diktatördü onun tartışmasını burada yapmayacağım..

Ancak 1974 Kıbrıs Harekatımız sırasında gerçek manada bize yardım eden tek lider olduğunu bilin yeter..

 

Ve şimdi Libya ne hale getirildi ve şu an istikrar ve ileri demokrasi adına ne durumda bilen var mı?!

Bu ikiiii…!!!

 

Başbakan iki sene önce Suriye Devlet Başkanı Esat ile maaile tatil yapmış. Esat’ı göklere çıkartmış hatta onun için “dostum Beşar” demiş. Bizim yandaş taifesi yine tutmuş.. Esat’ı anında göklere çıkartarak “çok iyi ve muhteşem adamdır.” demişler..

 

Gün gelmiş araya kara kedi (ABD’ ile onun manevi oğlu İsrail’in çıkarları) girmiş.

Karşılıklı olarak, bakanlar kurulunu yekdiğeri ülkede toplamalar, birlikte maç seyretmeler ve piknik vaziyetleri, deniz sefaları anında bitmiş…

Çünkü Amerika, BOP eş başkanına yukarıda parantez içi belirttiğimiz asıl gerekçeye istinaden şöyle buyurmuş..

 

Ve demiş ki “Esat artık Eset(!) oldu. Onun için biz diğerlerine olduğu gibi Suriye’ye de sizin yardımınızla ‘Arap Baharını’ getireceğiz.”

 

Hayda, başta Sayın Başbakan ve ardından O’na toz kondurmayanlar…

Top yekun başlamışlar; “Eset şöyle zalim, Eset halkına böyle gaddar!…”

 

Oysa Esat aynı adam..

Yukarıda Irak meselesinde bir nebze de değindiğim üzere işi mezhepsel boyuta getirenler için de söylüyorum. O zaman da Nusayri idi, şimdi de..

Babası Hafız Esat’ta zalimdi. Zalimlik bakımından aynı mirası sürdüren oğlu Beşar Esat’ta zalim.. Özellikle Türkmenlere hiçte sıcak bakmayan tam bir Arap Baasçısı..

Hükümetin desteklediği rejim muhaliflerinin de zalimlikte, Esat’tan kalır yanı yok hani!

 

Neticede iktidarın vargelleri yüzünden iki yılın sonunda geriye, savaş ilan etme noktasına geldiğimiz komşu ülkeden geriye. Binlerce ölü-yaralı ve mülteci ile kuzeyi yine bize sorun olacak, en az üç parçaya ayrılmak üzere olan bir Suriye kalmıştır.

 

Etti mi size üçççç…!!!

 

İsrail ile ilişkilere, söz ve eylemlere baktığımızda da tam bir komedi görmekteyiz..

Yapılanlar edilenler komedi olmasına komedi de, bizim içine düşürüldüğümüz durum ise tam bir trajedi (facia).

 

Geçmiş hükümetlerin bilinçli olarak düşük tuttukları ticaret hacmini ve askeri işbirliğini, olabildiğince genişlettiğini gördüğümüz İslamcı ve Siyonizm karşıtı görünüp te, tam bir ABD’ci olan AKP hükümeti. İktidara geldiklerinden itibaren İsrail ile ilişkileri arttırmıştır.

Fakat ülkemizde siyasi ve ekonomi alanında işleri iyi yürütemedikleri yavaş yavaş anlaşılınca.. Gündemi değiştirmek adına bir anda akıllarına Gazze ve Filistin meselesi geliverdi.

 

Filistin meselesine ağırlık verilince, haliyle İsrail ile ilişkilere fren koymak gerekiyordu..

Çünkü kamuoyunun ortak beklentisi o yönde idi.

 

Nitekim “van minut” olayından başlamak üzere gelişen Mavi Marmara katliamı sonrası yaşanan kavga ile ilişkiler şu an kopma noktasında…

Ama görünürde kopma noktasında, hem de Hacivat Karagöz oyunu gibi!

Niye mi?

 

Değerli okurlar,

İsrail ile yaptığımız ticarette bir azalma var mı?

Bildiğim kadarıyla ve bizzat Ekonomi Bakanının açıklamalarına göre hayır.

 

Ayrıca İsrail’in NATO’nun tatbikatlarına katılma hakkı yoktu. Çünkü bildiğiniz üzere Türkiye’nin bu hususta vetosu vardı.

O’da el çabukluğuyla geçtiğimiz günlerde kaldırıldı. Şimdi İsrail artık rahatlıkla askeri tatbikatlara katılabilecek..

 

En önemlisi Küreciğe kurulan füze radar sisteminin İsrail’i korumaya yönelik olarak konuşlandırıldığını, Mısırdaki sağır sultan bile bilip dillendiriyor. Ancak Başbakan ve AKP iktidarı ile yandaşların alayı, bilinen bu acı tabloyu anlamsızca inkar yoluna tevessül ediyorlar!

 

Peki ya, Müslüman ülkelerin şiddetle karşı çıkmasına rağmen İsrail’in, geçtiğimiz günlerde Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD)’ye üyeliğine kabul edilmesinin sağlamasına ne demeli?!

 

Tabii ülkemizin aleyhine yapılanlar sırf bunlarla sınırlı değil. Şu an için sumen altı ettikleri, meselelerde aynı çıkmazda.. Mesela AB ile ilgili olarak gündüz gözüyle havai fişek patlatıp ne söylüyordular, şimdi ne diyorlar. Ha keza Kıbrıs’ta Rumların petrol araması sonrası “bunu savaş sebebi sayarız” diyorlardı. Şimdi ne oldu? Ne olacak hem Rumlar hem de İsrail çatır, çatır petrol arıyorlar. Haklı olarak İsrail’in Gazze’yi işgaline tepki koyan iktidarın; üzerinden onca sene geçmesine rağmen Azerbaycan’ın 5’te 1’inin Ermenilerce işgaline cılız tepkisine (neredeyse tepkisizliğine) ne demeli?!

 

İşin özü:

Ne söylediklerine değil, ne yaptıklarına bakmalı değil mi?

 

Başbakan’ın cumhurbaşkanlığa doğru gittiği yolda; Dağa meşruiyet kazandırmaya, İmralı canisini ile hempalarına af çıkartmaya yönelik iç meselelerdeki tenakuzlarına ise bir sonraki yazımızda devam edelim…

 

Yeni bir yazımızda buluşmak üzere esen kalınız…

Ne söylediklerine değil, ne yaptıklarına bakmalı! -1-

Neden mi?
Çünkü hatırlayınız, sınır komşumuz Irak’ın başına gelenler gerçekten vahim sonuçlar doğurmuştur.
Malum güç tarafından Türkiye’de suni olarak yaratılan ekonomik ve siyasi kriz sonrası mevcut hükümet devrilip, apar topar AKP iktidara getirilince. İşgale cesaret ve zemin bulamayan ABD, Irak’a anında girerek, Irak Kürtlerinin işbirliğiyle Saddam devrilmiş..

1 Mart’ta tezkere şoku yaşayan AKP hükümeti, ilkine hayır oyu veren 100 milletvekilini ikna(!) ederek 21.03.2003’te ikinci tezkerenin mecliste kabulünü sağlamış. Neticesinde İncirlik üssünden kullanım kolaylığının yanı sıra değişik lojistik destekler sağlanarak, Sünni Saddam’ın gidişi kolaylaştırılmıştır.

Bu arada işgale gelenlere “Kahraman genç kadın ve erkek ABD askerlerinin, olabilecek en az kayıpla evlerine dönmeleri..” için bazılarının asla toz kondurmadığı Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan tarafından dualar edilmiş.. (Bkz. Wall Strett Journal 31.03.2003)

Olan yine Irak Arap ve Türkmen halkına olmuş. 1.000.000., (Bir milyon) kişi hayatını kaybetmiş. Uğradıkları tecavüzler sonrası namusu giden kadın, çocuk sayısı yüz binleri bulmuş…
Ardından, Saddam’ın yerine ise Şii olan Maliki getirilmiştir..

Neticede petrole konan ABD ile Kürtler mutlu. Çünkü azınlıkta olmalarına rağmen işgalcilerle işbirliği yapmalarının karşılığı olarak, idarede Cumhurbaşkanlığını almış. Dahası Türkmenlerin de bin yıldır yaşadıkları ülkenin kuzeyini kendi idarelerinin altına almışlar…

Buna mukabil Türkiye’deki mevcut AKP hükümeti, Irak’taki 4-5 milyon civarındaki Türkmenleri adeta yok sayarken.. PKK hamisi ve imtiyazlı ortak Barzani ile Talabani ikilisinin önderliğindeki Kürtlere her türlü kolaylığı yapmışlardır.

Ki bunların 10 sene önceki muhatabı ancak Silopi Kaymakamı iken.. Şimdi altlarına kırmızı halılar serilerek, baş konuk olarak çağırdıkları kongrelerde alkışlatarak devlet başkanı muamelesi yapılmaktadır..

Hatırlarsanız Başbakan yakın geçmişte ne diyordu?
O tarihlerde bastıra bastıra “Irak’ın toprak bütünlüğünden yanayız” derken. Bu gün, olanlara sessiz kalan Başbakan ve partisinin zımni desteğiyle, ülke başta Kuzey Irak olmak üzere 3’e bölünmek üzere…
Bu birrrrr…!!!

Gelelim Libya’ya:
NATO (ABD) kuvvetleri buraya yüklenmeye başlayınca.. Ülkemin Başbakan’ı hemen bir demeç patlatmış ve “NATO’nun Libya’da ne işi var.” demiş. Bunun üzerine Başbakan ve AKP’nin peşine takılanlar:
Hurraaa…
Hep birlikte başlamışlar; “NATO’nun Libya’da ne işi var türküsünü” çağırmaya..

Fakat Başbakan ile “kadim dostu ve arkadaşı” Barack Obama arasında çeşitli yollarla yapılan görüşmeler sonrasında, Recep Tayyip Erdoğan her zaman olduğu üzere anında ikna(!) edilmiş.. (Edilmese sonradan da resimli belgeyle gördüğümüz üzere beysbol sopası hazırdır..)
Bizimki de söylemlerinden derhal çark ederek, hemen haftasına uçak ve gemilerimizi Libya’yı bombalamak üzere göndermişti..

Muammer Kaddafi iyidir – kötüdür, halkına despot bir diktatördü onun tartışmasını burada yapmayacağım..
Ancak 1974 Kıbrıs Harekatımız sırasında gerçek manada bize yardım eden tek lider olduğunu bilin yeter..

Ve şimdi Libya ne hale getirildi ve şu an istikrar ve ileri demokrasi adına ne durumda bilen var mı?!
Bu ikiiii…!!!

Başbakan iki sene önce Suriye Devlet Başkanı Esat ile maaile tatil yapmış. Esat’ı göklere çıkartmış hatta onun için “dostum Beşar” demiş. Bizim yandaş taifesi yine tutmuş.. Esat’ı anında göklere çıkartarak “çok iyi ve muhteşem adamdır.” demişler..

Gün gelmiş araya kara kedi (ABD’ ile onun manevi oğlu İsrail’in çıkarları) girmiş.
Karşılıklı olarak, bakanlar kurulunu yekdiğeri ülkede toplamalar, birlikte maç seyretmeler ve piknik vaziyetleri, deniz sefaları anında bitmiş…
Çünkü Amerika, BOP eş başkanına yukarıda parantez içi belirttiğimiz asıl gerekçeye istinaden şöyle buyurmuş..

Ve demiş ki “Esat artık Eset(!) oldu. Onun için biz diğerlerine olduğu gibi Suriye’ye de sizin yardımınızla ‘Arap Baharını’ getireceğiz.”

Hayda, başta Sayın Başbakan ve ardından O’na toz kondurmayanlar…
Top yekun başlamışlar; “Eset şöyle zalim, Eset halkına böyle gaddar!…”

Oysa Esat aynı adam..
Yukarıda Irak meselesinde bir nebze de değindiğim üzere işi mezhepsel boyuta getirenler için de söylüyorum. O zaman da Nusayri idi, şimdi de..
Babası Hafız Esat’ta zalimdi. Zalimlik bakımından aynı mirası sürdüren oğlu Beşar Esat’ta zalim.. Özellikle Türkmenlere hiçte sıcak bakmayan tam bir Arap Baasçısı..
Hükümetin desteklediği rejim muhaliflerinin de zalimlikte, Esat’tan kalır yanı yok hani!

Neticede iktidarın vargelleri yüzünden iki yılın sonunda geriye, savaş ilan etme noktasına geldiğimiz komşu ülkeden geriye. Binlerce ölü-yaralı ve mülteci ile kuzeyi yine bize sorun olacak, en az üç parçaya ayrılmak üzere olan bir Suriye kalmıştır.

Etti mi size üçççç…!!!

İsrail ile ilişkilere, söz ve eylemlere baktığımızda da tam bir komedi görmekteyiz..
Yapılanlar edilenler komedi olmasına komedi de, bizim içine düşürüldüğümüz durum ise tam bir trajedi (facia).

Geçmiş hükümetlerin bilinçli olarak düşük tuttukları ticaret hacmini ve askeri işbirliğini, olabildiğince genişlettiğini gördüğümüz İslamcı ve Siyonizm karşıtı görünüp te, tam bir ABD’ci olan AKP hükümeti. İktidara geldiklerinden itibaren İsrail ile ilişkileri arttırmıştır.
Fakat ülkemizde siyasi ve ekonomi alanında işleri iyi yürütemedikleri yavaş yavaş anlaşılınca.. Gündemi değiştirmek adına bir anda akıllarına Gazze ve Filistin meselesi geliverdi.

Filistin meselesine ağırlık verilince, haliyle İsrail ile ilişkilere fren koymak gerekiyordu..
Çünkü kamuoyunun ortak beklentisi o yönde idi.

Nitekim “van minut” olayından başlamak üzere gelişen Mavi Marmara katliamı sonrası yaşanan kavga ile ilişkiler şu an kopma noktasında…
Ama görünürde kopma noktasında, hem de Hacivat Karagöz oyunu gibi!
Niye mi?

Değerli okurlar,
İsrail ile yaptığımız ticarette bir azalma var mı?
Bildiğim kadarıyla ve bizzat Ekonomi Bakanının açıklamalarına göre hayır.

Ayrıca İsrail’in NATO’nun tatbikatlarına katılma hakkı yoktu. Çünkü bildiğiniz üzere Türkiye’nin bu hususta vetosu vardı.
O’da el çabukluğuyla geçtiğimiz günlerde kaldırıldı. Şimdi İsrail artık rahatlıkla askeri tatbikatlara katılabilecek..

En önemlisi Küreciğe kurulan füze radar sisteminin İsrail’i korumaya yönelik olarak konuşlandırıldığını, Mısırdaki sağır sultan bile bilip dillendiriyor. Ancak Başbakan ve AKP iktidarı ile yandaşların alayı, bilinen bu acı tabloyu anlamsızca inkar yoluna tevessül ediyorlar!

Peki ya, Müslüman ülkelerin şiddetle karşı çıkmasına rağmen İsrail’in, geçtiğimiz günlerde Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD)’ye üyeliğine kabul edilmesinin sağlamasına ne demeli?!

Tabii ülkemizin aleyhine yapılanlar sırf bunlarla sınırlı değil. Şu an için sumen altı ettikleri, meselelerde aynı çıkmazda.. Mesela AB ile ilgili olarak gündüz gözüyle havai fişek patlatıp ne söylüyordular, şimdi ne diyorlar. Ha keza Kıbrıs’ta Rumların petrol araması sonrası “bunu savaş sebebi sayarız” diyorlardı. Şimdi ne oldu? Ne olacak hem Rumlar hem de İsrail çatır, çatır petrol arıyorlar. Haklı olarak İsrail’in Gazze’yi işgaline tepki koyan iktidarın; üzerinden onca sene geçmesine rağmen Azerbaycan’ın 5’te 1’inin Ermenilerce işgaline cılız tepkisine (neredeyse tepkisizliğine) ne demeli?!

İşin özü:
Ne söylediklerine değil, ne yaptıklarına bakmalı değil mi?

Başbakan’ın cumhurbaşkanlığa doğru gittiği yolda; Dağa meşruiyet kazandırmaya, İmralı canisini ile hempalarına af çıkartmaya yönelik iç meselelerdeki tenakuzlarına ise bir sonraki yazımızda devam edelim…

Yeni bir yazımızda buluşmak üzere esen kalınız…

Mazeret yine hazır!

Eski Türk Eğitim Sendikası Genel Başkanı Şuayip Özcan’ı çoğunuz tanırsınız, aynı mahalde oturduğumuzdan. Cuma namazları çıkışında kendisiyle ayaküstü bir iki hasbıhal ederiz. Haliyle memleket meseleleriyle hemhal olan her duyarlı insan gibi bizde iki hoş beşten sonra, laf dönüp dolaşır Türkiye’de yaşananlara doğru istikamet bulur..

Epey zaman önceydi yine böyle bir karşılaşmamızda, Şuayip Hocam’a dedim ki:

Hocam, Türkiye sorunlar yumağında debelenip duruyor. Ve ülkemizde şu an en önemli sorun hükümet sorunudur. Bu sorun da diğerlerinin esasını teşkil etmektedir. Üstelik AKP iktidarı ve onun lideri Recep Tayyip Erdoğan icraatlarıyla, eylem ve söylemleriyle sorunları adeta tetiklemektedir.” dedim.

Bu sözlerim üzerine Şuayip Özcan bana “ vallahi haklısınız, Başbakan’ın bırakın bir cümlesini, söylediği her kelimesinden binlerce sayfalık yazı çıkar. Tamamına yakını da memleketin hayrına olmayan söz ve davranışlarıdır.” dedi.

Zaman zaman aynı yerde karşılaştığımız diğer bir dostumuz İsmail Kandemir Hoca ile de böyle ayaküstü sohbetlerimiz olur. Memleket meselelerine onunla da kafa yorar fikir alış verişinde bulunuruz…

Teatide bulunduklarımız arasında; akraba, eş-dost ve arkadaşlarımız, siyasiler, kamu görevlileri, sade vatandaşların yanı sıra elbette kıymetli okurlarımız da bulunmaktadır. Kimiyle yüz yüze, kimiyle telefonda, kimisiyle de yazışma yoluyla meselelere eğilmeye çalışırız.

Ortak kanı üç aşağı beş yukarı bellidir ve aşağıda aktarmaya çalıştığımız gibidir.

Ülkenin iyi yönetilmediği kaygısı, bölücülüğün tavan yaptığı, toplumsal kutuplaşmaların ve katmanlar arasında gerilimin arttığı. Bu enerji birikmesinin açığa çıkma ihtimalinin büyük olduğu ve önü alınamayacak derecede toplumsal olaylara gebe olduğu gibi. Gelir ve paylaşım adaletsizliğinin had safhada olduğu. Devletin dış borçla elde edilen sınırlı kaynaklarının bir kesime yığıldığı, rüşvetin kol gezdiği gibi..

Bir önemli vaka da hırsızlık,gasp ve cepçilik olaylarındaki olağanüstü artış.. Gün geçmiyor ki bulunduğumuz semtte bir hırsızlık olayını duymamış olalım!

Elektrik ve doğalgaza yapılan fahiş zamlar, dünyanın en pahalı benzinini kullanıyor olmamız. Küçük ve orta ölçekli esnafı boğan verginin vergileri, emeklilerin parasızlık yüzünden evlerine hapsedilmeleri.. Karşılıksız çeklerin ve protestolu senetlerin sayısındaki artış.. 750 TL’lik asgari ücretin, çalışanlar için üst çıta olarak belirlenmesi. Böylesi cüzi miktarlarla halkın büyük çoğunluğunun yok olmama mücadelesi vermesi gibi…

Liste daha uzun uzn olmasına da, çok önemli diğer bir göstergede, (bölücü mahreçliler ayrık olmak üzere) üniversitelerde ve maçlarda çıkan olaylar.

İşsizlikten, hayat pahalılığından ve yoksulluktan iyice gerilen başta gençler olmak üzere toplumun büyük bir kesimi, deşarj olma yeri olarak gördüğü stadyumlarda. Takımları aleyhine çalınan düdüklere verdikleri tepki sonrası polisin, olaylara anında orantısız güç ve “biber gazlı” müdahalesi de büyük olayların çıkmasının fitilini ateşlemektedir. Nitekim Ankaragücü-Konya maçı buna çok önemli bir örnektir.

Kötü gidişinde Ankara B.Ş.B.B. Melih Gökçek’in de önemli ölçüde payı olduğunu düşündüğüm Ankaragücü’nün son hali malumdur. Yönetim boşluklarının yanı sıra “hayali borçlandırmalar” yüzünden yokluklarla, hacizlerle uğraşan takımın üstüne gelenler arasına federasyonda katıldı. TFF’nin de, kendisine bağlı MHK eliyle atadığı acemi kasaplarla (hakemler); 102 yıllık kulübün göz göre göre doğranmasına vesile olması, bu takımın seyircisini çileden çıkardı.

Haksızlıklara isyan eden taraftar sonunda patladı. Allah esirgesin çok daha vahim olaylar olabilirdi. Çok şükür maddi hasar ve birkaç ufak yaralanmayla atlatıldı. Bu numune de gösteriyor ki, toplum büyük bir gerilim içerisinde.

Netice de eğer bahsedildiği gibi ülkemizde ileri demokrasi ve adalet ile kişi başı milli gelir 10.000 dolar olsa, böylesi olayların bu denli çok olması mümkün mü?

***

Hükümetin tasarrufları neticesi tarafsız(!) olarak yayın yapan televizyon kanallardan birinde; “jolecan” ile “azınlıkların avukatı” Kezban Hatemi, Burhan Kuzu’yla al takke ver külah misali yaptıkları bir programda söyledikleri çok dikkat çekiciydi.

Konu yeni anayasa ile buna bağlı diğer meseleler üzerine kurulu.

Yeni anayasa üzerinde AKP’nin malum görüşleri üç aşağı beş yukarı zaten belli.. Fakat işin asıl dikkat çekici yönü, “jolecan” ve Kezban hanımın hükümete önerilerindeki hususlardı.

Malum şahıs güya seyircilerden gelen şu mesajı Kuzu’ya ısrarla ve özellikle dikte etmeye çalıştı.

Yani, onun aktardıklarına göre güya AKP’ye oy verenler mutlaka yeni anayasa yapmaları için Başbakan’ın partisine oy vermişler.. (Doğrusu oy veren %50’nin yüzde kaçı AKP’nin programını okudu çok merak ediyorum.)

O nedenle “Gücü yetmese bile önerdikleri anayasa maddelerini meclise sunmalarını, en azından bunu denemelerini ve eğer geçmezse biz elimizden geleni yaptık” diyebilmelerini önerdi.

Öyle ya milletin karnını yeni anayasa doyuracak, işsizlerine iş bulacak. Teknolojide geri kalmışlıktan kurtarıp bize çağ atlatacaktı. Velhasıl Türkiye’nin tek kusurunun yeni anayasası olmayışına bağlayıp duruyordu.

Yeni anayasanın daha doğrusu AKP’nin dayatma anayasasında bazı tıkanmalar olması hasebiyle..

Yani özellikle başkanlık sistemini talep etmeleri nedeniyle istediklerinin olmayacağını, bu nedenle bu işten vazgeçebilecekleri sinyallerini veren Kuzu’ya hemen orada şöyle bir öneri getirildi.

Kezban hanım, “iktidarın yeni anayasayı derhal yapmasını, muhalefette bunun karşılık bulmaması halinde de erken seçimi önermelerini” çözüm olarak sundu.

Hatta tabir yerindeyse Burhan Kuzu’yu gaza getirmek için; “Yeni anayasa meclisten geçmez ise yapılacak ilk seçimde en az 360 milletvekiliyle yeniden gelirsiniz” demeyi de ihmal etmedi.

Bunun üzerine daha iki sene öncesine kadar AKP hükümetine sebeplendiği kanaldan olmadık eleştiri getiren, ancak tıyneti gereği değişip-dönüşenler kervanına katılan “jolecan” bombayı patlattı.

Erken seçimin telaffuz edilmesiyle henüz milletvekilliğinden emeklilik hakkını (muhalif partilerden vekiller de dâhil süre dolmaması yüzünden ) alamamışların bunu göze alamayacağını ve yeni anayasaya ‘evet’ diyeceklerini” belirtti.

İşi tehdide, şantaja, dayatmalara ve maddi imkânlara bağlamaya kadar vardırmalarına bakar mısınız?

Eğer iktidar böyle bir şantaj yoluna tevessül ederse siz onları biz her şeyi demokratik yollardan hallediyoruz sözlerine itibar eder misiniz?

Özetle iki bölümde aktarmaya çalıştığımız üzere AKP’nin kötü ve beceriksiz yönetiminin suçlusu belli, mazereti de hemen hazır.

Bunlar bazen “yeni anayasa” bazen “kuvvetler ayrılığı” yakınması olmakta, arada adı var kendi bir türlü bulunamayan “derin devletin” maharetleri(!) unutulmamakta, zamana ve zemine göre; şimdi de bulunan “böcek” misali yeni yeni mazeretler üretmektedirler.

On yıldır ülkeyi tek başına yönetip, devletin ordusu, yargısı dâhil her türlü kadrosuna kendi adamlarını yerleştirdikleri halde.

Sizce arkasına sığındıkları bu mazeretlerin hangileri geçerli ve haklılar mı?

Yeni bir yazımızda buluşmak üzere esen kalınız…

Not: Kendisini rahmet ve dualarla andığımız Atatürk’ün, altı yüz yıl sonra yıkılan imparatorluğun külleri arasından, yeni bir Cumhuriyet kurmasının önemli aşamalarından biri olan Ankara’ya gelişinin (27 Aralık 1919) 93’üncü yıldönümü kutlu olsun.