Blog

  • “İslam Dünyasında” Bağımlı Yönetim Yapıları: Bağımlılığın Anatomisi, İran’ın Farklılaşan Konumu ve Stratejik Özerklik Arayışı

    “İslam Dünyasında” Bağımlı Yönetim Yapıları: Bağımlılığın Anatomisi, İran’ın Farklılaşan Konumu ve Stratejik Özerklik Arayışı

    “İslam dünyasının” siyasi yapılanması üzerine yürütülen tartışmalar, bilhassa yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren, bağımlılık ilişkileri, hegemonya mücadeleleri ve uluslararası sistemin hiyerarşik doğası ekseninde yoğunlaşmıştır. Müslüman nüfusun çoğunlukta bulunduğu devletlerin dış politika tercihleri, güvenlik mimarileri ve ekonomik yönelimleri incelendiğinde, İran İslam Cumhuriyeti haricindeki hemen bütün aktörlerin Amerika Birleşik Devletleri ile derinlemesine kenetlenmiş bağlar geliştirdiği yönündeki gözlem, akademik literatürde sıklıkla karşılaşılan bir tespit haline gelmiştir. Bu tespit, yalnızca yüzeysel bir siyasi hizalanmaya değil; rejimlerin bekasını doğrudan etkileyen askeri, mali ve ideolojik bağımlılık mekanizmalarına işaret etmektedir. İslam coğrafyasının büyük bölümünde yönetimlerin Washington merkezli stratejik çıkarlarla uyumlu hareket etmesi, tarihsel süreklilikler, yapısal zorlamalar ve elit düzeyindeki dönüşümlerin bir bileşkesi olarak değerlendirilmelidir.

    Söz konusu bağımlılık ilişkisinin kökenleri, sömürgecilik sonrası devlet inşası süreçlerine, Soğuk Savaş’ın kutuplaştırıcı dinamiklerine ve modern kapitalist dünya sisteminin merkez-çevre yapılanmasına dayanmaktadır. Ortadoğu, Kuzey Afrika, Güneydoğu Asya ve Sahraaltı Afrika’daki İslam ülkeleri, bağımsızlıklarını kazandıkları andan itibaren küresel güç mücadelesinin sahnesi olmaya devam etmiş; bu ülkelerin yönetici seçkinleri, kendi iktidarlarını konsolide etmek uğruna büyük güçlerin hamiliğine başvurmayı rasyonel bir strateji olarak benimsemiştir. İran’ın bu genel eğilimin dışında kalması ise, 1979 İslam Devrimi’nin yarattığı paradigmatik kırılmayla ve bunu takip eden kurumsal dönüşümle izah edilebilir. Devrim sonrası Tahran yönetimi, anti-emperyalist söylemi devlet ideolojisinin temel direği haline getirerek, bağımlılık zincirini kırmaya yönelik radikal bir rota izlemiştir.

    İslam ülkelerindeki siyasi rejimlerin niteliğini belirleyen en önemli etkenlerden biri, bu ülkelerin uluslararası sisteme eklemlenme biçimleridir. Petrol ve doğalgaz gibi stratejik enerji kaynaklarına sahip olan devletlerde dahi karar alma süreçlerinin büyük ölçüde Washington’un jeopolitik hesapları tarafından şekillendirildiği görülmektedir. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt ve Bahreyn gibi Körfez monarşileri, askeri güvenliklerini Amerikan üsleri ve silah tedarik zincirleri üzerine inşa etmiş durumdadır. Kuzey Afrika’da Mısır, Ürdün ve Fas gibi ülkeler ise, rejim istikrarını ABD’den gelen mali yardımlar ve siyasi destek sayesinde sürdürebilmektedir. Bu tablo, İslam dünyasının neredeyse tamamının egemenlik kapasitesi bakımından ciddi kısıtlamalarla karşı karşıya bulunduğunu ortaya koymaktadır.

    Mevcut bağımlılık yapılarının dönüştürülmesi için gereken stratejiler üzerine düşünürken, öncelikle sorunun çok boyutlu mahiyetinin kavranması zorunludur. Askeri, ekonomik, siyasi ve ideolojik düzlemlerde iç içe geçmiş bağımlılık ilişkileri, ancak bütüncül ve uzun vadeli bir dönüşüm programıyla aşılabilir. İran deneyimi, bu noktada hem ilham verici bir örnek hem de maliyetleri bakımından uyarıcı bir model sunmaktadır. Devrim ihracı söylemi, bölgesel vekâlet savaşları ve uluslararası yaptırımlar altında şekillenen İran rotası, bağımlılıktan kurtulmanın bedelinin ne denli ağır olabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte, alternatif bir egemenlik anlayışının imkân dahilinde olduğunu da kanıtlamaktadır.

    Aşağıda sunulan tartışma, İslam ülkelerindeki bağımlı yönetim yapılarının tarihsel kökenlerinden başlayarak, ekonomik ve askeri mekanizmaları, elit yapılanmasını, İran’ın ayırt edici konumunu ve nihai olarak stratejik özerklik arayışının parametrelerini incelemektedir. Her bir başlık altında meselenin farklı bir boyutu derinlemesine ele alınmakta; tarihsel süreklilikler, yapısal zorlamalar ve aktör tercihleri arasındaki etkileşim tahlil edilmektedir. Gaye, sadece mevcut durumun betimlenmesi değil, aynı zamanda İslam dünyasının önünde duran kurtuluş ve özerklik imkânlarının entelektüel bir haritasını çıkarmaktır.

    Tarihsel Kökenler ve Sömürgecilik Mirası

    Modern İslam devletlerinin siyasi yapıları, on dokuzuncu yüzyıl sonu ile yirminci yüzyıl başında Batı emperyalizminin İslam coğrafyasını parçalayarak yeniden şekillendirmesi sürecinin doğrudan bir ürünüdür. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü, İran’da Kaçar hanedanının zayıflaması ve Babür İmparatorluğu’nun dağılmasıyla birlikte, İslam dünyasının neredeyse tamamı İngiliz, Fransız, Hollanda ve Rus sömürge imparatorluklarının doğrudan veya dolaylı denetimi altına girmiştir. Sykes-Picot Anlaşması ile çizilen suni sınırlar, etnik ve mezhepsel fay hatlarını görmezden gelerek, günümüze kadar uzanan istikrarsızlık ve çatışma dinamiklerinin altyapısını oluşturmuştur. Bu dönemde kurulan manda yönetimleri ve protektora rejimleri, yerel işbirlikçi elitlerin yetiştirilmesi ve bağımlı devlet aygıtlarının inşası bakımından kritik bir laboratuvar işlevi görmüştür.

    Sömürgeci güçler, İslam topraklarını yönetirken geleneksel meşruiyet kaynaklarını manipüle etmekte son derece maharetli davranmış; kabile liderlerini, dini otoriteleri ve ticaret burjuvazisini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmıştır. Mısır’da İngiliz himayesi altında monarşinin muhafaza edilmesi, Fransızların Kuzey Afrika’da yerel sultan ve beylerle işbirliği yapması, Hollanda’nın Endonezya’da geleneksel aristokrasiyi sömürge aygıtının parçası haline getirmesi, aynı bağımlılık mantığının farklı coğrafyalardaki tezahürleridir. Bu pratikler, bağımsızlık sonrası dönemde iktidara gelen milliyetçi kadroların bile sömürgeci zihniyet kalıplarını ve kurumsal yapıları devralmasına yol açmıştır. Nitekim Cezayir, Libya ve Irak gibi ülkelerde radikal milliyetçi rejimler dahi, sömürge döneminde şekillenen bürokratik mekanizmaları ve ekonomi-politik bağımlılık ilişkilerini tam anlamıyla dönüştürememiştir.

    İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden dekolonizasyon dalgası, İslam ülkelerine biçimsel egemenlik kazandırmış olsa da, ekonomik ve siyasi bağımsızlık büyük ölçüde kağıt üzerinde kalmıştır. Yeni bağımsız olan devletler, Fransız Frankı bölgesi veya Sterlin bölgesi gibi eski metropol merkezli parasal alanlara hapsolmuş; altyapı yatırımları, ticaret rotaları ve hammadde akışları Batı Avrupa’nın ihtiyaçlarına göre dizayn edilmiştir. Uluslararası finans kuruluşlarının temelleri de tam bu dönemde atılmış; Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu, yapısal uyum programları aracılığıyla İslam ülkelerini küresel kapitalist sisteme bağımlı müşteriler olarak entegre etmiştir. Bu asimetrik bütünleşme süreci, bağımsızlık sonrası dönemin vaat ettiği kalkınma ve refah umutlarını büyük ölçüde boşa çıkarmıştır.

    Sömürgecilik mirasının belki de en tahrip edici boyutu, İslam toplumlarında siyasetin ve devlet yönetiminin meşruiyet zemininin köklü biçimde aşındırılmasıdır. Geleneksel İslami yönetim anlayışları, adalet dairesi, şura, hisbe ve vakıf gibi kurumlar etrafında şekillenmiş katılımcı ve hesap verebilir mekanizmalar barındırırken; sömürge idareleri, bu kurumları ya tamamen ortadan kaldırmış ya da içini boşaltarak otoriter yönetimlerin aracı haline getirmiştir. Vakıf arazilerinin devletleştirilmesi, ulemanın bürokratikleştirilmesi ve şer’i hukukun kapsamının daraltılması, İslam toplumlarının organik kurumsal hafızasını silen başlıca müdahaleler olarak kaydedilmelidir. Bu tarihsel travma, günümüz İslam ülkelerindeki yönetim krizlerinin ve meşruiyet açığının anlaşılmasında hayati öneme sahiptir.

    Sömürge sonrası dönemde İslam ülkeleri, bağımlılık ilişkilerini sürdüren veya derinleştiren üç temel mekanizmayı miras almıştır: rant ekonomilerine dayalı bölüşüm koalisyonları, dış güçlerle eklemlenmiş askeri-bürokratik elitler ve toplumsal denetimi sağlayan baskı aygıtları. Suudi Arabistan’daki petrol monarşisi, Mısır’daki askeri cumhuriyet ve Pakistan’daki bürokratik vesayet rejimi, farklı görünümlere sahip olmakla birlikte, özünde aynı bağımlılık mantığının farklı tezahürleridir. Bu rejimlerin tamamı, iç meşruiyetlerini toplumsal rızadan ziyade dış himaye ve zora dayalı denetim mekanizmalarına borçludur. İran’ın 1979’da bu zinciri kırabilmesi, tam da bu üç mekanizmayı eş zamanlı olarak hedef alması ve onların yerine yeni meşruiyet kaynakları ikame edebilmesi sayesinde mümkün olmuştur.

    Tarihsel tecrübenin ortaya koyduğu en önemli ders, bağımlılık yapılarının kendiliğinden çözülme eğilimi göstermediğidir. Sömürgecilik sonrası kurumsal mimari, çıkar gruplarının yeniden üretildiği ve bağımlılığın kurumsallaştığı bir denge haline dönüşmüştür. Bu dengeyi sarsmak, ancak güçlü bir toplumsal mobilizasyon, alternatif bir ideolojik çerçeve ve uluslararası konjonktürün stratejik biçimde okunmasıyla mümkün olabilir. İran İslam Devrimi’nin özgünlüğü, bu üç unsuru aynı tarihsel anda bir araya getirebilmesinde yatmaktadır. Diğer İslam ülkelerinde benzer girişimlerin başarısız olmasının veya hiç teşebbüs edilememesinin sebepleri, müteakip başlıklarda ayrıntılı olarak incelenecektir.

    Soğuk Savaş Dönemi, İttifak Sistemleri ve Patronaj İlişkileri

    İkinci Dünya Savaşı’nın ardından şekillenen iki kutuplu uluslararası sistem, İslam ülkelerini stratejik tercihler yapmaya zorlamış ve bu tercihler büyük ölçüde bağımlılık ilişkilerinin kurumsallaşmasıyla sonuçlanmıştır. Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği’ni çevreleme stratejisi çerçevesinde, İslam coğrafyasını kritik bir jeopolitik kuşak olarak tanımlamış; Türkiye’den Pakistan’a, İran’dan Suudi Arabistan’a uzanan bir ittifak zinciri tesis etmiştir. Bağdat Paktı, CENTO ve ikili savunma anlaşmalarıyla örülen bu güvenlik mimarisi, katılımcı ülkelerin dış politika ve güvenlik tercihlerini Washington’un stratejik hesaplarına tabi kılmıştır. Soğuk Savaş boyunca Sovyet “tehdidi” söylemi, İslam ülkelerindeki otoriter rejimlerin baskıcı uygulamalarını meşrulaştıran ve Amerikan desteğini garanti altına alan kullanışlı bir araç işlevi görmüştür.

    Amerikan dış politikasının İslam dünyasına yönelik yaklaşımı, Soğuk Savaş döneminde üç temel sacayağı üzerine oturmuştur: stratejik enerji kaynaklarının denetimi, Sovyet nüfuzunun engellenmesi ve İsrail’in güvenliğinin teminat altına alınması. Bu üç hedefin aynı anda gerçekleştirilebilmesi, bölgede statükocu, Batı yanlısı ve toplumsal taleplere duyarsız rejimlerin desteklenmesini gerektirmiştir. Nitekim 1953’te İran’da Musaddık hükümetinin CIA destekli bir darbeyle devrilmesi, İslam dünyasında demokratik milliyetçiliğin tasfiyesinin ve bağımlı otoriter rejimlerin tahkiminin sembolik başlangıcı olarak kabul edilmelidir. Bu darbe, Washington’un İslam ülkelerindeki halk iradesini ve anayasal meşruiyeti ne denli umursamaz biçimde çiğneyebileceğini bütün çıplaklığıyla göstermiştir.

    Arap dünyasında Nasırcılık ve Baasçılık gibi popülist milliyetçi akımların yükselişi, Amerikan stratejisinde taktiksel değişikliklere yol açsa da, özünde bağımlılık ilişkilerinin tahkim edilmesi hedefi değişmeden kalmıştır. Mısır’da Cemal Abdülnasır’ın başlangıçta Sovyetler Birliği’ne yakınlaşması, Washington’u bölgedeki diğer müttefiklerini güçlendirmeye sevk etmiş; bilhassa Suudi Arabistan ve İran’daki Pehlevi monarşisi, Amerikan stratejisinin bölgesel jandarmaları olarak öne çıkarılmıştır. Richard Nixon döneminde formüle edilen “çifte sütun” politikası uyarınca, İran ve Suudi Arabistan, Basra Körfezi’nde Amerikan çıkarlarının bekçiliğini üstlenen iki müttefik olarak konumlandırılmıştır. Bu politika, her iki ülkede de askeri harcamaların astronomik seviyelere ulaşmasına ve toplumsal kaynakların silahlanmaya aktarılmasına yol açmıştır.

    Soğuk Savaş’ın sona ermesi, İslam ülkeleri üzerindeki Amerikan nüfuzunun azalması bir yana, tam tersine Washington’un rakipsiz bir hegemon olarak bölgeye daha doğrudan müdahil olmasına imkân tanımıştır. Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla birlikte, İslami hareketler yeni öteki olarak inşa edilmiş; İran’ın şeytanlaştırılması ve Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgali üzerine başlatılan Körfez Savaşı, Amerikan askeri varlığının bölgede kalıcı biçimde yerleşmesine zemin hazırlamıştır. Suudi Arabistan topraklarına Amerikan askerlerinin konuşlandırılması, Usame bin Ladin başta olmak üzere radikal İslami çevrelerin tepkisini çekmiş ve bu durum, ileride 11 Eylül saldırılarına uzanan sürecin katalizörlerinden biri olmuştur.

    İttifak sistemlerinin İslam ülkelerindeki yönetici elitler açısından sağladığı en önemli fayda, iç meşruiyet eksikliğini dış destekle telafi etme imkânıdır. Ürdün Haşimi Krallığı’ndan Fas monarşisine, Körfez emirliklerinden Mısır askeri yönetimine kadar pek çok rejim, iktidarlarını toplumsal rızadan ziyade Washington ile kurdukları patronaj ilişkisine borçludur. Bu asimetrik bağımlılık, yalnızca dış politika tercihlerini değil, aynı zamanda iç politika düzenlemelerini, ekonomik reform programlarını ve hatta kültürel dönüşüm projelerini de doğrudan etkilemektedir. Amerikan yardımları ve güvenlik garantileri karşılığında, bu rejimler İsrail ile normalleşme, askeri üs tahsisi, enerji politikalarının uyumlu hale getirilmesi ve İslami hareketlerin bastırılması gibi yükümlülükleri yerine getirmektedir.

    Soğuk Savaş döneminde şekillenen ittifak yapılarının günümüzdeki en somut yansıması, İbrahim Anlaşmaları süreciyle ivme kazanan Arap-İsrail “normalleşme” dalgasıdır. Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Sudan ve Fas’ın İsrail ile diplomatik ilişki kurması, bu ülkelerin dış politika özerkliğinin ne ölçüde sınırlı olduğunu gözler önüne sermektedir. Filistin meselesinin İslam dünyasında on yıllar boyunca taşıdığı merkezi konuma rağmen, anılan rejimler Washington’un jeopolitik gündemine eklemlenmeyi, İslami dayanışma söylemine tercih etmiş durumdadır. Bu tercih, bağımlılık ilişkilerinin sadece maddi değil, aynı zamanda normatif bir boyut taşıdığını; İslam ülkelerindeki yönetimlerin değer sistemlerinin ve öncelik hiyerarşilerinin de bağımlılık yapıları tarafından şekillendirildiğini göstermektedir.

    Petrol Ekonomisi, Rant Bağımlılığı ve Ekonomik Tabiiyet

    İslam ülkelerinin büyük çoğunluğunda siyasi bağımlılığın maddi temelini, petrol ve doğalgaz rantına dayalı ekonomi-politik yapı oluşturmaktadır. Hidrokarbon kaynaklarının keşfi ve işletilmesi süreci, başından itibaren Batılı enerji şirketlerinin denetiminde gerçekleşmiş; bu durum, üretici ülkelerin uluslararası piyasalara ve teknoloji transferine bağımlı hale gelmesine yol açmıştır. Suudi Arabistan’daki ARAMCO, Kuveyt’teki Kuwait Oil Company ve İran’daki Anglo-Persian Oil Company gibi devasa yapılar, uzun yıllar boyunca Batılı hissedarlar tarafından yönetilmiş; ev sahibi ülkelerin petrol gelirlerinden aldıkları pay son derece sınırlı kalmıştır. Millileştirme dalgalarına rağmen, enerji sektöründeki teknolojik bağımlılık ve küresel piyasa mekanizmaları üzerindeki Batı denetimi büyük ölçüde sürmüştür.

    Rant ekonomilerinin siyasi sonuçları, İslam dünyasının yönetim yapıları üzerinde belirleyici olmuştur. Vergilendirmeye dayanmayan devlet gelirleri, yönetenler ile yönetilenler arasındaki hesap verebilirlik bağını koparmakta; vatandaşların siyasi katılım talepleri, refah dağıtımı ve patronaj ağları aracılığıyla bastırılmaktadır. “Temsilsiz vergilendirme olmaz” ilkesinin tam tersi biçimde, Körfez monarşilerinde “vergilendirme olmadan temsil olmaz” anlayışı kurumsallaşmış durumdadır. Petrol gelirleri sayesinde devlet, topluma maddi kaynak aktarırken siyasi hakları kısmakta; bu da otoriter istikrarın sürdürülmesini mümkün kılan bir toplumsal sözleşme işlevi görmektedir. Arap Baharı sırasında Körfez ülkelerinin göreli istikrarı, tam da bu rant dağıtım mekanizmasının etkinliğine işaret etmektedir.

    Petrodolar döngüsü, İslam ülkeleri ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki bağımlılık ilişkisinin en somut ve en az tartışılan boyutlarından birini teşkil etmektedir. 1970’lerde Suudi Arabistan ile Washington arasında tesis edilen gayri resmi anlaşma uyarınca, petrol ihracatının dolar üzerinden fiyatlandırılması ve elde edilen gelirlerin Amerikan hazine tahvillerine yatırılması, doların küresel rezerv para statüsünü tahkim etmiş; buna karşılık ABD, Suudi monarşisine askeri güvenlik garantisi sağlamıştır. Bu simbiyotik ilişki, Körfez sermayesinin Wall Street üzerinden küresel finans sistemine eklemlenmesine ve İslam ülkelerinin mali egemenliğinin aşınmasına yol açmıştır. Petrol gelirlerinin büyük bölümü, Batılı finans kuruluşlarında değerlendirilmekte ve neticede İslam dünyasının kaynakları Batı ekonomilerinin finansmanında kullanılmaktadır.

    Silah ticareti, ekonomik bağımlılığın en çarpıcı tezahürlerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Kuveyt gibi Körfez ülkeleri, dünyanın en büyük silah ithalatçıları arasında yer almakta ve bu alımların ezici çoğunluğu Amerikan, İngiliz ve Fransız savunma sanayiinden gerçekleştirilmektedir. Milyarlarca dolarlık silah anlaşmaları, yalnızca askeri bağımlılığı derinleştirmekle kalmamakta; aynı zamanda Batılı karar alıcılar nezdinde nüfuz satın alma ve siyasi destek sağlama işlevi de görmektedir. Silah sistemlerinin bakım, yedek parça ve eğitim gereksinimleri, bu ülkeleri on yıllar boyunca Batılı tedarikçilere zincirlemekte ve herhangi bir kriz anında bu zincirin bir jeopolitik koz olarak kullanılması riskini beraberinde getirmektedir.

    Ekonomik tabiiyetin bir diğer boyutu, İslam ülkelerindeki tarım ve sanayi sektörlerinin sistematik biçimde zayıflatılması ve gıda güvenliğinin dışa bağımlı hale getirilmesidir. Sömürge döneminde başlayan monokültür tarım uygulamaları, bağımsızlık sonrasında da devam etmiş; pamuk, çay, kahve ve yer fıstığı gibi ihraç ürünlerine odaklanan tarım politikaları, temel gıda maddelerinde ithalata bağımlılığı artırmıştır. Mısır’ın buğday ithalatında dünyanın en büyük alıcılarından biri haline gelmesi, Cezayir ve Suudi Arabistan’ın gıda güvenliğini toprak kiralama yoluyla sağlamaya çalışması, bu yapısal kırılganlığın güncel tezahürleridir. Gıda bağımlılığı, siyasi şantaj ve manipülasyon için sürekli bir kanal açık tutmakta; İslam ülkelerini uluslararası kriz anlarında son derece savunmasız bırakmaktadır.

    Uluslararası finans kuruluşlarıyla girilen kredi ilişkileri ve yapısal uyum programları, ekonomik tabiiyetin derinleşmesinde ayrı bir başlık olarak ele alınmalıdır. Mısır, Pakistan, Tunus ve Ürdün gibi ülkeler, kronik dış ticaret açıklarını finanse etmek için IMF ile sürekli stand-by anlaşmaları imzalamakta; bu anlaşmalar karşılığında dayatılan özelleştirme, deregülasyon ve kamu harcamalarının kısılması gibi neoliberal reformlar, devlet kapasitesini zayıflatmakta ve toplumsal hoşnutsuzluğu körüklemektedir. Enver Sedat döneminde Mısır’ın uyguladığı infitah politikasından, Ziya ül Hak sonrası Pakistan’ın IMF programlarına kadar pek çok örnek, bu kısır döngünün İslam ülkelerini nasıl sürekli bir bağımlılık sarmalına hapsettiğini gözler önüne sermektedir.

    Askeri Entegrasyon ve Güvenlik Bağımlılığı

    İslam ülkelerindeki rejimlerin Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerinin omurgasını, askeri işbirliği ve güvenlik bağımlılığı oluşturmaktadır. Bu bağımlılık, silah tedariki, askeri eğitim programları, ortak tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve en somut biçimiyle Amerikan askeri üslerinin varlığı üzerinden kurumsallaşmış durumdadır. Katar’daki El-Udeyd Hava Üssü, Bahreyn’deki Beşinci Filo karargâhı, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki El-Dhafra Üssü ve Kuveyt’teki konuşlanmalar, Washington’un Basra Körfezi’ndeki kalıcı askeri mimarisinin temel unsurlarıdır. Türkiye’deki İncirlik Üssü, Ürdün’deki hava üsleri ve Pakistan’daki lojistik tesisler bu tabloyu tamamlayan diğer halkalardır. Bu üsler, ev sahibi ülkelerin egemenliğini aşındıran ve kriz anlarında Washington’un doğrudan müdahalesine imkân tanıyan ileri karakollar işlevi görmektedir.

    Askeri eğitim ve doktrin aktarımı, güvenlik bağımlılığının daha az görünür fakat en az askeri üsler kadar etkili bir boyutudur. Amerika Birleşik Devletleri tarafından yürütülen Uluslararası Askeri Eğitim ve Öğretim Programı kapsamında, İslam ülkelerinin subay kadroları Amerikan harp akademilerinde eğitilmekte; bu süreç, askeri elitler arasında Amerikan yanlısı bir zihniyetin ve kurumsal kültürün yerleşmesine hizmet etmektedir. Türkiye, Pakistan, Mısır, Endonezya ve Suudi Arabistan ordularının üst düzey komuta kademelerinde Amerikan eğitimi almış subayların ağırlığı dikkat çekicidir. Bu subaylar, yalnızca askeri doktrin ve taktikleri değil, aynı zamanda siyasi tercihleri ve tehdit algılamalarını da Washington’un jeopolitik perspektifiyle uyumlu hale getirme eğilimindedir.

    İstihbarat işbirliği, İslam ülkelerini Washington’un güvenlik mimarisine eklemleyen bir diğer kritik mekanizmadır. CIA ve NSA ile yerel istihbarat servisleri arasındaki derinlemesine ortaklık, bu ülkelerin iç güvenlik politikalarını ve bölgesel stratejilerini doğrudan etkilemektedir. Mısır’daki Genel İstihbarat Servisi, Suudi Arabistan’daki İstihbarat Başkanlığı, Türkiye ‘de MİT, Ürdün’deki Genel İstihbarat Müdürlüğü ve Pakistan’daki Servisler Arası İstihbarat, Amerikan istihbarat topluluğuyla en sıkı ilişki içinde olan kurumlar arasında yer almaktadır. Bu ilişkiler, İslami hareketlerin izlenmesi ve bastırılmasından, bölgesel rakiplerin dengelenmesine kadar geniş bir yelpazede, ev sahibi ülkelerin egemenlik alanını daraltan ve Washington’un operasyonel kabiliyetlerini artıran bir nitelik taşımaktadır.

    Körfez ülkelerinin hava savunma sistemleri, erken uyarı radarları ve füze savunma mimarileri, tamamen Amerikan teknolojisi ve personeliyle entegre biçimde çalışmaktadır. Patriot ve THAAD bataryaları, Körfez’deki Amerikan askeri varlığının en görünür unsurlarından biri olarak, bu ülkelerin İran’dan gelebilecek tehditlere karşı savunmasızlığını ve Washington’a olan bağımlılığını simgelemektedir. 2019’da Suudi ARAMCO tesislerine düzenlenen İHA saldırısı sırasında Amerikan savunma sistemlerinin etkisiz kalması, bu bağımlılığın stratejik kırılganlığını ve asimetrik maliyetlerini bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Buna rağmen Körfez monarşileri, alternatif tedarikçilere yönelmek veya özgün savunma kapasiteleri geliştirmek yerine, Washington ile güvenlik bağlarını daha da derinleştirme yolunu tercih etmektedir.

    NATO üyesi Türkiye’nin durumu, askeri entegrasyonun farklı bir boyutunu örneklemektedir. Soğuk Savaş döneminde ittifakın güneydoğu kanadını oluşturan Türkiye, Amerikan askeri yardımları ve nükleer silah konuşlandırmaları üzerinden derin bir bağımlılık ilişkisi geliştirmiştir. 2016 darbe girişimi sonrasında yaşanan gerilimler ve S-400 hava savunma sistemi krizi, Türkiye’nin bu bağımlılıktan kısmen sıyrılma çabalarının ne denli sancılı ve maliyetli olabileceğini göstermektedir. Washington’un F-35 programından çıkarma ve CAATSA yaptırımları gibi adımları, askeri bağımlılığın bir tür stratejik rehine durumu yarattığını; bu durumdan kurtulmak isteyen müttefiklerin ağır bedeller ödemek zorunda kaldığını kanıtlamaktadır.

    Güvenlik bağımlılığının en tehlikeli sonuçlarından biri, İslam ülkelerindeki orduların giderek kendi toplumlarına yabancılaşması ve ulusal savunma yerine rejim bekçiliğine yönelmesidir. Bahreyn’de “Sünni azınlık” rejiminin “Şii çoğunluk” üzerindeki tahakkümünün ordu ve güvenlik güçleri eliyle sürdürülmesi, Mısır’da ordunun ekonomideki devasa varlığını korumak için siyasi süreci manipüle etmesi, Pakistan’da askeri bürokrasinin sivil yönetimleri sürekli gölgede bırakması, bu patolojik durumun farklı tezahürleridir. Orduların asli görevi olan dış savunma işlevi geri plana itilirken; iç güvenlik, rejim koruması ve hatta ekonomik rant paylaşımı gibi işlevler ön plana çıkmaktadır. Bu dönüşüm, Washington’un arzuladığı türden, topluma hesap vermeyen ve dış mihraklara bağımlı askeri aygıtların ortaya çıkmasını sağlamaktadır.

    İran’ın Farklılaşan Konumu ve Devrimci Modelin Analizi

    İran İslam Cumhuriyeti, İslam dünyasının genel bağımlılık manzarası içinde radikal biçimde farklılaşan bir örnek olarak öne çıkmaktadır. 1979 Devrimi, yalnızca Pehlevi monarşisini devirerek Amerikan nüfuzunun İran’daki en önemli dayanağını ortadan kaldırmakla kalmamış; aynı zamanda yeni bir siyasi modelin, kurumsal mimarinin ve ideolojik yönelimin temellerini atmıştır. Velayet-i fakih doktrini etrafında şekillenen anayasal düzen, İslami meşruiyet ile cumhuriyetçi temsili bir araya getirerek, Batılı demokrasi modellerine ve laik otoriter rejimlere alternatif teşkil eden özgün bir yönetim formu geliştirmiştir. Devrimin hemen ardından rehin alma kriziyle başlayan ABD ile düşmanlık hali, Tahran’ın dış politikasının kurucu unsuru haline gelmiş ve bağımlılık ilişkilerinden kopuş sürecini geri dönülemez kılmıştır.

    İran’ın bağımlılık zincirini kırmasının ardındaki en önemli dinamik, devrimin kitlesel karakteri ve toplumsal meşruiyet temelidir. 1979’da İran sokaklarını dolduran milyonlarca insan, yalnızca Şah rejimine değil, aynı zamanda onun arkasındaki Amerikan emperyalizmine karşı da ayağa kalkmıştır. Bu kitlesel mobilizasyon, yeni rejimin sadece dış desteğe ihtiyaç duymadan değil, doğrudan dış destek mekanizmalarını hedef alarak iktidarını konsolide etmesine imkân tanımıştır. Humeyni liderliğindeki devrimci kadrolar, ordunun tasfiyesi, Devrim Muhafızları’nın kurulması, yargının İslamileştirilmesi ve ekonomide devletleştirme politikaları gibi radikal adımları, geniş toplumsal destek sayesinde hayata geçirebilmiştir. Diğer İslam ülkelerindeki darbeler veya yukarıdan reform girişimleri, benzer bir toplumsal meşruiyet zemininden yoksun oldukları için bağımlılık ilişkilerini dönüştürmekte başarısız olmuştur.

    İran’ın özgünlüğünü anlamak için, devrimin kurumsal sonuçlarına yakından bakmak gerekmektedir. Devrim Muhafızları Ordusu, yalnızca bir askeri güç olarak değil, aynı zamanda devrimin ideolojik bekçisi, ekonomik aktörü ve siyasi nüfuz merkezi olarak tasarlanmıştır. Muhafızlar’a bağlı Besic milis gücü, toplumsal seferberlik ve iç denetim işlevlerini yerine getirmekte; Kudüs Gücü ise bölgesel nüfuz projeksiyonunun temel aracı olarak hizmet vermektedir. Bu kurumsal yenilikler, İran’ın hem içeride bağımlı elitlerin yeniden ortaya çıkmasını engelleyen hem de dışarıda stratejik derinlik kazanmasını sağlayan bir güvenlik mimarisi inşa etmesine imkân tanımıştır. Bununla birlikte, Muhafızlar’ın ekonomi üzerindeki genişleyen denetimi ve siyasi süreçteki ağırlığı, İran’da zamanla yeni bir tür elit bağımlılığının ve yolsuzluk ağlarının ortaya çıkmasına da yol açmıştır.

    Ekonomik alanda İran’ın izlediği direniş ekonomisi stratejisi, bağımlılıktan kurtulma çabasının en zorlu ve en az başarılı boyutunu oluşturmaktadır. Uluslararası yaptırımlar altında geliştirilen bu strateji, ithal ikamesi, yerli üretimin teşviki, bilimsel ve teknolojik özerklik arayışı ile yaptırım delici finansal mekanizmaların bir bileşimini içermektedir. İran’ın füze programı, nükleer teknoloji alanındaki ilerlemeleri ve insansız hava aracı üretiminde kaydettiği mesafe, askeri-endüstriyel özerkliğin mümkün olduğunu kanıtlamaktadır. Ancak sivil ekonomi alanında enflasyon, işsizlik, yolsuzluk ve verimsizlik gibi kronik sorunlar varlığını sürdürmekte; bu durum, rejimin toplumsal desteğini aşındıran en önemli faktör olarak öne çıkmaktadır. Mahsa Emini protestoları ve periyodik olarak patlak veren ekonomik temelli toplumsal hareketler, direniş ekonomisinin sınırlarını ve halk nezdinde yarattığı yorgunluğu gözler önüne sermektedir.

    İran’ın bölgesel stratejisi, bağımlılıktan kurtulma hedefinin jeopolitik boyutunu teşkil etmektedir. Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husiler, Irak’ta Haşdi Şabi grupları ve Filistin’de Hamas ve İslami Cihad ile kurulan stratejik ortaklıklar, Tahran’ın Amerikan nüfuzunu dengelemek ve kendi etki alanını genişletmek için başvurduğu araçlardır. Direniş ekseni olarak adlandırılan bu gayri resmi ittifak sistemi, İran’ın konvansiyonel askeri yetersizliklerini asimetrik yöntemlerle telafi etmesine ve Washington’un bölgedeki müttefiklerini sürekli tehdit altında tutmasına imkân tanımaktadır. Bununla birlikte, bu stratejinin maliyeti de oldukça yüksektir: vekâlet savaşları için harcanan milyarlarca dolar, halkın refahından kesilmekte; mezhepsel gerilimlerin körüklenmesi, İslam dünyasındaki bölünmeleri derinleştirmektedir.

    İran modeli, bağımlılıktan kurtulmanın mümkün olduğunu, ancak son derece maliyetli ve riskli bir yol olduğunu göstermektedir. Devrimci bir kopuş, ancak güçlü toplumsal mobilizasyon, karizmatik liderlik, alternatif ideolojik çerçeve ve uygun uluslararası konjonktürün bir araya gelmesiyle başarılı olabilir. İran’ın kırk yılı aşkın süredir ayakta kalabilmesi, bu unsurların belirli bir bileşimini sürdürebilmesinden kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte, içerideki toplumsal hoşnutsuzluk, ekonomik yaptırımların aşındırıcı etkisi ve bölgesel gerilimlerin tırmanma riski, modelin sürdürülebilirliği konusunda ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. İran deneyimi, İslam dünyasının geri kalanı için hem ilham verici hem de uyarıcı niteliktedir; bağımlılıktan kurtulmak mümkündür, ancak bu yolun bedeli ağırdır ve her toplumun kendi özgül koşullarına uygun bir strateji geliştirmesi gerekmektedir.

    Elit Yapılanması, Otoriter Konsolidasyon ve Bağımlılığın Yeniden Üretimi

    İslam ülkelerindeki yönetici elitlerin kompozisyonu ve yeniden üretim mekanizmaları, bağımlılık ilişkilerinin sürekliliğini sağlayan en kritik faktörlerden biridir. Bağımsızlık sonrası dönemde iktidara gelen milliyetçi, monarşik veya askeri kökenli elitler, sömürge döneminde şekillenen kurumsal yapıları ve dışa bağımlı ekonomi-politik düzeni dönüştürmek yerine, bu yapılar içinde kendi iktidarlarını konsolide etmeyi tercih etmiştir. Bu tercih, zamanla bağımlılığın kendisini bir çıkar kaynağına dönüştüren bir elit sınıfının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Batılı eğitim kurumlarında yetişen, ulusötesi finans ağlarıyla bütünleşen ve lüks tüketim kalıplarını benimseyen bu sınıf, kendi toplumlarına giderek yabancılaşmakta ve meşruiyetini toplumsal tabandan değil, dış bağlantılarından ve baskı aygıtlarından almaktadır.

    Askeri-bürokratik elitlerin siyasi süreç üzerindeki tahakkümü, İslam dünyasının neredeyse tamamında görülen bir olgudur. Mısır’da Hüsnü Mübarek ve Abdülfettah Sisi dönemleri, Türkiye’ de Kenan Evren , Pakistan’da Ziya ül Hak ve Pervez Müşerref yönetimleri, Endonezya’da Suharto rejimi, Cezayir’de askeri vesayet sistemi ve Türkiye’de 1960 sonrası darbe geleneği, ordunun siyasi alanı daraltarak ve sivil alternatifleri devre dışı bırakarak bağımlılık yapılarını nasıl tahkim ettiğini göstermektedir. Askeri elitler, Batılı müttefiklerden sağladıkları silah, eğitim ve mali kaynakları kullanarak kendi kurumsal özerkliklerini ve siyasi nüfuzlarını korumakta; bu döngü, ülke kaynaklarının üretken yatırımlar yerine askeri harcamalara aktarılmasına ve bağımlılığın derinleşmesine hizmet etmektedir.

    Körfez monarşilerindeki hanedan yapılanmaları, elit bağımlılığının farklı bir biçimini temsil etmektedir. Suud ailesi, Al Nahyan, Al Maktum, Al Sabah ve Al Sani hanedanları, petrol rantının dağıtımı üzerindeki tekellerini kullanarak geniş aile ağlarını, kabile bağlantılarını ve iş çevrelerini rejim etrafında kenetlemeyi başarmıştır. Bu patrimonyal sistemde, hanedanın bekası ile ülkenin dış politikadaki bağımlılık tercihleri arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Amerikan güvenlik garantileri olmaksızın hanedan rejimlerinin ayakta kalamayacağı varsayımı, bu ülkelerin Washington ile ilişkilerini stratejik bir zorunluluk haline getirmektedir. Veliaht prensler arasındaki iktidar mücadeleleri ve reform girişimleri, bu temel yapısal gerçekliği değiştirememekte; bilakis, dış desteğe duyulan ihtiyacı daha da görünür kılmaktadır.

    İdeolojik düzeyde, İslam ülkelerindeki yönetici elitlerin Batılı değer sistemleri ve yaşam tarzlarıyla bütünleşmesi, bağımlılığın kültürel ve psikolojik zeminini oluşturmaktadır. Frantz Fanon’un sömürge toplumlarında teşhis ettiği “siyah derili beyaz maskeler” olgusu, günümüz İslam dünyasının yönetici sınıfları için de büyük ölçüde geçerlidir. Batı üniversitelerinde eğitim görmüş, İngilizce ve Fransızcayı anadillerinden daha iyi konuşan, tatillerini Londra, Paris ve New York’ta geçiren bu elitler, kendi halklarının dini ve kültürel değerlerine yabancılaşmış; hatta çoğu zaman bu değerleri aşağılayan bir zihniyet geliştirmiştir. Bu kültürel yabancılaşma, bağımlılık ilişkilerini içselleştiren ve sorgulamayan bir elit bilincinin oluşmasına yol açmakta; otantik bir kalkınma ve egemenlik arayışının entelektüel temellerini baltalamaktadır.

    Bağımlı elit yapılanmasının en tehlikeli sonuçlarından biri, devlet kapasitesinin sistematik biçimde aşındırılması ve kurumsal çürümedir. Yolsuzluk, kayırmacılık ve liyakat ilkesinin terk edilmesi, İslam ülkelerinin büyük bölümünde devlet aygıtlarını işlevsizleştirmiş; kamu hizmetlerinin kalitesi düşerken, vatandaşların devlete olan güveni erozyona uğramıştır. Dünya Bankası’nın yönetişim göstergeleri ve Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün yolsuzluk endeksleri, İslam ülkelerinin büyük çoğunluğunun bu alanlarda son derece olumsuz bir performans sergilediğini ortaya koymaktadır. Kurumsal çürüme, bağımlılığı derinleştiren bir kısır döngü yaratmakta; zayıf ve yozlaşmış devlet aygıtları, meşruiyet açığını kapatmak için dış desteğe daha fazla ihtiyaç duymakta, bu destek ise bağımlılığı daha da perçinlemektedir.

    Bu tablo karşısında yapılması gereken, İslam ülkelerinde elit dönüşümünü sağlayacak mekanizmaların geliştirilmesidir. Siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, bağımsız medya ve akademik kurumlar aracılığıyla alternatif elitlerin yetişmesine imkân tanıyacak bir kamusal alanın inşası, bağımlılık döngüsünün kırılmasının ön koşuludur. Bununla birlikte, kısmi başka tür bir çok örnek hiçbirinde İran’dakine benzer köklü bir kopuş gerçekleşmemiş; mevcut uluslararası sistem içinde manevra alanı genişletilmeye çalışılmıştır. Elit dönüşümünün derinleşmesi ve kalıcı hale gelmesi için, sadece seçim sandığının değil, eğitim sisteminden ekonomiye, medyadan yargıya kadar bütün kurumsal alanların dönüştürülmesini hedefleyen bütüncül bir strateji gerekmektedir.

    Çözüm Arayışları ve Stratejik Özerkliğin Parametreleri

    İslam dünyasının içinde bulunduğu bağımlılık sarmalından çıkış için geliştirilecek stratejilerin, meselenin çok boyutlu mahiyetini kavraması ve kısa vadeli taktik hamlelerin ötesinde uzun erimli bir dönüşüm vizyonuna dayanması zorunludur. Askeri, ekonomik, siyasi ve ideolojik bağımlılık mekanizmalarının iç içe geçmiş karakteri, herhangi bir alandaki iyileşmenin diğer alanlardaki dönüşümlerle desteklenmediği takdirde kalıcı olamayacağını göstermektedir. Bu durum, İslam ülkelerinin önünde duran en büyük entelektüel ve siyasi meydan okumayı teşkil etmektedir: bağımlılığın tüm boyutlarını eş zamanlı olarak hedef alan bütüncül bir stratejik özerklik programı nasıl formüle edilebilir ve hayata geçirilebilir.

    Ekonomik bağımsızlık, stratejik özerkliğin en temel ve en zorlu boyutudur. İslam ülkelerinin, rant ekonomisinden üretim ekonomisine geçişi sağlayacak yapısal reformları gerçekleştirmesi; tarım, sanayi ve teknoloji alanlarında kendi kendine yeterlilik kapasitesini inşa etmesi gerekmektedir. Bu dönüşüm, yalnızca makroekonomik politika değişikliklerini değil, aynı zamanda zihniyet dönüşümünü de zorunlu kılmaktadır. Malezya ve Endonezya’nın “ gıda ve finans” alanlarında kaydettiği ilerlemeler, Türkiye’nin savunma sanayiindeki atılımları ve İran’ın yaptırımlar altında geliştirdiği teknolojik kabiliyetler, üretim odaklı bir dönüşümün imkân dahilinde olduğunu göstermektedir. “İslam İşbirliği Teşkilatı” bünyesinde tesis edilecek bir ortak pazar, tercihli ticaret anlaşmaları ve İslami kalkınma bankacılığının güçlendirilmesi, ekonomik bağımsızlığın kurumsal altyapısını oluşturabilir.

    Askeri ve güvenlik alanında stratejik özerklik arayışı, İslam ülkelerinin en büyük açmazlarından birini teşkil etmektedir. Mevcut güvenlik mimarileri büyük ölçüde Amerikan askeri varlığına, istihbarat ağlarına ve silah tedarik zincirlerine bağımlı durumdadır. Bu bağımlılıktan kurtulmak için, “İslam ülkelerinin” kendi aralarında bir güvenlik işbirliği mekanizması geliştirmeleri, ortak savunma sanayii projeleri yürütmeleri ve kritik teknolojilerde yerli üretim kapasitesini artırmaları gerekmektedir. Türkiye’nin insansız hava aracı teknolojisinde kaydettiği ilerleme ve bu sistemleri çeşitli İslam ülkelerine ihraç etmesi, Pakistan’ın nükleer caydırıcılık kapasitesi ve İran’ın füze programı, askeri özerkliğin farklı boyutlarının mümkün olduğunu kanıtlamaktadır. Bununla birlikte, İslam ülkeleri arasındaki jeopolitik rekabetler ve güven eksikliği, ortak bir güvenlik mimarisinin inşasının önündeki en büyük engel olarak varlığını sürdürmektedir.

    Siyasi meşruiyet meselesi, bağımlılıktan kurtuluş stratejisinin merkezinde yer almaktadır. Toplumsal rızaya dayanmayan ve iktidarını dış himaye ile baskı aygıtları üzerine kuran rejimlerin, stratejik özerklik arayışına girişmeleri beklenemez. Bu nedenle, “İslam ülkelerinde “ katılımcı, hesap verebilir ve adil yönetim mekanizmalarının tesisi, bağımlılık zincirini kırmanın olmazsa olmaz koşuludur.

    İdeolojik ve kültürel bağımsızlık, stratejik özerklik programının en ihmal edilen fakat en hayati boyutlarından biridir. Sömürgecilik döneminden itibaren sistematik biçimde aşındırılan ilim ve kültür müesseselerinin yeniden canlandırılması; eğitim sistemlerinin Batı merkezli “bilgi” hiyerarşilerinin manuplatif olanlarından
    arındırılması; “İslam ülkelerindeki” fikri ve sanatsal üretim kapasitesinin güçlendirilmesi, kültürel özgüvenin tesisi için zorunludur. Bu bağlamda, “İslam ülkeleri” arasında öğrenci ve akademisyen değişim programlarının yaygınlaştırılması, ortak araştırma merkezlerinin kurulması, çeviri faaliyetlerinin teşvik edilmesi ve medya alanında işbirliğinin derinleştirilmesi, ideolojik bağımlılığın aşılmasına katkı sağlayabilir. El-Cezire ve TRT gibi uluslararası yayın kuruluşlarının başarısı, “İslam dünyasının” küresel medya ekosisteminde alternatif anlatılar üretebilme kapasitesini göstermektedir.

    Bölgesel entegrasyon ve “İslam dünyası” içi dayanışma, bağımlılık zincirini kırmanın en güçlü araçlarından biri olarak öne çıkmaktadır. Elli yedi üyeli İslam İşbirliği Teşkilatı, D-8 Gelişen Sekiz Ülke, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı ve İslam Kalkınma Bankası gibi mevcut kurumsal yapılar, potansiyellerinin çok altında bir performans sergilemektedir. Bu yapıların etkinliğinin artırılması, üye ülkeler arasındaki siyasi ihtilafların giderilmesini ve ortak çıkarlar etrafında bir araya gelinmesini gerektirmektedir. İran-Suudi Arabistan normalleşmesi, Türkiye-Mısır yakınlaşması ve Katar’a yönelik ambargonun sona ermesi gibi son dönemdeki olumlu gelişmeler, bölgesel uzlaşı ve entegrasyon için elverişli bir zeminin oluşmakta olduğunu göstermektedir. “İslam ülkeleri” arasındaki ticaretin toplam dış ticaret içindeki payının mevcut yüzde on seviyesinden daha yukarılara taşınması, ekonomik bağımsızlığın en somut göstergesi olacaktır.

    Dış politika alanında çok yönlü ve dengeli bir stratejinin benimsenmesi, bağımlılıktan kurtuluş sürecini hızlandırabilir. Soğuk Savaş döneminde İslam ülkelerinin Washington veya Moskova arasında tercih yapmaya zorlanması gibi, günümüzde de Pekin ile Washington arasındaki büyük güç rekabeti, İslam dünyasına stratejik manevra alanı sunmaktadır. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi, Rusya’nın Ortadoğu’ya dönüşü ve Hindistan’ın artan bölgesel ağırlığı, İslam ülkelerinin Batı’ya olan bağımlılığını dengeleyebilecek alternatif ekonomik ve stratejik ortaklıklar sunmaktadır. Ancak bu dengeleme stratejisinin, bir bağımlılık ilişkisini bir diğeriyle ikame etmek yerine, gerçek bir stratejik özerkliğe yönelmesi hayati önem taşımaktadır. İran’ın Çin ve Rusya ile geliştirdiği ilişkiler, bu ince çizginin nasıl yönetilebileceğine dair önemli dersler içermektedir.

    Nihai tahlilde, “İslam dünyasının” bağımlılık sarmalından kurtuluşu, uzun vadeli, çok boyutlu ve sabırlı bir dönüşüm stratejisini gerektirmektedir. Bu stratejinin başarısı, siyasi irade, toplumsal seferberlik, entelektüel derinlik ve kurumsal yenilik kapasitesinin eş zamanlı olarak harekete geçirilmesine bağlıdır. İran İslam Cumhuriyeti’nin kırk yılı aşkın tecrübesi, bağımlılıktan kopuşun mümkün olduğunu, fakat bunun ağır bedeller ödenmesini gerektiren sancılı bir süreç olduğunu göstermektedir. Diğer İslam ülkelerinin, İran’ın tecrübesinden dersler çıkararak, kendi özgül şartlarına uygun, daha az maliyetli ve daha kapsayıcı stratejik özerklik modelleri geliştirmesi gerekmektedir.

    Toplumsal düzeyde yürütülecek bilinçlendirme ve seferberlik faaliyetleri, stratejik özerklik programının sürdürülebilirliği için vazgeçilmezdir. Sivil toplum kuruluşları, meslek örgütleri, üniversiteler, medrese çevreleri ve medya platformları aracılığıyla, bağımlılık yapılarının topluma maliyeti konusunda farkındalık oluşturulmalı ve alternatif bir egemenlik vizyonu yaygınlaştırılmalıdır. Malezya’da İslami finansın halk tabanında benimsenmesi ve İran’da ambargolara karşı geliştirilen milli dayanışma ruhu, toplumsal seferberliğin başarı örnekleri olarak kaydedilmelidir. Nihai hedef, bağımlılığın yalnızca siyasi ve ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda bir zihniyet ve şuur meselesi olduğunu kavrayan, özgüvenli ve dirençli bir toplumsal yapının inşasıdır.

    Kaynakça

    Abrahamian, E. (2008). A History of Modern Iran. Cambridge University Press.

    Acharya, A. (2014). The End of American World Order. Polity Press.

    Al-Rasheed, M. (2010). A History of Saudi Arabia. Cambridge University Press.

    Amin, S. (1976). Unequal Development: An Essay on the Social Formations of Peripheral Capitalism. Monthly Review Press.

    Atasoy, Y. (2009). Islam’s Marriage with Neoliberalism: State Transformation in Turkey. Palgrave Macmillan.

    Ayubi, N. (1995). Over-stating the Arab State: Politics and Society in the Middle East. I.B. Tauris.

    Bayat, A. (2017). Revolution without Revolutionaries: Making Sense of the Arab Spring. Stanford University Press.

    Beblawi, H. ve Luciani, G. (1987). The Rentier State. Croom Helm.

    Bishara, A. (2022). On Salafism: Concepts and Contexts. Stanford University Press.

    Bromley, S. (1994). Rethinking Middle East Politics. University of Texas Press.

    Brownlee, J. (2007). Authoritarianism in an Age of Democratization. Cambridge University Press.

    Dabashi, H. (2006). Theology of Discontent: The Ideological Foundation of the Islamic Revolution in Iran. Transaction Publishers.

    Esposito, J. L. ve Voll, J. O. (1996). Islam and Democracy. Oxford University Press.

    Fanon, F. (1961). Les Damnés de la Terre. François Maspero.

    Gerges, F. A. (2018). Making the Arab World: Nasser, Qutb, and the Clash That Shaped the Middle East. Princeton University Press.

    Halliday, F. (2005). The Middle East in International Relations: Power, Politics and Ideology. Cambridge University Press.

    Hinnebusch, R. (2003). The International Politics of the Middle East. Manchester University Press.

    Hudson, M. C. (1977). Arab Politics: The Search for Legitimacy. Yale University Press.

    Kamrava, M. (2013). Qatar: Small State, Big Politics. Cornell University Press.

    Keddie, N. R. (2003). Modern Iran: Roots and Results of Revolution. Yale University Press.

    Kepel, G. (2002). Jihad: The Trail of Political Islam. Harvard University Press.

    Lust, E. (2014). The Middle East. CQ Press.

    Mamdani, M. (2004). Good Muslim, Bad Muslim: America, the Cold War, and the Roots of Terror. Pantheon Books.

    Mitchell, T. (1991). Colonising Egypt. University of California Press.

    Nasr, V. (2006). The Shia Revival: How Conflicts within Islam Will Shape the Future. W.W. Norton.

    Owen, R. (2004). State, Power and Politics in the Making of the Modern Middle East. Routledge.

    Roy, O. (1994). The Failure of Political Islam. Harvard University Press.

    Said, E. W. (1978). Orientalism. Pantheon Books.

    Skocpol, T. (1982). Rentier State and Shi’a Islam in the Iranian Revolution. Theory and Society, 11(3), 265-283.

    Takeyh, R. (2009). Guardians of the Revolution: Iran and the World in the Age of the Ayatollahs. Oxford University Press.

    Ulrichsen, K. C. (2016). The Gulf States in International Political Economy. Palgrave Macmillan.

    Wallerstein, I. (1974). The Modern World-System I: Capitalist Agriculture and the Origins of the European World-Economy in the Sixteenth Century. Academic Press.

    Yapp, M. E. (1996). The Near East since the First World War: A History to 1995. Longman.

    Zubaida, S. (2009). Islam, the People and the State: Political Ideas and Movements in the Middle East. I.B. Tauris.

  • Çöller ova olurken…

    Çöller ova olurken…

    Dünya tarımın, üretimin ve suyun ne kadar önemli olduğunu anladı. Mısır 114 km uzunluğunda dünyanın en uzun nehrini inşa ediyor. 5.25 milyar dolarlık bu proje ile 2.3 milyon dönümlük çöl arazisini Nil nehrinden gelen su ile tarım arazisine dönüştürüyor. Böylece Mısır, toplam tarım arazisini yüzde 30 arttırabiliyor.

    Mısır Kuveyt, Cezayir, Dubai, Çin, (ürünlerinin çok lezzetli olduğu söylenen) Suudi Arabistan çölü ova olurken, Muş Ovası ile Konya ovası çöl oluyor. En güzel tarım alanları betonla kaplanmak isteniyor. Madenlere açılan bölgeler zehirlenerek çölleşiyor. Ormanlar, zeytin ağaçları kesiliyor. Zeytin yetişmeyen Romanya’da zeytinin kilosu 50 lira, geçmişte zeytin üretiminde dünyada ilk sıralarda olan Türkiye’de zeytin 200-500 lira arasında satılıyor. 

    Türkiye, son yıllarda dışa bağımlı tarım politikası sürdüren bir ülke oldu. Narenciye dalında çürürken ilaç ve çay üretimi için; portakal kabuğu, mandalina kabuğu, limon kabuğu ithal ediliyor. Bakliyatların çoğu ithal. Market raflarında sayılı da olsa yer alan yerli ürün, ithal ürüne göre pahalı satılıyor. Makarnanın buğdayı ve pirinç yerli değil; Tayland 2023 mahsulü pirinci paketleyip; Türkiye gibi bir tarım ülkesinde 2026’ya kadar satıyor.

    Bir zamanlar Çeltikçi, pirinci ile ünlü bir ilçe imiş, pirinç değirmeni olan ilçede şu an çeltiğin denesi bulunmuyor. Kanada’da mercimek yokken 1972 yılında üniversitelerinde mahsul üretim merkezi kurarak, mercimek araştırmalarına başlamış. Ürün çeşitliliği için Türkiye’den mercimek örneği almışlar. Bugün mercimek ithalatımızın yüzde 80’i Kanada’dan ithal ediliyor. 

    Karadeniz’de 161 balık türünden yarısı, 200 ticari balık tür çeşitliliği bulunan Marmara’da 

    130 balığın nesli tükendi. Popülasyonu azalan kılıç balığı yerine sunulan köpek balığı Çin’den ithal ediliyor. Kalkan Romanya’dan, ahtapot İspanya’dan, sardalya Yunanistan’dan, karides Endonezya’dan, barbun balığı Senegal’den, sinarit Batı Afrika kıyılarından, lagos Mısır’dan, uskumru Norveç’ten, kalamar Hindistan’dan, midye Şili’den geliyor. 

    1948 yılına kadar Türkiye’de fırında satılan ekmek, esmer ekmek olarak kayıtlarda geçiyor. Bu yıldan sonra GDO’lu buğday ithal etmeye başlandığından gluten, çölyak, diyabet, her türlü otoimmün hastalıkları, obezite, diyabet, alzheimer, demans, dikkat eksikliği vb. gibi nörolojik hastalar ve romatizmal hastalıkların nüfusa oranı ve sayısı artıyor.

    Türkiye’de çalışan nüfusun yaklaşık yüzde 15’i tarım sektöründe istihdam ediyor. Kayıtlı çiftçi sayısı 2 milyon civarında. Bu sayı köyden kente olan göç tersine çevrilse artar. Her köye uzman eğitimli çiftçi atansa. Çiftçiler eğitilse ve kullandıkları ilaç denetlense. Ekilen ürünlerin ihtiyaca yönelik planlanması yapılsa. Hibrit olmayan ata tohumu çoğaltılsa. GDO’lu ürünler yasaklansa. Mazot ve doğal gübre desteği arttırılsa. Pazarlama zinciri tek halkaya düşürülse. Ürün tarlada kalmaz, aracı düşük fiyattan aldığı ürünl çeşitli oynlarla dengeleri bozmaz. Üretim maliyetleri düşer, tüketici temiz gıdaya ulaşabilir olur.

  • YERLİ MİLLİ

    YERLİ MİLLİ

    APTAL-SALAK…

    Gülhane askeri TIP fakültesini…

    Kuleli askeri lisesini…

    Polis akademisini ve Adana polis okulunu kapattı…

    *** 

    Tık çıkmadı…

    ***

    Van Akdamar Kilisesi’ni…

    Heybeliada

    Ruhban okulunu…

    Sümela Manastırı’nı onardı ve hizmete açtı…

    *** 

    Alkış aldı…

    *** 

    Ülkeye 15 milyona yakın Arap ve Afrikalı sığınmacıyı doldur…

    Ülkeyi ABD’ nin uydusu durumuna..

    TSK’ni kiralık ordu haline getir…

    Mehmetçik’i kirala…

    ***

    Çık ondan sonra 

    “Bayraklar inmez

     Ezanlar dinmez

     Vatan bölünmez” diye böğür dur…

    *** 

    Tekbir getirerek “kahrolsun İsrail” diye bağır…

    Ha birde;

    “Dünya beşten büyüktür” diye üfür…

    ***

    Sonra ABD elçisi ona meşruiyetini biz veriyoruz, desin…

    Sen kimsin deme…

    Gül…

    CHP’ye saldır…

    **”

    Bir milletle ancak bu kadar güzel alay edilebilir…

    Ancak bu kadar kolay aptal salak yerine konur…

    Var mı itirazı olan; YOK…

    ***

    O zaman?

    ***

    “OY ver OYSUN…”

    ***

    Bir toplumu millet yapan en önemli unsur;

    Bireyleri birbirine bağlayan, onları ortak bir geçmişte buluşturan ve gelecekte de bir arada yaşama iradesini (milli şuur) oluşturan ortak kültür ve dil birliğidir…

    *** 

    Arap kültürü Türk kültürünün önüne geçti…

    Kadınlara bakın…

    Türkçe Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce kelimelere yabancılaştırıldı…

    Reklamlara ve markalara bakın…

    *** 

    Kürtler Türkçenin anadilimiz olduğunu reddediyor…

    İmralı canisinin ve DEM’in taleplerine bakın…

    *** 

    Az veya çok katkı verdiğimiz “yabancı” ürün imalatları

    Ve montajları “YERLİ MİLLİ” sayılıyor…

    ***

    Öylesine milliyetçi bir toplumuz ki:

    İlginç bir şekilde “Milli sporcuların” bir kısmı yabancı..

    Hatta siyah tenli oldu…

    *** 

    Ver mehteri…

    *** 

    Günün sözü ve son 15 yılın özeti :

    “Biz güzel günlerin geleceğine inanan bir nesildik…

    Şimdi eski günlerini özleyen bir nesil olduk…”

    Cem Akkılıç

    *** 

    Ömrün sağlıklı ve uzun olsun CEM…

    Erdoğan ÖZGENÇ 

    İstanbul 19.06.2026 16.55

  • BASTON LİDERLER

    BASTON LİDERLER

    KURTARAMAZ…

    Bitirdi aslında…

    Evet!..

    ABD ve Hocaefendi’yle birlikte organize ettikleri 15 Temmuz çakma darbe kalkışması 

    AKP’yi de Recep Tayyip Erdoğan’ı da bitirdi…

    *** 

    Fakat çareyi baskı ve dayatmada, şiddette buldu…

    ABD’ye sırtını dayadı…

    Korku İmparatorluğu kurdu…

    ***

    O günden bu yana yanına özellikle bir hain-dönek alarak ayakta kalmaya çalışıyor…

    ***

    Kalkışma ve 17/25 Aralık gerçekleri salladı iktidarını…

    Sıkıştı…

    Kurtarıcı (baston) lazımdı?

    Şak!.. 

    Devlet Bahçeli’yi aldı yanına…

    ***

    Bugüne kadar her sorunda krizde kronik dönek MHP genel başkanı 

    Devlet Bahçeli koydu gövdesini önüne, kurtardı kendisini…

    Yalanıp duruyor…

    ***

    Son zamanlarda ise ABD Başkanı Trump kurtarıcı oldu…

    Övdükçe övüyor…

    Maddi manevi desteğin tekmili birden…

    *** 

    Ama o kadar beceriksiz liyakatsizler ki; 

    Ülkenin ekonomisinden eğitimine, yargısına, güvenliğine ne varsa berbat ettiler…

    Kokuşmayan bir tek yer kalmadı…

    ***

    Trump’ta Devlet Bahçeli’de kurtaramıyor artık kendisini…

    Ve ülke ve toplum karanlığa doğru koşuyor adeta…

    Homurdanmalar başladı…

    Sallanıyordu…

    Yeni bir kurtarıcı aramaya başladı…

    *** 

    Kontrolündeki yargı çetesi girdi devreye…

    Koltuk uğruna…

    Partisine ve seçmenlerine ihanet etmekten zerre-i miskal kadar çekinmeyen Kemal Kılıçdaroğlu’nu buldu…

    *** 

    Oysa partisine de sarayına da genç beyinler,

    genç liderler gerekiyordu…

    Buldu ama..

    Donald Trump 79 yaşında…

    Kendisi 72 yaşında..

    Devlet Bahçeli 78 yaşında..

    Kemal Kılıçdaroğlu ise 77 yaşında…

    *** 

    Hani derler ya eskilere rağbet olsaydı bit pazarına nur yağardı…

    Hepsinin bir ayağı çukurda….

    Siyaset ise akıl almaz seviyelerde dinamik ve sorunlu…

    ***

    Yani bu şartlarda Kemal Kılıçdaroğlu’da 

    Erdoğan için kurtarıcı olamaz..

    Zira; Kendisine faydası yok ki Erdoğan’a olsun…

    ***

    Onu bunu bilmem görmemek için kör olmak lazım…

    ***

    25 yıl tuhaf bakışlarından, sert ve yalan sözlerden, kibrinden, kin nefret kusmalarından;

    Bıktı bu millet, usandı…

    Yıldı…

    Düşün artık yakamızdan diye bas bas bağırıyor…

    ***

    Yeter!..

    Gençler gelsin iktidara, mesela 50 yaşındaki Özgür Özel

    Selahattin Demirtaş

    Mesela;

    Erkan Baş vesaire diyor..

    *** 

    Çekin elinizi yakalarından, düşün sırtlarından…

    Köhneleşmiş örümcekleşmiş Osmanlı kafası ile buraya kadardı…

    Bitti…

    Yiyeceğiniz kadar yediniz, züğürttünüz, Karun gibi zengin oldunuz…

    ***

    Doymadınız mı?

    *** 

    Sizinde devriniz kapanmak üzere…

    Ya çekin gidin yada gençlerin önünü açın; geç olmadan…

    A Ç I N…

    Millet patlamak üzere…

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 19.06.2026 12.00

  • Şehitlerimizin katillerine maaş bağlandı

    Şehitlerimizin katillerine maaş bağlandı

    Kurtuluş savaşı günlerine dönmüş olsak, Yunan, İngiliz ve Fransızlar tarafında savaşacak olan bugünki Tayyiban Yönetimi, Şehitlerimizin katillerine maaş bağladı ve “hain Meclis” de bunu onayladı!

    ULUS kimliğini, sanki veba mikrobu gibi gören ve çağ dışılığın simgesi olan DİN, Arap DiNi kimliğine dört elle sarılarak, Türkiye Cumhuriyeti ni yıkıp Tayyibistanı kuran ve Osmanlı nın yerine de, Tayyiban hanedanını getiren bu zararlı kafa ile çok karanlık günlere gidiyoruz!

    Çöküşümüzün baş mimarı ve mühendisi olan ABD, güçlü ve dirayetli bir ATATÜRK Yönetimi olsaydı, Türkiyemiz nerelerde olurdu düşündünüz mü?

    1950 den bu yana giderek artan bir ivme ile uygarlık ve çağdaşlıktan uzaklaştık ve Tayyiban imzalı (eminim onun önüne konulan en çok Türkiye zararlısı olarak saptanmış isimler) ile başımızı dik tutabilmemiz engellenmiştir.

    60 000 insanımızın katili, toprak ağalarının tahakkümü ve okul ve öğretmenlerimizin düşmanından medet uman, besleme, yönlendirme ve yalakalık etme özelliğindeki Meclis ve VATAN a değil, satılmış liyakatsiz Parti Başkanlarına bağlı ve yeminli Vekillerle de aydınlık günler görmemiz çok zor olacaktır!

    Ancak, unutulmasın ki bu Vatan haini alçaklardan bunların hesabı mutlaka sorulacaktır!

    Dr.Mustafa Ataç

    https://www.korkusuz.com.tr/sehitlerimizin-katillerine-maas-baglandi-p51244

  • ÖZEL VE EKİBİNİN YOL HARİTASI NE OLMALI

    ÖZEL VE EKİBİNİN YOL HARİTASI NE OLMALI

    Sevgili okurlarım! Ulusların tarihsel karakterleri vardır. 

    İngilizler için;“İngiliz Bıçağı gibi” benzetmesi vardır. Giderken de keser, gelirken de keser diye.

    Almanlar için; inat ve azimleri.

    Biz Türkler için ise MAZLUMUN ve MAĞDURUN yana olma özelliğimiz.

    Tarih bunun Ankara Savaşı’nda, Demirbaş Şarl’ın Ruslar tarafından istenmesi olaylarında yazar.

    Partilerin iç işleri, kendi meseleleridir. Beni ilgilendirmez. Hiçbir partinin iç işlerine burnumu sokmak ne hakkım ne de haddim değildir.

    Ülkenin gündeminde bir CHP sorunu var. Ekonomiyi, enflasyonu, maaş alamayan işçileri, 13 tavuk işletmesine atanan kayyumları, büyük yara alan hukukumuzu unutturdu.

    Herkes şunu soruyor:

    1-Ne olacak bu CHP’nin duru mu?

    2-Özgür Özel ve ekibi nasıl bir yol bulacaklar?

    Şunu da hemen belirteyim ki, CHP’nin başına bu çorabı örenler, oyunlarının geri teptiğinin farkındalar. Umduklarını bulamadıklarının şaşkınlığı ve telaşı içindeler. Butlanla koltuk sahibi olan KK ve ekibi meşruiyet kazanamadılar, partiye hâkim olamadılar.

    Özgür Özel ve ekibinin önünde bence iki seçenek var.

    1-yeni bir parti kurup yollarına devam edecekler.

    2-Kurulu bir partiyle bir kereciliğine ittifak kurup, birlikte seçime girecekler.

    Bunların dışında,” Biz baba ocağı CHP’yi terk etmeyiz” uğraşları; akıntıya kürek çekmekten, zamanı ve enerjiyi boşa harcamaktan öte zaman kaybından başka  bir şey değildir.

    KaMal bey ve ekibini oraya getirenler, CHP’yi küçültmek, parçalamak ve mümkünse seçimlere sokmama derdindeler.

    Saray medyası, bugünlerde partilerinden ayrılanların başarısızlıklarını özellikle yazıp, çizmekteler.

    Bu paralı silahşöler, bu asil milletin ruh ve karakter yapısından fersah fersah uzak olanlar.

    Bu millet asildir, bu millet erdemlidir, bu millet sağ duyuludur.

    Ve bu asil millet zamanı gelince: “Atını nallamasını da, itini bağlamasını da iyi bilir.”

    Durum bu olunca nereye baş vurulur; internete.

    İnternette şöyle bir gezindim ve bakın neler buldum.

    CHP’nin içinden çıkan Demokrat Parti (DP), hemen iktidar olmuş.

    DP’nin içinden çıkan Adalet Partisi (AP), 27 Mayıs darbecilerine ve onların engellemelerine rağmen hemen iktidar olmuş.

    12 Eylül darbecilerine ve onların acımasız menfi propagandalarına rağmen yeni kurulan Anavatan Partisi (ANAP) hemen iktidar olmuş.

    TSK’nın karşı çıkmasına, irticanın odağı olmakla suçlanmasına karşın Refah Partisi (RP) iktidar olmuş.

    CHP’nin içinden çıkan Ecevit yönetimindeki Demokratik Sol Parti (DSP) iktidar olmuş.

    Milli Görüş’ün ve RP’nin içinden çıkan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ilk seçimde ezici bir çoğunlukla iktidar olmadı mı?

    Gelelim Özgür Özel ve ekibine:
    Bunların kuracağı ya da ortaklaşa girecekleri partinin, iktidar olmaması için hiçbir neden yoktur.

    Çünkü bu asil Türk ulusu demokrattır, mazlumun yanındadır, yeniliğe açıktır, özgürlüğe sevdalıdır. Kimilerinin “Devlet Aklı Böyle istiyor” dedikleri karanlık güçlerin aklına rağmen sağduyu, izan ve irfan sahibidir.

    Yeter ki doğru yolu gösteren birini bulsun, inansın, böyle bir adam görsün.

    Sn. Özel ve ekibine haddim olmayarak şunu söylerim; butlancıların, kısa zamanda “Olağanüstü Kurultay” yapma gibi ne bir tarihleri ne de bir niyetleri yok. Durum açık seçik bu olduğuna göre, “İlle de Baba Ocağında kalacağız, partimize sahip çıkacağız” inadı ve kısır görüşüyle zaman kaybetmenin, enerji yitirmenin, çürüyüp gitmenin anlamı da manası da yoktur.

    Sevgili Ekrem, Özgür, Mansur beyler, verin kararınızı tez vakitte ya bir parti ile birleşin ya da hemen partinizi kurun. AKP ve Sn. Erdoğan yanlış strateji ve taktik ile Ekrem İMAMOĞLU’nu yenilmez siyasi rakip yaptılar ve içeri tıkarak önlemeye çalışıyorlar, aynı yolla Özgür ÖZEL’i de dişli ve yıkılmaz siyasi rakip yapmaktalar.

    Öyle inanıyorum ki, bu asil millet oyunu görüyor ve bu oyunu bozmaya kararlı. Parti sizden olsun, destek; bu asil Türk milletinden olur ya da Sn. Musavat Dervişoğlu ile kafa kafaya verin . Sn. İmamoğlu’nun diploması iptal edildiği için aday olma şansı da kalmadı. M. Yavaş Bey’i aday gösterin. Yanınıza Z.P’yi de alın seçimlere öyle girin. Girin ki Türkiye ve CHP üzerinde hesapları olanların hesaplarını tepetaklak edin.

    Esen kalınız.

  • Amasya Genelgesi (20- 22 Haziran 1919) ve 107.yıldönümünde ülkenin genel görünümü üstüne

    Amasya Genelgesi (20- 22 Haziran 1919) ve 107.yıldönümünde ülkenin genel görünümü üstüne

    Amasya GenelgesiBağımsızlığa giden yolun başlangıcı ve yeni Türk devletinin ön sözüdür.

    107.yıldönümnde başta Atatürk olmak üzere sonsuzluğa göçmüş Bağımszılık Savaşımızn  şehit ve gazilerini saygıyla anıyor  ve başardıkları kutsal önünde saygıyla eğiliyorum. 22.6.2026 Pazartesi

    GENELGE HAKKINDA (20- 22 HAZİRAN 1919) ÖZET:

    · Genelge Mustafa Kemal(Atatürk) Paşa, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Hüseyin (Gerede) ve Rauf(Orbay) Bey, Albay Refet(Bele) Bey ile Albay Kâzım, görevli memurlar Hüsrev Bey, Muzaffer anıları ve başka bir memur tarafından imzalanır; Konya’daki Cemal Paşa ve Erzurum’daki Kazım Karabekir Paşa da telgrafla onaylanır.

    · Nutuk’ta ise Atatürk’ün   Rauf ve Refet beylerin Amasya Genelgesi’ni zoraki imzaladıklarını belirtmektedir.

    MADDELERİ:

    1-Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı tehlikededir.( Bölgesel değil, ulusal bir mücadelenin başlayacağını ilan edilir.)

    2- İstanbul Hükümeti, üzerine aldığı sorumluluğu yerine getirememektedir. Bu durum milletimizi yok olmuş gibi göstermektedir. (İstanbul Hükümeti ilk kez açıkça eleştirilmiş ve yok sayılmıştır.)

    3- Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.(  “Milletin kararı” ifadesiyle ilk kez üstü kapalı olarak ulusal egemenliğe ve rejim değişikliğine işaret edilmiştir.)

    4- Milletin durumunu göz önünde tutmak ve haklarını dünyaya haykırmak için her türlü etki ve denetimden uzak, milli bir kurulun varlığı şarttır. (Temsil Heyeti’nin -Anadolu’yu temsil eden hükümet gibi- temeli bu maddeyle atılmıştır.)

    5- Anadolu’nun her bakımdan en güvenli yeri olan Sivas’ta milli bir kongre süratle toplanacaktır.( Ulusal bir kongrenin toplanma kararı ilk kez alınmıştır.)

    6- Sivas Kongresi’ne katılmak üzere her sancaktan halkın güvenini kazanmış üç delege seçilerek yola çıkarılmalıdır.( Delegelerin halk tarafından seçilmesi istenerek mücadeleye demokratik bir nitelik kazandırılmıştır.)

    7-Bu kararlar her ihtimale karşı bir milli sır olarak tutulmalı ve delegeler kimliklerini gizleyerek seyahat etmelidir. (İtilaf Devletleri’nin ve İstanbul Hükümeti’nin kongreyi engelleme girişimlerine karşı önlem alınmıştır.)

    8- Doğu illeri adına 10 Temmuz’da Erzurum’da toplanması planlanan kongrenin üyeleri, Sivas’taki genel kongreye de katılacaktır. (Bölgesel amaçlı toplanan Erzurum Kongresi’nin kararlarının ulusal boyuta taşınması amaçlanmıştır.)

    9- Askeri ve sivil örgütler hiçbir şekilde dağıtılmayacak, komuta bırakılmayacak ve başkalarına teslim edilmeyecektir. ( Mondros Ateşkes Antlaşması’na doğrudan karşı çıkılmış ve silahlı direnişin sinyali verilmiştir.)

    EK BİLGİ:

    9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan sonra 25 Mayıs 1919’da karargah personeliyle gittiği Havza’da 28 Mayıs 1919 yayınladığı “Havza Genelgesi”yle Türk Milletine yaptığı çağrıda:

    1-İzmir’in işgali başta olmak üzere işgalleri protesto etmek üzere “büyük” ve “heyecanlı” mitingler yapılmasını,

    2-İtilaf Devletlerine ve Babıali’ye işgalleri kınayan telgraflar gönderilmesini,

    3-Azınlıklara, Hıristiyan halka karşı saldırgan davranışlardan kaçınılması istemektedir.

    107.YILDÖNÜMÜNDE ÜLKENİN GENEL GÖRÜNÜMÜNDEN BAZI KESİTLER():

    – NATO kisvesi örtüsü altında ülke emperyalist AB(D)  işgali altındadır.

    – Türkiye’nin brüt dış borç stoku 518,5 milyar ABD doları seviyesindedir. Bu borcun milli gelire oranı yaklaşık %36,7 olarak kaydedilmiştir. Aynı dönemde net dış borç stoku ise 279,4 milyar ABD doları seviyesindedir. Borçların para birimi dağılımında en büyük payı %48,7 ile ABD doları, %29,5 ile euro ve %11,7 ile Türk lirası almaktadır.

    – Türkiye Bankalar Birliği (TBB) verilerine göre aktif olarak faaliyet gösteren 22 yabancı sermayeli mevduat bankası bulunmaktadır.

    – Yabancı şirketlerin sayısı 1999 yılında 4.050 iken 2020 yılı sonunda da 73.679’a yükselmiştir (1 ) (2)

    ( 1 )Türkiye’de Yabancı Sermayeli Şirketler Ve İşçiler(https://www.tekgida.org.tr/turkiyede-yabanci-sermayeli-sirketler-ve-isciler-55247/ )

    (2) Türkiye Dış Borç İstatistikleri Gelişmeleri :

    (https://tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/5ae0e1df-3741-4c0a-885a-b69a3f799cdd/D%C4%B1%C5%9F+Bor%C3%A7+%C4%B0statistikleri_Geli%C5%9Fmeleri.pdf?MOD=AJPERES&CACHEID=ROOTWORKSPACE-5ae0e1df-3741-4c0a-885a-b69a3f799cdd-pPwS6yT )

    ( BU YAZI DERLEMEDİR)

  • DEMİR YOLLARI

    DEMİR YOLLARI

    Türkiye Cumhuriyeti tarihinden daha eskidir Anadolu’ da demiryollarının gelişmesine atılan ilk adım . Osmanlı nın son dönemlerinde İstanbul’ dan Bağdat’a  kadar uzanan bir demiryolu yapımı gerçekleştirilmiş olduğunu biliriz. Hatta demiryolu konusunda yine İzmir den Denizli ye kadar uzanan bir demiryolu yine Osmanlı zamanında yapıldığını bilmekteyiz. Demir yolu konusunda Almanya’yı ve İsviçre’yi kıskanmamak elde değil. Almanya ,Nazi döneminde , çok  büyük bir yatırımla en ücra köşesine kadar demir yolu döşediğini bilmekteyiz. 

    Almanya’nın içinde iş insanları, şehirler arası seyahatte genelde trenleri tercih etmesinin çok nedenleri bulunmakta. Bir şehrin en merkezi yerine kadar ulaşan demiryolları, en avantajlı seyahat yöntemi olduğunu düşünürüm. Almanya da demiryolları ağı 38,700 km olduğunu söylerler. 

    Konya şehri kadar yüz ölçümü olan İsviçre , 41,285 km 2 , de tren yolu  ağı 14,437 km dir. En küçük köye kadar uzanan bir ulaşım sistemi. Dağlarla çevrili İsviçre de, bu demiryolları için  kilometrelerce tünel açtıklarını görmekteyiz. Kıskanmamak elde değil. Her şehirden istediğiniz her yere trenle gitme imkanı olması bir tarafta , günün her saatinde istediğiniz yöne gitmek için bir tren mutlaka bulursunuz,. Her istasyonda büyük sarı renkli tren saatlerini gösteren tabelalar bulunur. Bulunduğunuz şehir veya kasabadan hangi saatte, hangi yöne treninin kalkacağını gösteren bu çizelgelerde , dakikası dakikasına yazılı görürsünüz. 

    Bu iki ülkede tren istasyonlarında bulunan bazı cihazlara gideceğiniz şehrin adını girip , hangi saatlerde hatta hangi dakikada  oradan trenin kalkacağını bulursunuz. O kadar sıklıkla tren geçer ki, size çok fazla alternatifler sunulur. Günün bazı saatlerinde tren biletleri ücretleri düşük olur , bazı saatlerde ise çok yüksek ücret ödersiniz. Trenin kalkış saati örnek olarak 14.23 diyorsa 24 veya 25 hatta 26 hiç olmaz. Mutlaka 14.23 de o tren kalkar. Varış noktasında ise 16.37 yazıyorsa, tren tam 16.37 de istediğiniz şehre varmış olur. Bu güne kadar çok kere bu ülkelerde trenle seyahatimde varış veya kalkış saatlerinin gecikmesini hiç yaşamadım. 

    Bu ülkelerde de SCHNELLZUG  diye adlandırılan trenler vardır. Bu trenler her durakta durmaz, önemli şehir ve kasabalarda durup , çok yüksek hız yaparlar, hani uçakla gitmek istediğiniz şehre , bu trenlerle daha çabuk ulaşırsınız. Bunların da süratleri konusunda fazla bilgi sahibi değilim ancak 250 km süratten daha fazla olduğuna inanırım. Hatta Japonya da TOKYO ile OSAKA şehri arasında işleyen hızlı trenin TOKAİDO SHİNKANSEN adı ile anılan Mermi Tren anlamındaki trenin hızı ise saatte 300 km olduğunu okumuştum. Böyle bir tren hızı için çok özel tren yolu olması gerektiğini düşünmekteyim. 

    Gel de kıskanma bu ülkeleri. Hele Japonya için bir iki cümle söylemek gerek. 2 inci dünya savaşında Pesrl Harbour baskından sonra Amerika Birleşik Devletlerinin 6 AĞUSTOS Hiroshima ve 9 ĞUSTOS’TA Nagazaki ye attıkları atom bombasında, 228 binden fazla Japon hayatını kaybetmiş, bir o kadarda sakat kalmış, radyasyona maruz kalıp hayatların daha sonra kaybedenlerin sayısı ise bilinmemekte. Japonya’nın  1945  senesinde yok olamaya yakın bir yerden, bu gün teknoloji devi olmalarını saygı ve hayranlıkla izlemekteyiz. 

    Gelelim ülkemizdeki teknolojik gelişmenin,  seneler itibari ile nereden nereye gelemediğine bakmak için sadece bir konuya değinmek isterim. Osmanlı İmparatorluğunda başlayan ve Türkiye Cumhuriyeti ile devam eden Demir Yolları işletmemize. Ancak bizim işletme konusunda sınıfta kaldığımızı düşünmekteyim. 

    Bir Hızlı tren projesi, 1976 da merhum Süleyman Demirel zamanından başlayarak AYAŞ tünelinde senelerce oyalanmamız sonrasında, Devlet Demir Yolları İşletmesi adı altında çok kötü bir işletme sergilendiğine şahit olmaktayız. 

    Bakın bir inceleme yapalım sizlerle : 1945  den bu yana bu işletmenin KAZA not defterine bir göz atmamızda yarar var: 

    -1945  Erzincan Tren kazası                                       40 ölü

    -1948 Ankara Tren kazası                                          38 ölü 

    -1952 Niğde Tren Kazası                                           31 ölü

    -1957 Yarımburgaz Tren Kazası                                95 ölü

    -1961 İstanbul Tren Kazası                                        15 ölü

    -1972 Konya Tren Kazası                                           38 ölü

    -1979 Ankara Tren Kazası                                         32 ölü

    -1980 Kayseri Tren Kazası                                         25 ölü

    -2004 Pamukova Tren Kazası                                    36 ölü

    -2004 Tavşancıl Tren Kazası                                      8 ölü

    -2008 Denizli Tren Kazası                                          9 ölü

    -2018 Uzunköprü Tren Kazası                                   25 ölü

    – 2018 Yenimahalle Tren Kazası                                 9 ölü ,

    Kanımca hiç bir işletmenin bundan daha kötü bir karnesi olabileceğini düşünmüyorum. Toplam 13128 km uzunluğunda demiryoluna sahibiz. Almanya nın 1/3 i kadar , İsviçre kadar bile demiryoluna sahip değiliz. Hatta bu demir yolunun 7200 kilometresi de Cumhuriyetin ilk yıllarında inşa edilmiş. Tabii en önemli unsurda bu yollardaki trenlerin iyi  işletilmesinde yatmakta ana tema. 

    Geçtiğimiz hafta bizim YHT diye adlandırdığımız, ancak Yüksek Ücreti dışında fazla bir değeri olmadığına inandığım trenle İstanbul a , uçak ücretine yakın bir ücretle seyahat ettim. Ankara ile Eskişehir arası konusunda bir söz söylemek istemiyorum. Ancak Eskişehir ile İstanbul arası sanki ÇİN işkencesi. Dur kalk usulü ile işletilen YHT anlamını burada yitirmekte. Her gecikilen dakika bir diğer istasyona yansımakta, dakikalar uzamakta , ne zaman nihai noktaya varılacağı ise  bir muamma olmakta. 12.01 de İstanbul  Söğütlüçeşme  de olması gereken tren 12.34 de ancak ulaşabildi.  Şimdi biz buna hızlı tren mi diyeceğiz.  Geç bunları anam babam , Almanya yı , İsviçre’yi  kıskanıyorum, Bizim kayyım kafamızın değişmesi gerek, Atatürk ‘ün gösterdiği hedefi bulmamız şart, Hava Alanından ATATÜRK ismini silmeniz size bir şey kazandırmaz, halkın kahramanı olmanız için Halkın içinde olmanız gerekir, Sarayın içinde değil diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.

  • GELECEĞİMİZ

    GELECEĞİMİZ

    DAYAK YİYEN, EZİLEN ÖĞRETMENLER…

    Atanamayan öğretmenler sorunu başlı başına büyük sorundu…

    Şimdi özel okul öğretmenlerinin sorunları çıktı ortaya…

    Dahası da var ama şimdilik bunlar yeter…

    *** 

    On güne yakın süredir öğretmenler Ankara’da haklı sorunlarına dikkat çekmek ve çözüm bulmak için anayasal haklarını kullanıp eylem yapıyorlar…

    Başlarına gelmeyen kalmadı…

    ***

    Öyle bir polisimiz var ki; biri- birileri eylem yapsın, bende içimde biriken kini nefreti dökeyim, kompleksimi teselli edeyim, diyor…

    ***

    Barikatlar, kalkanlar…

    Cop…

    Biber gazı…

    Su…

    Saçından tutup sürükleme.

    Duvar bulsa:

    Kaldırıp duvara vuracak…

    ***

    Talimat öyle, verenin tıyneti öyle…

    Fıtratlarında var…

    ***

    Kafasını kaldıranın, tavuğumuza kışt diyenin, muhalefet olanın…

    Kafa tutanın, meydan okuyanın..

    Kafasını vurun, ezin böcek gibi…

    ***

    Acımayın, acırsanız acınacak hale gelirsiniz kafası…

    Baskı dayatma ve korku üçgeni…

    Eşittir:

    Kaç’Ak Saray müdavimi ve Şürekası…

    *** 

    Öğretmenler yerden göğe kadar haklılar…

    Ama ne dinleyen var, ne zerre-i miskal kadar umursayan…

    Taş olsa çatlardı, ama REİS karlı dağdan serin…

    *** 

    Her şey güllük gülistanlık-mış gibi yapıyor…

    El öptürüyor…

    Rozet takıyor, resim çektiriyor, çocuklara harçlık veriyor…

    Konuyla alakası yokken dönüyor;

    Özgür Özel’e ve CHP’ ne çaktıkça çakıyor…

    *** 

    Madenciler, öğretmenler, enflasyon..

    Hayat pahalılığı, işsizlik..

    Hukuksuzluk…

    Çürüme…

    Liyakatsizlik…

    İsraf…

    Bütçedeki karadelik,siyasi ve sosyal çürüme umurunda bile değil…

    *** 

    Öğrenciler…

    ***

    Ortaokul öğrencileri LGS lise öğrencileri YKS sınavlarında ter döküyorlar.

    İyi bir eğitim almak, iş bulabileceği bir diploma almak için…

    *** 

    Resmen sınav manyağı oldu öğrenciler…

    Bir sınavdan çıkıp ötekine giriyorlar…

    Bunun bir de mülakatı var ki tam bir muamma…

    *** 

    Bir anne düşünün; yıllarca çocuğunun öğrenimi ve eğitimi için dişinden tırnağından artırmış…

    ***

    Bir genç düşünün; sınavlar, dersler, projeler, mezuniyet heyecanı..

    Ve sonra; elinde bir diploma…

    Ki kaderini belirleyecek diploma…

    Ama!..

    Türkiye’deki adı “işsizlik diploması” maalesef…

    *** 

    Bilmediğimiz bir şey değil;

    üniversite mezunu gençler her sabah güne yeni bir iş ilanı umuduyla uyanıyor…

    Seçmiyor artık…

    Yüzlerce başvuru yapıyor…

    Aylar geçiyor…

    Yıllar geçiyor, ne arayan var  ne soran…

    ***

    Ana babasının avucuna bakan var…

    Diploması ile uzaktan yakından alakası olmayan bir iş bulup üç beş kuruşa çalışan var…

    ***

    Hepsi “Vatan çocukları…”

    *** 

    Birde bir damla ter dökmeden…

    Ay sonunda maaş bordrosuna imza atmadan köşe olan..

    Hiç para harcamadan holding, şirket, gemicik, vakıf vs sahibi olan..

    ***

    Lüks arabalara binip rezidans ve villalarda yaşayan,  burunlarından kıl aldırmayan; “BAK’AN” çocukları var..

    Bir elleri yağda bir elleri balda…

    *** 

    Defalarca yazdım üniversite sayısını artırmak değil mesele..

    Mesele üretime, istihdama ve yatırımlara yön verecek, destek olacak lise ve üniversite eğitimi ve referans olacak diploma vermek…

    *** 

    Üç harfli bir marketin kasasında mühendis hatta doktor varsa…

    Öğretmenler işsiziz ve açız diye eylem yapıyorsa…

    Polis dokunulmazlığı olan milletvekillerine orantısız şiddet uyguluyorsa..

    *** 

    Ortada sadece ekonomik sorun yoktur..

    Büyük bir umutsuzluk ve gelecek sorunu var demektir…

    *** 

    İstediğiniz kadar duble yol, tünel, havaalanı, 

    Yalı villa gökdelen, millet bahçesi, şehir hastanesi vs yapın…

    Rakamları büyütün…

    ***

    Gençliğe-gençlere yatırım yapmıyorsanız;

    Eninde sonunda çökmeye ve yoksullaşmaya mahkum olursunuz..

    Tarihi ve sosyal gerçek bu..

    *** 

    Son söz: Ülkenin gerçek ve kalıcı zenginliği, umutla yaşayan gençleridir…

    ***

    Eğer gençler geleceğe inancını kaybederse:

    Ekonomi de kaybeder…

    Demokrasi de, toplum da kaybeder…

    *** 

    Bizleri var eden, geleceğe yolcu eden:

    Öğretmenlerimizin ellerinden minnetle öpüyorum…

    Haklı eylemlerini yürekten destekliyorum..

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 22.06.2026 17.27

  • Ölümünün 16.yıldönümünde, düşün anıtlarımızdan yazar İlhan Selçuk’u “Müslümanlık Ham Ervahlık Değildir” makalesiyle analım!

    Ölümünün 16.yıldönümünde, düşün anıtlarımızdan yazar İlhan Selçuk’u “Müslümanlık Ham Ervahlık Değildir” makalesiyle analım!

    Yakın zaman düşün anıtlarımızdan İlhan Selçuk’u “Müslümanlık Ham Ervahlık Değildir” yazısını ölümünün yıldönümünde okuyarak analım-21.06.2026 Pazar,K.kuyu

    Yakın zaman düşün anıtlarımızdan İlhan Selçuk’u “Müslümanlık Ham Ervahlık Değildir” yazısını ölümünün yıldönümünde okuyarak analım

    Yazı özetle şöyle: 

    Prof. Bernard Lewis “Amerika’da yerliler ve Avrupa’da Ortaçağ varken, Bağdat, müspet ilimler ve felsefe alanında ‘Aydınlanma Çağı’nı yaşıyordu… Ne oldu da, Batı Rönesans’a geçerken Bağdat’ta ‘Bab-ı İçtihat’ kapatılıp karanlık çağa geçildi? Tarih Batı’da neden ileri ve Ortadoğu’da geriye doğru çalıştı?” demekte.

    *

    Camilerimize bir bakın!..

    Bir yenilere bakın..

    Bir de eskilere..

    Minareleri bir kıyaslayın, eski müminler geçmiş dönemlerin ilkel yapım koşullarında öyle minareler yapmışlar ki rüzgârda söğüt ağacı gibi nazlı nazlı salınıyor, ‘alem’ lerinin izdüşümü bulutlara vuruyor, şerefeleri dua için göğe açılmış avuçlar gibi duruyor…

    Üç şerefeli kimi minarede üç müezzin ezan okumak için üç ayrı merdivenden tırmanabiliyor, yüzlerce yıl inile çıkıla aşınmış basamakları rüzgâr gülünün ortasında birleşen yapraklar gibi dönerek yükseliyor.

    İnceliğin, mimarlık sanatının, estetiğin örnekleri eski minareler..

    Ve camiler..

    Ya yenileri?..

    *

    Yenilere çıkarcı politikacı gözüyle baktın mı cami kışla binası, minareler süngü, kubbeler miğfer gibi görünür; bu tür ham ervahlık (* ), ancak iktidar piyasasında siyasetin pazarlanmasına yarar.

    Ancak yapı dünyasında ve mimarlık sanatında bu kadar ilerleyen bir çağdaş dünyada yeni camilerin zevksiz, orantısız, estetikten yoksun görüntüleri nasıl açıklanabilir?..

    Müslümanlık ticaret aracı mı?..

    Camilerin altına dükkânlar dizerek, İslamcı şirketler kurarak, yeşil sermaye numarasına girerek, Müslümanlığı koltuk sevdasına alet ederek dincilik yapmanın kutsal inançla ne ilişkisi var?..

    Peki, Müslüman nasıl Müslüman olacak?..

    Ömer Hayyam’ın rubaisindeki gibi olacak: “İnciyi isteyen dalgıç olacak; /Varı yoğu dosta verip salacak. / Canı avucunda, soluğu göğsünde; /Ayağı baş olacak, başı ayak.”

    *

    …….

    Eski zaman bilgesi bugünkü ham ervahları görse, Hayyam’a nazire, şu dörtlüğü yazmaz mıydı:

    “Girme şu alçalışın hizmetine /  Konma sinek gibi pislik üstüne / İslamı kullanma bir koltuk için / Yazık kutsal dinin inceliğine”

    *

    İslamı yüceltmek istiyorsak, bayram namazını siyaset reytingi yolunda pazarlayan politikacı ham ervahına ‘yuh’ demesini bilmeliyiz. ((13 Şubat 2003 tarihli yazısı)

    ( *) Ham ervahlık: Anlayışsız, kaba, olgunlaşmamış ve çiğ bir insan gibi davranmak (TDK) .Sözcük anlamıyla “ ham/tin-ruh) “ham ervah olgunlaşmamış ruh” demektir. Toplum içinde yersiz, yakışıksız konuşan ve incelikten uzak kişiler için kullanılır.

    (BU YAZI DERLEMEDİR)

  • Sakarya Meydan Muharebesi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)

    Sakarya Meydan Muharebesi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)
    Türk Kurtuluş Savaşı sırasında meydana gelen muharebe

    Yazar: Orhan Yöney
    Sakarya Meydan Muharebesi, Türk milleti için bir ölüm kalım mücadelesi olmuştur. Bu meydan muharebesi, Türk ordusunun taktik geri çekilmeleri bırakıp büyük çaptaki bir geri çekilme sonunda stratejik savunmayı uygulamaya koymasının en güzel örneklerinden birisidir. Birinci ve İkinci İnönü Muharebelerinde yenik duruma düşen Yunanlılar, Kütahya-Eskişehir Muharebelerindeki (10 – 24 Temmuz 1921) başarılarından elde ettikleri moral ve İngilizlerin de teşvikiyle Anadolu’da ilerlemelerine devam etmek ve Ankara Hükûmetini zor duruma sokmak istemişlerdir. Esasen İngiliz Başbakanı Lloyd George’un İngiltere Parlamentosunda “Millî Türk Kuvvetlerini yenmiş bulunan Yunanistan’ın Sevr Anlaşması esaslarıyla yetinemeyeceği” şeklindeki kışkırtıcı vaatleri de Yunanistan’ı bu konuda cesaretlendirmiş ve barışa değil taarruza teşvik etmiştir. Yunan Genelkurmayı, Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilen Türk ordusuna son darbeyi vurmak için bütün hazırlıklarını tamamlayıp harekete geçmiştir. Öte yandan, Kütahya-Eskişehir Muharebelerinden sonra askerî mevcudunun ve silah gücünün önemli bir kısmını kaybetmiş olan Türk ordusu da kesin sonuç alınabilecek bir meydan muharebesi için tüm birliklerini Sakarya Nehri’nin doğusunda, yaklaşık olarak 100 km genişliğinde bir cephe hattında toplamıştır.

    Batı Cephesi Komutanlığı birliklerinin Kütahya, Eskişehir ve Af­yon­ka­rahisar gibi şehirlerle birlikte geniş bir arazi kesimini düşmana bırakarak Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmesi, kamuoyunda ciddi bir moral bozukluğu yaratmış ve bu durum TBMM’de de çok sert tartışmalara neden olmuştur. 23 Temmuz – 5 Ağustos 1921 tarihleri arasında oldukça sıkıntılı bir dönem geçiren Türk tarafı, Mustafa Kemal Paşa’yı 5 Ağustos 1921’de TBMM’de kabul edilen 144 sayılı kanunla ve geniş yetkilerle üç ay süre ile Başkomutanlık görevine getirmiştir. (bk. Başkumandanlık Kanunu) Mustafa Kemal Paşa, verilen bu geniş yetkilere dayanarak 7-8 Ağustos 1921’de “Tekâlifi Milliye Emirleri”ni yayımlayarak orduyu personel, silah, malzeme ve araç-gereç bakımından güçlendirmeye çalışmıştır. Zira Türk ordusu Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde bir yokluk ve yoksulluk savaşı da vermektedir. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde cephe faaliyetleriyle ilgilenirken üzücü bir kaza geçirmiştir. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ile 12 Ağustos 1921’de cephe durumunu yakından görmek, sevk ve idarede daha etkili olmak gayesiyle Ankara’dan Polatlı’ya hareket eder, cepheye varınca savunma mevziinin rahatça görüldüğü Polatlı güneyindeki Karadağ’a çıkmıştır. Buradan arazi ve mevzi durumunu görüp inceledikten sonra geri dönmek üzere atına bindiği sırada, atın ürkmesi nedeniyle düşerek bir kaburga kemiğini kırmış, tedavi olmak üzere Ankara’ya dönmek zorunda kalmıştır. Doktorların istirahat tavsiye etmelerine rağmen çok kısa bir süre sonra 17 Ağustos 1921’de görevinin başına dönen Mustafa Kemal Paşa hemen Başkomutanlık karargâhını kurmuştur. Ağustos ayı ortalarına doğru yapılan yeni düzenlemeye göre Türk Ordusu’nun konuş ve kuruluş durumu şu şekildedir: Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’dır. Başkomutanlık Karargâhı Ankara’dadır. Batı Cephesi Komutanlığı, Yunan taarruzuna karşı, kuvvetlerini Sakarya Nehri doğusunda yedi grup (kolordu) hâlinde konuşlandırmıştır. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’dır ve karargâhı Ankara-Polatlı arasında yer alan Alagöz’dedir. Savaşın hemen öncesinde Türk kuvvetlerinin durumu şöyledir: 96.326 er, 5.401 subay, 54.572 tüfek, 825 makinalı tüfek, 196 top, 1.309 kılıç, 32.137 hayvan, 1.284 araba ve 2 uçak.

    Yunan kuvvetlerinin durumu da şöyledir: 120.000 er, 3.780 subay, 57.000 tüfek, 2.768 makinalı tüfek, 386 top, 1.350 kılıç, 3.800 hayvan, 600 adet 3 tonluk kamyon, 240 adet 1 tonluk kamyon, 18 uçak.

    Mustafa Kemal Paşa’nın Başkomutanlık görevine getirilmesinden sonra Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ile Kolordu Komutanları arasında 15 Ağustos 1921 tarihinde bir durum değerlendirmesi yapılarak sonuç Başkomutana sunulmuş, böylelikle bir harekât planı ortaya çıkmıştır. Türk ordusu, 100 km’ye ulaşan cephe genişliği ve 25 km’ye yakın bir derinlik içerisinde arazinin önemli noktalarına yerleşerek ve Sakarya’yı bir engel hâlinde önüne alarak savunmayı oynak olarak idare etme kararını almıştır. Bu savaşa kadar savunmalar; orduların bir hat üzerinde yerleştirilmesi, bu hatta başarılı olunamazsa hep birlikte geride başka bir hatta çeki­lme biçiminde cereyan etmiştir. Ancak Mustafa Kemal Paşa, 26 Ağustos 1921’de “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.” emrini vermiş böylece hat taktiği bırakılarak çekilmek zorunda kalan birliklerin tutunabildikleri ilk yerde savunmaya devam etmeleri, diğerlerinin ise bulundukları mevzileri bırakmamaları sağlanmıştır. Gerçekten de bu safhada verilen mücadele olağanüstüdür. Açılan her gediği kapatmak için 70 km’yi bulan zorlu yürüyüşlerle birlik kaydırmaları yapılır. Her gelen asker, ertesi sabah çelikten bir kale hâlinde düşman karşısına çıkmış, vuruşup şehit olmuş fakat vatanın savunulmasına devam edilmiştir. Mustafa Kemal Paşa bu muharebe için “Sakarya melhame-i kübrası” yani kan gölü, kan deryası demiştir. Yunanlar, Türk kuvvetlerini 23-30 Ağustos 1921 tarihleri arasında bütün imkânlarıyla zorlamalarına rağmen kuşatıp imha edemeyince kuvvetlerinin büyük kısmıyla Türk cephesini merkezden Haymana istikametinde yarmak istemişlerdir. 6 Eylül 1921 tarihine kadar da bunun için uğraşmışlar fakat başaramayınca bulundukları hatlarda savunmaya karar vermişlerdir. Ancak 10 Eylül’de başlatılan genel karşı taarruzla buna da engel olunmuştur. Bu muharebeler sırasında Meclisin de taşınması gündeme gelmiştir. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Millî Savunma Bakanı Refet Paşa’ya 26 Ağustos akşamı gönderdiği telgrafta; muharebelerin Ankara’ya kadar intikal etmesi ihtimali olduğunu, her türlü ihtimale karşı Meclisin ve Bakanlar Kurulu’nun ilk merhale olarak Yahşihan üzerinden Keskin’e, oradan da zorunluluk hâlin­de Kayseri’ye naklinin gerekli olabileceğini bildirir. Ertesi gün çekilen başka bir telgrafla da bu taşınma emri durdurulmuştur. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın yönetiminde, Türk milletinin kanıyla yazılan ve dünya harp tarihine “en uzun meydan muharebesi”, Türk İstiklal Harbi tarihine de “subay muharebesi” diye geçen Sakarya Meydan Muharebesi aralıksız 22 gün devam etmiş ve 13 Eylül günü Yunanlıların Sakarya Nehri’nin batısına atılmasıyla sona ermiştir. Bundan sonra Takip harekâtı başlamıştır. Sakarya Meydan Muharebesi’nin askerî sonuçları bakımından Türk tarafına çok önemli katkıları olmuştur. Sakarya Zaferi ile inisiyatif Türk ordusuna geçmiştir. Sakarya Muharebeleri, Türk ordusunun moralini ne kadar yükseltmiş ise Yunan ordusunun moralini de o derece bozmuştur. Önce Sakarya Nehri’nin doğusu, sonra da Afyonkarahisar – Eskişehir hattına kadar olan vatan toprakları Yunanlılardan temizlenmiştir.

    Savaş sonunda tarafların kayıpları da şu şekildedir:

    Türkler: 5.713 şehit, 18.480 yaralı, 828 esir ve 14.268 kayıp.

    Yunanlılar: 3.758 can kaybı, 18.955 yaralı, 354 kayıp.

    Sakarya Meydan Muharebesi sonucu, askerî harekât yön değiştirmiştir. Sakarya Muharebesi sonuna kadar stratejik savunma yapılırken Sakarya’dan sonra stratejik taarruza dönülmüştür. Zira Yunan ordusu stratejik saldırı yapma gücünü kaybetmiştir. Sakarya Zaferi, Büyük Taarruz (26 Ağustos 1922) ve Başkomutan Meydan Muharebesi’nin (30 Ağustos 1922) hazırlıkları için gerekli zamanı kazandırmıştır. Sakarya Zaferi’nden sonra vefa duygusu ile dolu olan Türk milleti, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’ya TBMM aracılığıyla 19 Eylül 1921 tarihinde Gazi unvanı ve Mareşal rütbesini vermiştir. Anadolu’ya geçme planı olan Enver Paşa’nın ümidi kırılmış, içeride muhalefetin etkisi azalmıştır. Sakarya Meydan Muharebesi’nin askerî sonuçları yanında siyasi sonuçları da Türk milleti için çok önemli kazanımlar sağlamıştır. Sakarya Zaferi’nden bir ay sonra, 13 Ekim 1921 günü Bolşevik Hükûmetinin aracılığıyla Ankara Hükûmeti ile Güney Kafkas Cumhuriyetleri arasında Kars Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmayla; Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan daha önce yapılan Moskova Antlaşması’nı kendileri için de geçerli saymışlardır. Böylece Türkiye’nin doğu sınırları kesinlikle güvenlik altına alınmıştır. Fransa, Sakarya Zaferi’nden sonra bekle – gör tutumunu bırakarak İtilaf Devletleri’nden kopmuş ve TBMM Hükûmeti ile 20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması’nı imzalamıştır. Bu antlaşma ile Fransa tarafından Hatay-İskenderun dışında bugünkü güney sınırımız tanınmıştır. Güney Cephesi güvenlik altına alındığından oradaki Türk birlikleri de Batı Cephesi’ne kaydırılmıştır. Batı Anadolu’daki Yunan egemenliğini hiçbir zaman kabullenemeyen İtalyanlar ise Sakarya Zaferi’nden sonra 1921 yılı sonuna kadar işgal ettikleri yerleri boşaltmışlardır. Sakarya Zaferi, İngiltere’yi de TBMM Hükûmetini tanımaya zorlamış ve 23 Ekim 1921’de “Tutsakların Serbest Bırakılması Anlaşması” yapılmıştır. Anlaşmaya göre; İngilizler ellerinde bulunan Birinci Dünya Savaşı tutsağı Türk komutanları ile Malta Adası’na sürdükleri Türk devlet adamları ve aydınlarını, Türkler de Mustafa Kemal Paşa’nın tutuklattırdığı Anadolu’da bulunan İngiliz uyrukluları serbest bırakmışlardır. 2 Ocak 1922’de Türkiye-Ukrayna arasında bir dostluk antlaşması imzalanmış, bu antlaşma ile Ukrayna’nın yanı sıra Türkiye ile Sovyet Rusya arasında yakın dostluk ve temas geliştirilmiştir.

    Sakarya Zaferi, İtilaf Devletlerinin Yunanlılara güvenini azaltmış, bu devletler Sevr Anlaşması ile kendilerine sağlanan çıkarları tekrar silahlı çatışmalara girmeden diplomasi yoluyla koruma çabası içine düşmüşlerdir. İtilaf Devletleriyle yapılan bu siyasi anlaşmalar Sevr Anlaşması’nın da geçerliliğini yitirmesi sonucunu doğurmuştur. Türk ordusunun Sakarya Meydan Muharebesi’ni kazanması, Yunan dış politikalarında da köklü değişikliklere sebep olmuştur. Sakarya’dan sonra, Yunanlıların “Ankara’nın alınması” ve “Büyük Bizans’ın kurulması” gibi düşleri Sakarya’nın sularına gömülecektir. Hatta, Batı Anadolu’daki isteklerini bile unutmuş görünüp bu kez yerli Rumların kuracağı bağımsız bir “İyonya Devleti” görüşüne ağırlık vererek, Avrupa’da bu görüşe destek arayacaklardır. Milli Mücadelenin en önemli askeri olaylarından biri olan Sakarya Zaferi ile, 1683 Viyana kuşatmasından beri devam eden Türk çekilişi burada durdurulmuş, bundan sonra Türk ilerleyişi başlamıştır.

    Yazar: Orhan Yöney- ATATÜRK ANSİKLOPEDİSİ / TURKİSHFORUM – ABDULLAH TÜRER YENER




  • European Countries Should Leave NATO, Establish a Strategically Independent European Defence Army Within the United Countries, and Become a Balancing Element in the World

    By Sefa Yürükel

    Despite decades having passed since the end of the Cold War, the European continent continues to subordinate its security architecture to the decision making and command hierarchy of a transatlantic centre. Yet this state of dependency, rather than serving Europe’s collective interests, has turned it into a passive vehicle for geopolitical tensions that unfold on a global scale and often develop beyond its own will. The Washington centred strategic decision making processes have produced outcomes that escalate tension in Europe’s natural neighbourhood basin, undermine energy security and squander opportunities for economic integration. In this framework, the separation of European states from the NATO umbrella and their unification around a strategically independent European Defence Army that they will build among themselves will not only place the continent’s security on a sovereign footing but will also bring a responsible and balancing actor of the multipolar world onto the stage of history.

    The Strategic Impasses of Atlantic Dependency

    The European security architecture shaped under the NATO framework, rather than bringing deterrence and stability to the continent’s states, has been the source of strategic impasses that have deepened over decades. The foremost of these impasses is the fact that Europe’s defence expenditures and military planning are largely indexed to the global priorities of the United States. NATO’s waves of enlargement have drawn Europe into a zero sum geopolitical rivalry with Russia; the continent’s energy supply security, trade corridors and diplomatic room for manoeuvre have been unable to exceed the boundaries drawn by Washington. In crisis zones stretching from the Balkans to Ukraine, from the Eastern Mediterranean to the Sahel, European states have often been forced to act as subcontractors implementing not their own interests but the strategic preferences of the transatlantic ally. This asymmetrical dependency has blunted Europe’s ability to be a security subject in its own right and has reduced the continent to a vast military market and logistics base incapable of displaying independent will in its relations with the rest of the world.

    The European Defence Army as the Founding Element of Strategic Independence

    The sole way out of this dependency cycle for Europe lies in leaving NATO and building its own unique defence structure. The European Defence Army, to be jointly established by the united countries, is not merely a military integration project but also a strategic leap that fuses the continent’s political will, industrial capacity and diplomatic vision in the same melting pot. This army must go beyond being a simple sum of existing national armies; it must be equipped with a joint command structure, a common defence doctrine, an integrated logistics system and a Europe centred defence industry ecosystem. Such a structuring will free Europe from dependence on US military technologies and NATO’s standardisation impositions and will allow the continent to define its own threat perceptions within the framework of its own strategic culture. The European Defence Army is also a rationalisation project that will reduce duplicative defence expenditures within the continent, create economies of scale and multiply Europe’s collective deterrence capacity.

    The Geopolitical Imperative of Being a Balancing Element in the World

    The establishment of an independent European Defence Army is not merely a regional matter concerning the continent’s security but also a paradigm shift that will directly affect global stability. Today’s world is shaped under the shadow of an increasingly sharpening US China rivalry, and the tension between these two giant powers is forcing all medium sized actors to take sides. A unified Europe with strategic independence is precisely the sole structure that can, at this point, step in as a balancing global power without engaging one of the parties. With its economic size, diplomatic traditions, technological capacity and military potential, Europe does not have to be either an unconditional extension of the Atlantic camp or a passive partner of Asia centred formations. A Europe possessing its own defence army and independent decision making mechanisms can position itself as a mediator, stabiliser and promoter of multilateral cooperation in all crisis zones stretching from Africa to the Middle East, from South Asia to Latin America. This positioning will save the world from being condemned to a bipolar deadlock and will lay the groundwork for the establishment of a truly multipolar and balanced international system.

    The Historic Opportunity Before Europe

    Europe’s leaving NATO and establishing an independent defence army is not a utopian vision of the future but a strategic necessity imposed by the current conjuncture. The weariness of the transatlantic security architecture, the US’s gradual shift of strategic focus to the Asia Pacific and the rising demands for strategic autonomy in European public opinion are preparing a favourable ground for this transformation. The European states’ seizing of this opportunity will end the tutelage relationship that has persisted for decades and make the continent a subject of history. Otherwise, Europe will be condemned to remain a geography squeezed ever more tightly between two great powers, incapable of either securing its own security or having a voice in global affairs. The destiny of a United Europe does not lie in waiting as a passive ally under the NATO umbrella but in taking its place as an independent and balancing power in the world by establishing its own army.

    Conclusion

    By virtue of its economic power, human capital, technological infrastructure and political experience, the European continent possesses more than enough of all the qualifications required to become an independent defence actor on a global scale. What is lacking is the political will to mobilise these qualifications and the courage to break the Atlantic dependency. Leaving NATO and establishing a strategically independent European Defence Army will not only place the continent’s security on a sovereign foundation but will also bring about the birth of a balancing element that will pull the world back from the brink of polarisation. This step is the sole path for Europe to take ownership of its own future, to assume its place on the stage of history as an independent international actor and to become one of the responsible architects of the multipolar world order.

    References

    Howorth, J. (2007). Security and Defence Policy in the European Union. Basingstoke: Palgrave Macmillan.

    Mérand, F. (2008). European Defence Policy: Beyond the Nation State. Oxford: Oxford University Press.

    Posen, B. R. (2006). “European Union Security and Defense Policy: Response to Unipolarity?” Security Studies, 15(2), 149-186.

    Shea, J. (2018). “NATO at 70: An Alliance in Crisis.” Survival, 60(3), 17-34.

    Toje, A. (2010). The European Union as a Small Power: After the Post-Cold War. Basingstoke: Palgrave Macmillan.

    Walt, S. M. (2018). The Hell of Good Intentions: America’s Foreign Policy Elite and the Decline of U.S. Primacy. New York: Farrar, Straus and Giroux.

    Witney, N. (2019). “European Strategic Autonomy: Ambition, Reality and the Way Forward.” European Council on Foreign Relations, Policy Brief, 1-15.

    Zielonka, J. (2014). Is the EU Doomed?. Cambridge: Polity Press.

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.

  • NATO Did Not Protect Turkey, Turkey Protected NATO: Turkey Should Now Leave NATO and Take Its Place Independently in the Eurasian Ranks on the Axis of Strategic Independence

    By Sefa Yürükel

    The historical accounting of the North Atlantic Alliance has often been built on a narrative of gratitude that does not correspond with reality. Western centred security literature has for decades coded Turkey as a wing country that could exist only under the alliance’s umbrella, in need of protection. Yet the concrete reality on the ground says the exact opposite of this narrative. Turkey, at the alliance’s most critical geographical intersection, single handedly bore its southeastern flank; after the dissolution of the Soviet Union, it gained strategic depth for the alliance by confronting the spirals of instability in the Balkans, the Caucasus, the Middle East and the Eastern Mediterranean. At the stage now reached, the cost to Turkey of sustaining this asymmetrical burden sharing has far exceeded the assumed benefit. It has now become a historical imperative for Turkey to leave NATO, declare its strategic independence, and position itself as an independent actor within the rising geopolitical architecture of Eurasia.

    The Historical Anatomy of Asymmetrical Burden Sharing

    Turkey’s position within NATO has, since its foundation, been not a partnership among equals but a unilateral order of sacrifice based on geographical rent. From the losses suffered in the Korean War to the risk shouldered in the Cuban Missile Crisis, from the Jupiter missiles deployed throughout the Cold War to the missile shield radars of today, Turkey has signed up to engagements that jeopardise its own security. In the alliance’s military planning processes, Turkey’s threat perceptions have often been sacrificed to the strategic priorities of its allies. During the decades long struggle against the PKK terrorist organisation, the concrete solidarity expected from European allies did not materialise; on the contrary, the logistical and financial networks of the organisation were tolerated within the alliance’s geography. During the Syrian civil war, Turkey’s border security concerns could not be addressed by alliance solidarity but only through the skill of cross border operations developed on national initiative. All of these concrete records confirm the truth that it was not NATO that protected Turkey but, on the contrary, Turkey that sustained NATO through its military capacity, geographical location and political will. While the alliance cannot realise any strategic projection concerning the Black Sea, the Eastern Mediterranean or the Middle East without Turkey, Turkey has repeatedly proven its ability to exist and struggle without NATO.

    The Geopolitical Rationality of Strategic Independence

    The concept of strategic independence, beyond being merely a choice of military doctrine, is a comprehensive framework that defines a state’s mode of existence within the international system. Turkey’s exit from NATO is the first and most critical step in bringing this framework to life. An independent defence industry, a threat assessment capacity not dependent on outsiders, and a diplomatic manoeuvring space freed from the shadow of alliance obligations will be the concrete gains of this exit. Turkey has already built the level it has reached in unmanned aerial vehicles, electronic warfare systems and air defence technologies despite the NATO framework and sometimes directly against it. The CAATSA sanctions and the incident of being removed from the F-35 programme have demonstrated how fragile and conditional intra alliance solidarity can be. These experiences reveal that strategic independence is not a choice but a necessity. Exiting NATO will transform this necessity into a virtue; it will make Turkey a sovereign state that acts with its own mind in every field from defence planning to foreign policy formulation.

    The Rise of Eurasia and Turkey’s New Position

    In this historical period when the global centre of gravity is shifting from the Atlantic to the Asia Pacific, Turkey’s remaining trapped on the NATO line would be geopolitical blindness. Eurasia today is the epicentre not only of economic growth but also of institutional innovations and alternative security architectures. The Shanghai Cooperation Organisation, BRICS, the Asian Infrastructure Investment Bank and the Belt and Road initiative have created a new ecosystem developing outside and parallel to the Western centred system. Turkey’s full participation in this ecosystem will not be possible as long as its NATO membership continues. For the institutional logic of the Atlantic alliance erects invisible walls that prevent member states from engaging with the platforms of the rival pole. An independent Turkey that has left NATO, however, will be able to join the rising institutional architecture of Eurasia as an essential founding actor and will have a voice in shaping energy corridors, trade routes and security arrangements. This positioning will remove Turkey from being a forward outpost of the West and turn it not into a bridge between East and West but into the centre itself.

    The Strategic Contribution of an Independent Turkey to the Eurasian Equation

    Turkey’s leaving NATO and adopting an independent line within the Eurasian ranks will be a strategic gain not only for itself but also for the new platforms it will join. Turkey possesses the second strongest army in NATO, proven combat experience and a rising defence technology export capacity. When these qualities become part of Eurasia’s security architecture, they will turn into a guarantor of regional stability and will function as a balancing power across a vast geography stretching from the Caucasus to Central Asia, from the Eastern Mediterranean to the Persian Gulf. Turkey’s presence in the Eurasian ranks will also make it more difficult for these platforms to be stigmatised by the West as a mere authoritarian bloc; the participation of a country with democratic institutions, integrated with the market economy and possessing a modern army will add legitimacy and diversity to Eurasian formations. From this perspective, Turkey’s exit from NATO is not merely a departure but also the moment of birth of a new geopolitical synthesis.

    Conclusion

    NATO’s security narrative inherited from the Cold War has long since lost its ability to respond to Turkey’s genuine strategic needs. The historical record shows that Turkey protected NATO, while the alliance exported restrictions and impasses to Turkey rather than security. The time has now come to end this asymmetrical dependency relationship, to declare strategic independence, and to take a place in the Eurasian ranks as an independent, sovereign and self confident actor. This exit will remove Turkey from being an object of the international system and turn it into its subject; it will enable Turkey finally to assume a role compatible with its historical depth, geographical advantage and military capacity. The new world order is opening space not for allies that dissolve within a bloc but for independent powers that can chart their own course. Turkey possesses more than enough of all the qualifications to be one of the foremost actors in this space. The time for decision has come.

    References

    Davutoğlu, A. (2001). Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu. İstanbul: Küre Yayınları.

    Mearsheimer, J. J. (2014). The Tragedy of Great Power Politics. New York: W. W. Norton & Company.

    Öniş, Z. & Kutlay, M. (2017). “Global Shifts and the Limits of the EU’s Transformative Power: Turkey’s Drift towards Strategic Autonomy.” Journal of Contemporary European Studies, 25(2), 179-195.

    Sakwa, R. (2017). Russia against the Rest: The Post-Cold War Crisis of World Order. Cambridge: Cambridge University Press.

    Stronski, P. & Sokolsky, R. (2020). “The Return of Global Russia.” Carnegie Endowment for International Peace, Working Paper.

    Ülsever, C. (2022). “Türkiye’nin Çok Boyutlu Dış Politikasında NATO’nun Konumu.” Uluslararası İlişkiler Dergisi, 19(74), 45-67.

    Walt, S. M. (2018). The Hell of Good Intentions: America’s Foreign Policy Elite and the Decline of U.S. Primacy. New York: Farrar, Straus and Giroux.

    Yeşiltaş, M. & Pirinççi, F. (2020). Küresel Dönüşüm Sürecinde Türkiye’nin Büyük Stratejisi. İstanbul: SETA Yayınları.

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.

  • Turkey Does Not Need NATO, NATO Needs Turkey: NATO Is a Burden, Turkey Should Throw It Off Its Back and Become Independent Like Iran

    Sefa Yürükel

    In international security literature, alliances are most often conceptualised around mutual benefit and symmetrical dependency. Yet the anatomy of the relationship between Turkey and NATO exhibits a structure that falls far from this classical definition, one that is asymmetrical and based on exploitation. This engagement, shaped within the threat hierarchy of the Cold War period, has over time ceased to be a mechanism that responds to Turkey’s security needs and has instead turned into a dependency order that mortgages Turkey’s strategic autonomy and sacrifices its national interests to the global calculations of the alliance. At the stage now reached, the deterrence and security contribution that the NATO alliance is claimed to provide to Turkey is in reality overshadowed by the advantages Turkey secures through its own military capacity, geographical depth and diplomatic manoeuvring ability. NATO is not a security umbrella for Turkey; it is a growing geopolitical burden, a bureaucratic shackle that clogs sovereign decision making processes, and a structural obstacle before national independence. In return, Turkey is the principal military power bearing the alliance’s southeastern flank, its critical geographical hinge and the fundamental actor of regional stability. NATO’s need for Turkey is many times greater than Turkey’s need for NATO. With this truth evident, casting off this burden on its back and entering the route of strategic independence that Iran has successfully executed for decades is emerging as a historical imperative for Turkey.

    The Strategic Picture of Asymmetrical Dependency

    The fundamental phenomenon that structurally defines the Turkey NATO relationship is asymmetrical dependency. This dependency manifests itself across a wide spectrum ranging from defence planning to threat perception, from weapons procurement to diplomatic engagements. Far from ensuring Turkey’s security, NATO has for decades remained indifferent to the most pressing threats the country has faced. The US arms embargo imposed after the Cyprus Peace Operation is the first major rupture that revealed the true nature of NATO alliance membership. Similarly, in the struggle against PKK terrorism, the expected cooperation and solidarity from European allies did not materialise, and the terrorist organisation’s networks of finance, propaganda and recruitment in Europe were tolerated. In return, Turkey allocates the second largest army in NATO, opens strategic bases such as İncirlik and Kürecik to the alliance’s use, and shoulders risk on behalf of the alliance in all crisis zones stretching from the Black Sea to the Eastern Mediterranean, from the Balkans to the Middle East. This asymmetry demonstrates with utter clarity that NATO’s contribution to Turkey is marginal, while Turkey’s contribution to NATO is strategic. Without Turkey, NATO is not an actor that can be a deterrent in the Black Sea, position itself in the Eastern Mediterranean or engage in the Middle East. In contrast, Turkey has proven that, without NATO, it possesses the military capacity and political will to establish its own security in the Syrian theatre, in Libya, in Karabakh and in the fight against terrorism.

    The Structural Burdens That NATO Imposes on Turkey

    NATO membership imposes multilayered strategic burdens on Turkey, rather than a security contribution. The first of these burdens is the shackle placed on military planning autonomy. NATO joint defence planning subordinates Turkey’s unique threat geography to the alliance’s Russia centred strategic priorities and pushes the asymmetrical and proxy wars on Turkey’s southern borders to a secondary level. The second burden is defence industry dependency. For decades, under the name of NATO standards and common supply chains, Turkey was delayed in building its own unique defence industry and was confined within a procurement cycle dependent on outsiders. The third and most critical burden is the limitation of diplomatic engagement. Under the NATO umbrella, Turkey’s independent relations with alternative security platforms, Asia centred economic formations and regional powers have been continuously subjected to the alliance’s loyalty tests. The CAATSA sanctions imposed after the S-400 procurement and the incident of being removed from the F-35 programme are the most concrete examples of how this expectation of loyalty has been converted into a mechanism for punishing Turkey’s sovereign choices. When all these burdens are assessed collectively, reaching the verdict that NATO is not a security asset but a multifaceted strategic liability for Turkey becomes inevitable.

    Lessons to Be Drawn from Iran’s Model of Strategic Independence

    Since the 1979 revolution, the Islamic Republic of Iran has existed as one of the most resilient and effective states in the Middle East without being subject to any military alliance. The fundamental factor behind this success is the institutionalisation of strategic independence as a state policy. Iran has built its defence doctrine on a structure not dependent on imported weapons systems, based on indigenous missile and unmanned aerial vehicle technologies and focused on asymmetrical deterrence. The network of influence established through the Islamic Revolutionary Guard Corps and its regional extensions has granted Iran a depth of strategic space that traditional alliances could not provide. Moreover, by becoming a full member of platforms such as the Shanghai Cooperation Organisation and BRICS, which offer alternatives to Western centred financial and trade systems, Iran has succeeded in overcoming economic and diplomatic isolation. This model demonstrates to the entire world that not being a NATO member does not mean geopolitical isolation and that, on the contrary, a multidimensional and flexible foreign policy is possible when managed correctly. Turkey, by virtue of its historical depth, military capacity, economic size and institutional experience, is at a much more advantageous starting point than Iran. What needs to be done to make use of this advantage is to adopt a strategic direction similar to the route of independence that Iran has been implementing for a quarter of a century and to throw off the NATO burden from its back.

    The Rising Architecture of Eurasia and Turkey’s Independent Position

    At this historical moment when the global centre of gravity is shifting from the Atlantic to Asia, remaining fixed on the NATO line would mean geopolitical suicide for Turkey. The Eurasian geography is today not only the locomotive of world economic growth but also a space where alternative institutional architectures are rising. The Shanghai Cooperation Organisation, BRICS, the Asian Infrastructure Investment Bank and the Belt and Road initiative offer serious alternatives to the Western centred Bretton Woods system and the Atlantic security umbrella. Turkey’s full participation in these platforms as an independent actor after leaving NATO will turn it into an essential power shaping the geopolitical architecture of Eurasia. As long as its NATO membership continues, Turkey is condemned to establish a distant, secondary and cautious relationship with these formations. An independent Turkey, however, will play a dominant role in the Eastern Mediterranean energy equation, in integration with the Central Asian Turkic republics, in the establishment of stability in the Caucasus and in the construction of a new security architecture in the Middle East; it will not be a bridge but the very centre between the economic corridors and security arrangements of Eurasia.

    Conclusion

    Turkey’s NATO membership was historically not a choice but a necessity imposed by Cold War conditions. However, the threat hierarchy of that period has disappeared, the strategic rationality of the alliance has eroded, and Turkey has reached a military, economic and diplomatic capacity that enables it to stand on its own feet. Today, NATO is not a source of security for Turkey but a burden that restricts its sovereignty, erodes its national interests and narrows its future strategic horizon. In return, NATO’s need for Turkey remains vital for the alliance’s regional presence and global claims. Aware of this asymmetry, Turkey should seize the opportunity that history presents to it; it should cast off the NATO burden from its back, chart a route of strategic independence similar to that of Iran, and take its place as an independent and sovereign power within the rising architecture of Eurasia. Postponing the decision will only serve to make the burden heavier and to compound the opportunity cost. An independent Turkey has reached the maturity to secure its own security with its own mind, its own weapons and its own strategic vision.

    References

    Davutoğlu, A. (2001). Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu. İstanbul: Küre Yayınları.

    Mearsheimer, J. J. (2014). The Tragedy of Great Power Politics. New York: W. W. Norton & Company.

    Öniş, Z. & Kutlay, M. (2017). “Global Shifts and the Limits of the EU’s Transformative Power: Turkey’s Drift towards Strategic Autonomy.” Journal of Contemporary European Studies, 25(2), 179-195.

    Saikal, A. (2021). Iran Rising: The Survival and Future of the Islamic Republic. Princeton: Princeton University Press.

    Sakwa, R. (2017). Russia against the Rest: The Post-Cold War Crisis of World Order. Cambridge: Cambridge University Press.

    Sinkaya, B. (2018). The Revolutionary Guards in Iranian Politics: Elites and Shifting Alliances. Londra: Routledge.

    Walt, S. M. (2018). The Hell of Good Intentions: America’s Foreign Policy Elite and the Decline of U.S. Primacy. New York: Farrar, Straus and Giroux.

    Yeşiltaş, M. & Pirinççi, F. (2020). Küresel Dönüşüm Sürecinde Türkiye’nin Büyük Stratejisi. İstanbul: SETA Yayınları.

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.

  • For Turkey to Be Independent, It Must Leave NATO and Take a Strategic Position in West Asia Like Iran, Which Is Not a NATO Country, in the New World Order

    By Sefa Yürükel

    One of the most critical questions of the era of global power transition is within which alliance architecture the medium sized regional actors will exist. Turkey is among the countries where this question is felt in the most acute form. Turkish foreign policy, which has been articulated to the Western security umbrella for more than a century, today feels the opportunity cost of this engagement more heavily than ever. NATO, which has been experiencing an identity and threat crisis since the end of the Cold War, has turned into a bureaucratic apparatus that erodes the sovereign decision making capacities of its member states. Turkey’s exit from this structure will not only be a military realignment but will also mean a declaration of political, economic and psychological independence. The rising profile of West Asia in the new world order necessitates a Turkey that takes as a precedent the strategic positioning of Iran, which is not a NATO member.

    The Strategic Constraints Imposed on Turkey by the NATO Framework

    NATO membership has for decades confined Turkey’s security perception within a narrow corridor. The alliance’s threat definitions have often placed Turkey’s neighbours, with whom it shares common historical and geographical ties, on the target board. This situation has restricted Turkey’s freedom of movement within its natural sphere of influence stretching from the Eastern Mediterranean to the Persian Gulf, from the Caucasus to the Levant. The hierarchical structure within the alliance has from time to time even undermined Turkey’s defence industry breakthroughs; as in the case of the S-400 crisis and the CAATSA sanctions, sovereign choices have been met with punishment mechanisms. Moreover, NATO’s waves of enlargement have given rise to engagement obligations in geographies that do not coincide with Turkey’s security interests. The tension lines in the Baltic and the Black Sea have created a strategic distraction that distances Turkey from West Asia, which is its principal area of interest. This series of constraints proves that the NATO umbrella, beyond its claimed deterrence provided to Turkey, functions as a structural barrier that prevents the country from developing an independent strategic mind.

    Iran’s Model of Strategic Autonomy and Its Positioning in West Asia

    The Islamic Republic of Iran has continued its existence as one of the most influential and resilient actors in West Asia without being part of any military alliance since 1979. This success is largely based on the institutionalisation of strategic autonomy. By building its defence doctrine on asymmetrical deterrence, missile technology and regional militia networks, Iran has developed a cost effective counter posture against conventional superiority. The network of influence it has established in Iraq, Syria, Lebanon and Yemen through the Quds Force of the Islamic Revolutionary Guard Corps has granted Tehran a strategic space with a depth that no formal alliance could provide. Iran’s membership in BRICS and the Shanghai Cooperation Organisation has also demonstrated that an institutional articulation offering alternatives to Western centred financial and trade systems is also possible. Iran’s model proves that not being a NATO member does not mean geopolitical loneliness and that, on the contrary, when reinforced with flexible and multidimensional partnerships, this situation can turn into a force multiplier. This is the concrete precedent that stands before Turkey.

    The Geopolitical Rationality of Turkey’s Exit from NATO

    Contrary to what is assumed, Turkey’s exit from NATO is not a rupture but a move of reunion. This exit is a strategic correction operation that will reunite Turkey with its historical depth, geographical rationality and demographic realities. A Turkey that steps outside the NATO framework will, first of all, gain full sovereignty in its defence industry and will be able to build an original military industrial complex that is not dependent on imports and is based on exports. Secondly, Turkish foreign policy will increase its manoeuvring capability, freed from the shadow of alliance obligations, in the hydrocarbon equation of the Eastern Mediterranean, in the Cyprus issue, in the Aegean disputes and in the Syria Iraq theatre. The third and most critical dimension is that the way will be cleared for Turkey’s full participation in platforms such as BRICS, the Shanghai Cooperation Organisation and the Asian Infrastructure Investment Bank. The institutional inertia brought about by currently being a NATO member imposes keeping relations with these platforms at a secondary and cautious level. The exit decision will turn Turkey into an essential founding actor of the rising economic and political architecture of Eurasia and will enable it to position itself as a strategic centre of gravity in West Asia of the Iranian type.

    The Centrality of West Asia and Turkey’s Role in the New World Order

    In the current era of global transition, West Asia is the epicentre not only of energy resources but also of trade corridors, logistical junctions and civilisational narratives. The middle corridor of China’s Belt and Road project, the India Middle East Europe Economic Corridor and Russia’s energy export routes have turned this geography into the heartbeat point of the global economy. A Turkey that is not a NATO member, one that is independent and self confident, will step in precisely at this point. Turkey’s geostrategic position makes it the sole country that establishes the connection between West Asia, the Eastern Mediterranean, the Black Sea and the Caucasus. A Turkey freed from alliance dependency will emerge as a regional order building actor that can simultaneously manage competition and cooperation with Iran, move its relations with the Arabian Peninsula onto a non zero sum basis, and deepen organic integration with the Central Asian Turkic republics. This route will remove Turkey from being a wing country of one of the frozen Cold War alliance blocs and turn it into the backbone of the rising West Asian pole of the new world order.

    Conclusion

    Turkey’s fully consolidating its independence depends on its departure from an alliance structure such as NATO, whose brain and spirit are dead. This exit is not a scenario of isolation or creating a security gap; on the contrary, it will be a version of the strategic autonomy model that Iran has successfully implemented for decades, adapted to Turkey’s unique conditions. Just as the Axis of Resistance, missile deterrence and the strategy of articulation with Eurasian institutions of Iran, which is not a NATO member, have created a centre of gravity in West Asia today, Turkey’s adoption of a similar line will restore the natural leading country of the geography to its essential position on the stage of history. The new world order is opening space not for passive members that dissolve within an alliance but for strategic actors possessing sovereign decision making capacity. Turkey must make the decision that is overdue to enter this space and write its own West Asia strategy in its own capital, with its own mind.

    References

    Barry, B. (2020). The Strategic Logic of Non Alignment in the Twenty First Century. Oxford: Oxford University Press.

    Davutoğlu, A. (2001). Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu. Istanbul: Küre Yayınları.

    Karim, U. (2021). “Iran’s Asymmetric Doctrine and the Future of West Asian Security.” Middle East Journal, 75(3), 389-410.

    Kissinger, H. (2014). World Order. New York: Penguin Press.

    Morgenthau, H. J. (1948). Politics Among Nations: The Struggle for Power and Peace. New York: Alfred A. Knopf.

    Nasr, V. (2013). The Dispensable Nation: American Foreign Policy in Retreat. New York: Doubleday.

    Öniş, Z. & Yılmaz, Ş. (2019). “Turkey’s Quest for Strategic Autonomy in a Changing Global Order.” Uluslararası İlişkiler, 16(63), 93-115.

    Sinkaya, B. (2018). The Revolutionary Guards in Iranian Politics: Elites and Shifting Alliances. London: Routledge.

    Waltz, K. N. (1979). Theory of International Politics. Reading: Addison-Wesley.

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.

  • The Convening in Ankara of NATO, Whose Brain Death Has Occurred, to Resuscitate Its Dead Body and Brain, and the Stirring of the Reflex of Being Among the Losers in a Futile Effort to Bring It Back to Life in the Shadow of the Resistance and the Axis of Iran, Which Is Not a NATO Member, and Its Gains

    By Sefa Yürükel

    The necessity of interpreting the historical dynamics that proclaim the clinical death of an alliance and the moves put forward in its final moments by a political will that cannot accept this death constitutes one of the most striking impasses of contemporary geopolitics. Since the famous “brain death” diagnosis made by French thought, NATO has been trying to stay on its feet as a gigantic bureaucratic body devoid of a common threat perception, where incompatible interests clash. This structure, in which the bond between the strategic mind and the operational body has been severed, has turned into a security apparatus that is forced to constantly invent new enemies in order to sustain its existence. Precisely at this point, the meeting that will take the stage in Ankara, despite the impossibility of resurrecting a dead body, must be read as the most current outward expression of geopolitical denial. This gathering, to be held in the shadow cast by the military, economic and ideological gains of the Axis of Resistance extending to Iran, is a candidate to lay bare in all its nakedness why the effort to rise from the ashes is futile.

    Clinical Death and the Myth of Resurrection

    The strategic mind representing NATO’s brain lost the other that brought it into existence from the 1990s onwards, and its effort to constantly construct new enemies has reached breaking point like an overstretched elastic band. The experiences of Afghanistan and Iraq have proven to the entire world that this military mind could not convert its conventional superiority into political victory. At the stage now reached, it is not only the operational capacity that has died but the geopolitical spirit of the alliance itself. The logic of collective defence, which was meaningful in the bipolar world of the Cold War, has become dysfunctional in today’s world woven with multipolar and asymmetrical threats. The geography expanded by the inclusion of former Warsaw Pact countries into the alliance has diluted the common strategic culture; this scattered body stretching from the Mediterranean to the Baltic, from the Black Sea to the North Atlantic has become incapable of cohering around a consistent threat definition. The meeting in Ankara is an electroshock trial organised by circles that do not wish to see this clinical death, in the name of resurrecting the body. Yet this trial is being executed in the shadow of the gains of Iran and its allies that are transforming the regional architecture; this situation stands as a reality that refutes the myth of resurrection from the very outset.

    The Reflex of the Loser in the Shadow of the Axis of Resistance

    The originality of today’s geopolitical equation is hidden in the positioning of the Axis of Resistance. The irregular non state structures taking shape along the line of Iran, Iraq, Yemen, Lebanon and Palestine, and their state allies, have built an asymmetrical depth that will neutralise NATO’s conventional superiority. The Axis of Resistance has not only secured territorial control but has also eroded the legitimacy of the Western narrative. Iran’s status as a nuclear threshold state, the Houthis’ ability to threaten global supply chains in the Red Sea, Hezbollah’s deterrent missile inventory and the institutionalisation of the Hashd al Shaabi structure within the state in Iraq have radically narrowed the room for manoeuvre of the transatlantic power in the region. The Axis of Resistance is also articulated to a global solidarity network through the diplomatic protection and technological transfers provided by China and Russia. The show of moves that the alliance plans to stage in Ankara together with its new members will take place precisely under the heavy shadow cast by this series of asymmetrical victories. With the balance of power on the ground having taken shape so unfavourably, the gathering in Ankara will be unable to have any function other than stirring the deep psychological unease arising from remaining on the losing side, rather than transforming reality.

    The Strategic Anatomy of the Futile Effort

    The futility of the resurrection effort rests on three fundamental pillars. First, the rise of Asia centred economic and security platforms has nullified NATO’s geoeconomic gravitational pull on Europe and Turkey. The expansion wave of BRICS, the institutionalisation steps of the Shanghai Cooperation Organisation in the field of energy and security, and the knitting together of Eurasia with iron networks by the Belt and Road project have rendered the alternatives to the Atlantic centred trade and security architecture visible. Second, Turkey’s multidimensional foreign policy line is too complex to allow it to be positioned as a mere Atlantic apparatus any longer. Turkey’s military engagements in the Syria and Iraq theatre, its pragmatic partnerships with Russia in the field of energy and security, its growing trade volume with China and its overt interest in BRICS have removed it from being a predictable ally within NATO. Third, the political and military resilience of the Axis of Resistance has reached a threshold that deters external intervention. Despite years of intense bombardment in Yemen, Ansarullah’s emergence with an increased military capacity is the most concrete indicator of this resilience. With these three realities standing before us, attempting to awaken the dead brain with electric shocks by convening in Ankara will be recorded, at best, as a futile mourning ritual held at a moment of historical void. The presence of the new members Finland and Sweden at this meeting will not go beyond being a symbolic gesture certifying Scandinavia’s break from its tradition of neutrality and will not make a concrete contribution to the balance of power on the ground.

    Conclusion

    NATO’s brain death is an irreversible geopolitical reality, and every attempt to reverse this reality is doomed, sooner or later, to fall into the historical void. The meeting in Ankara must be seen as an inconclusive reflex attempt trying to move the limbs of a dead body. This gathering, in the shadow of the Axis of Resistance and the multipolar coalition surrounding it, is a state of strategic stirring triggered by the fear of being among the losers. None of the objectives of fortifying the alliance’s eastern flank, pulling Turkey back onto a strict Atlantic line and establishing a deterrent front against Iran are objectives that can find a response in the current era of global transition. Actors such as Europe and Turkey will be condemned to remain on the losing side to the extent that they engage in this futile resurrection effort; in return, should they adopt a sovereign and multidimensional foreign policy line that adapts to the multipolar reality, they will take their places in the new winning ring of history. Recording the meeting in question as the noisy herald not of a beginning but of an ending is the minimum requirement of geopolitical literacy.

    References

    Macron, E. (2019). “NATO is experiencing brain death.” The Economist, 7 November 2019.

    Waltz, K. N. (2000). “Structural Realism after the Cold War.” International Security, 25(1), 5-41.

    Parsi, T. (2017). Losing an Enemy: Obama, Iran, and the Triumph of Diplomacy. New Haven: Yale University Press.

    Sakwa, R. (2017). Russia against the Rest: The Post-Cold War Crisis of World Order. Cambridge: Cambridge University Press.

    Asad, T. (2007). On Suicide Bombing. New York: Columbia University Press.

    Karaganov, S. (2021). “The Military Underpinning of the New World Order.” Russia in Global Affairs, 19(2), 24-41.

    Ülsever, C. (2022). “Türkiye’nin Çok Boyutlu Dış Politikasında NATO’nun Konumu.” Uluslararası İlişkiler Dergisi, 19(74), 45-67.

    Saikal, A. (2021). Iran Rising: The Survival and Future of the Islamic Republic. Princeton: Princeton University Press.

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.

  • The Unravelling of the Global Cage: NATO’s Transformation, the Rise of the Axis of Resistance and the Strategic Codes of the Ankara Meeting

    By Sefa Yürükel

    In the post Cold War period, the transatlantic alliance has constantly needed a threat narrative to legitimise its existence. This military mechanism, which has gone beyond its founding philosophy, has over time ceased to be merely the collective defence reflex of member states and has become an instrument for implementing strategies of engagement and encirclement on a global scale. When the deep codes of this structure are examined, it becomes apparent that the organic bond the United States has established with its Anglosphere ally Israel is designed to strategically align and encircle a vast geography that also encompasses Western Europe and Canada. This project, in which Turkey has also served as a critical hinge within this equation, has for many years been positioned as an apparatus of control and threat directed towards the depths of Eurasia. However, the recent geopolitical earthquakes have shaken the foundations of this unipolar domination project.

    The Strategic Defeat of the Historical Bloc

    The long term strategy of attrition and encirclement pursued by the United States and Israel, which extends beyond NATO’s formal boundaries and targets in particular the Iran centred Axis of Resistance as well as China, Russia and North Korea that indirectly nourish this axis, has faced a concrete defeat on the ground. This defeat is not limited to military engagements alone; it also signifies the failure of narrative wars, economic sanctions and diplomatic isolation efforts. The objective of dismantling the Axis of Resistance has, on the contrary, pushed this structure towards a geopolitical bloc formation; the exclusionary policies of the West have turned platforms such as the Shanghai Cooperation Organisation and BRICS+ into the new centres of gravity of global opposition. On this plane, the tactics of the United States and Israel based on uncontrolled use of force have triggered a profound process of questioning in global public opinion and within the domestic public opinions of the Western bloc itself. The wave of questioning rising among the peoples has caused the threat scenarios long employed by the Atlantic centred security bureaucracies to lose their credibility.

    The Search for a New Equation in Ankara

    This crisis of legitimacy within the alliance and the strategic deadlock on the ground are setting the stage for a new show of moves. It is assessed that the United States and Israel, in order to regain the lost momentum, intend to mobilise NATO’s new members and to open a final strategic card in Eurasia. The meeting to be held in Ankara is, in this context, a symbolic and operational turning point. By utilising Turkey’s geographical and political capacity, the aim is to create a collective point of resistance against the Axis of Resistance, particularly Iran, as well as the BRICS countries and the members of the Shanghai Cooperation Organisation. This move simultaneously seeks to suppress Europe’s quest for strategic autonomy and to realign Turkey back onto a rigid Atlantic line. The gathering in Ankara can be read as a rehearsal for mending the cracks within the alliance and slowing the transition to a multipolar world. Yet this show carries the risk of not being able to go beyond being a belated reflex in the face of the strategic depth gained by the Axis of Resistance and the rising powers.

    The Dilemma of Europe and Turkey on the Threshold

    Europe’s position in the coming days contains a critical ambiguity. Continental Europe, grappling with energy crises and economic contractions, is trapped between engaging in the adventurist military agendas of the United States and Israel and integrating into the rising economic corridors of Eurasia. Europe’s full support for NATO’s new policies of confrontation would mean accepting a rupture from global supply chains and a deep economic collapse. Turkey, on the other hand, is at a far more sensitive threshold. On one side lies the inertia of being part of the centuries old Western institutional structure, and on the other, the Asian centred platforms towards which regional realities and economic rationality are directing it; Turkey will have to make a choice. Turkey’s adopting the role of subcontractor to the Atlantic project at the Ankara meeting harbours the danger of turning it directly into a frontline state against the Axis of Resistance and the rising Asian states. In contrast, a Turkey that preserves its politics of balance and deepens its relations with the BRICS and Shanghai processes will both be a guarantor of regional peace and will eliminate the risk of remaining on the losing side.

    The lifespan of the Western centred exclusionary security umbrella is being limited by historical and economic realities. The losing side, led by the United States and Israel, is the side that insists on imposing unilateral interests and resists the multipolar reality. The positions that Europe and Turkey will take in the forthcoming period are hidden in the answer they will give to the question of to what extent they will continue their organic ties with this losing side. If, instead of transatlantic impositions, they adopt a line that prioritises their sovereign national interests and the inclusive economic architecture of Eurasia, these actors will not remain on the losing side but will, on the contrary, enter among the founding actors of the new world.

    References

    Mearsheimer, J. J. (2014). The Tragedy of Great Power Politics. W. W. Norton & Company.

    Waltz, K. N. (1979). Theory of International Politics. Addison-Wesley.

    Parsi, T. (2017). Losing an Enemy: Obama, Iran, and the Triumph of Diplomacy. Yale University Press.

    Sakwa, R. (2017). Russia against the Rest: The Post-Cold War Crisis of World Order. Cambridge University Press.

    Kissinger, H. (2014). World Order. Penguin Press.

    Stiglitz, J. E. (2016). The Euro: How a Common Currency Threatens the Future of Europe. W. W. Norton & Company.

    Karaganov, S. (2021). The Military Underpinning of the New World Order. Russia in Global Affairs, 19(2), 24-41.

    Uluslararası Kriz Grubu. (2023). Türkiye’nin Dış Politikada Denge Arayışı. Brussels: ICG Reports.

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.

  • The Peoples of Europe Must Take a Stand Against the NATOist Elites, Throw Off the NATO Hump, Strengthen Their Own Self Defence, Become a Deterrent in the World and Strive for Peace

    By Sefa Yürükel

    The security architecture of the European continent has for decades been held in the hands of an elitist structure disconnected from the will and interests of the peoples and indexed to the strategic calculations of a transatlantic centre. This security bureaucracy, shaped in the corridors of Brussels and Washington, has systematically ignored the demands of the European peoples for peace, prosperity and sovereignty; it has dragged the continent right into the middle of endless tensions, proxy wars and an arms race. The Atlantic dependency, which perhaps had a meaning during the Cold War period, has today turned into a hump that grows heavier on Europe’s back, an economic and political cost loaded onto the shoulders of the peoples. European citizens are paying the price of this hump through energy crises, the high cost of living, social insecurity and, worst of all, the rekindled flames of war in the east of the continent. It is now a historical imperative for the peoples of Europe to take the responsibility for determining their own destiny out of the hands of the NATOist elites, to throw off this hump, to strengthen their own self defence capacity and to rise as a deterrent power that will be the guarantor of peace in the world.

    The Economic and Strategic Weight of the NATO Hump

    The security policies pursued under the NATO umbrella have turned into a multilayered burden on European economies that is becoming increasingly unbearable. The defence expenditures imposed with the target of two percent of gross national product function as a mechanism that gnaws at Europe’s welfare state models, undermines social policies and channels public resources into the transatlantic arms industry. These expenditures are often far from meeting the genuine security needs of the European peoples; they serve to create a market for US centred defence companies and, under the name of standardisation, stifle Europe’s own unique defence industry breakthroughs. What is more alarming are the strategic consequences of this economic burden. NATO’s expansionist logic has prevented Europe from establishing a manageable neighbourly relationship with Russia and has turned the continent into a party to an uncontrolled geopolitical tension. The peoples of Europe are paying the price of this tension, which they did not choose of their own will, through energy bills, disrupted supply chains and a heightened perception of nuclear threat. The NATO hump is no longer merely a metaphor; it is a concrete reality pointing to Europe’s economic collapse and strategic helplessness.

    The Awakening of the Peoples and Taking a Stand Against the NATOist Elites

    As they are crushed under this heavy hump, the peoples of Europe are becoming aware of the gap between the promises of the Atlantic centred security discourse and the bitter realities on the ground. The anti war movements rising across the continent in recent years, the wave of social opposition stretching from the yellow vests to agricultural protests, from university campuses to trade union strikes, is in fact the outward expression of the accumulated anger against the militarist and Atlanticist policies imposed by the NATOist elites. European citizens are questioning the prolongation of the war in Ukraine, the astronomical rise in energy prices, the high cost of living and the billions channelled into armament; they see that all these costs are paid at the expense of their own prosperity. This awakening has made visible the deep rupture between the bureaucratic elites in Brussels and the ordinary citizen in the street. The peoples of Europe are grasping that their security is too vital to be left to the mercy of a transatlantic headquarters and are voicing ever more loudly the will to build their own self defence with their own hands. This will cannot be suppressed, cannot be ignored and points to a historical momentum that will sooner or later find a response on the political plane.

    Strengthening Self Defence and Europe’s Military Autonomy

    The first and most vital step that a Europe which has thrown the NATO hump off its back must take is to build and strengthen its own self defence capacity. This objective necessitates that the European states unite their national armies around a common command, a common doctrine and a common defence industry ecosystem. Europe’s gross national product, technological infrastructure and human capital are more than sufficient to establish a defence structure capable of being a deterrent on a global scale. What is lacking is the political will to mobilise this potential and the courage to break the Atlantic dependency. Self defence is not a purely military concept; it is also a holistic sovereignty project encompassing energy supply security, cyber security, space technologies and strategic communication infrastructure. A self defence architecture rising on Europe’s own satellite systems, its own cyber defence networks, its own energy corridors and, most importantly, its own weapon systems not dependent on imports, will both protect the continent against external interventions and turn it into an actor whose word is heeded in global affairs.

    Deterrence and the Mission of Peace

    A Europe that has strengthened its own self defence and gained its strategic independence will not only be a deterrent military power in the world but also the most powerful advocate of peace. Although the concept of deterrence is often confused with aggressiveness, it is in fact one of the oldest and most effective methods of preserving peace. A militarily self sufficient Europe with a sovereign decision making capacity will not become an instrument of the adventurism of any global power; it will assume a role as a mediator, a stabiliser and a promoter of multilateral diplomacy in crisis regions. Today, under the NATO umbrella, Europe is seen as the subcontractor of the United States’ global rivalry, a situation that damages the continent’s image and influence in Africa, the Middle East and Asia. In contrast, a Europe with an independent defence capacity, freed from the tutelage of NATOist elites, will emerge as a reliable and reputable peace actor that can speak with all parties at an equal distance, without being part of either the Eastern or the Western bloc. Striving for peace is possible not merely through disarmament rhetoric but through concrete strategic autonomy and deterrence.

    Conclusion

    The NATO hump on the shoulders of the European peoples is not a gift of history but a punishment left over from the Cold War. The Atlanticist elites who insist on continuing the execution of this punishment are squandering the continent’s potential for peace, prosperity and sovereignty. The roadmap that lies before Europe is clear: to dismantle the NATOist elites through the democratic will of the peoples, to throw this hump off its back, to strengthen its own self defence and to take its place in the world as an actor that is as much a peacemaker as it is a deterrent. This path is the sole route that will remove Europe from being a forward outpost of Washington and turn it into a sovereign, respected and independent global power. Peace is built not through dependency but through self confidence and a defence will that stands on its own feet. Europe possesses more than enough of all the historical accumulation, economic strength and human wealth required to show this will.

    References

    Howorth, J. (2007). Security and Defence Policy in the European Union. Basingstoke: Palgrave Macmillan.

    Kaldor, M. (2012). New and Old Wars: Organized Violence in a Global Era. Cambridge: Polity Press.

    Mérand, F. (2008). European Defence Policy: Beyond the Nation State. Oxford: Oxford University Press.

    Posen, B. R. (2006). “European Union Security and Defense Policy: Response to Unipolarity?” Security Studies, 15(2), 149-186.

    Shea, J. (2018). “NATO at 70: An Alliance in Crisis.” Survival, 60(3), 17-34.

    Tarrow, S. (2011). Power in Movement: Social Movements and Contentious Politics. Cambridge: Cambridge University Press.

    Witney, N. (2019). “European Strategic Autonomy: Ambition, Reality and the Way Forward.” European Council on Foreign Relations, Policy Brief, 1-15.

    Zielonka, J. (2014). Is the EU Doomed?. Cambridge: Polity Press.

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.