“İslam dünyasının” siyasi yapılanması üzerine yürütülen tartışmalar, bilhassa yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren, bağımlılık ilişkileri, hegemonya mücadeleleri ve uluslararası sistemin hiyerarşik doğası ekseninde yoğunlaşmıştır. Müslüman nüfusun çoğunlukta bulunduğu devletlerin dış politika tercihleri, güvenlik mimarileri ve ekonomik yönelimleri incelendiğinde, İran İslam Cumhuriyeti haricindeki hemen bütün aktörlerin Amerika Birleşik Devletleri ile derinlemesine kenetlenmiş bağlar geliştirdiği yönündeki gözlem, akademik literatürde sıklıkla karşılaşılan bir tespit haline gelmiştir. Bu tespit, yalnızca yüzeysel bir siyasi hizalanmaya değil; rejimlerin bekasını doğrudan etkileyen askeri, mali ve ideolojik bağımlılık mekanizmalarına işaret etmektedir. İslam coğrafyasının büyük bölümünde yönetimlerin Washington merkezli stratejik çıkarlarla uyumlu hareket etmesi, tarihsel süreklilikler, yapısal zorlamalar ve elit düzeyindeki dönüşümlerin bir bileşkesi olarak değerlendirilmelidir.
Söz konusu bağımlılık ilişkisinin kökenleri, sömürgecilik sonrası devlet inşası süreçlerine, Soğuk Savaş’ın kutuplaştırıcı dinamiklerine ve modern kapitalist dünya sisteminin merkez-çevre yapılanmasına dayanmaktadır. Ortadoğu, Kuzey Afrika, Güneydoğu Asya ve Sahraaltı Afrika’daki İslam ülkeleri, bağımsızlıklarını kazandıkları andan itibaren küresel güç mücadelesinin sahnesi olmaya devam etmiş; bu ülkelerin yönetici seçkinleri, kendi iktidarlarını konsolide etmek uğruna büyük güçlerin hamiliğine başvurmayı rasyonel bir strateji olarak benimsemiştir. İran’ın bu genel eğilimin dışında kalması ise, 1979 İslam Devrimi’nin yarattığı paradigmatik kırılmayla ve bunu takip eden kurumsal dönüşümle izah edilebilir. Devrim sonrası Tahran yönetimi, anti-emperyalist söylemi devlet ideolojisinin temel direği haline getirerek, bağımlılık zincirini kırmaya yönelik radikal bir rota izlemiştir.
İslam ülkelerindeki siyasi rejimlerin niteliğini belirleyen en önemli etkenlerden biri, bu ülkelerin uluslararası sisteme eklemlenme biçimleridir. Petrol ve doğalgaz gibi stratejik enerji kaynaklarına sahip olan devletlerde dahi karar alma süreçlerinin büyük ölçüde Washington’un jeopolitik hesapları tarafından şekillendirildiği görülmektedir. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt ve Bahreyn gibi Körfez monarşileri, askeri güvenliklerini Amerikan üsleri ve silah tedarik zincirleri üzerine inşa etmiş durumdadır. Kuzey Afrika’da Mısır, Ürdün ve Fas gibi ülkeler ise, rejim istikrarını ABD’den gelen mali yardımlar ve siyasi destek sayesinde sürdürebilmektedir. Bu tablo, İslam dünyasının neredeyse tamamının egemenlik kapasitesi bakımından ciddi kısıtlamalarla karşı karşıya bulunduğunu ortaya koymaktadır.
Mevcut bağımlılık yapılarının dönüştürülmesi için gereken stratejiler üzerine düşünürken, öncelikle sorunun çok boyutlu mahiyetinin kavranması zorunludur. Askeri, ekonomik, siyasi ve ideolojik düzlemlerde iç içe geçmiş bağımlılık ilişkileri, ancak bütüncül ve uzun vadeli bir dönüşüm programıyla aşılabilir. İran deneyimi, bu noktada hem ilham verici bir örnek hem de maliyetleri bakımından uyarıcı bir model sunmaktadır. Devrim ihracı söylemi, bölgesel vekâlet savaşları ve uluslararası yaptırımlar altında şekillenen İran rotası, bağımlılıktan kurtulmanın bedelinin ne denli ağır olabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte, alternatif bir egemenlik anlayışının imkân dahilinde olduğunu da kanıtlamaktadır.
Aşağıda sunulan tartışma, İslam ülkelerindeki bağımlı yönetim yapılarının tarihsel kökenlerinden başlayarak, ekonomik ve askeri mekanizmaları, elit yapılanmasını, İran’ın ayırt edici konumunu ve nihai olarak stratejik özerklik arayışının parametrelerini incelemektedir. Her bir başlık altında meselenin farklı bir boyutu derinlemesine ele alınmakta; tarihsel süreklilikler, yapısal zorlamalar ve aktör tercihleri arasındaki etkileşim tahlil edilmektedir. Gaye, sadece mevcut durumun betimlenmesi değil, aynı zamanda İslam dünyasının önünde duran kurtuluş ve özerklik imkânlarının entelektüel bir haritasını çıkarmaktır.
Tarihsel Kökenler ve Sömürgecilik Mirası
Modern İslam devletlerinin siyasi yapıları, on dokuzuncu yüzyıl sonu ile yirminci yüzyıl başında Batı emperyalizminin İslam coğrafyasını parçalayarak yeniden şekillendirmesi sürecinin doğrudan bir ürünüdür. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü, İran’da Kaçar hanedanının zayıflaması ve Babür İmparatorluğu’nun dağılmasıyla birlikte, İslam dünyasının neredeyse tamamı İngiliz, Fransız, Hollanda ve Rus sömürge imparatorluklarının doğrudan veya dolaylı denetimi altına girmiştir. Sykes-Picot Anlaşması ile çizilen suni sınırlar, etnik ve mezhepsel fay hatlarını görmezden gelerek, günümüze kadar uzanan istikrarsızlık ve çatışma dinamiklerinin altyapısını oluşturmuştur. Bu dönemde kurulan manda yönetimleri ve protektora rejimleri, yerel işbirlikçi elitlerin yetiştirilmesi ve bağımlı devlet aygıtlarının inşası bakımından kritik bir laboratuvar işlevi görmüştür.
Sömürgeci güçler, İslam topraklarını yönetirken geleneksel meşruiyet kaynaklarını manipüle etmekte son derece maharetli davranmış; kabile liderlerini, dini otoriteleri ve ticaret burjuvazisini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmıştır. Mısır’da İngiliz himayesi altında monarşinin muhafaza edilmesi, Fransızların Kuzey Afrika’da yerel sultan ve beylerle işbirliği yapması, Hollanda’nın Endonezya’da geleneksel aristokrasiyi sömürge aygıtının parçası haline getirmesi, aynı bağımlılık mantığının farklı coğrafyalardaki tezahürleridir. Bu pratikler, bağımsızlık sonrası dönemde iktidara gelen milliyetçi kadroların bile sömürgeci zihniyet kalıplarını ve kurumsal yapıları devralmasına yol açmıştır. Nitekim Cezayir, Libya ve Irak gibi ülkelerde radikal milliyetçi rejimler dahi, sömürge döneminde şekillenen bürokratik mekanizmaları ve ekonomi-politik bağımlılık ilişkilerini tam anlamıyla dönüştürememiştir.
İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden dekolonizasyon dalgası, İslam ülkelerine biçimsel egemenlik kazandırmış olsa da, ekonomik ve siyasi bağımsızlık büyük ölçüde kağıt üzerinde kalmıştır. Yeni bağımsız olan devletler, Fransız Frankı bölgesi veya Sterlin bölgesi gibi eski metropol merkezli parasal alanlara hapsolmuş; altyapı yatırımları, ticaret rotaları ve hammadde akışları Batı Avrupa’nın ihtiyaçlarına göre dizayn edilmiştir. Uluslararası finans kuruluşlarının temelleri de tam bu dönemde atılmış; Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu, yapısal uyum programları aracılığıyla İslam ülkelerini küresel kapitalist sisteme bağımlı müşteriler olarak entegre etmiştir. Bu asimetrik bütünleşme süreci, bağımsızlık sonrası dönemin vaat ettiği kalkınma ve refah umutlarını büyük ölçüde boşa çıkarmıştır.
Sömürgecilik mirasının belki de en tahrip edici boyutu, İslam toplumlarında siyasetin ve devlet yönetiminin meşruiyet zemininin köklü biçimde aşındırılmasıdır. Geleneksel İslami yönetim anlayışları, adalet dairesi, şura, hisbe ve vakıf gibi kurumlar etrafında şekillenmiş katılımcı ve hesap verebilir mekanizmalar barındırırken; sömürge idareleri, bu kurumları ya tamamen ortadan kaldırmış ya da içini boşaltarak otoriter yönetimlerin aracı haline getirmiştir. Vakıf arazilerinin devletleştirilmesi, ulemanın bürokratikleştirilmesi ve şer’i hukukun kapsamının daraltılması, İslam toplumlarının organik kurumsal hafızasını silen başlıca müdahaleler olarak kaydedilmelidir. Bu tarihsel travma, günümüz İslam ülkelerindeki yönetim krizlerinin ve meşruiyet açığının anlaşılmasında hayati öneme sahiptir.
Sömürge sonrası dönemde İslam ülkeleri, bağımlılık ilişkilerini sürdüren veya derinleştiren üç temel mekanizmayı miras almıştır: rant ekonomilerine dayalı bölüşüm koalisyonları, dış güçlerle eklemlenmiş askeri-bürokratik elitler ve toplumsal denetimi sağlayan baskı aygıtları. Suudi Arabistan’daki petrol monarşisi, Mısır’daki askeri cumhuriyet ve Pakistan’daki bürokratik vesayet rejimi, farklı görünümlere sahip olmakla birlikte, özünde aynı bağımlılık mantığının farklı tezahürleridir. Bu rejimlerin tamamı, iç meşruiyetlerini toplumsal rızadan ziyade dış himaye ve zora dayalı denetim mekanizmalarına borçludur. İran’ın 1979’da bu zinciri kırabilmesi, tam da bu üç mekanizmayı eş zamanlı olarak hedef alması ve onların yerine yeni meşruiyet kaynakları ikame edebilmesi sayesinde mümkün olmuştur.
Tarihsel tecrübenin ortaya koyduğu en önemli ders, bağımlılık yapılarının kendiliğinden çözülme eğilimi göstermediğidir. Sömürgecilik sonrası kurumsal mimari, çıkar gruplarının yeniden üretildiği ve bağımlılığın kurumsallaştığı bir denge haline dönüşmüştür. Bu dengeyi sarsmak, ancak güçlü bir toplumsal mobilizasyon, alternatif bir ideolojik çerçeve ve uluslararası konjonktürün stratejik biçimde okunmasıyla mümkün olabilir. İran İslam Devrimi’nin özgünlüğü, bu üç unsuru aynı tarihsel anda bir araya getirebilmesinde yatmaktadır. Diğer İslam ülkelerinde benzer girişimlerin başarısız olmasının veya hiç teşebbüs edilememesinin sebepleri, müteakip başlıklarda ayrıntılı olarak incelenecektir.
Soğuk Savaş Dönemi, İttifak Sistemleri ve Patronaj İlişkileri
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından şekillenen iki kutuplu uluslararası sistem, İslam ülkelerini stratejik tercihler yapmaya zorlamış ve bu tercihler büyük ölçüde bağımlılık ilişkilerinin kurumsallaşmasıyla sonuçlanmıştır. Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği’ni çevreleme stratejisi çerçevesinde, İslam coğrafyasını kritik bir jeopolitik kuşak olarak tanımlamış; Türkiye’den Pakistan’a, İran’dan Suudi Arabistan’a uzanan bir ittifak zinciri tesis etmiştir. Bağdat Paktı, CENTO ve ikili savunma anlaşmalarıyla örülen bu güvenlik mimarisi, katılımcı ülkelerin dış politika ve güvenlik tercihlerini Washington’un stratejik hesaplarına tabi kılmıştır. Soğuk Savaş boyunca Sovyet “tehdidi” söylemi, İslam ülkelerindeki otoriter rejimlerin baskıcı uygulamalarını meşrulaştıran ve Amerikan desteğini garanti altına alan kullanışlı bir araç işlevi görmüştür.
Amerikan dış politikasının İslam dünyasına yönelik yaklaşımı, Soğuk Savaş döneminde üç temel sacayağı üzerine oturmuştur: stratejik enerji kaynaklarının denetimi, Sovyet nüfuzunun engellenmesi ve İsrail’in güvenliğinin teminat altına alınması. Bu üç hedefin aynı anda gerçekleştirilebilmesi, bölgede statükocu, Batı yanlısı ve toplumsal taleplere duyarsız rejimlerin desteklenmesini gerektirmiştir. Nitekim 1953’te İran’da Musaddık hükümetinin CIA destekli bir darbeyle devrilmesi, İslam dünyasında demokratik milliyetçiliğin tasfiyesinin ve bağımlı otoriter rejimlerin tahkiminin sembolik başlangıcı olarak kabul edilmelidir. Bu darbe, Washington’un İslam ülkelerindeki halk iradesini ve anayasal meşruiyeti ne denli umursamaz biçimde çiğneyebileceğini bütün çıplaklığıyla göstermiştir.
Arap dünyasında Nasırcılık ve Baasçılık gibi popülist milliyetçi akımların yükselişi, Amerikan stratejisinde taktiksel değişikliklere yol açsa da, özünde bağımlılık ilişkilerinin tahkim edilmesi hedefi değişmeden kalmıştır. Mısır’da Cemal Abdülnasır’ın başlangıçta Sovyetler Birliği’ne yakınlaşması, Washington’u bölgedeki diğer müttefiklerini güçlendirmeye sevk etmiş; bilhassa Suudi Arabistan ve İran’daki Pehlevi monarşisi, Amerikan stratejisinin bölgesel jandarmaları olarak öne çıkarılmıştır. Richard Nixon döneminde formüle edilen “çifte sütun” politikası uyarınca, İran ve Suudi Arabistan, Basra Körfezi’nde Amerikan çıkarlarının bekçiliğini üstlenen iki müttefik olarak konumlandırılmıştır. Bu politika, her iki ülkede de askeri harcamaların astronomik seviyelere ulaşmasına ve toplumsal kaynakların silahlanmaya aktarılmasına yol açmıştır.
Soğuk Savaş’ın sona ermesi, İslam ülkeleri üzerindeki Amerikan nüfuzunun azalması bir yana, tam tersine Washington’un rakipsiz bir hegemon olarak bölgeye daha doğrudan müdahil olmasına imkân tanımıştır. Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla birlikte, İslami hareketler yeni öteki olarak inşa edilmiş; İran’ın şeytanlaştırılması ve Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgali üzerine başlatılan Körfez Savaşı, Amerikan askeri varlığının bölgede kalıcı biçimde yerleşmesine zemin hazırlamıştır. Suudi Arabistan topraklarına Amerikan askerlerinin konuşlandırılması, Usame bin Ladin başta olmak üzere radikal İslami çevrelerin tepkisini çekmiş ve bu durum, ileride 11 Eylül saldırılarına uzanan sürecin katalizörlerinden biri olmuştur.
İttifak sistemlerinin İslam ülkelerindeki yönetici elitler açısından sağladığı en önemli fayda, iç meşruiyet eksikliğini dış destekle telafi etme imkânıdır. Ürdün Haşimi Krallığı’ndan Fas monarşisine, Körfez emirliklerinden Mısır askeri yönetimine kadar pek çok rejim, iktidarlarını toplumsal rızadan ziyade Washington ile kurdukları patronaj ilişkisine borçludur. Bu asimetrik bağımlılık, yalnızca dış politika tercihlerini değil, aynı zamanda iç politika düzenlemelerini, ekonomik reform programlarını ve hatta kültürel dönüşüm projelerini de doğrudan etkilemektedir. Amerikan yardımları ve güvenlik garantileri karşılığında, bu rejimler İsrail ile normalleşme, askeri üs tahsisi, enerji politikalarının uyumlu hale getirilmesi ve İslami hareketlerin bastırılması gibi yükümlülükleri yerine getirmektedir.
Soğuk Savaş döneminde şekillenen ittifak yapılarının günümüzdeki en somut yansıması, İbrahim Anlaşmaları süreciyle ivme kazanan Arap-İsrail “normalleşme” dalgasıdır. Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Sudan ve Fas’ın İsrail ile diplomatik ilişki kurması, bu ülkelerin dış politika özerkliğinin ne ölçüde sınırlı olduğunu gözler önüne sermektedir. Filistin meselesinin İslam dünyasında on yıllar boyunca taşıdığı merkezi konuma rağmen, anılan rejimler Washington’un jeopolitik gündemine eklemlenmeyi, İslami dayanışma söylemine tercih etmiş durumdadır. Bu tercih, bağımlılık ilişkilerinin sadece maddi değil, aynı zamanda normatif bir boyut taşıdığını; İslam ülkelerindeki yönetimlerin değer sistemlerinin ve öncelik hiyerarşilerinin de bağımlılık yapıları tarafından şekillendirildiğini göstermektedir.
Petrol Ekonomisi, Rant Bağımlılığı ve Ekonomik Tabiiyet
İslam ülkelerinin büyük çoğunluğunda siyasi bağımlılığın maddi temelini, petrol ve doğalgaz rantına dayalı ekonomi-politik yapı oluşturmaktadır. Hidrokarbon kaynaklarının keşfi ve işletilmesi süreci, başından itibaren Batılı enerji şirketlerinin denetiminde gerçekleşmiş; bu durum, üretici ülkelerin uluslararası piyasalara ve teknoloji transferine bağımlı hale gelmesine yol açmıştır. Suudi Arabistan’daki ARAMCO, Kuveyt’teki Kuwait Oil Company ve İran’daki Anglo-Persian Oil Company gibi devasa yapılar, uzun yıllar boyunca Batılı hissedarlar tarafından yönetilmiş; ev sahibi ülkelerin petrol gelirlerinden aldıkları pay son derece sınırlı kalmıştır. Millileştirme dalgalarına rağmen, enerji sektöründeki teknolojik bağımlılık ve küresel piyasa mekanizmaları üzerindeki Batı denetimi büyük ölçüde sürmüştür.
Rant ekonomilerinin siyasi sonuçları, İslam dünyasının yönetim yapıları üzerinde belirleyici olmuştur. Vergilendirmeye dayanmayan devlet gelirleri, yönetenler ile yönetilenler arasındaki hesap verebilirlik bağını koparmakta; vatandaşların siyasi katılım talepleri, refah dağıtımı ve patronaj ağları aracılığıyla bastırılmaktadır. “Temsilsiz vergilendirme olmaz” ilkesinin tam tersi biçimde, Körfez monarşilerinde “vergilendirme olmadan temsil olmaz” anlayışı kurumsallaşmış durumdadır. Petrol gelirleri sayesinde devlet, topluma maddi kaynak aktarırken siyasi hakları kısmakta; bu da otoriter istikrarın sürdürülmesini mümkün kılan bir toplumsal sözleşme işlevi görmektedir. Arap Baharı sırasında Körfez ülkelerinin göreli istikrarı, tam da bu rant dağıtım mekanizmasının etkinliğine işaret etmektedir.
Petrodolar döngüsü, İslam ülkeleri ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki bağımlılık ilişkisinin en somut ve en az tartışılan boyutlarından birini teşkil etmektedir. 1970’lerde Suudi Arabistan ile Washington arasında tesis edilen gayri resmi anlaşma uyarınca, petrol ihracatının dolar üzerinden fiyatlandırılması ve elde edilen gelirlerin Amerikan hazine tahvillerine yatırılması, doların küresel rezerv para statüsünü tahkim etmiş; buna karşılık ABD, Suudi monarşisine askeri güvenlik garantisi sağlamıştır. Bu simbiyotik ilişki, Körfez sermayesinin Wall Street üzerinden küresel finans sistemine eklemlenmesine ve İslam ülkelerinin mali egemenliğinin aşınmasına yol açmıştır. Petrol gelirlerinin büyük bölümü, Batılı finans kuruluşlarında değerlendirilmekte ve neticede İslam dünyasının kaynakları Batı ekonomilerinin finansmanında kullanılmaktadır.
Silah ticareti, ekonomik bağımlılığın en çarpıcı tezahürlerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Kuveyt gibi Körfez ülkeleri, dünyanın en büyük silah ithalatçıları arasında yer almakta ve bu alımların ezici çoğunluğu Amerikan, İngiliz ve Fransız savunma sanayiinden gerçekleştirilmektedir. Milyarlarca dolarlık silah anlaşmaları, yalnızca askeri bağımlılığı derinleştirmekle kalmamakta; aynı zamanda Batılı karar alıcılar nezdinde nüfuz satın alma ve siyasi destek sağlama işlevi de görmektedir. Silah sistemlerinin bakım, yedek parça ve eğitim gereksinimleri, bu ülkeleri on yıllar boyunca Batılı tedarikçilere zincirlemekte ve herhangi bir kriz anında bu zincirin bir jeopolitik koz olarak kullanılması riskini beraberinde getirmektedir.
Ekonomik tabiiyetin bir diğer boyutu, İslam ülkelerindeki tarım ve sanayi sektörlerinin sistematik biçimde zayıflatılması ve gıda güvenliğinin dışa bağımlı hale getirilmesidir. Sömürge döneminde başlayan monokültür tarım uygulamaları, bağımsızlık sonrasında da devam etmiş; pamuk, çay, kahve ve yer fıstığı gibi ihraç ürünlerine odaklanan tarım politikaları, temel gıda maddelerinde ithalata bağımlılığı artırmıştır. Mısır’ın buğday ithalatında dünyanın en büyük alıcılarından biri haline gelmesi, Cezayir ve Suudi Arabistan’ın gıda güvenliğini toprak kiralama yoluyla sağlamaya çalışması, bu yapısal kırılganlığın güncel tezahürleridir. Gıda bağımlılığı, siyasi şantaj ve manipülasyon için sürekli bir kanal açık tutmakta; İslam ülkelerini uluslararası kriz anlarında son derece savunmasız bırakmaktadır.
Uluslararası finans kuruluşlarıyla girilen kredi ilişkileri ve yapısal uyum programları, ekonomik tabiiyetin derinleşmesinde ayrı bir başlık olarak ele alınmalıdır. Mısır, Pakistan, Tunus ve Ürdün gibi ülkeler, kronik dış ticaret açıklarını finanse etmek için IMF ile sürekli stand-by anlaşmaları imzalamakta; bu anlaşmalar karşılığında dayatılan özelleştirme, deregülasyon ve kamu harcamalarının kısılması gibi neoliberal reformlar, devlet kapasitesini zayıflatmakta ve toplumsal hoşnutsuzluğu körüklemektedir. Enver Sedat döneminde Mısır’ın uyguladığı infitah politikasından, Ziya ül Hak sonrası Pakistan’ın IMF programlarına kadar pek çok örnek, bu kısır döngünün İslam ülkelerini nasıl sürekli bir bağımlılık sarmalına hapsettiğini gözler önüne sermektedir.
Askeri Entegrasyon ve Güvenlik Bağımlılığı
İslam ülkelerindeki rejimlerin Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerinin omurgasını, askeri işbirliği ve güvenlik bağımlılığı oluşturmaktadır. Bu bağımlılık, silah tedariki, askeri eğitim programları, ortak tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve en somut biçimiyle Amerikan askeri üslerinin varlığı üzerinden kurumsallaşmış durumdadır. Katar’daki El-Udeyd Hava Üssü, Bahreyn’deki Beşinci Filo karargâhı, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki El-Dhafra Üssü ve Kuveyt’teki konuşlanmalar, Washington’un Basra Körfezi’ndeki kalıcı askeri mimarisinin temel unsurlarıdır. Türkiye’deki İncirlik Üssü, Ürdün’deki hava üsleri ve Pakistan’daki lojistik tesisler bu tabloyu tamamlayan diğer halkalardır. Bu üsler, ev sahibi ülkelerin egemenliğini aşındıran ve kriz anlarında Washington’un doğrudan müdahalesine imkân tanıyan ileri karakollar işlevi görmektedir.
Askeri eğitim ve doktrin aktarımı, güvenlik bağımlılığının daha az görünür fakat en az askeri üsler kadar etkili bir boyutudur. Amerika Birleşik Devletleri tarafından yürütülen Uluslararası Askeri Eğitim ve Öğretim Programı kapsamında, İslam ülkelerinin subay kadroları Amerikan harp akademilerinde eğitilmekte; bu süreç, askeri elitler arasında Amerikan yanlısı bir zihniyetin ve kurumsal kültürün yerleşmesine hizmet etmektedir. Türkiye, Pakistan, Mısır, Endonezya ve Suudi Arabistan ordularının üst düzey komuta kademelerinde Amerikan eğitimi almış subayların ağırlığı dikkat çekicidir. Bu subaylar, yalnızca askeri doktrin ve taktikleri değil, aynı zamanda siyasi tercihleri ve tehdit algılamalarını da Washington’un jeopolitik perspektifiyle uyumlu hale getirme eğilimindedir.
İstihbarat işbirliği, İslam ülkelerini Washington’un güvenlik mimarisine eklemleyen bir diğer kritik mekanizmadır. CIA ve NSA ile yerel istihbarat servisleri arasındaki derinlemesine ortaklık, bu ülkelerin iç güvenlik politikalarını ve bölgesel stratejilerini doğrudan etkilemektedir. Mısır’daki Genel İstihbarat Servisi, Suudi Arabistan’daki İstihbarat Başkanlığı, Türkiye ‘de MİT, Ürdün’deki Genel İstihbarat Müdürlüğü ve Pakistan’daki Servisler Arası İstihbarat, Amerikan istihbarat topluluğuyla en sıkı ilişki içinde olan kurumlar arasında yer almaktadır. Bu ilişkiler, İslami hareketlerin izlenmesi ve bastırılmasından, bölgesel rakiplerin dengelenmesine kadar geniş bir yelpazede, ev sahibi ülkelerin egemenlik alanını daraltan ve Washington’un operasyonel kabiliyetlerini artıran bir nitelik taşımaktadır.
Körfez ülkelerinin hava savunma sistemleri, erken uyarı radarları ve füze savunma mimarileri, tamamen Amerikan teknolojisi ve personeliyle entegre biçimde çalışmaktadır. Patriot ve THAAD bataryaları, Körfez’deki Amerikan askeri varlığının en görünür unsurlarından biri olarak, bu ülkelerin İran’dan gelebilecek tehditlere karşı savunmasızlığını ve Washington’a olan bağımlılığını simgelemektedir. 2019’da Suudi ARAMCO tesislerine düzenlenen İHA saldırısı sırasında Amerikan savunma sistemlerinin etkisiz kalması, bu bağımlılığın stratejik kırılganlığını ve asimetrik maliyetlerini bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Buna rağmen Körfez monarşileri, alternatif tedarikçilere yönelmek veya özgün savunma kapasiteleri geliştirmek yerine, Washington ile güvenlik bağlarını daha da derinleştirme yolunu tercih etmektedir.
NATO üyesi Türkiye’nin durumu, askeri entegrasyonun farklı bir boyutunu örneklemektedir. Soğuk Savaş döneminde ittifakın güneydoğu kanadını oluşturan Türkiye, Amerikan askeri yardımları ve nükleer silah konuşlandırmaları üzerinden derin bir bağımlılık ilişkisi geliştirmiştir. 2016 darbe girişimi sonrasında yaşanan gerilimler ve S-400 hava savunma sistemi krizi, Türkiye’nin bu bağımlılıktan kısmen sıyrılma çabalarının ne denli sancılı ve maliyetli olabileceğini göstermektedir. Washington’un F-35 programından çıkarma ve CAATSA yaptırımları gibi adımları, askeri bağımlılığın bir tür stratejik rehine durumu yarattığını; bu durumdan kurtulmak isteyen müttefiklerin ağır bedeller ödemek zorunda kaldığını kanıtlamaktadır.
Güvenlik bağımlılığının en tehlikeli sonuçlarından biri, İslam ülkelerindeki orduların giderek kendi toplumlarına yabancılaşması ve ulusal savunma yerine rejim bekçiliğine yönelmesidir. Bahreyn’de “Sünni azınlık” rejiminin “Şii çoğunluk” üzerindeki tahakkümünün ordu ve güvenlik güçleri eliyle sürdürülmesi, Mısır’da ordunun ekonomideki devasa varlığını korumak için siyasi süreci manipüle etmesi, Pakistan’da askeri bürokrasinin sivil yönetimleri sürekli gölgede bırakması, bu patolojik durumun farklı tezahürleridir. Orduların asli görevi olan dış savunma işlevi geri plana itilirken; iç güvenlik, rejim koruması ve hatta ekonomik rant paylaşımı gibi işlevler ön plana çıkmaktadır. Bu dönüşüm, Washington’un arzuladığı türden, topluma hesap vermeyen ve dış mihraklara bağımlı askeri aygıtların ortaya çıkmasını sağlamaktadır.
İran’ın Farklılaşan Konumu ve Devrimci Modelin Analizi
İran İslam Cumhuriyeti, İslam dünyasının genel bağımlılık manzarası içinde radikal biçimde farklılaşan bir örnek olarak öne çıkmaktadır. 1979 Devrimi, yalnızca Pehlevi monarşisini devirerek Amerikan nüfuzunun İran’daki en önemli dayanağını ortadan kaldırmakla kalmamış; aynı zamanda yeni bir siyasi modelin, kurumsal mimarinin ve ideolojik yönelimin temellerini atmıştır. Velayet-i fakih doktrini etrafında şekillenen anayasal düzen, İslami meşruiyet ile cumhuriyetçi temsili bir araya getirerek, Batılı demokrasi modellerine ve laik otoriter rejimlere alternatif teşkil eden özgün bir yönetim formu geliştirmiştir. Devrimin hemen ardından rehin alma kriziyle başlayan ABD ile düşmanlık hali, Tahran’ın dış politikasının kurucu unsuru haline gelmiş ve bağımlılık ilişkilerinden kopuş sürecini geri dönülemez kılmıştır.
İran’ın bağımlılık zincirini kırmasının ardındaki en önemli dinamik, devrimin kitlesel karakteri ve toplumsal meşruiyet temelidir. 1979’da İran sokaklarını dolduran milyonlarca insan, yalnızca Şah rejimine değil, aynı zamanda onun arkasındaki Amerikan emperyalizmine karşı da ayağa kalkmıştır. Bu kitlesel mobilizasyon, yeni rejimin sadece dış desteğe ihtiyaç duymadan değil, doğrudan dış destek mekanizmalarını hedef alarak iktidarını konsolide etmesine imkân tanımıştır. Humeyni liderliğindeki devrimci kadrolar, ordunun tasfiyesi, Devrim Muhafızları’nın kurulması, yargının İslamileştirilmesi ve ekonomide devletleştirme politikaları gibi radikal adımları, geniş toplumsal destek sayesinde hayata geçirebilmiştir. Diğer İslam ülkelerindeki darbeler veya yukarıdan reform girişimleri, benzer bir toplumsal meşruiyet zemininden yoksun oldukları için bağımlılık ilişkilerini dönüştürmekte başarısız olmuştur.
İran’ın özgünlüğünü anlamak için, devrimin kurumsal sonuçlarına yakından bakmak gerekmektedir. Devrim Muhafızları Ordusu, yalnızca bir askeri güç olarak değil, aynı zamanda devrimin ideolojik bekçisi, ekonomik aktörü ve siyasi nüfuz merkezi olarak tasarlanmıştır. Muhafızlar’a bağlı Besic milis gücü, toplumsal seferberlik ve iç denetim işlevlerini yerine getirmekte; Kudüs Gücü ise bölgesel nüfuz projeksiyonunun temel aracı olarak hizmet vermektedir. Bu kurumsal yenilikler, İran’ın hem içeride bağımlı elitlerin yeniden ortaya çıkmasını engelleyen hem de dışarıda stratejik derinlik kazanmasını sağlayan bir güvenlik mimarisi inşa etmesine imkân tanımıştır. Bununla birlikte, Muhafızlar’ın ekonomi üzerindeki genişleyen denetimi ve siyasi süreçteki ağırlığı, İran’da zamanla yeni bir tür elit bağımlılığının ve yolsuzluk ağlarının ortaya çıkmasına da yol açmıştır.
Ekonomik alanda İran’ın izlediği direniş ekonomisi stratejisi, bağımlılıktan kurtulma çabasının en zorlu ve en az başarılı boyutunu oluşturmaktadır. Uluslararası yaptırımlar altında geliştirilen bu strateji, ithal ikamesi, yerli üretimin teşviki, bilimsel ve teknolojik özerklik arayışı ile yaptırım delici finansal mekanizmaların bir bileşimini içermektedir. İran’ın füze programı, nükleer teknoloji alanındaki ilerlemeleri ve insansız hava aracı üretiminde kaydettiği mesafe, askeri-endüstriyel özerkliğin mümkün olduğunu kanıtlamaktadır. Ancak sivil ekonomi alanında enflasyon, işsizlik, yolsuzluk ve verimsizlik gibi kronik sorunlar varlığını sürdürmekte; bu durum, rejimin toplumsal desteğini aşındıran en önemli faktör olarak öne çıkmaktadır. Mahsa Emini protestoları ve periyodik olarak patlak veren ekonomik temelli toplumsal hareketler, direniş ekonomisinin sınırlarını ve halk nezdinde yarattığı yorgunluğu gözler önüne sermektedir.
İran’ın bölgesel stratejisi, bağımlılıktan kurtulma hedefinin jeopolitik boyutunu teşkil etmektedir. Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husiler, Irak’ta Haşdi Şabi grupları ve Filistin’de Hamas ve İslami Cihad ile kurulan stratejik ortaklıklar, Tahran’ın Amerikan nüfuzunu dengelemek ve kendi etki alanını genişletmek için başvurduğu araçlardır. Direniş ekseni olarak adlandırılan bu gayri resmi ittifak sistemi, İran’ın konvansiyonel askeri yetersizliklerini asimetrik yöntemlerle telafi etmesine ve Washington’un bölgedeki müttefiklerini sürekli tehdit altında tutmasına imkân tanımaktadır. Bununla birlikte, bu stratejinin maliyeti de oldukça yüksektir: vekâlet savaşları için harcanan milyarlarca dolar, halkın refahından kesilmekte; mezhepsel gerilimlerin körüklenmesi, İslam dünyasındaki bölünmeleri derinleştirmektedir.
İran modeli, bağımlılıktan kurtulmanın mümkün olduğunu, ancak son derece maliyetli ve riskli bir yol olduğunu göstermektedir. Devrimci bir kopuş, ancak güçlü toplumsal mobilizasyon, karizmatik liderlik, alternatif ideolojik çerçeve ve uygun uluslararası konjonktürün bir araya gelmesiyle başarılı olabilir. İran’ın kırk yılı aşkın süredir ayakta kalabilmesi, bu unsurların belirli bir bileşimini sürdürebilmesinden kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte, içerideki toplumsal hoşnutsuzluk, ekonomik yaptırımların aşındırıcı etkisi ve bölgesel gerilimlerin tırmanma riski, modelin sürdürülebilirliği konusunda ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. İran deneyimi, İslam dünyasının geri kalanı için hem ilham verici hem de uyarıcı niteliktedir; bağımlılıktan kurtulmak mümkündür, ancak bu yolun bedeli ağırdır ve her toplumun kendi özgül koşullarına uygun bir strateji geliştirmesi gerekmektedir.
Elit Yapılanması, Otoriter Konsolidasyon ve Bağımlılığın Yeniden Üretimi
İslam ülkelerindeki yönetici elitlerin kompozisyonu ve yeniden üretim mekanizmaları, bağımlılık ilişkilerinin sürekliliğini sağlayan en kritik faktörlerden biridir. Bağımsızlık sonrası dönemde iktidara gelen milliyetçi, monarşik veya askeri kökenli elitler, sömürge döneminde şekillenen kurumsal yapıları ve dışa bağımlı ekonomi-politik düzeni dönüştürmek yerine, bu yapılar içinde kendi iktidarlarını konsolide etmeyi tercih etmiştir. Bu tercih, zamanla bağımlılığın kendisini bir çıkar kaynağına dönüştüren bir elit sınıfının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Batılı eğitim kurumlarında yetişen, ulusötesi finans ağlarıyla bütünleşen ve lüks tüketim kalıplarını benimseyen bu sınıf, kendi toplumlarına giderek yabancılaşmakta ve meşruiyetini toplumsal tabandan değil, dış bağlantılarından ve baskı aygıtlarından almaktadır.
Askeri-bürokratik elitlerin siyasi süreç üzerindeki tahakkümü, İslam dünyasının neredeyse tamamında görülen bir olgudur. Mısır’da Hüsnü Mübarek ve Abdülfettah Sisi dönemleri, Türkiye’ de Kenan Evren , Pakistan’da Ziya ül Hak ve Pervez Müşerref yönetimleri, Endonezya’da Suharto rejimi, Cezayir’de askeri vesayet sistemi ve Türkiye’de 1960 sonrası darbe geleneği, ordunun siyasi alanı daraltarak ve sivil alternatifleri devre dışı bırakarak bağımlılık yapılarını nasıl tahkim ettiğini göstermektedir. Askeri elitler, Batılı müttefiklerden sağladıkları silah, eğitim ve mali kaynakları kullanarak kendi kurumsal özerkliklerini ve siyasi nüfuzlarını korumakta; bu döngü, ülke kaynaklarının üretken yatırımlar yerine askeri harcamalara aktarılmasına ve bağımlılığın derinleşmesine hizmet etmektedir.
Körfez monarşilerindeki hanedan yapılanmaları, elit bağımlılığının farklı bir biçimini temsil etmektedir. Suud ailesi, Al Nahyan, Al Maktum, Al Sabah ve Al Sani hanedanları, petrol rantının dağıtımı üzerindeki tekellerini kullanarak geniş aile ağlarını, kabile bağlantılarını ve iş çevrelerini rejim etrafında kenetlemeyi başarmıştır. Bu patrimonyal sistemde, hanedanın bekası ile ülkenin dış politikadaki bağımlılık tercihleri arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Amerikan güvenlik garantileri olmaksızın hanedan rejimlerinin ayakta kalamayacağı varsayımı, bu ülkelerin Washington ile ilişkilerini stratejik bir zorunluluk haline getirmektedir. Veliaht prensler arasındaki iktidar mücadeleleri ve reform girişimleri, bu temel yapısal gerçekliği değiştirememekte; bilakis, dış desteğe duyulan ihtiyacı daha da görünür kılmaktadır.
İdeolojik düzeyde, İslam ülkelerindeki yönetici elitlerin Batılı değer sistemleri ve yaşam tarzlarıyla bütünleşmesi, bağımlılığın kültürel ve psikolojik zeminini oluşturmaktadır. Frantz Fanon’un sömürge toplumlarında teşhis ettiği “siyah derili beyaz maskeler” olgusu, günümüz İslam dünyasının yönetici sınıfları için de büyük ölçüde geçerlidir. Batı üniversitelerinde eğitim görmüş, İngilizce ve Fransızcayı anadillerinden daha iyi konuşan, tatillerini Londra, Paris ve New York’ta geçiren bu elitler, kendi halklarının dini ve kültürel değerlerine yabancılaşmış; hatta çoğu zaman bu değerleri aşağılayan bir zihniyet geliştirmiştir. Bu kültürel yabancılaşma, bağımlılık ilişkilerini içselleştiren ve sorgulamayan bir elit bilincinin oluşmasına yol açmakta; otantik bir kalkınma ve egemenlik arayışının entelektüel temellerini baltalamaktadır.
Bağımlı elit yapılanmasının en tehlikeli sonuçlarından biri, devlet kapasitesinin sistematik biçimde aşındırılması ve kurumsal çürümedir. Yolsuzluk, kayırmacılık ve liyakat ilkesinin terk edilmesi, İslam ülkelerinin büyük bölümünde devlet aygıtlarını işlevsizleştirmiş; kamu hizmetlerinin kalitesi düşerken, vatandaşların devlete olan güveni erozyona uğramıştır. Dünya Bankası’nın yönetişim göstergeleri ve Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün yolsuzluk endeksleri, İslam ülkelerinin büyük çoğunluğunun bu alanlarda son derece olumsuz bir performans sergilediğini ortaya koymaktadır. Kurumsal çürüme, bağımlılığı derinleştiren bir kısır döngü yaratmakta; zayıf ve yozlaşmış devlet aygıtları, meşruiyet açığını kapatmak için dış desteğe daha fazla ihtiyaç duymakta, bu destek ise bağımlılığı daha da perçinlemektedir.
Bu tablo karşısında yapılması gereken, İslam ülkelerinde elit dönüşümünü sağlayacak mekanizmaların geliştirilmesidir. Siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, bağımsız medya ve akademik kurumlar aracılığıyla alternatif elitlerin yetişmesine imkân tanıyacak bir kamusal alanın inşası, bağımlılık döngüsünün kırılmasının ön koşuludur. Bununla birlikte, kısmi başka tür bir çok örnek hiçbirinde İran’dakine benzer köklü bir kopuş gerçekleşmemiş; mevcut uluslararası sistem içinde manevra alanı genişletilmeye çalışılmıştır. Elit dönüşümünün derinleşmesi ve kalıcı hale gelmesi için, sadece seçim sandığının değil, eğitim sisteminden ekonomiye, medyadan yargıya kadar bütün kurumsal alanların dönüştürülmesini hedefleyen bütüncül bir strateji gerekmektedir.
Çözüm Arayışları ve Stratejik Özerkliğin Parametreleri
İslam dünyasının içinde bulunduğu bağımlılık sarmalından çıkış için geliştirilecek stratejilerin, meselenin çok boyutlu mahiyetini kavraması ve kısa vadeli taktik hamlelerin ötesinde uzun erimli bir dönüşüm vizyonuna dayanması zorunludur. Askeri, ekonomik, siyasi ve ideolojik bağımlılık mekanizmalarının iç içe geçmiş karakteri, herhangi bir alandaki iyileşmenin diğer alanlardaki dönüşümlerle desteklenmediği takdirde kalıcı olamayacağını göstermektedir. Bu durum, İslam ülkelerinin önünde duran en büyük entelektüel ve siyasi meydan okumayı teşkil etmektedir: bağımlılığın tüm boyutlarını eş zamanlı olarak hedef alan bütüncül bir stratejik özerklik programı nasıl formüle edilebilir ve hayata geçirilebilir.
Ekonomik bağımsızlık, stratejik özerkliğin en temel ve en zorlu boyutudur. İslam ülkelerinin, rant ekonomisinden üretim ekonomisine geçişi sağlayacak yapısal reformları gerçekleştirmesi; tarım, sanayi ve teknoloji alanlarında kendi kendine yeterlilik kapasitesini inşa etmesi gerekmektedir. Bu dönüşüm, yalnızca makroekonomik politika değişikliklerini değil, aynı zamanda zihniyet dönüşümünü de zorunlu kılmaktadır. Malezya ve Endonezya’nın “ gıda ve finans” alanlarında kaydettiği ilerlemeler, Türkiye’nin savunma sanayiindeki atılımları ve İran’ın yaptırımlar altında geliştirdiği teknolojik kabiliyetler, üretim odaklı bir dönüşümün imkân dahilinde olduğunu göstermektedir. “İslam İşbirliği Teşkilatı” bünyesinde tesis edilecek bir ortak pazar, tercihli ticaret anlaşmaları ve İslami kalkınma bankacılığının güçlendirilmesi, ekonomik bağımsızlığın kurumsal altyapısını oluşturabilir.
Askeri ve güvenlik alanında stratejik özerklik arayışı, İslam ülkelerinin en büyük açmazlarından birini teşkil etmektedir. Mevcut güvenlik mimarileri büyük ölçüde Amerikan askeri varlığına, istihbarat ağlarına ve silah tedarik zincirlerine bağımlı durumdadır. Bu bağımlılıktan kurtulmak için, “İslam ülkelerinin” kendi aralarında bir güvenlik işbirliği mekanizması geliştirmeleri, ortak savunma sanayii projeleri yürütmeleri ve kritik teknolojilerde yerli üretim kapasitesini artırmaları gerekmektedir. Türkiye’nin insansız hava aracı teknolojisinde kaydettiği ilerleme ve bu sistemleri çeşitli İslam ülkelerine ihraç etmesi, Pakistan’ın nükleer caydırıcılık kapasitesi ve İran’ın füze programı, askeri özerkliğin farklı boyutlarının mümkün olduğunu kanıtlamaktadır. Bununla birlikte, İslam ülkeleri arasındaki jeopolitik rekabetler ve güven eksikliği, ortak bir güvenlik mimarisinin inşasının önündeki en büyük engel olarak varlığını sürdürmektedir.
Siyasi meşruiyet meselesi, bağımlılıktan kurtuluş stratejisinin merkezinde yer almaktadır. Toplumsal rızaya dayanmayan ve iktidarını dış himaye ile baskı aygıtları üzerine kuran rejimlerin, stratejik özerklik arayışına girişmeleri beklenemez. Bu nedenle, “İslam ülkelerinde “ katılımcı, hesap verebilir ve adil yönetim mekanizmalarının tesisi, bağımlılık zincirini kırmanın olmazsa olmaz koşuludur.
İdeolojik ve kültürel bağımsızlık, stratejik özerklik programının en ihmal edilen fakat en hayati boyutlarından biridir. Sömürgecilik döneminden itibaren sistematik biçimde aşındırılan ilim ve kültür müesseselerinin yeniden canlandırılması; eğitim sistemlerinin Batı merkezli “bilgi” hiyerarşilerinin manuplatif olanlarından
arındırılması; “İslam ülkelerindeki” fikri ve sanatsal üretim kapasitesinin güçlendirilmesi, kültürel özgüvenin tesisi için zorunludur. Bu bağlamda, “İslam ülkeleri” arasında öğrenci ve akademisyen değişim programlarının yaygınlaştırılması, ortak araştırma merkezlerinin kurulması, çeviri faaliyetlerinin teşvik edilmesi ve medya alanında işbirliğinin derinleştirilmesi, ideolojik bağımlılığın aşılmasına katkı sağlayabilir. El-Cezire ve TRT gibi uluslararası yayın kuruluşlarının başarısı, “İslam dünyasının” küresel medya ekosisteminde alternatif anlatılar üretebilme kapasitesini göstermektedir.
Bölgesel entegrasyon ve “İslam dünyası” içi dayanışma, bağımlılık zincirini kırmanın en güçlü araçlarından biri olarak öne çıkmaktadır. Elli yedi üyeli İslam İşbirliği Teşkilatı, D-8 Gelişen Sekiz Ülke, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı ve İslam Kalkınma Bankası gibi mevcut kurumsal yapılar, potansiyellerinin çok altında bir performans sergilemektedir. Bu yapıların etkinliğinin artırılması, üye ülkeler arasındaki siyasi ihtilafların giderilmesini ve ortak çıkarlar etrafında bir araya gelinmesini gerektirmektedir. İran-Suudi Arabistan normalleşmesi, Türkiye-Mısır yakınlaşması ve Katar’a yönelik ambargonun sona ermesi gibi son dönemdeki olumlu gelişmeler, bölgesel uzlaşı ve entegrasyon için elverişli bir zeminin oluşmakta olduğunu göstermektedir. “İslam ülkeleri” arasındaki ticaretin toplam dış ticaret içindeki payının mevcut yüzde on seviyesinden daha yukarılara taşınması, ekonomik bağımsızlığın en somut göstergesi olacaktır.
Dış politika alanında çok yönlü ve dengeli bir stratejinin benimsenmesi, bağımlılıktan kurtuluş sürecini hızlandırabilir. Soğuk Savaş döneminde İslam ülkelerinin Washington veya Moskova arasında tercih yapmaya zorlanması gibi, günümüzde de Pekin ile Washington arasındaki büyük güç rekabeti, İslam dünyasına stratejik manevra alanı sunmaktadır. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi, Rusya’nın Ortadoğu’ya dönüşü ve Hindistan’ın artan bölgesel ağırlığı, İslam ülkelerinin Batı’ya olan bağımlılığını dengeleyebilecek alternatif ekonomik ve stratejik ortaklıklar sunmaktadır. Ancak bu dengeleme stratejisinin, bir bağımlılık ilişkisini bir diğeriyle ikame etmek yerine, gerçek bir stratejik özerkliğe yönelmesi hayati önem taşımaktadır. İran’ın Çin ve Rusya ile geliştirdiği ilişkiler, bu ince çizginin nasıl yönetilebileceğine dair önemli dersler içermektedir.
Nihai tahlilde, “İslam dünyasının” bağımlılık sarmalından kurtuluşu, uzun vadeli, çok boyutlu ve sabırlı bir dönüşüm stratejisini gerektirmektedir. Bu stratejinin başarısı, siyasi irade, toplumsal seferberlik, entelektüel derinlik ve kurumsal yenilik kapasitesinin eş zamanlı olarak harekete geçirilmesine bağlıdır. İran İslam Cumhuriyeti’nin kırk yılı aşkın tecrübesi, bağımlılıktan kopuşun mümkün olduğunu, fakat bunun ağır bedeller ödenmesini gerektiren sancılı bir süreç olduğunu göstermektedir. Diğer İslam ülkelerinin, İran’ın tecrübesinden dersler çıkararak, kendi özgül şartlarına uygun, daha az maliyetli ve daha kapsayıcı stratejik özerklik modelleri geliştirmesi gerekmektedir.
Toplumsal düzeyde yürütülecek bilinçlendirme ve seferberlik faaliyetleri, stratejik özerklik programının sürdürülebilirliği için vazgeçilmezdir. Sivil toplum kuruluşları, meslek örgütleri, üniversiteler, medrese çevreleri ve medya platformları aracılığıyla, bağımlılık yapılarının topluma maliyeti konusunda farkındalık oluşturulmalı ve alternatif bir egemenlik vizyonu yaygınlaştırılmalıdır. Malezya’da İslami finansın halk tabanında benimsenmesi ve İran’da ambargolara karşı geliştirilen milli dayanışma ruhu, toplumsal seferberliğin başarı örnekleri olarak kaydedilmelidir. Nihai hedef, bağımlılığın yalnızca siyasi ve ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda bir zihniyet ve şuur meselesi olduğunu kavrayan, özgüvenli ve dirençli bir toplumsal yapının inşasıdır.
Kaynakça
Abrahamian, E. (2008). A History of Modern Iran. Cambridge University Press.
Acharya, A. (2014). The End of American World Order. Polity Press.
Al-Rasheed, M. (2010). A History of Saudi Arabia. Cambridge University Press.
Amin, S. (1976). Unequal Development: An Essay on the Social Formations of Peripheral Capitalism. Monthly Review Press.
Atasoy, Y. (2009). Islam’s Marriage with Neoliberalism: State Transformation in Turkey. Palgrave Macmillan.
Ayubi, N. (1995). Over-stating the Arab State: Politics and Society in the Middle East. I.B. Tauris.
Bayat, A. (2017). Revolution without Revolutionaries: Making Sense of the Arab Spring. Stanford University Press.
Beblawi, H. ve Luciani, G. (1987). The Rentier State. Croom Helm.
Bishara, A. (2022). On Salafism: Concepts and Contexts. Stanford University Press.
Bromley, S. (1994). Rethinking Middle East Politics. University of Texas Press.
Brownlee, J. (2007). Authoritarianism in an Age of Democratization. Cambridge University Press.
Dabashi, H. (2006). Theology of Discontent: The Ideological Foundation of the Islamic Revolution in Iran. Transaction Publishers.
Esposito, J. L. ve Voll, J. O. (1996). Islam and Democracy. Oxford University Press.
Fanon, F. (1961). Les Damnés de la Terre. François Maspero.
Gerges, F. A. (2018). Making the Arab World: Nasser, Qutb, and the Clash That Shaped the Middle East. Princeton University Press.
Halliday, F. (2005). The Middle East in International Relations: Power, Politics and Ideology. Cambridge University Press.
Hinnebusch, R. (2003). The International Politics of the Middle East. Manchester University Press.
Hudson, M. C. (1977). Arab Politics: The Search for Legitimacy. Yale University Press.
Kamrava, M. (2013). Qatar: Small State, Big Politics. Cornell University Press.
Keddie, N. R. (2003). Modern Iran: Roots and Results of Revolution. Yale University Press.
Kepel, G. (2002). Jihad: The Trail of Political Islam. Harvard University Press.
Lust, E. (2014). The Middle East. CQ Press.
Mamdani, M. (2004). Good Muslim, Bad Muslim: America, the Cold War, and the Roots of Terror. Pantheon Books.
Mitchell, T. (1991). Colonising Egypt. University of California Press.
Nasr, V. (2006). The Shia Revival: How Conflicts within Islam Will Shape the Future. W.W. Norton.
Owen, R. (2004). State, Power and Politics in the Making of the Modern Middle East. Routledge.
Roy, O. (1994). The Failure of Political Islam. Harvard University Press.
Said, E. W. (1978). Orientalism. Pantheon Books.
Skocpol, T. (1982). Rentier State and Shi’a Islam in the Iranian Revolution. Theory and Society, 11(3), 265-283.
Takeyh, R. (2009). Guardians of the Revolution: Iran and the World in the Age of the Ayatollahs. Oxford University Press.
Ulrichsen, K. C. (2016). The Gulf States in International Political Economy. Palgrave Macmillan.
Wallerstein, I. (1974). The Modern World-System I: Capitalist Agriculture and the Origins of the European World-Economy in the Sixteenth Century. Academic Press.
Yapp, M. E. (1996). The Near East since the First World War: A History to 1995. Longman.
Zubaida, S. (2009). Islam, the People and the State: Political Ideas and Movements in the Middle East. I.B. Tauris.











