Sefa Yürükel
Kavramsal Çerçeve
1821 yılının Ağustos ayında, Mora Yarımadası’nın güneybatı kıyısındaki Navarin Körfezi’nde yaşananlar, modern tarih yazımının en tartışmalı ve en az bilinen insani felaketlerinden birini teşkil etmektedir. Olayın üzerinden iki yüzyılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen, bölgedeki Müslüman Türk nüfusun maruz kaldığı sistematik şiddetin doğası, kapsamı ve hukuki niteliği hakkındaki akademik tartışmalar henüz bir sonuca ulaşabilmiş değildir. Bu durumun başlıca nedeni, olayların ağırlıklı olarak Batı merkezli bir anlatı çerçevesinde, “Yunan bağımsızlık mücadelesinin” kahramanlık söylemi içinde eritilmiş olmasıdır. Oysa Mora’da yaşananlar, bir bağımsızlık savaşının tali hasarı ya da savaşın doğal akışı içinde ortaya çıkan münferit taşkınlıklar olarak geçiştirilemeyecek kadar sistematik, yaygın ve köklü bir imha sürecinin parçasıdır.
Mora Türk-Müslüman Soykırımını anlamak için öncelikle şu temel sorunun cevabını aramak gerekir: 1821 baharında patlak veren isyan, gerçekten bir savaş mıydı? Yoksa başından itibaren, sivil nüfusu hedef alan, onun varlığını topyekûn ortadan kaldırmayı amaçlayan planlı bir imha hareketi miydi? Bu soruya verilecek cevap, yalnızca tarihsel bir olayın nasıl adlandırılacağını değil, aynı zamanda o olayın hukuki ve ahlaki sorumluluğunun nasıl çerçeveleneceğini de belirlemektedir. Savaş, karşı karşıya gelen iki silahlı gücün çatışmasıdır; mevzisi, cephesi, taraflar arasında bir güç dengesi vardır. Oysa 1821 baharında Mora kırsalında yaşanan şeyin böyle bir dengesi yoktu. Kalelerdeki Osmanlı garnizonlarında hiç değilse sur, biraz silah ve bir miktar erzak vardı. Ama dağınık çiftliklerde, adı bugün hiçbir haritada geçmeyen küçük köylerde yaşayan sivil aileler için ortada ne savunacak bir cephe ne de pazarlık edecek bir muhatap vardı. Bu insanlar bir çatışmanın tarafı değil, doğrudan hedefi idi. Bu yüzden ilerleyen satırlarda kullanacağımız kavram savaş değil; kırsal tasfiye, savunmasızlığın istismarı, sistematik yok ediş, asimetrik şiddet olacaktır. Ölçü, kimin kazandığı değil; kimin hiçbir savunma imkânı olmadan yok edildiğidir.
Soykırım Kavramının Teorik Temelleri
Bu konu üzerinde soykırım kavramı, üç temel teorik çerçeve üzerinden ele alınmaktadır. Bunlardan ilki, kavramın isim babası sayılan Raphael Lemkin’in 1944 tarihli orijinal tanımıdır. Lemkin, Axis Rule in Occupied Europe adlı eserinde soykırımı, bir ulusun veya etnik grubun yok edilmesi amacıyla gerçekleştirilen koordineli eylemler bütünü olarak tanımlamıştır. Bu tanımın en önemli özelliği, soykırımı yalnızca fiziksel imhadan ibaret görmemesi; kültürel, ekonomik, dini ve siyasi kurumların sistematik olarak tahrip edilmesini de kapsamına almasıdır. Lemkin’e göre bir halkın yok edilmesi, yalnızca bedenlerinin ortadan kaldırılmasıyla değil; onlara kimliklerini veren tüm kurumların, sembollerin, yaşam alanlarının ve kültürel mirasın imha edilmesiyle de gerçekleşebilir. Nitekim Lemkin, soykırımı sekiz farklı alan üzerinden tanımlar: siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik, biyolojik, fiziksel, dini ve ahlaki alanlar. Bu sekiz alanın herhangi birinde veya birkaçında gerçekleşen sistematik tahribat, soykırımın varlığına işaret eder.
İkinci teorik çerçeve, 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’dir. Sözleşme’nin 2. maddesi, soykırımı ulusal, etnik, ırksal veya dini bir grubu kısmen veya tamamen yok etmek kastıyla işlenen beş eylem kategorisi üzerinden tanımlar: grup üyelerinin öldürülmesi; grup üyelerine ciddi bedensel veya zihinsel zarar verilmesi; grubun fiziksel varlığını kısmen veya tamamen yok edeceği hesaplanan yaşam koşullarının kasıtlı olarak dayatılması; grup içinde doğumları engellemek amacıyla önlemler alınması; ve gruba mensup çocukların zorla bir başka gruba nakledilmesi. Bu tanım, Lemkin’in orijinal çerçevesine kıyasla daha dar kapsamlıdır ve özellikle kültürel soykırım boyutunu dışarıda bıraktığı için eleştirilmiştir. Bununla birlikte, fiziksel imha boyutuna ilişkin somut ve operasyonel kriterler sunması bakımından vazgeçilmez bir referans noktası olmaya devam etmektedir.
Üçüncü çerçeve ise güncel akademik yaklaşımlardan oluşmaktadır. Özellikle Leo Kuper, Israel Charny ve Gregory Stanton gibi araştırmacılar, 1948 Sözleşmesi’nin dar yorumunun ötesine geçen; siyasi grupların hedef alınmasını, kültürel soykırım boyutunu ve soykırımsal soykırım gibi alt kategorileri içeren daha kapsamlı modeller geliştirmişlerdir. Kuper’in soykırımsal soykırım kavramı özellikle önemlidir: Bu kavram, bir grubun bütününü yok etme amacı taşımasa da, belirli bir bölgedeki varlığını tamamen sona erdirmeyi hedefleyen kitlesel şiddet eylemlerini tanımlamak için kullanılır. Stanton’ın soykırımın on aşaması modeli ise soykırımın bir anda patlak veren bir olay değil; sınıflandırma, sembolleştirme, ayrımcılık, insanlıktan çıkarma, örgütlenme, kutuplaştırma, hazırlık, zulüm, imha ve inkâr aşamalarından geçen bir süreç olduğunu ortaya koyar. Bu modeller, Mora’da yaşananların soykırım çerçevesinde analiz edilmesi için zengin bir kavramsal araç seti sunmaktadır.
Tarihsel Bağlam: Mora’da Osmanlı-Müslüman Varlığı
Demografik Yapı ve Toplumsal Dokunun Karakteristiği
Mora Yarımadası, 15. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı egemenliğine girmiş ve yaklaşık dört yüzyıl boyunca imparatorluğun Balkanlar’daki en önemli idari birimlerinden biri olmuştur. Bu uzun dönem boyunca bölgede, Türk ve Müslüman nüfus ile Rum Ortodoks nüfus arasında karmaşık, çok katmanlı ve zaman zaman gerilimli ama çoğunlukla işlevsel bir toplumsal yapı gelişmiştir. Özellikle Tripoliçe, Koron, Modon, Navarin ve Benefşe gibi merkezlerde yoğunlaşan Müslüman nüfus; ticaret, zanaat ve tarım alanlarında bölge ekonomisinin ayrılmaz bir parçasını oluşturmuştur. Bu nüfus, yalnızca yönetici elitlerden veya askerlerden ibaret değildi; büyük çoğunluğu, tıpkı Rum komşuları gibi toprağa bağlı yaşayan, geçimini tarımdan ve küçük ölçekli ticaretten sağlayan sıradan insanlardı.
Mora’daki Müslüman nüfusun toplumsal kompozisyonu, homojen bir Türk kimliğinden ziyade, farklı kökenlerden gelen grupların kaynaşmasıyla oluşmuştu. Bunlar arasında Anadolu’dan göç eden Türk aileler, İslam’ı seçmiş yerli Rumlar, Arnavut Müslümanlar ve imparatorluğun diğer bölgelerinden gelen Müslüman topluluklar bulunuyordu. Bu çeşitlilik, Mora Müslümanlarının kültürel dokusunu zenginleştirmiş; aynı zamanda onları bölgenin sosyal ve ekonomik hayatına derinlemesine entegre etmişti. Bir başka deyişle, 1821’de yok edilen nüfus, bölgeye sonradan gelip yerleşmiş yabancı bir unsur değil; yüzyıllardır orada yaşayan, toprağa kök salmış, bölgenin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş bir topluluktu.
Şükrü Ilıcak’ın Osmanlı arşiv belgelerine dayanan kapsamlı çalışması, bu nüfusun özellikle Arkadya, Andurusa, Mezistre ve Fenar bölgelerinde yoğunlaştığını göstermektedir. Bu bölgeler, aynı zamanda isyanın ilk günlerinde en yoğun saldırılara maruz kalan yerleşim birimleridir. Ilıcak’ın derlediği belgeler, saldırıların coğrafi dağılımının rastlantısal olmadığını; Müslüman nüfusun yoğun olduğu bölgelere sistematik olarak yönlendirildiğini ortaya koymaktadır.
Kırılgan Barış: Birlikte Yaşamanın Sınırları
Mora’daki Müslüman ve Hristiyan topluluklar arasındaki ilişkiler, dört yüzyıllık ortak tarih boyunca inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. Gündelik yaşam düzeyinde, komşuluk ilişkileri ve ekonomik iş birliği yaygın olsa da; vergi adaletsizlikleri, toprak anlaşmazlıkları ve zaman zaman patlak veren yerel isyanlar, altta yatan gerilimlerin hiçbir zaman tamamen kaybolmadığını göstermektedir. Özellikle 18. yüzyılın ikinci yarısında, merkezi otoritenin zayıflamasına paralel olarak yerel eşrafın güç kazanması, hem Müslüman hem de Hristiyan köylüler üzerindeki baskıyı artırmış; bu durum, toplumsal gerilimleri tırmandırmıştır.
1770 Orlov İsyanı sırasında yaşanan karşılıklı şiddet, bu kırılgan dengenin ne kadar kolay bozulabileceğinin erken ve kanlı bir işaretiydi. Rus donanmasının Mora kıyılarına gelmesiyle patlak veren bu isyan, kısa sürede kontrolden çıkmış; hem Müslüman hem de Hristiyan sivillerin hayatını kaybettiği bir şiddet sarmalına dönüşmüştü. Ancak Orlov İsyanı’nın bastırılmasından sonra, bölgede bir tür normale dönüş yaşanmış; topluluklar arasındaki gündelik ilişkiler, yaralar tam olarak sarılamasa da, yeniden tesis edilmişti.
1821’deki olayları öncekilerden ayıran temel fark, bu kez şiddetin ne karşılıklı ne de orantılı olmasıdır. Daha önceki isyanlarda, şiddet genellikle bir tırmanma sürecinin sonucuydu ve her iki taraf da birbirine karşı şiddet uygulamıştı. Oysa 1821’de, isyanın ilk haftalarından itibaren ortaya çıkan tablo, çatışan iki silahlı gücün savaşı değil; örgütlü ve iyi silahlanmış grupların, savunmasız sivil nüfusa yönelik tek taraflı ve sistematik bir imha hareketidir. Bu asimetri, olayın soykırım teorileri çerçevesinde değerlendirilmesinin temel gerekçelerinden birini oluşturmaktadır.
Navarin’e Giden Yol: Kırsalda Başlayan Sistematik Tasfiye
İlk Şok Dalgası: Mart-Nisan 1821
İsyan Mart 1821’de patlak verdiğinde, Mora kırsalındaki Müslüman ailelerin büyük çoğunluğu gelişmelerden habersizdi. Haberleşme imkânlarının son derece kısıtlı olduğu bir dönemde, dağınık çiftliklerde ve küçük köylerde yaşayan bu insanlar, isyanın başladığını ancak silahlı grupların saldırısına uğradıklarında veya komşularının kendilerini uyarmasıyla öğrenebilmişlerdir. Ancak bu uyarılar çoğu zaman çok geç gelmiş; birçok aile, neyle karşı karşıya olduğunu dahi anlayamadan, devasa bir şok dalgasının ortasında kalmıştır.
Osmanlı arşiv belgelerine dayanan araştırmalar, isyanın ilk günlerinde iki temel hareketlenme olduğunu göstermektedir: Kırsaldaki Müslüman aileler, canlarını kurtarmak için en yakın kaleye (Koron, Modon, Navarin veya Tripoliçe’ye) ulaşmaya çalışmış; Yunan ve Arvanit çeteleri ise tam da bu kaçış yollarını kesmek üzere harekete geçmiştir. Saldırıların ön saflarında, dönemin askerî şartlarına göre son derece ağır silahlanmış gruplar bulunuyordu. Bu çeteler, yüzyıllardır yan yana yaşayan komşuluk hukukunu bir anda silip atarak kırsaldaki Müslüman yerleşimlerine akın ettiler.
Bu aşamada gerçekleşen ölümler, ne bir çatışmanın tali hasarı ne de savaşın doğal sonucu olarak nitelendirilebilir. Zira ortada ne bir muharebe ne de karşılıklı bir çatışma vardır. Olan şey, silahlı grupların sivil yerleşim birimlerine yönelik planlı ve sistematik saldırılarıdır. Saldırıların karakteristik özellikleri, olayın doğasını anlamak için kritik ipuçları sunmaktadır.
İlk olarak, saldırılar önceden planlanmış eş zamanlılık göstermekteydi. Mora’nın farklı bölgelerinde, birbirinden bağımsız gibi görünen saldırıların neredeyse aynı anda başlaması, bir halk öfkesi patlamasından ziyade örgütlü bir askerî operasyonun göstergesidir. Bu koordinasyon, isyanın lider kadrosunun önceden hazırlık yaptığını ve Müslüman nüfusun tasfiyesinin, bağımsızlık mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak görüldüğünü düşündürmektedir.
İkinci olarak, saldırılar tamamen yok etme amacı taşıyordu. Yalnızca insanlar öldürülmekle kalınmadı; evler, çiftlikler, tarım arazileri, dini yapılar sistematik olarak tahrip edildi. Amaç, Müslüman varlığının tüm izlerini bölgeden silmekti. Bu, ileride geri dönüşü imkânsız kılmaya yönelik bir stratejinin parçasıydı: Geride dönülecek bir ev, işlenecek bir toprak, ibadet edilecek bir mekân bırakılmamalıydı.
Üçüncü olarak, kırsaldaki ailelere hiçbir savunma imkânı bırakılmamıştı. Bu insanlar ne silahlıydı ne de organize bir savunma kapasitesine sahipti. Çoğu, gündelik işleriyle meşgul sivil yerleşimcilerdi. Bu, bir savaş değil, teknik anlamda bir sivil soykırımıydı. Savaş hukukunun en temel ilkelerinden biri olan savaşan-sivil ayrımının bu kadar kökten ihlal edilmesi, olayın soykırım literatüründeki ayrım gözetmeme kriterine tam olarak uyduğunu göstermektedir.
Kalelere Sığınamayanlar: Yol Boyu Soykırımları
Kırsaldaki Müslüman nüfus için teorik olarak iki seçenek vardı: ya kalelere sığınmak ya da kaçmak. Ancak pratikte her iki seçenek de ölümcüldü. Osmanlı arşiv belgelerine dayanan araştırmalar, kalelere ulaşmaya çalışan kafilelerin yollarda pusuya düşürüldüğünü göstermektedir. Özellikle Arkadya ve Andurusa bölgesindeki Müslümanlar Koron, Modon ve Navarin’e; Mezistre ve Fenar halkı ise Tripoliçe’ye ulaşmaya çalışmış, ancak bu yolculukların büyük kısmı ölümle sonuçlanmıştır.
Yol boyu soykırımları, soykırım literatüründe sıkça karşılaşılan bir motif olan kaçış yollarının kapatılması stratejisinin klasik bir örneğidir. Amaç, yalnızca insanları öldürmek değil; aynı zamanda onlara hiçbir kaçış imkânı bırakmayarak, grubun bölgedeki varlığını tamamen ve geri dönüşsüz biçimde sona erdirmektir. Kaçış yollarının tutulması, bu stratejinin askerî ayağını oluşturur.
Bu noktada altı çizilmesi gereken kritik bir ayrım vardır: Kalelere ulaşabilenler, ironik biçimde, hayatta kalma ihtimali en yüksek olanlardı. Çünkü en azından surların ardında birkaç ay daha zaman kazanabildiler. Asıl büyük kayıp, hiçbir zaman kalelere ulaşamayan, adı bugün hiçbir haritada geçmeyen köylerde, yarım kalmış hasatlarda ve terk edilmiş ocaklarda kaybolup giden adsız kırsal nüfustur. Navarin kalesi düştü cümlesi, aslında bu adsız kırsal nüfusun üzerini örten devasa bir sessizlikten ibarettir. Tarih yazımı, surların ardında yaşanan dramı kaydetmiş; ama surlara hiç ulaşamayanların hikâyesini büyük ölçüde görmezden gelmiştir. Oysa asıl trajedi, belki de tam olarak bu görünmezlikte saklıdır.
Bu kaybın büyüklüğünü anlamak için dökülen kanın ayrıntısına ihtiyaç yoktur; geride kalan boşluğa bakmak yeterlidir. 1821 sonbaharında Mora kırsalında dolaşan bir gözlemci, yarım kalmış hasatlarla, terk edilmiş evlerle, sahipsiz kalmış hayvanlarla ve yakılmış köylerin iskeletleriyle karşılaşacaktı. Bu sessizlik, sayıların ifade edemeyeceği bir yok oluşun en somut kanıtıdır.
Navarin Kuşatması: Kalenin İçinde ve Dışında
Coğrafi Netlik: İki Kale, Tek Felaket
Navarin’de yaşananları anlamak için öncelikle coğrafi bir düzeltme yapmak gerekmektedir. Navarin adı, tarihsel kaynaklarda ve güncel literatürde sıklıkla tek bir kaleyi ifade ediyormuş gibi kullanılır; oysa gerçekte Navarin Körfezi’nin girişini koruyan iki ayrı kale vardır. Bu ayrımı yapmadan yalnızca Navarin kalesi demek, olayların somut coğrafyasını ve dolayısıyla tarihsel anlatısını bulanıklaştırmaktadır.
İlk yapı, körfezin kuzeyinde yer alan Eski Navarin’dir (Palaiokastro). 13. yüzyılda Haçlılar tarafından inşa edilmiş olan bu kale, 1821 itibarıyla büyük ölçüde stratejik önemini yitirmiş, eski bir yapıydı. Asıl önemli olan ve 1821 kuşatması ile soykırımının sahnesini oluşturan yapı ise körfezin güneyinde yer alan Yeni Navarin’dir (Neokastro). Osmanlılar tarafından 1573’te İnebahtı yenilgisinin hemen ardından, Venedik tehdidine karşı körfez girişini daha etkin kontrol etmek amacıyla inşa edilen Neokastro, çok daha büyük, kalabalık ve stratejik açıdan hayati öneme sahip bir kaleydi. Bugünkü Pylos kasabasının içinde yer alan ve ziyaretçilerin gezdiği yapı bu kaledir. İçinde camisi, pazar yeri, sivil konutları ve askerî tesisleriyle Neokastro, yalnızca bir garnizon değil; aynı zamanda canlı bir Osmanlı kentsel yerleşimiydi.
Kuşatmanın Seyri: Açlık, Hastalık ve Bekleyiş
Mart 1821’de, Maniot komutan Konstantinos Pierrakos Mavromichalis önderliğindeki Yunan kuvvetleri Neokastro’yu kuşattı. Mavromichalis, Mora’nın güneyindeki Mani bölgesinin önde gelen ailelerinden birine mensuptu ve isyanın en deneyimli askerî liderlerinden biri olarak tanınıyordu. Komutasındaki kuvvetler, düzenli bir ordudan ziyade, farklı bölgelerden gelen silahlı grupların, milislerin ve gönüllülerin oluşturduğu heterojen bir topluluktu. Ancak bu heterojenlik, kuşatmanın etkinliğini azaltmamış; aksine, farklı taktiklerin ve yerel bilginin bir araya gelmesiyle kuşatma daha da sıkılaşmıştır.
Kale denizden hiçbir yardım alamadı. Osmanlı donanması, Ege’deki diğer isyan bölgeleriyle uğraşmaktan ve Navarin’e ulaşan deniz yolunun Yunan gemileri tarafından kesilmesinden dolayı bölgeye müdahale edemedi. Bu deniz ablukası, kuşatma altındaki nüfusu tamamen izole etti. Dış dünyayla bağlantısı kopan kalede, yaz boyunca süren kuşatma koşulları giderek ağırlaştı. Kırsaldan kaçıp kaleye sığınan ailelerle birlikte nüfusun hızla artması, zaten sınırlı olan erzak stoklarını daha da hızlı tüketti. Kuyuların kirlenmesi, temiz suya erişimin kesilmesi ve tıbbi yardımın tamamen imkânsız hale gelmesi, kuşatma altındaki nüfusu sistematik olarak zayıflatan ve ölüme sürükleyen koşullar olarak belgelenmiştir.
Bu noktada, kuşatma altındaki nüfusun maruz kaldığı koşulların, 1948 BM Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesinin (c) bendinde tanımlanan “grubun fiziksel varlığını kısmen veya tamamen yok edeceği hesaplanan yaşam koşullarının kasıtlı olarak dayatılması” kriterine uygunluğuna dikkat çekmek gerekmektedir. Kuşatma sırasında erzak ve suyun kesilmesi, yalnızca askerî bir taktik değil; aynı zamanda sivil nüfusu topluca zayıflatmayı ve ölüme sürüklemeyi amaçlayan bir stratejiydi. Kaledeki sivillerin varlığı, kuşatanlar açısından bir pazarlık kozu olarak değil; ortadan kaldırılması gereken bir hedef kitle olarak görülmüştür. Nitekim kuşatma boyunca sivillerin tahliyesi için herhangi bir girişimde bulunulmamış; aksine, kaleye sığınanlarla birlikte nüfusun artması, kuşatanlar açısından avantaj olarak değerlendirilmiştir: Ne kadar çok insan içeride sıkışırsa, erzak o kadar hızlı tükenecek ve teslimiyet o kadar çabuk gelecekti.
Teslimiyet Müzakereleri ve Verilen Sözler
Ağustos ayına gelindiğinde, kaledeki durum dayanılmaz bir noktaya ulaşmıştı. Aylardır süren açlık, susuzluk ve hastalık, nüfusu kırılma noktasına getirmişti. Halk, kalenin zorla ele geçirilmesini beklemeden teslim olmayı teklif etti. Bu karar, yalnızca fiziksel dayanıklılığın tükenmesinin değil; aynı zamanda dönemin savaş hukukuna duyulan güvenin de bir yansımasıydı.
Bu noktada, dönemin geleneksel kuşatma hukukunu ayrıntılı olarak ele almak gerekmektedir. 19. yüzyıl başında Avrupa’da hâlâ geçerli olan ve Osmanlı İmparatorluğu tarafından da tanınan kurallara göre, bir kale zorla ele geçirilmeden önce teslim olursa, sakinlerine aman (güvenli geçiş) verilmesi beklenirdi. Bu, kuşatma savaşının en köklü geleneklerinden biriydi ve hem Hristiyan hem de Müslüman devletler tarafından karşılıklı olarak tanınırdı. Buna karşılık, son ana kadar direnip zorla düşürülen bir kale amansız sayılır ve sakinleri kılıçtan geçirilebilirdi. Bu iki durum arasındaki ayrım, kuşatma altındaki nüfus için tam anlamıyla bir ölüm-kalım meselesiydi.
Navarin’deki Müslüman nüfus, bu ayrımın tamamen bilincindeydi ve stratejik bir tercih yaparak kaleyi zorla değil, pazarlıkla teslim etmeyi seçti. Yunan müzakereciler (Poniropoulos, Typaldos ve Gregorios Methonis) resmî bir teslim anlaşması önerdiler. Anlaşmanın şartları açıktı: Müslümanlar ellerindeki tüm silahları ve kaledeki kamu malını, parayı ve mücevherleri teslim edecek; karşılığında güvenli bir şekilde Mısır’a nakledileceklerdi. Mısır, o dönemde hâlâ Osmanlı egemenliğinde olduğu için, bu seçenek pratik ve kabul edilebilir bir çözüm olarak görülmüştü. Türk tarafı bu sözü tuttu ve ellerindeki her şeyi eksiksiz olarak teslim etti.
Bu ayrıntı, olayın soykırım teorileri çerçevesinde değerlendirilmesinde kritik öneme sahiptir. Zira mağdurlar, dönemin kendi acımasız hukuk kurallarına göre bile korunması gereken bir statüdeydiler. Yapılan, yalnızca bir savaş suçu değil; resmî bir anlaşmanın, bir teslimiyet sözleşmesinin, üzerinde mutabık kalınmış şartların kasıtlı ve planlı ihlaliydi. Bu ihlal, savaşın kaotik ortamında kendiliğinden gelişen bir taşkınlık olarak açıklanamaz; çünkü daha sonra ortaya çıkacağı üzere, anlaşmanın ihlali önceden tasarlanmış ve kanıtları bile planlı olarak ortadan kaldırılmıştır.
19 Ağustos 1821: Soykırımın Anatomisi
Anlaşmanın İhlali: Kanıtın Yok Edilmesi
Navarin soykırımının belki de en çarpıcı ve en az bilinen ayrıntısı, olaydan yıllar sonra gün ışığına çıkan bir itiraftır. Teslim müzakerelerine katılan Yunan müzakerecilerden Poniropoulos, İngiliz general ve tarihçi Thomas Gordon’a yaptığı açıklamada, teslim belgesinin Türklerde kalan nüshasını bizzat kendi elleriyle yok ettiğini, böylece ortada herhangi bir anlaşma yapılmamış gibi görünmesini sağladığını itiraf etmiştir. Gordon’un 1832 tarihli History of the Greek Revolution adlı eserinde kaydettiği bu itiraf, olayın doğasına dair bildiklerimizi kökünden değiştirecek niteliktedir.
Bu itiraf, olayın kızışmış bir kalabalığın kontrolden çıkması veya spontane bir öfke patlaması olarak yorumlanmasını imkânsız kılmaktadır. Yapılan, üzerinde önceden düşünülmüş, kanıtı bile planlı olarak ortadan kaldırılmış, organize bir ihanettir. Belgenin yok edilmesi, soykırımın hemen ardından başlayacak olan inkâr sürecinin de ilk adımıdır. Gregory Stanton’ın soykırımın on aşaması modelinde, inkâr aşaması soykırımın son ve en kalıcı aşaması olarak tanımlanır. Navarin’de bu aşama, henüz soykırım gerçekleşmeden önce, teslim belgesinin yok edilmesiyle başlamıştır. Bu kronolojik sıra dışılık, planlamanın ne kadar ileri düzeyde olduğunu göstermesi bakımından çarpıcıdır.
Soykırımın Başlaması: Çan Sesleri ve Organize Şiddet
19 Ağustos 1821’de (eski takvimle 7 Ağustos) kale kapıları nihayet açıldı. Anlaşmaya güvenen, aylarca süren kuşatma altında bitkin düşmüş, silahlarını ve tüm değerli eşyalarını teslim etmiş kalabalık dışarı çıkmaya başladığında, onları bir güvenlik koridoru değil, çan sesleri karşıladı. Bölgedeki din adamlarının çanları çalarak verdiği işaretle birlikte, silahlı gruplar sivil nüfusun üzerine saldırdı.
Burada özellikle vurgulanması gereken bir ayrıntı, saldırganların motivasyonunun yalnızca yağma veya öfke olmadığıdır. Dönemin tanıklıkları, saldırganların eylemlerini adeta dinî bir görev olarak gördüklerini göstermektedir. Çan sesleri, bu dinî motivasyonun sembolik başlangıç işareti olarak işlev görmüş; şiddet, kutsal bir misyonun parçası olarak sunulmuştur. Bu durum, soykırım literatüründe sıkça karşılaşılan dinî meşrulaştırma motifinin tipik bir örneğidir. Din adamlarının çan çalarak soykırımı başlatması, şiddetin yalnızca siyasi veya askerî değil; aynı zamanda dinî bir çerçeveye oturtulduğunu, ötekinin yok edilmesinin ilahi bir misyon olarak kodlandığını göstermektedir.
Şiddetin Sistematik Karakteri
İskoç tarihçi George Finlay’in, 1861 tarihli History of the Greek Revolution adlı eserinde yer alan anlatım, olayın en detaylı birinci elden tanıklığına dayanmaktadır. Finlay, olayı bizzat görmüş bir Yunan rahip olan Phrantzes’in aktardıklarını kaydetmiştir. Phrantzes’in tanıklığı, yaşananların ayrım gözetmeyen, sistematik bir yok etme operasyonu olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.
Birinci olarak, yaş ve cinsiyet ayrımı yapılmadı. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, bebekler; hiç kimse sivil statüsü nedeniyle korunmadı. Savaş hukukunun en temel ilkesi olan sivil dokunulmazlığı tamamen rafa kaldırılmıştı. Bu, yalnızca bir aşırılık değil; doğrudan soykırım kastının göstergesidir. Zira bir grubu kısmen veya tamamen yok etme kastı, tam da bu tür bir ayrım gözetmeme ile kendini belli eder.
İkinci olarak, denize kaçmaya çalışanlar bilerek hedef alındı. Phrantzes’in tanıklığı, denize atlayarak kurtulmaya çalışan kadın ve çocukların, kıyıdan veya teknelerden hedef gözetilerek vurulduğunu belgelemektedir. Bu, kaçış yolunun bile planlı olarak kapatıldığını göstermektedir. Hiçbir kurtuluş imkânı bırakılmaması, soykırım literatüründe topyekûn imha kastının en güçlü delillerinden biri olarak kabul edilir.
Üçüncü olarak, cinsel şiddet sistematik olarak uygulandı. Birden fazla bağımsız kaynak, kadınların cinsel şiddete maruz kaldığını kaydetmektedir. Soykırım literatüründe cinsel şiddet, yalnızca bireysel bir suç değil; aynı zamanda mağdur grubun aşağılanması, insanlıktan çıkarılması ve biyolojik devamlılığının hedef alınması işlevi gören kolektif bir şiddet biçimidir.
Dördüncü olarak, cesetlerin durumu soykırımın kitlesel boyutunu gözler önüne sermektedir. Phrantzes’in aktardığına göre, kıyı kısa sürede cesetlerle dolmuş ve salgın hastalık tehdidi baş göstermiştir. Bu durum, ölümlerin birkaç saat içinde gerçekleşen kitlesel bir yok etme operasyonunun sonucu olduğunu kanıtlamaktadır.
Ölü Sayısı Tartışmaları
Dönemin tarihçileri, sadece Navarin’de birkaç saat içinde öldürülenlerin sayısını 2.000 ile 3.000 arasında tahmin etmektedir. Bu rakam, kalede sıkışmış toplam nüfusun çok büyük bir bölümüne tekabül etmektedir. Hayatta kalıp kaçabilenlerin sayısı son derece azdı; onlar da bölgeden tamamen ayrılmak zorunda kaldılar.
Ancak burada metodolojik bir uyarı yapmak gerekmektedir: Navarin’deki ölü sayısı, Mora’daki toplam kaybın yalnızca bir parçasıdır. Asıl büyük kayıp, daha önce belirtildiği gibi, kırsal alanda, kalelere hiçbir zaman ulaşamayan nüfustur. Bu rakam hiçbir zaman tam olarak hesaplanamayacak olsa da, Justin McCarthy’nin 1821 sonrasında bölgedeki Müslüman nüfusun neredeyse tamamen yok olduğu tespiti, tablonun vahametini göstermeye yeterlidir. Navarin, bu büyük imha dalgasının yalnızca en görünür ve en belgelenmiş zirve noktalarından biridir.
Uluslararası Tanıklıklar
Olayın uluslararası tanıklar tarafından da kaydedilmiş olması, inkâr girişimlerini zorlaştıran önemli bir faktördür. Yunan davasına destek vermek üzere bölgeye gelmiş olan Alman gönüllü Franz Lieber, anılarında Navarin’de gördüklerinin onda derin bir nefret ve iğrenme uyandırdığını yazmıştır. Lieber, bazı savaşçıların işledikleri şiddeti övünerek anlatmaları karşısında duyduğu dehşeti kaydetmiştir. Bu tanıklık, özellikle önemlidir; çünkü Lieber, Yunan davasına sempatiyle gelmiş bir Avrupalı gönüllüdür. Onun bile dayanamadığı bir tablodan söz edilmektedir. Bu, olayın dönemin standartlarına göre bile ne kadar aşırı olduğunu, sıradan bir savaş şiddetinin çok ötesine geçtiğini göstermektedir.
William St. Clair, hem 1972 tarihli That Greece Might Still Be Free hem de 2022 tarihli son eseri Who Saved the Parthenon? adlı çalışmalarında, Mora’daki Türk varlığının 1821 baharında adeta bir anda ortadan kalktığını yazmıştır. St. Clair’in kendi tespitiyle, bu insanlar dünyanın geri kalanı tarafından yasının tutulmadığı, fark bile edilmediği bir biçimde, sessizce kayboldular. Bu cümle, yalnızca tarihsel bir gözlem değil; aynı zamanda Batı kamuoyunun ve tarih yazımının bu olay karşısındaki tutumunun sert bir eleştirisidir.
Küller ve Sessizlik: Soykırımın Ardından
Soykırımın hemen sonrası da kolay değildi. Cesetler kıyıya vurdu ya da sahile yığıldı; salgın hastalık tehdidi baş gösterdi, kuyular kullanılamaz hâle geldi. Hayatta bırakılan bazı çocuklar köle olarak dağıtıldı; kimisinin yıllar sonra bile hiçbir yere ait olamadan harabelerde dolaştığı anlatıldı. Bu çocukların zorla bir başka gruba nakledilmesi, BM Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesinin (e) bendinde tanımlanan soykırım eylemlerinden biriyle birebir örtüşmektedir.
Camiler ya yakıldı ya yıkıldı; ayakta kalanlar başka bir dine ait ibadethanelere dönüştürüldü. Müslümanlara ait mezarlıklar, kütüphaneler, vakıf eserleri sistematik olarak tahrip edildi. Bölgenin yüzyıllara dayanan Osmanlı-Müslüman kültürel dokusu, birkaç ay içinde büyük ölçüde silindi. Geride, bu insanların bir zamanlar orada yaşadığına dair neredeyse hiçbir iz kalmadı. Kültürel imhanın bu kadar kapsamlı olması, Lemkin’in tanımladığı anlamda bir soykırımın varlığını destekleyen en güçlü argümanlardan biridir.
Soykırım Teorileri Çerçevesinde Navarin ve Mora Olayları
Bu bölüm, Mora’da ve özel olarak Navarin’de yaşananları, soykırım çalışmaları literatüründeki başlıca teorik çerçeveler ışığında kapsamlı bir analize tabi tutmaktadır.
Lemkin’in Soykırım Tanımı Açısından Değerlendirme
Raphael Lemkin’in 1944 tarihli orijinal soykırım tanımı, meselenin yalnızca fiziksel imha boyutuyla sınırlı olmadığını; bir grubun kültürel, ekonomik, dinî ve siyasi varlığının sistematik olarak tahrip edilmesini de kapsadığını ortaya koyar. Lemkin, soykırımı sekiz farklı alan üzerinden tanımlar. Bu çerçeveden bakıldığında, Mora’da yaşananlar soykırım tanımına sekiz düzeyde de uyum göstermektedir.
Siyasi alanın imhası: Müslüman nüfusun yönetimle olan tüm bağları koparıldı; Osmanlı idari yapısı tamamen çökertildi. Bölgedeki kadılar, yerel yöneticiler ve diğer resmî görevliler ya öldürüldü ya da kaçmak zorunda kaldı. Bu, yalnızca insanların değil; bir siyasi düzenin ve yönetim geleneğinin de yok edilmesi anlamına geliyordu.
Sosyal alanın imhası: Yüzyıllardır süren toplumsal ilişkiler, komşuluk bağları, ticari ağlar sistematik olarak yok edildi. Müslüman ve Hristiyan topluluklar arasındaki karmaşık sosyal doku, bir daha geri dönmeyecek biçimde parçalandı. Hayatta kalanlar, bir daha asla geri dönemeyecekleri bir bölgeden koparıldılar.
Kültürel alanın imhası: Camiler, medreseler, kütüphaneler, vakıf eserleri, hamamlar, çeşmeler; Müslüman kültürünün bölgedeki tüm somut izleri sistematik olarak tahrip edildi. Bu, Lemkin’in özellikle vurguladığı kültürel soykırım kavramının neredeyse ideal-tipik bir örneğidir.
Ekonomik alanın imhası: Müslümanlara ait çiftlikler, işletmeler, ticari mallar, zeytinlikler, tarım arazileri yağmalandı; ekonomik varlıkları tamamen ellerinden alındı. Grubun ekonomik temelinin yok edilmesi, hayatta kalanların geri dönme ihtimalini ortadan kaldırmaya yönelik bir stratejiydi.
Biyolojik alanın imhası: Nüfusun çok büyük bir bölümü fiziksel olarak yok edildi. Kadınlara yönelik cinsel şiddet, grubun biyolojik devamlılığını hedef alan bir boyut taşıyordu. Çocukların köle olarak dağıtılması, grubun gelecek nesillerinin de yok edilmesi anlamına geliyordu.
Fiziksel alanın imhası: Evler, çiftlikler, köyler sistematik olarak yakıldı ve yıkıldı; geride fiziksel bir varlık bırakılmadı. İnsanların yaşam alanlarının tahrip edilmesi, onların bölgedeki varlığının tüm izlerini silmeye yönelikti.
Dinî alanın imhası: İslami ibadet yerleri ve dinî kurumlar özel olarak hedef alındı. Camilerin yıkılması veya kiliseye dönüştürülmesi, yalnızca fiziksel yapıların değil; grubun manevi ve dinî kimliğinin de yok edilmesine yönelik bir eylemdi.
Ahlaki alanın imhası: Hayatta kalan çocukların köle olarak dağıtılması, kadınlara yönelik sistematik cinsel şiddet uygulanması, anlaşmalara ihanet edilmesi gibi eylemlerle grubun ahlaki bütünlüğü hedef alındı. Bu eylemler, mağdur grubun insanlıktan çıkarılması ve aşağılanması işlevi gördü.
BM Soykırım Sözleşmesi’nin 2. Maddesi Açısından Değerlendirme
1948 tarihli BM Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesinde tanımlanan beş soykırım eylemi ile Mora olaylarını karşılaştırdığımızda, çarpıcı örtüşmeler görmekteyiz.
Birinci eylem kategorisi olan grup üyelerinin öldürülmesi, Mora’daki durumu en doğrudan yansıtan kategoridir. Sadece Navarin’de birkaç saat içinde 2.000-3.000, Mora genelinde ise on binlerce Müslüman sivilin öldürüldüğü belgelenmiştir. Bu ölümler, bir savaşın tali hasarı değil; doğrudan ve kasıtlı öldürme eylemleridir.
İkinci eylem kategorisi olan grup üyelerine ciddi bedensel veya zihinsel zarar verilmesi, özellikle kuşatma altındaki nüfusun maruz kaldığı koşullar bağlamında değerlendirilebilir. Aylarca süren açlık, susuzluk ve hastalık; soykırım sırasında yaşanan fiziksel ve cinsel şiddet; hayatta kalanların yaşadığı travma; bu kategorinin kapsamına girmektedir.
Üçüncü eylem kategorisi olan grubun fiziksel varlığını yok edecek yaşam koşullarının kasıtlı olarak dayatılması, Navarin kuşatmasının tam olarak karşılığıdır. Kaledeki sivil nüfusun erzak ve su kaynaklarının kesilmesi, kuyuların kirlenmesi, tıbbi yardımın engellenmesi; grubun fiziksel varlığını yok etmeye yönelik yaşam koşullarının kasıtlı olarak dayatılmasıdır. Kuşatma boyunca sivillerin tahliyesi için herhangi bir girişimde bulunulmamış olması, bu koşulların kasıtlı olduğunun kanıtıdır.
Dördüncü eylem kategorisi olan grup içinde doğumları engellemek amacıyla önlemler alınması, doğrudan belgelenmiş bir strateji olmamakla birlikte, kadınların sistematik cinsel şiddete maruz bırakılması ve nüfusun büyük bölümünün yok edilmesi, grubun biyolojik devamlılığını hedef alan eylemler olarak bu kapsamda değerlendirilebilir.
Beşinci eylem kategorisi olan gruba mensup çocukların zorla bir başka gruba nakledilmesi, Navarin’deki tanıklıklarla doğrudan belgelenmiştir. Hayatta kalan bazı çocukların köle olarak dağıtıldığı, yıllar sonra bile hiçbir yere ait olamadan harabelerde dolaştıkları kaydedilmiştir.
Özel Kast (Dolus Specialis) Unsuru
Soykırım suçunun en kritik ve ispatı en zor unsuru, eylemlerin grubu kısmen veya tamamen yok etme kastıyla (dolus specialis) işlenmiş olmasıdır. Soykırımı diğer uluslararası suçlardan (örneğin savaş suçları veya insanlığa karşı suçlardan) ayıran temel fark, bu özel kast unsurudur. Mora olaylarında bu özel kastın varlığını destekleyen çok sayıda ve farklı türde kanıt bulunmaktadır.
Sistematiklik ve yaygınlık, özel kastın en önemli göstergelerinden biridir. Saldırılar, Mora’nın farklı bölgelerinde eş zamanlı ve koordineli olarak gerçekleştirilmiştir. Bu, spontane şiddet veya kontrolsüz öfke açıklamalarını geçersiz kılmaktadır. Eş zamanlı ve koordineli saldırılar, merkezi bir planlamanın ve organize bir iradenin varlığını kanıtlar.
Hiçbir ayrım gözetilmemesi, özel kastın bir diğer güçlü göstergesidir. Yaşlı, kadın, çocuk, bebek ayrımı yapılmaksızın tüm Müslüman sivillerin hedef alınması; amacın yalnızca askerî değil, topyekûn bir yok etme olduğunu göstermektedir. Savaş hukuku, savaşan ve sivil arasında ayrım yapılmasını zorunlu kılar. Bu ayrımın tamamen ortadan kalkması, hedefin askerî değil, etnik veya dinî kimlik olduğunu gösterir.
Kültürel imha, özel kastın Lemkin’in tanımladığı çerçevedeki en güçlü delillerinden biridir. Camilerin, mezarlıkların, vakıf eserlerinin sistematik olarak tahrip edilmesi; grubun yalnızca fiziksel değil, kültürel ve manevi varlığının da silinmek istendiğini kanıtlamaktadır. Bir grup, yalnızca üyelerinin öldürülmesiyle değil; kimliğini oluşturan tüm kurumların, sembollerin ve hafıza mekânlarının yok edilmesiyle de soykırıma uğrayabilir. Mora’da gerçekleşen tam olarak budur.
Anlaşmanın ihlali ve kanıtın yok edilmesi, özel kastın belki de en çarpıcı kanıtıdır. Teslim anlaşmasının kasıtlı olarak ihlal edilmesi ve anlaşma belgesinin bizzat müzakerecilerden biri tarafından yok edilmesi, eylemlerin önceden planlandığını ve sorumluluktan kaçınma amacı taşıdığını göstermektedir. Bu, anlık bir öfke patlamasının değil; üzerinde düşünülmüş, hukuki sonuçları önceden hesaplanmış bir stratejinin kanıtıdır.
Tanıklıklar da özel kastı desteklemektedir. Saldırganların eylemlerini dinî bir görev olarak görmeleri ve işledikleri şiddeti övünerek anlatmaları, yok etme kastının bilinçli ve ideolojik bir temele dayandığını ortaya koymaktadır. Şiddetin bu şekilde yüceltilmesi ve meşrulaştırılması, soykırım literatüründe sıkça karşılaşılan bir motif olan failin ideolojik motivasyonuna işaret eder.
Gregory Stanton’ın Soykırımın On Aşaması Modeli Açısından Değerlendirme
Gregory Stanton’ın geliştirdiği soykırımın on aşaması modeli, soykırımın bir anda patlak veren bir olay değil; belirli aşamalardan geçerek gelişen bir süreç olduğunu ortaya koyar. Bu model, Mora’da yaşananların soykırım olarak nitelendirilmesini destekleyen güçlü bir analitik çerçeve sunmaktadır.
Birinci aşama olan sınıflandırma, Mora bağlamında açıkça gözlemlenmektedir. Bölgedeki nüfus, Rum/Hristiyan ve Türk/Müslüman olarak keskin biçimde kategorize edilmiş; bu kategoriler, bireylerin karmaşık kimliklerini ve topluluklar arasındaki iç içe geçmiş ilişkileri görünmez kılacak şekilde mutlaklaştırılmıştır. Oysa gerçekte, birçok Müslüman Rumca konuşuyor, birçok Hristiyan Türkçe biliyor; evlilikler, ticari ortaklıklar ve komşuluk ilişkileri bu kategorilerin sınırlarını sürekli aşındırıyordu. Sınıflandırma aşaması, bu karmaşık gerçekliğin üzerini örterek, şiddetin yönlendirileceği net bir hedef grup yaratmıştır.
İkinci aşama olan sembolleştirme, Müslümanlara ait kıyafet tarzı, ibadet yerleri, simgesel işaretler ve kamusal görünürlük unsurları üzerinden işlemiştir. Sarık, cami minareleri, ezan sesi, Müslüman mezarlıklarındaki mezar taşları; tüm bu semboller, grubun öteki olarak işaretlenmesine ve hedef gösterilmesine hizmet etmiştir. Kültürel imha sürecinde bu sembollerin özel olarak hedef alınması, sembolleştirme aşamasının ne kadar ileri gittiğini göstermektedir.
Üçüncü aşama olan ayrımcılık, isyan öncesinde ve isyan sırasında Müslüman nüfusun siyasi ve toplumsal haklardan sistematik olarak dışlanmasıyla gerçekleşmiştir. İsyanın lider kadrosu, Müslümanların bölgedeki varlığını bağımsız bir Yunanistan projesiyle bağdaşmaz görmüş ve onları yabancı unsurlar olarak kodlamıştır.
Dördüncü aşama olan insanlıktan çıkarma, soykırım süreçlerinin en kritik aşamalarından biridir. Müslümanların barbar, zalim, kâfir gibi sıfatlarla aşağılanması; onlara yönelik şiddetin meşrulaştırılmasına ve hatta kutsallaştırılmasına hizmet etmiştir. İnsanlıktan çıkarma, normalde bir insanı öldürmekten kaçınacak sıradan insanların, insan kategorisinden çıkardıkları bir gruba şiddet uygulayabilmesini mümkün kılar. Navarin’deki saldırganların eylemlerini dinî bir görev olarak görmeleri, bu insanlıktan çıkarma sürecinin ne kadar ileri gittiğini göstermektedir.
Beşinci aşama olan örgütlenme, silahlı çetelerin, milis gruplarının ve yerel liderlerin koordinasyonuyla gerçekleşmiştir. Saldırıların eş zamanlı ve koordineli karakteri, örgütlü bir yapının varlığına işaret etmektedir. Bu örgütlenme, isyanın yalnızca Osmanlı yönetimine karşı bir başkaldırı değil; aynı zamanda Müslüman nüfusun tasfiyesini hedefleyen bir mekanizma olduğunu göstermektedir.
Altıncı aşama olan kutuplaştırma, nefret söylemi ve propaganda yoluyla toplumsal bölünmenin derinleştirilmesiyle gerçekleşmiştir. Biz ve onlar ayrımı mutlaklaştırılmış; ara kategoriler, gri alanlar ve ortak yaşam pratikleri yok sayılmıştır. Din adamlarının bu kutuplaştırma sürecinde oynadığı rol (örneğin Navarin’de çan çalarak soykırımı başlatmaları) dinî kurumların şiddetin meşrulaştırılmasındaki merkezi konumunu göstermektedir.
Yedinci aşama olan hazırlık, kurban grubun tecrit edilmesi, kalelere sığınmaya zorlanması, silahsızlandırılması ve hareket özgürlüğünün kısıtlanmasıyla gerçekleşmiştir. Navarin örneğinde, kuşatma altındaki nüfusun silahlarını ve değerli eşyalarını teslim etmesi, onları tamamen savunmasız bırakmış ve imha için uygun koşulları yaratmıştır.
Sekizinci aşama olan zulüm ve dokuzuncu aşama olan imha, Mora’daki sistematik öldürmeler, yağma, cinsel şiddet ve kültürel tahribat ile somutlaşmıştır. Navarin soykırımı, bu iki aşamanın en yoğun ve en belgelenmiş örneklerinden biridir.
Onuncu ve son aşama olan inkâr, olayların üzerinin örtülmesi, karşılıklı çatışma veya savaşın doğal sonucu olarak sunulması, kaynakların yok edilmesi ve mağdurların hikâyesinin tarih yazımından silinmesiyle gerçekleşmiştir. Navarin teslim belgesinin daha soykırım gerçekleşmeden yok edilmesi, inkâr aşamasının olayların hemen ardından değil, bizzat olayların bir parçası olarak başladığını göstermektedir. Bu, Mora’daki soykırımın ayırt edici özelliklerinden biridir: İnkâr, yalnızca bir sonradan akıllanma veya sorumluluktan kaçma çabası değil; soykırım stratejisinin en başından itibaren ayrılmaz bir parçasıdır.
Soykırımsal Soykırım Kavramı Açısından Değerlendirme
Leo Kuper’in geliştirdiği soykırımsal katliam kavramı, bir grubun bütününü yok etme amacı taşımasa da, belirli bir bölgedeki varlığını tamamen sona erdirmeyi hedefleyen kitlesel şiddet eylemlerini tanımlamak için kullanılır. Bu kavram, özellikle yerel veya bölgesel düzeydeki imha eylemlerini soykırım literatürüne dâhil etme imkânı sunması bakımından değerlidir.
Navarin soykırımı, bu kavram için adeta bir prototip teşkil etmektedir. Soykırım, Navarin ve çevresindeki Müslüman varlığını tamamen ve geri dönüşsüz biçimde sona erdirmiştir. Eylemler, yalnızca fiziksel imhayı değil; kültürel ve ekonomik yok edişi de kapsamıştır. Kurban grubun bölgedeki varlığı, saldırılar sonucunda fiilen ortadan kalkmış; geride ne bir insan ne de bir kültürel iz kalmıştır. Saldırılar, örgütlü ve sistematik bir karakter taşımış; anlık bir öfke patlaması değil, üzerinde düşünülmüş bir stratejinin uygulaması olmuştur.
Ancak Mora’daki olayları yalnızca soykırımsal bir katliam olarak nitelendirmek, meseleyi eksik bırakabilir. Zira Navarin, münferit bir olay değil; Mora’nın geneline yayılan, on binlerce insanın hayatını kaybettiği, bir halkın bölgedeki varlığının topyekûn sona erdirildiği büyük bir imha dalgasının parçasıdır. Bu nedenle, Navarin’i bir soykırımsal bir katliam olarak nitelendirmek mümkün ve anlamlı olmakla birlikte; Mora’daki toplam olayın, daha geniş kapsamlı bir soykırım olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.
Kültürel Soykırım Boyutu
Mora’daki Müslüman varlığının yok edilmesi, yalnızca insanların öldürülmesinden ibaret değildir. Lemkin’in özellikle vurguladığı ve 1948 Sözleşmesi’nin dışarıda bıraktığı için eleştirildiği kültürel soykırım boyutu, Mora olaylarında belirgin ve sistematik biçimde gözlemlenmektedir. Kültürel soykırım, bir grubun kimliğini oluşturan kurumların, sembollerin, dilin, dinin, kültürel mirasın kasıtlı olarak tahrip edilmesidir. Mora’da bu, dört temel alanda gerçekleşmiştir.
İbadethanelerin tahribi, kültürel soykırımın en görünür boyutudur. Camiler sistematik olarak yakılmış, yıkılmış veya kiliseye dönüştürülmüştür. Bu, yalnızca fiziksel yapıların değil; grubun manevi ve kültürel varlığının da hedef alındığını göstermektedir. Bir caminin kiliseye dönüştürülmesi, yalnızca bir ibadet mekânının el değiştirmesi değil; aynı zamanda bir kültürel hafıza mekânının, bir kimlik sembolünün silinmesi ve yerine başka bir sembolün geçirilmesidir. Bu, mağdur gruba yönelik sembolik bir şiddet biçimidir: Siz burada yoktunuz, hiç olmadınız mesajını iletir.
Mezarlıkların tahribi, kültürel soykırımın daha az bilinen ama aynı derecede önemli bir boyutudur. Müslüman mezarlıklarının tahrip edilmesi, grubun geçmişle ve toprakla olan bağının koparılması anlamına gelmektedir. Mezarlıklar, bir topluluğun belirli bir toprak parçasındaki varlığının en somut ve en kalıcı kanıtlarıdır. Onların tahrip edilmesi, grubun o topraklardaki tarihsel varlığının inkârıdır.
Vakıf eserlerinin yok edilmesi, Müslüman cemaatinin sosyal ve ekonomik altyapısını oluşturan kurumların hedef alınmasıdır. Vakıflar, Osmanlı toplumunda yalnızca dinî değil; aynı zamanda eğitim, sağlık, su temini, ticaret gibi alanlarda da merkezi bir rol oynardı. Vakıf eserlerinin tahribi, grubun yeniden var olma imkânını ortadan kaldırmaya yöneliktir.
Yer adlarının değiştirilmesi, kültürel soykırımın en sinsi ve en kalıcı boyutlarından biridir. Bölgedeki Türkçe ve Müslüman yer adlarının sistematik olarak değiştirilmesi, kültürel hafızanın silinmesine ve coğrafyanın yeniden adlandırılmasına hizmet etmiştir. Bir yerin adının değiştirilmesi, o yerin tarihinin yeniden yazılmasıdır. Yeni adlar, eski sakinlerin orada hiç yaşamadığı izlenimini yaratır ve kültürel hafızanın kuşaktan kuşağa aktarılmasını engeller.
Etnik Temizlik ve Soykırım Arasındaki Sınır
Akademik literatürde, etnik temizlik ve soykırım kavramları arasındaki sınır, en çok tartışılan ve üzerinde en az uzlaşılan konulardan biridir. Etnik temizlik, bir grubun belirli bir bölgeden zorla çıkarılmasını; soykırım ise grubun fiziksel olarak yok edilmesini ifade eder. İlk bakışta net gibi görünen bu ayrım, pratikte sıklıkla bulanıklaşır. Zira etnik temizlik süreçleri, çoğu zaman kitlesel ölümleri de beraberinde getirir; soykırım süreçleri ise genellikle bir temizlik söylemiyle meşrulaştırılmaya çalışılır.
Mora olaylarında, her iki olgunun da bir arada ve iç içe geçmiş biçimde gözlemlenmesi, sınırın belirsizleşmesine neden olmaktadır. Bir yandan, Müslüman nüfusun bir kısmı kalelere sığınmaya veya bölgeden kaçmaya zorlanmıştır. Bu, etnik temizlik kapsamında değerlendirilebilecek bir olgudur. Ancak diğer yandan, kaçamayanlar (ve hatta anlaşma yapıp teslim olanlar da dâhil olmak üzere) fiziksel olarak yok edilmiştir. Bu ise doğrudan soykırım kapsamına girmektedir.
Dahası, bölgedeki Müslüman kültürel varlığının sistematik imhası, sınır dışı etme amacının ötesinde bir yok etme kastının göstergesidir. Eğer amaç yalnızca nüfusu bölgeden çıkarmak olsaydı, camileri yıkmak, mezarlıkları tahrip etmek, yer adlarını değiştirmek gibi eylemlere gerek duyulmazdı. Bu eylemler, amacın yalnızca insanları değil; onların bölgedeki tüm izlerini, kültürel varlıklarını ve tarihsel hafızalarını da silmek olduğunu göstermektedir.
Bu nedenle, Mora’da yaşananları yalnızca etnik temizlik olarak nitelendirmek, olayın tüm boyutlarını kapsamakta yetersiz kalmaktadır. Yaşananlar, etnik temizlik ve soykırımın kesişim noktasında, her iki kavramın unsurlarını da içeren hibrit bir şiddet türüdür. Ancak fiziksel imhanın yaygınlığı, kültürel imhanın sistematikliği ve özel kastın varlığı göz önüne alındığında, olayın soykırım olarak nitelendirilmesi daha doğru ve kapsayıcı bir çerçeve sunmaktadır.
Batı’nın Sessizliği: Filhelenizm ve Tarihsel İnkâr
Romantik Filhelenizmin Körleştirici Etkisi
Navarin’de ve Mora genelinde yaşananların Batı kamuoyunda neredeyse hiç yankı bulmaması, kendi başına incelenmesi gereken, çarpıcı bir tarihsel olgudur. 1821’de Avrupa’da esen hâkim rüzgâr, Yunan İsyanı’nı antik Yunan medeniyetinin yeniden doğuşu olarak okuyan romantik Filhelenizm akımıydı. Lord Byron başta olmak üzere yüzlerce Avrupalı gönüllü, bağış toplayan aydın, gazeteci ve sanatçı; bu davayı Batı medeniyetinin kendi kökenlerini kurtarma mücadelesi olarak görmüştür. Onların gözünde, mesele basitti: Antik Yunan’ın torunları, yüzyıllardır süren Doğu despotizmine karşı ayaklanmış, özgürlük ve aydınlanma mücadelesi veriyordu.
Bu romantik çerçeve, olayların nasıl algılanacağını ve anlatılacağını kökünden belirlemiştir. Antik Yunan’ın torunlarının kazandığı her zafer bir aydınlanma öyküsüne, bir kahramanlık destanına dönüşürken; bu zaferin bedelini ödeyen sıradan Müslüman köylülerin, zanaatkârların, kadınların ve çocukların hikâyesine anlatıda yer kalmamıştır. Onlar, büyük anlatının dışında kalan, görünmez, sessiz ve yası tutulmayan ötekilerdi.
William St. Clair’in That Greece Might Still Be Free adlı eserinde vurguladığı gibi, klasik Yunan’a duyulan hayranlık, çağdaş bir halkın acısını görünmez kılacak kadar güçlüydü. Filhelenizm, yalnızca bir entelektüel moda veya siyasi bir tercih değil; aynı zamanda bir algı çerçevesi, bir hakikat rejimiydi. Bu çerçeve, neyin görüleceğini ve neyin görmezden gelineceğini belirliyordu. Ve bu çerçeve içinde, ölen Müslümanlar yoktu.
Tarih Yazımındaki Asimetri
Mora’daki Müslüman kayıplar, tarih yazımında sistematik olarak marjinalize edilmiş, küçümsenmiş veya tamamen görmezden gelinmiştir. Batı dillerinde, Navarin’de, Tripoliçe’de veya Benefşe’de yaşananlar üzerine yazılmış kapsamlı akademik çalışmaların sayısı bir elin parmaklarını geçmemektedir. Buna karşılık, Yunan bağımsızlık mücadelesini yücelten, romantikleştiren ve kurbanları özgürlük savaşçıları olarak sunan literatür muazzam bir hacme ulaşmıştır.
Bu asimetri, yalnızca niceliksel değil, nitelikseldir de. Var olan az sayıdaki çalışma dahi, genellikle olayları karşılıklı şiddet veya savaşın trajik sonuçları çerçevesinde sunmakta; yok edişin sistematik ve planlı karakterini görmezden gelmekte veya hafife almaktadır. Her iki taraf da aşırılıklar yaptı türünden dengeleyici söylemler, fail ve mağdur arasındaki asimetriyi gizlemeye hizmet etmektedir. Oysa ortada bir asimetri vardır ve bu asimetri, olayın doğasını anlamak için hayati önem taşır: Bir tarafta örgütlü, silahlı ve ideolojik olarak motive olmuş gruplar; diğer tarafta ise büyük ölçüde savunmasız, silahsız ve olaylardan habersiz sivil bir nüfus.
St. Clair’in tespiti burada bir kez daha hatırlanmayı hak ediyor: Bu insanlar dünyanın geri kalanı tarafından yasının tutulmadığı, fark bile edilmediği bir biçimde, sessizce kayboldular. Sessizce kaybolmak: Soykırım literatüründe bu olguya sıkça rastlanır. Soykırım, yalnızca fiziksel bir yok etme eylemi değil; aynı zamanda bir hafıza yok etme eylemidir. Mağdurların yalnızca bedenleri değil, hikâyeleri, acıları, isimleri ve insanlıkları da yok edilir.
Tarihsel İnkârın Mekanizmaları
Gregory Stanton’ın soykırımın onuncu ve son aşaması olarak tanımladığı inkâr, Mora olaylarında çok katmanlı ve son derece etkili biçimde işlemiştir. İnkâr, yalnızca böyle bir şey olmadı demek değildir; çok daha karmaşık, çok daha sinsi mekanizmaları içerir.
Dilsel inkâr, olayların savaş, çatışma, isyan, ayaklanma gibi nötr veya meşrulaştırıcı terimlerle anılmasıyla işler. Navarin Muharebesi veya Navarin Kuşatması gibi ifadeler, olayın bir savaş olduğu varsayımını peşinen kabul eder ve böylece sivil soykırımı boyutunu görünmez kılar. Oysa bu bir savaş değil, bir soykırımdır. Kullanılan dil, bu gerçeğin üzerini örter.
Sayısal inkâr, ölü sayılarının küçümsenmesi veya tartışmalı olarak sunulmasıyla işler. Rakamlar abartılıyor, kesin sayıyı bilmiyoruz, her iki taraf da kayıp verdi gibi söylemler, kaybın büyüklüğünü görecelileştirir ve mağdur grubun acısını hafife alır. Oysa sayılar tartışmalı olsa bile, sonuç tartışmasızdır: 1821 sonunda Mora’da Müslüman nüfus fiilen yok olmuştur.
Ahlaki inkâr, şiddetin karşılıklı olduğu iddiasıyla sorumluluğun dağıtılmasıyla işler. Her iki taraf da aşırılıklar yaptı, savaşın doğası böyle, o dönemde herkes böyleydi türünden söylemler, fail ile mağdur arasındaki asimetriyi gizler ve ahlaki sorumluluğu bulanıklaştırır.
Karşılaştırmalı inkâr, o dönemde herkes böyle yapıyordu veya Osmanlılar da aynısını yapmıştı söylemiyle olayların normalleştirilmesi ve tarihsel bağlam içinde eritilmesidir. Bu söylem, olayın özgüllüğünü (sistematik, planlı ve topyekûn karakterini) görünmez kılar.
Teleolojik inkâr ise olayların ulusal kurtuluş mücadelesinin kaçınılmaz bir parçası olarak sunulmasıdır. Bu bakış açısına göre, ulus-devletlerin doğuşu sancılıdır; bu süreçte bazı trajediler yaşanması kaçınılmazdır. Bu teleolojik çerçeve, mağdurları büyük anlatının dışına iter; onların acısını, ilerlemenin ve özgürleşmenin kabul edilebilir bedeli haline getirir.
Arşiv Kayıtlarının Tanıklığı: Osmanlı ve İngiliz Belgeleri
Osmanlı Arşiv Belgeleri
Şükrü Ilıcak’ın 2021 yılında yayımladığı Those Infidel Greeks: The Greek War of Independence through Ottoman Archival Documents adlı iki ciltlik dev eser, Mora’da yaşananlara dair Osmanlı arşiv kayıtlarını sistematik biçimde derleyen ve İngilizceye çevirerek uluslararası akademik camianın erişimine sunan çığır açıcı bir çalışmadır. Bu belgeler, şu kritik noktaları tartışmaya yer bırakmayacak biçimde ortaya koymaktadır.
İlk olarak, isyanın ilk günlerinden itibaren kırsaldaki Müslüman nüfusun sistematik saldırılara maruz kaldığı belgelenmektedir. Bölgedeki Osmanlı yetkililerinin merkeze gönderdikleri raporlar, saldırıların yaygınlığını, koordineli karakterini ve sivil nüfusu hedef aldığını açıkça ifade etmektedir.
İkinci olarak, kalelere sığınmaya çalışan sivillerin yollarda pusuya düşürüldüğü, birçok kafilenin hedeflerine ulaşamadan yok edildiği kaydedilmiştir. Bu raporlar, kaçış yollarının planlı olarak kesildiğini göstermektedir.
Üçüncü olarak, Navarin kuşatması sırasında denizden yardım ulaştırılamadığı, Osmanlı donanmasının bölgeye müdahale edemediği ve kaledekilerin kaderine terk edildiği belgelenmiştir.
Dördüncü ve en önemlisi, soykırımdan sonra bölgedeki Müslüman varlığının fiilen sona erdiği, Osmanlı idari kayıtlarına yansımıştır. 1821 sonrasında Mora’daki Osmanlı idari yapısı tamamen çökmüş; vergi kayıtları, nüfus defterleri ve diğer idari belgeler, bölgede Müslüman nüfus kalmadığını göstermektedir.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı’ndaki HAT (Hatt-ı Hümayun), İ.DH (İrade Dâhiliye) ve A.MKT.MHM (Sadaret Mektubî Mühimme Kalemi) koleksiyonlarındaki 1821-1822 tarihli yazışmalar, merkezi hükümetin bölgedeki gelişmeleri büyük bir endişeyle takip ettiğini, ancak etkili bir müdahalede bulunamadığını göstermektedir. İmparatorluğun içinde bulunduğu çok cepheli kriz ortamı (Yanya’da Tepedelenli Ali Paşa isyanı, Ege’deki diğer ayaklanmalar, doğuda İran’la yaşanan gerginlikler) Mora’ya yeterli askerî kaynak ayrılmasını engellemiştir.
İngiliz Arşiv Belgeleri
The National Archives (Kew, Londra) bünyesindeki Foreign Office 78 ve 82 serileri, dönemin İngiliz diplomatlarının ve konsoloslarının bölgeden gönderdikleri raporları içermektedir. Bu belgeler, İngiliz yetkililerin Mora’daki olaylardan ayrıntılı biçimde haberdar olduğunu, ancak siyasi nedenlerle bu bilgilerin kamuoyuyla paylaşılmadığını veya çarpıtılarak sunulduğunu göstermektedir.
İngiltere’nin Yunan İsyanı karşısındaki resmî politikası tarafsızlık olarak ilan edilmişti. Bu tarafsızlık politikası, pratikte ne anlama geliyordu? Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünü korumak, İngiltere’nin geleneksel Doğu Akdeniz politikasının temel taşlarından biriydi. Ancak aynı zamanda, İngiliz kamuoyunda güçlü bir Filhelenizm dalgası yükseliyor; Lord Byron gibi popüler figürler Yunan davasına açıkça destek veriyordu. Bu ikilem karşısında İngiliz hükümeti, olayların vahametini görmezden gelen veya hafife alan bir tarafsızlık politikası benimsedi. Bu politika, fiilen soykırımların görmezden gelinmesi anlamına geliyordu.
İngiliz diplomatik yazışmaları, özellikle Akdeniz filosu komutanlarının ve bölgedeki konsolosların raporları, Navarin ve diğer bölgelerde yaşananları ayrıntılı olarak kaydetmiştir. Ancak bu raporların büyük kısmı uzun yıllar boyunca gizli kalmış; kamuoyuna yansıyan bilgiler ise büyük ölçüde filtrelenmiştir. Bu, modern anlamda bir bilgi yönetimi operasyonu olarak değerlendirilebilir: Yetkililer biliyordu, ama bilginin yayılmasını engellediler.
Sonuç ve Değerlendirme
Hukuki ve Akademik Nitelendirme
Bu çalışmada sunulan kanıtlar ve analizler ışığında, 1821 yılında Mora Yarımadası’nda yaşananların, modern soykırım çalışmaları literatüründe tanımlanan kriterleri büyük ölçüde karşıladığı sonucuna varılmaktadır. Bu sonuç, beş temel bulguya dayanmaktadır.
Birincisi, özel kastın (dolus specialis) varlığıdır. Eylemler, Müslüman Türk nüfusu bölgeden tamamen yok etme kastıyla gerçekleştirilmiştir. Sistematik karakter, ayrım gözetmeme, kültürel imha ve anlaşmaların kasıtlı ihlali, bu kastın varlığını kanıtlamaktadır. Teslim belgesinin yok edilmesi gibi ayrıntılar, bu kastın ne kadar planlı ve hesaplı olduğunu göstermektedir.
İkincisi, eylemlerin sistematiklik ve örgütlülük göstermesidir. Saldırılar, spontane şiddet eylemleri değil; önceden planlanmış, eş zamanlı ve koordineli operasyonlardır. Bu, olayın kontrolsüz kalabalıkların taşkınlığı olarak açıklanmasını imkânsız kılmaktadır.
Üçüncüsü, korunan grubun hedef alınmasıdır. Müslüman Türk nüfus; etnik, dini ve ulusal kimlikleri temelinde hedef alınmıştır. Bu, BM Soykırım Sözleşmesi’nin koruma altına aldığı grup kategorileriyle tam olarak örtüşmektedir. Saldırıların hedefi, belirli bir siyasi grup veya askerî yapı değil; bir bütün olarak Müslüman sivil nüfustur.
Dördüncüsü, fiziksel ve kültürel imhanın bir arada gerçekleşmesidir. Yalnızca insanlar öldürülmemiş; grubun kültürel, dini, ekonomik ve toplumsal varlığı da sistematik olarak tahrip edilmiştir. Camilerin yıkılması, mezarlıkların tahribi, yer adlarının değiştirilmesi; tüm bunlar, Lemkin’in tanımladığı anlamda bir kültürel soykırımın gerçekleştiğini göstermektedir.
Beşincisi, eylemlerin sonucunda Mora’daki Müslüman Türk varlığının fiilen sona ermiş olmasıdır. Bölge, yüzyıllardır süren çok kültürlü yapısını kaybetmiş; homojen bir etnik-dini kompozisyona dönüşmüştür. Bu sonuç, soykırımın başarıya ulaştığının, yani amacına ulaştığının en trajik kanıtıdır.
Bu bulgular ışığında, 1821 Mora olaylarının soykırım olarak nitelendirilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Bu nitelendirme, yalnızca akademik bir sınıflandırma egzersizi değil; aynı zamanda tarihsel adaletin tesisi, mağdurların anısına saygı ve gelecekte benzer suçların önlenmesi açısından da hayati öneme sahiptir.
Tanınma ve Adalet Arayışı
Mora’da yaşananların soykırım olarak tanınması, yalnızca akademik bir sınıflandırma meselesi değildir. Tanınma, aynı zamanda kurbanların anısına saygının bir gereğidir. İki yüzyıldır sessiz kalan, hikâyesi anlatılmayan, yası tutulmayan on binlerce insanın hatırasına karşı bir sorumluluktur. St. Clair’in ifadesiyle, bu insanlar dünyanın geri kalanı tarafından fark bile edilmeden yok oldular. Onların hikâyesini anlatmak, tarihin en büyük sessizliklerinden birini bozma girişimidir.
Tanınma, aynı zamanda tarihsel adaletin tesisine yönelik bir adımdır. Adalet, yalnızca hukuki yaptırımları değil; aynı zamanda hakikatin kabulünü, mağdurların acısının tanınmasını ve tarihsel anlatının yeniden dengelenmesini de içerir. Mora’da yaşananların soykırım olarak tanınması, tarih yazımındaki asimetriyi düzeltme yolunda atılmış önemli bir adım olacaktır.
Tanınma, gelecekte benzer suçların işlenmesini önleme çabasının da ayrılmaz bir parçasıdır. Soykırım çalışmalarının temel önermelerinden biri, geçmişteki soykırımların tanınması ve incelenmesinin, gelecekteki soykırımları önlemenin en etkili yollarından biri olduğudur. Bir daha asla sözü, ancak geçmişteki aslaların üzeri örtülmediğinde anlamlıdır.
Sonuç
Bu makale, Mora’daki Müslüman kayıpların kapsamlı bir tarihini sunmaktan ziyade, mevcut literatür ve kaynaklar ışığında bir çerçeve oluşturmayı amaçlamaktadır. Gelecekteki araştırmalar için şu alanlar öncelikli görülmektedir.
Osmanlı arşivlerindeki ilgili belgelerin tamamının sistematik olarak taranması, tasnif edilmesi ve yayımlanması. Şükrü Ilıcak’ın çalışması bu yönde atılmış dev bir adımdır; ancak hâlâ keşfedilmeyi bekleyen çok sayıda belge olduğu tahmin edilmektedir. Özellikle yerel mahkeme kayıtları (şer’iyye sicilleri), vakıf defterleri ve bölgesel idari yazışmalar, olayların yerel düzeydeki ayrıntılarını aydınlatma potansiyeline sahiptir.
Yerel sözlü tarih çalışmaları yoluyla, olayların kolektif hafızadaki izlerinin belgelenmesi de önemli bir araştırma alanıdır. Hayatta kalanların torunlarının anlatıları, aile hafızaları ve yerel efsaneler; resmî arşiv belgelerinin yakalayamadığı insani boyutu aydınlatabilir.
Karşılaştırmalı soykırım çalışmaları bağlamında, Mora olaylarının diğer soykırım vakalarıyla (örneğin Serebrenica Soykırımı, Gazze soykırımı, Zaire soykırımı, Namibya soykırımı veya Amerika’daki Kızılderili soykırımıyla) benzerlik ve farklılıklarının sistematik olarak analiz edilmesi, soykırım olgusunun daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.
Son olarak, Batı kamuoyunun ve tarih yazımının sessizliğinin nedenleri üzerine daha derinlemesine araştırmalar yapılması gerekmektedir. Filhelenizmin bir algı çerçevesi olarak nasıl işlediği, hangi mekanizmalarla ötekinin acısını görünmez kıldığı; bu sorular, yalnızca Mora’yı değil, Batı’nın Doğu’ya bakışındaki daha geniş örüntüleri anlamak için de önemlidir.
Navarin’de ve Mora’da yaşananlar, tarihin en karanlık sayfalarından biridir. Ancak karanlık sayfalar da tarihin bir parçasıdır ve onları aydınlatmak, tarihçinin olduğu kadar insanlığın da ortak sorumluluğudur. Bu çalışma, bu sorumluluğun mütevazı bir parçası olmayı amaçlamaktadır.
Kaynakça
Ada, S. (2026). Navarin, 1821: Sığınacak Liman Bulamayanlar.
Charny, I. W. (1994). Toward a Generic Definition of Genocide. G. J. Andreopoulos (Ed.), Genocide: Conceptual and Historical Dimensions içinde (ss. 64-94). Philadelphia: University of Pennsylvania Press.
Finlay, G. (1861). History of the Greek Revolution (Cilt 1). Edinburgh: William Blackwood and Sons.
Gordon, T. (1832). History of the Greek Revolution. Edinburgh: William Blackwood.
Ilıcak, H. Ş. (2011). A Radical Rethinking of Empire: Ottoman State and Society during the Greek War of Independence, 1821-1826 (Yayımlanmamış doktora tezi). Harvard Üniversitesi, Cambridge, MA.
Ilıcak, H. Ş. (Ed.). (2021). Those Infidel Greeks: The Greek War of Independence through Ottoman Archival Documents (2 Cilt). Leiden: Brill.
Kuper, L. (1981). Genocide: Its Political Use in the Twentieth Century. New Haven: Yale University Press.
Lemkin, R. (1944). Axis Rule in Occupied Europe: Laws of Occupation, Analysis of Government, Proposals for Redress. Washington, DC: Carnegie Endowment for International Peace.
McCarthy, J. (1995). Death and Exile: The Ethnic Cleansing of Ottoman Muslims, 1821-1922. Princeton, NJ: Darwin Press.
St. Clair, W. (1972/2008). That Greece Might Still Be Free: The Philhellenes in the War of Independence. Cambridge: Open Book Publishers.
St. Clair, W. (2022). Who Saved the Parthenon? A New History of the Acropolis Before, During and After the Greek Revolution. Cambridge: Open Book Publishers.
Stanton, G. H. (2016). The Ten Stages of Genocide. Genocide Watch.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı (BOA). HAT, İ.DH, A.MKT.MHM Koleksiyonları, 1821-1822 Mora Yazışmaları.
The National Archives (Kew, Londra). Foreign Office 78 ve 82 Serileri.
Türkçe, A. F. (1998, Nisan). How the Turks of the Peloponnese Were Exterminated During the Greek Rebellion. TTK Belleten, 62(233).
Birleşmiş Milletler. (1948). Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi. 9 Aralık 1948, BM Genel Kurulu Kararı 260 A (III).