Rusya, İran’a satılacak Su-35 savaş uçaklarının yanı sıra bir dizi son teknoloji silah sistemi de tedarik edecek. İsrail kaynaklarına göre bunlar arasında, diğerlerinin yanı sıra, uzun menzilli havadan havaya füzeler de yer alıyor.
İran ile ABD veya İsrail gibi diğer devletler arasında gelecekte yaşanabilecek bir savaşta, bu modern savaş uçakları başlıca hedefler arasında yer alacaktır.
Rusya’nın, İran’a 48 adede kadar Su-35 savaş uçağı teslimatını kapsayan 6 milyar avro değerinde bir anlaşma yaptığı yakın zamanda doğrulandı. Moskova, 20 uçaktan oluşan ilk partinin üretimini halihazırda tamamladı. Ancak nihai teslimat, İran hava üslerinde gerekli altyapıyı kurana ve lojistik gereklilikleri yerine getirene kadar şu an için bekletiliyor.
Su-35: 2028’e kadar İran’a teslimat
İran başlangıçta düzinelerce Sukhoi Su-35 “Flanker-E” uçağı sipariş etmişti. Sızdırılan hükümet belgeleri, bu modern savaş uçaklarından 48 adedi için yapılmış resmi bir anlaşmayı doğruluyor.
Üretim çalışmaları şu anda Rusya’nın Komsomolsk-na-Amure kentindeki başlıca savaş uçağı fabrikasında devam ediyor. İlk 20 uçağın üretimi tamamlandı. Tahran’a yapılacak nihai teslimatların 2028 yılına kadar tamamlanması planlanıyor. İran’daki tesisler tam kapasiteyle faaliyete geçene kadar, Su-35’lerin bakım ve servis işlemleri Rusya’da yapılmaya devam edecek.
Savaş uçaklarının donatılacağı silah sistemleri arasında R-37M uzun menzilli havadan havaya füze ve Kh-31 havadan karaya füze yer alıyor.
Buna ek olarak Rusya, KAB-500 hassas güdümlü bombalarını da tedarik edecek.
Moskova’daki MAKS 2009’da bir Rus Hava Kuvvetleri Sukhoi Su-35’i.
Rusya, muazzam bir vurucu güce ve denizciler için konfora sahip yeni nükleer denizaltılara bel bağlıyor. Borei-A sınıfı; seleflerinden daha sessiz, daha hızlı ve daha tehlikeli olacak şekilde tasarlandı.
Rusya, nükleer denizaltı filosunun genişletilmesi konusunda hızla ilerliyor. Özellikle modernize edilmiş Borei-A sınıfı, deniz tabanlı nükleer caydırıcılığının kilit bir bileşeni olarak kabul ediliyor. Nükleer Tehdit Girişimi’ne göre, bu denizaltılar her biri birden fazla nükleer savaş başlığıyla donatılabilen 16 adede kadar Bulava kıtalararası balistik füze taşıyabiliyor. Bu da tek bir denizaltıya muazzam bir yıkıcı potansiyel kazandırıyor.
Bulava füzelerine ek olarak, silahlanma 533 milimetrelik torpido tüplerini de içeriyor. Borei sınıfı ayrıca geliştirilmiş ateş kontrol sistemleri, modernize edilmiş iletişim ve denizaltı karşıtı savaşa karşı yeni önlemler de sunuyor.
Daha uzun menzil, daha iyi kamuflaj, daha fazla ateş gücü.
Denizaltılar yaklaşık 170 metre uzunluğunda olup, su altı deplasmanları 24.000 ton civarındadır. Bu denizaltılar 107 kişilik bir mürettebat kapasitesine sahiptir. Tahrik sistemi, modern bir pompa-jet (pump-jet) sistemiyle entegre edilmiş OK-650 nükleer reaktörü tarafından sağlanmaktadır.
Bu yapılandırma, denizaltıların tespit edilmesini zorlaştırırken aynı zamanda yaklaşık 30 knot hıza ulaşabilmelerine olanak tanıyacak şekilde tasarlanmıştır. ABD merkezli uzman yayın *National Security Journal*’a göre, bu sınıf denizaltılar önceki modellere kıyasla çok daha sessiz ve yüksek manevra kabiliyetine sahip olarak değerlendirilmektedir.
This pool photograph distributed by the Russian state agency Sputnik, shows a naval flag-raising ceremony aboard the latest Project 955A (Borey-A) strategic nuclear-powered submarine Knyaz Pozharsky in Severodvinsk on July 24, 2025. (Photo by Alexander KAZAKOV / POOL / AFP) (Photo by ALEXANDER KAZAKOV/POOL/AFP via Getty Images) Rusya’nın en yeni stratejik nükleer denizaltısı *Knyaz Pozharsky* (Proje 955A/Borey-A) Borei-A sınıfı
Araç içi konfor da iyileştirildi.
Rusya, yalnızca teknolojiyi ve silah sistemlerini değil, aynı zamanda mürettebatın günlük yaşam koşullarını da iyileştirdi. Rapora göre denizaltılar; bir sauna, bir kahve makinesi ve boş zamanların değerlendirilmesi amacıyla büyük bir televizyon ile müzik sistemiyle donatılmış bir dinlenme alanına sahip.
Rusya, yeni Borei sınıfı denizaltıların yanı sıra Delfin ve Kalmar gibi daha eski sınıfları da hizmette tutmaya devam ediyor. Yine de, nükleer deniz kuvvetlerinin çekirdeğini yeni nesil denizaltılar oluşturuyor.
Faaliyet alanları Arktik’ten Pasifik’e kadar uzanmaktadır.
Yükseltilmiş sınıfa ait ilk birimler halihazırda hizmete girmiş durumda. *Knyaz Vladimir* (“Prens Vladimir”) 2020 yılında göreve başladı ve onu diğer gemiler takip etti. Uzmanlık yayını *19FortyFive*’a göre Rusya; beşi modernize edilmiş Borei-A varyantı olmak üzere, şu anda sekiz adet Borei sınıfı denizaltıya sahip. Rus Donanması’nın toplamda 15 ila 17 adet nükleer tahrikli balistik füze denizaltısını envanterinde bulundurması bekleniyor.
Arktik bölgesindeki devriye görevleri bilhassa önem taşıyor. Bu bölgede denizaltılar buzun altında hareket edebiliyor, bu da karşıt güçlerin onları tespit etmesini zorlaştırıyor. Bununla birlikte, Pasifik ve Kuzey Atlantik’te de konuşlanmaları mümkündür; teorik olarak bu denizaltılar ABD kıyılarına çok yakın mesafelere kadar ilerleyebilirler.
Yıllar önce gitmiş, ömrünün en güzel yıllarını orada geçirmiş…
Dünyanın her yerinde gurbetçi…
Rusya…
Almanya, Fransa, Hollanda’da
ABD…
Katar da Mısır’da vs…
***
Dönecek, dönmek istiyor..
Memleket hasreti ağır basıyor tabi…
Ama bilmiyor ki bırakıp gittiği vatan bildiği uğruna can vermeye hazır olduğu vatan değil…
***
Gittiğinde belki yoksuldu ülke ama dünyanın en güzel ülkelerinden birisiydi.
Ne insanı bozulmuştu…
Ne eğitimi…
Ne denizleri, dağları…
***
Benim yaşımda olanlar hatırlar, bizler çeşmeye dayar içerdik suyu kana kana…
Tertemizdi sular ve bedava denecek kadar ucuzdu…
Bugün temiz suyu bulmak mucize…
Damacana ve pet şişelerde satılıyor içme suyu…
***
Cahili nezaketliydi, eğitimlisi, okumuşu yol göstericiydi…
Doğruluk, dürüstlük…
Söz…
Vefa ve adamlık referanstı.
***
Komşuluk vardı mesela, kardeşliğin yerini kalleşlik almamıştı…
Bir ağaç yansa, bir kedi ölse, bir nehir, çay kirlense, kuşlar uçmasa içimiz yanardı…
***
Kadınlar öldürülüyor, küçücük bebeklere tecavüz ediliyor…
6 yaşındaki kız çocuğuyla evlenen sapıklar aramızda dolaşıyor…
***
Utanma duygusu vardı mesela…
Her şeyden önce vicdan vardı..
Merhamet vardı…
Yiğitlik…
Delikanlılık, adamlık onur madalyasıydı…
***
Git bir üç harfli markete gör ebeninin…
Taklit ürünlerin haddi hesabı yok…
Bir’e aldıklarını on kat on beş katına satıyorlar…
Raflarda kullanım süresi dolmuş ürün dolu…
***
Çamaşır suyuyla yıkanıp beyazlatılan tavuk etleri taze diye satılıyor…
İthal etlerin ne eti olduğunu bilen yok…
Deve kuşu veya Domuz eti ihtimali yüksek…
***
Yandaş marketlere, mağazalara..
Bakkallara, kasaplara, lokantalara.;
Denetim yok, hesap soran yok…
***
Milli paramızın yerini dolar avro almış…
Ne alım gücü var ne değeri…
Elektrik, su, doğalgaz faturaları yuva yıkacak seviyelerde…
Gençler evlenmek istemiyor.
***
Boşanma sayısı artıkça artıyor…
***
Çık trafiğe bir bak…
Yol verdin vermedin, ters yönden geldin gelmedin, hız yaptın..
İşaret vermedin, yanlış park ettin…
Kırmızı ışıkta durmadın vs..
Beyzbol sopasını kapan boğa gibi burnundan soluyarak iniyor, yürüyor üzerinize…
***
Herkes kendi Mahkemesi’nin hakimi savcısı…
Yargıya hatta devlete güvenen yok…
***
Kesiyor cezayı, kuruyor idam sehpasını, infaz ediyor…
Yandaşsa ifadesi nazikçe alınıp evine gönderiliyor…
Değilse?..
(……)
***
Mahkemeler var içinde adalet yok…
Okullar üniversiteler var içinde ilim bilim ve çağdaş eğitim yok…
Şehir Hastaneleri var, içinde çare yok…
Sokakta, parklarda AVM de medeniyet yok…
***
Çok daha acısı can ve mal güvenliği yok..
30 yıllık üniversite diploması iptal edildi bu ülkede..
Rezerv alanı denilerek tapulara el konuldu…
***
Devlet depremzedelere kendi evini, çocukluğunu geçirdiği baba ocağını kendisine parayla satıyor…
Kızılay depremde çadır hatta kan sattı bu ülkede..
***
Türkiye namerde hırlıya hırsıza oy vermezdi eski Türkiye’ de…
Şimdi ülkeyi soyup soğana çevirene..
Ülkeyi mahvedene,
ortaçağ bataklığına ve uçuruma sürükleyene oy veriyor…
***
Adam yoksul vatsndaşına din, varsıla, yandaşlarına para pompalıyor…
***
Üretim yok, üretim olmayınca enflasyon, iş yok, iş olmayınca yoksulluk, adalet yok, adalet olmayınca da suç artıyor…
***
Ama herkes şükrediyor, herkes adeta mutlu hatta zengin…
Yaşadıklarını, sanıyorlar…
***
Bildik bir fıkrayla veda edelim güne…
***
Bir Fransız, bir Alman ve bir Türk, müzede “Adem ve Havva Cennet Bahçesinde” tablosuna bakıyorlarmış…
***
Alman tabloya bakar ve “Bedenlerinin kusursuzluğuna ve uyumuna bakın!
Kesinlikle bir Alman disiplini ve kusursuzluğu var” der..
***
Fransız hemen atılır: “Hadi canım sende!
O şehvete, o tutkuya ve aşka bakın.
Bunlar olsa olsa iki Fransız olur” diye karşılık verir..
***
Son olarak Türk tabloyu dikkatle süzer ve gülümseyerek şöyle der: “Yahu düşünsenize; üstlerinde başlarında hiçbir şey yok, evleri barkları yok, ceplerinde beş kuruş para yok..
Bir elmayı paylaşıp yiyorlar, üstüne üstlük bir de cennette olduklarını sanıyorlar!..
Bilge lider Bahçeli, eline verilen yazılı metinden, bir Türkmen Beyi olarak kükredi: “Askeri hastaneler yeniden açılmalıdır. Askeri hastanesi olmayan tek ordu bizim ordumuzdur.”
AKP’nin bu konuda tavrı da fikride, eylemi de tavrı da belli.
Bahçeli böyle bir kükremeye çok pişman olmuş belli.
MHP, son günlerde. Kadük MHP, son aylarda dar alana sıkışmış gözükmekte. Söylediği, önerdiği, teklif ettiği hiçbir şeyi, AKP tarafından eyleme alınmıyor ve güdük olarak kalıyor.
Muhalifler durur mu?
Hele de İyi Parti ve Dervişoğlu.
Bu kükremeyi gören İyi Parti, TBMM’ne önerge vererek, askeri hastanelerin açılmasını istedi.
Ne beklenirdi sevgili okurlarım?
Bilge liderin düşüncesi hayata geçirilecek, şanlı ordumuzun hastaneleri yeniden açılacak, MEHMETÇİK kendi hastanesinde tedavi edilecek.
Lakin öyle olmadı.
Teklif görüşülürken, MHP’li milliyetçi vekiller Genel Kurul salonunu hemen terk ettiler.
Bunun anlamı, biz böyle bir öneriyi kabul etmiyoruz, Askeri hastanelerin açılmasına da karşıyız. AKP ile aynı görüş ve saftayız.
MHP’nin saygıdeğer vekilleri, bilge liderlerini dinlemediler, yok saydılar.
Buna ne denir?
Yersen.
AKP’mi onlar beklendiği şekilde oy kullandılar.
Oy birliği ile RET.
Onlar liderlerini dinlediler, O’nun düşüncesi yönünde oy kullandılar.
Sevgili okurlarım! Siyasete ve siyasetçiye neden güvenin yerlerde süründüğünü anladınız mı?
Biz istiyoruz ki; özü bir, sözü bir siyaset ve siyasetçi.
Son yıllarda, öyle akıl ve mantık dışı işler yapıyor ki siyasetçiler; ne ilke ne karakter hak getire. Şanlı TBMM’n de böyle şeyler olmamalı diye düşünüyorum. Çünkü orası ulusun en saygın çatısı.
Siz bu siyasete ve bu siyasetçilere güvenir misiniz?
Özü başka, sözü başka.
İyi Parti’de sel önünden kütük kapma derdinde.
MHP’nin bilge liderinin samimiyetini ölçmek size mi kaldı?
Parti değiştirenler, dün sövdüğüne bugün övgü düzenler.
Mülakatı kaldıracam deyip, unutanlar, Emekliye seyyanen zam sözünü verip, sözünde durmayanlar, beş yıldır enflasyonu tek haneye indireceğiz diyenler.
Daha saymaya gerek var mı?
Böyle bir siyaset ve siyasetçi sizlere güven verir mi?
AB’nin Copernicus Yer gözlem programına göre 2025, rekor kıran 2024 ve 2023 yıllarının hemen ardından kayıtlara geçen en sıcak üçüncü yıl oldu. Ayrıca, Çarşamba günü sunulan yıllık iklim raporunda görüldüğü üzere, art arda üç yıl boyunca küresel ortalama sıcaklıkların toplamı, sanayi öncesi seviyelerin 1,5 santigrat derece üzerinde gerçekleşti.
2025 yılında Dünya’nın ortalama hava sıcaklığı, sanayi öncesi referans seviyesinin 1,47 derece üzerindeydi. Bu durum, söz konusu yılı —1,48 derece ile en sıcak ikinci yıl olan— 2023 ile neredeyse aynı seviyeye ve küresel sıcaklıkların sanayi öncesi seviyeleri 1,60 santigrat derece aştığı rekor yılı 2024’e yakın bir konuma getirdi.
1,5 derece hedefi muhtemelen artık ulaşılabilir değil.
Bununla birlikte, küresel ortalama sıcaklığın son üç yılın toplamında 1,5 derece sınırını aşmış olması, uluslararası toplumun Paris Anlaşması’ndaki hedefi kesin olarak kaçırdığı anlamına gelmez. 2015 tarihli bu anlaşma, küresel ısınmayı mümkünse sanayi öncesi seviyelerin 1,5 derece üzerinde sınırlamayı amaçlamaktadır. Uzmanlar, bu hedefin ancak söz konusu eşiğin birkaç yıllık bir süre boyunca aşılması durumunda kaçırılmış sayılacağını belirtmektedir; Alman Çevre Ajansı’na göre, bu değerlendirmede genellikle 20 ila 30 yılı kapsayan bir ortalama değer esas alınmaktadır. Yine de hedefin ulaşılabilir kalması için, karbondioksit (CO2) gibi iklime zarar veren sera gazı emisyonlarının önemli ölçüde azalması gerekmektedir; ancak şu ana kadar böyle bir durum gerçekleşmemiştir.
Bununla birlikte, Copernicus’tan elde edilen yeni bulgular, birçok bilim insanı ve politika yapıcı tarafından paylaşılan, 1,5 derecelik sınırın tutturulmasının pek olası olmadığı yönündeki değerlendirmeyi destekliyor. Dolayısıyla insanlık, iklim değişikliğinin ağır sonuçlarına hazırlanmalıdır. Mevcut eğilimler göz önüne alındığında rapor, 1,5 derecelik eşiğin kalıcı olarak aşılmasının daha bu on yılın sonunda gerçekleşebileceğine işaret ediyor. Bu durum, daha önce öngörülenden “on yıl daha erken” bir gerçekleşme anlamına gelecektir.
ABD iklim anlaşmalarından çekiliyor
Copernicus İklim Değişikliği Servisi Direktörü Carlo Buontempo, dünyanın 1,5 derecelik eşiği aşmaya “mahkûm” olduğunu belirtti. Buontempo, artık odağın; kaçınılmaz olan bu aşımın —ve bunun toplumlar ile ekosistemler üzerindeki sonuçlarının— nasıl mümkün olduğunca yönetilebilir kılınacağı üzerinde olması gerektiğini ifade etti.
Petrol ve kömür gibi fosil yakıtların yoğun bir şekilde kullanılmaya devam edilmesi, küresel ısınmanın başlıca nedeni olmayı sürdürüyor. Fırtına, sel ve kuraklık gibi giderek şiddetlenen hava olaylarıyla kendini gösteren iklim değişikliğinin somut küresel etkilerine rağmen, dünyanın en büyük ikinci sera gazı salımı yapan ülkesi olan Amerika Birleşik Devletleri Paris Anlaşması’ndan çekilmişti. Geçtiğimiz hafta ABD Başkanı Donald Trump, ülkesinin Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nden de çekilmesi talimatını verdi.
Küresel emisyonların nasıl azalması gerekiyor?
Copernicus verilerine göre, sistematik ölçümlerin başlamasından bu yana geçen son on bir yıl en sıcak yıllar oldu. Rekor kıran 2024 yılında aşırı ısınmaya doğal bir iklim olayı olan El Niño katkıda bulunurken, 2025 yılında ise genellikle soğutucu bir etki yaratan La Niña’nın etkisi görüldü. Buna rağmen, özellikle kutup bölgelerinde olağanüstü yüksek sıcaklıklar kaydedildi. Hatta Antarktika’da yıllık ortalama sıcaklık rekoru kırıldı. Copernicus’a göre bu durum, bazı tropikal bölgelerde normalden daha serin koşulların yaşanmış olmasının etkisini kısmen dengeledi.
Rapor, atmosferdeki iklime zarar veren sera gazlarının yüksek yoğunluğunun yanı sıra, olağanüstü yüksek deniz yüzeyi sıcaklıklarının da son üç yılın özellikle sıcak geçmesinde rol oynadığını belirtiyor. Uzmanlar ayrıca aerosoller ve alçak seviye bulutlarındaki değişimlere ve atmosferik dolaşımdaki dalgalanmalara da dikkat çekti.
2025’te çok sayıda sıcaklık rekoru
Küresel ortalamalara bakıldığında hemen göze çarpmayan bir diğer husus da, 2025 yılında pek çok bölgede yeni sıcaklık rekorlarının kırılmış olmasıdır. Haber ajansı AFP’nin hesaplama ve analizlerine göre, geçen yıl dünya genelinde 70’ten fazla ülkede özellikle Sahel ve Batı Afrika’da, ancak aynı zamanda Orta Asya’nın bazı bölgelerinde (Tacikistan ve Kazakistan gibi) ve İran’da 120 yeni aylık sıcaklık rekoru kaydedildi.
Bunun yanı sıra 2025 yılı; Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika’da yaşanan çok sayıda aşırı hava olayıyla geçti. Şiddetli sıcak hava dalgaları ve sert fırtınaların yanı sıra, yılın başlarında Los Angeles çevresinde etkili olan büyük orman yangınları ve yaz aylarında İspanya’da meydana gelen yıkıcı yangınlar da bu olaylar arasında yer aldı.
Copernicus uzmanı Samantha Burgess, içinde bulunduğumuz yıla dair iyimser bir tablo çizmedi. Burgess, 2026’nın da kayıtlara geçen en sıcak beş yıl arasında yer alacağını hatta “belki de 2025 ile benzer seviyede” olacağını öngörüyor.
Çağdaş, gelişmekte olan Türkiye’yi; Afganistan’a Suudi Arabistan’a İran’a çevirdi…
Uyuşturucu cennetine döndürdü…
Sığınmacı kampı haline getirdi…
Cumhuriyeti yıktı…
Tık yok…
***
Çok uzatmayacağım; anamuhaleti tasfiye ediyor, vekil ve belediye başkanları transfer ediyor…
Yargı yanında…
Meclis çoğunluğu ellerinde..
***
Bulmuş böyle bir milleti…
Kuzu…
Vur ağzının ortasına, al lokmasını..
Al Kuranı eline salla, tekbir getir, geç arkasına
gıkı çıkarsa namerdim…
***
Hazır bulmuşken böylesine muhteşem milleti durmamak lazım değil mi?
Yola devam…
***
Sırada asırlık Cumhuriyetin temellerini tamamen yıkacak (siz başkanlık sistemi demeye devam edin) ABD’nin uydusu yapacak diktatörlüğe giden yolları döşeyecek anayasayı yapmakta…
***
Yap be REİS!..
Yap…
Ne yapsan, ne söylesen bu millete;
Müstehak kardeşim…
***
Hırlıya hırsıza…
Yobazlara…
Din tüccarlarına…
Sapıklara…
Vatan hainlerine sahip mi çıkıyorsun?
Çık…
***
Şehit kanlarıyla sulanmış vatan topraklarını yabancılara satıyor musun?
Sat…
Milletin ordusunu, devletin polisini
Sarayın ordusu, polisi mi yapıyorsun…
Yap…
***
Yapay zekaya bile ezberlettiğiniz gibi nasıl olsa Türkiye seninle gurur duyuyor…
***
Ne diyeyim?..
***
İnsansız hava aracı gibisin Türkiye…
Uzaktan kumandalı…
Gönderen oturuyor sen gidiyorsun…
Çağırdıkları zaman, çağıran sabit sen geliyorsun…
Akıl var, senin değil…
**”
İnsani duygulardan arınmış…
Onur, gurur arama…
Uçuyorsun ama kanatlar başkasında…
Sen bakıyorsun, başkası görüyor…
***
Ateşe gönderseler, gideceksin…
Düşsen, pilota bir şey olmuyor…
Ve sürekli uçuyorsun!..
***
Bu bataklığın..
Bu karanlığın sahibi sensin kardeşim…
***
Recep Tayyip Erdoğan
Devlet Bahçeli
Kemal Kılıçdaroğlu
***
Değerli sosyal demokratlar hatta gerçek ülkücüler Türkiye bu üç arkadaştan bir an evvel kurtulmak zorunda…
Uyanın artık…
***
Uyandınız uyandınız çare belli sizsiniz…
Yok uyanmadınız sonuç belli ömür boyu KÖLE düzeni..
Dünya, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra daha güvenli, daha istikrarlı ve daha adil bir uluslararası düzen kurulacağı vaadiyle karşı karşıya bırakıldı. Fakat bugün gelinen noktada görünen tablo bunun tam tersidir. Savaşlar çoğalıyor, diplomasi zayıflıyor, silahlanma yarışına ayrılan bütçeler rekorlar kırıyor ve milyonlarca insan büyük güçlerin jeopolitik hesaplarının bedelini ödüyor.
Bu tablonun başlıca sorumluları arasında, kendilerini “kurallara dayalı düzenin koruyucuları” olarak tanımlayan ABD ve Batılı NATO ülkelerinin siyasi ve ekonomik elitleri önemli bir yer tutmaktadır.
Batılı yönetici sınıf, onlarca yıldır demokrasi, insan hakları ve uluslararası hukuk söylemini dış politika için ahlaki bir ilke olmaktan çok stratejik bir araç olarak kullanmaktadır. Aynı eylem, müttefik tarafından yapıldığında “meşru müdafaa”; rakip tarafından yapıldığında ise “uluslararası hukukun ağır ihlali” olarak nitelendirilmektedir. Bu çifte standart, Batı’nın ahlaki üstünlük iddiasını her geçen gün daha da aşındırmaktadır.
NATO ise başlangıçta savunma amacıyla kurulduğunu savunsa da, son otuz yılda Yugoslavya’dan Afganistan’a, Libya’dan farklı coğrafyalardaki askerî müdahalelere kadar uzanan geniş bir operasyon geçmişi oluşturmuştur. Bu süreç, dünyanın önemli bir bölümünde NATO’nun yalnızca savunma ittifakı olmadığı yönündeki algıyı güçlendirmiştir.
Bugün Avrupa halklarına dayatılan güvenlik anlayışı, giderek daha fazla silah üretmek, daha yüksek askerî harcamalar yapmak ve toplumların ekonomik kaynaklarını savunma sanayisine yönlendirmek üzerine kuruludur. Sağlık, eğitim, sosyal devlet ve üretken yatırımlar ikinci plana itilmekte; korku siyaseti ise kamuoyunu şekillendiren temel araç hâline getirilmektedir.
ABD’nin küresel stratejisinde Avrupa’nın giderek daha fazla askerî yük üstlenmesi beklenirken, bunun maliyeti Avrupalı vergi mükelleflerine yüklenmektedir. Enerji krizleri, yüksek enflasyon, sanayide rekabet kaybı ve sosyal huzursuzluk büyürken, savunma sanayisi ve büyük yatırım fonlarının kârları artmaktadır. Bu durum, savaş ekonomisinin kimlere kazandırdığı sorusunu kaçınılmaz olarak gündeme getirmektedir.
Batılı elitlerin en büyük yanılgılarından biri, askerî üstünlüğün siyasi üstünlük anlamına geldiğini düşünmeleridir. Oysa tarih bunun tersini defalarca göstermiştir. Vietnam, Irak ve Afganistan deneyimleri, dünyanın en güçlü ordularının bile siyasi hedeflerine ulaşamayabileceğini ortaya koymuştur. Buna rağmen aynı zihniyet, yeni krizlerde yine askerî çözümleri öncelemektedir.
Daha da kaygı verici olan ise nükleer güçler arasındaki gerilimin giderek normalleştirilmesidir. Diplomasinin dili zayıflarken tehdit dili güçlenmekte; müzakere yerine yaptırım, uzlaşma yerine askerî caydırıcılık öne çıkarılmaktadır. Böyle bir yaklaşım, yanlış hesaplama riskini artırmakta ve insanlığı geri dönüşü olmayan sonuçlarla karşı karşıya bırakabilecek bir güvenlik açmazı üretmektedir.
Batılı siyasi elitler, kamuoyuna sürekli “özgür dünyanın savunulması” söylemini sunarken, kendi toplumlarında ifade özgürlüğü, medya çoğulculuğu ve farklı görüşlere tahammül konularında da ciddi sınavlar vermektedir. Güvenlik gerekçesiyle genişleyen gözetim mekanizmaları, olağanüstü yetkiler ve savaş dönemlerinde artan sansür tartışmaları, liberal demokrasilerin kendi ilkeleriyle ne ölçüde tutarlı olduğu sorusunu gündeme getirmektedir.
Gerçek güvenlik, sonsuz silahlanma yarışıyla değil; güçlü diplomasi, karşılıklı güven inşası, ekonomik iş birliği ve uluslararası hukukun herkes için eşit uygulanmasıyla sağlanabilir. Büyük güçlerin kendi çıkarlarını evrensel değerler gibi sunmaları ise yalnızca yeni kutuplaşmalar ve yeni çatışmalar üretmektedir.
Tarih, savaş çığırtkanlarını nadiren haklı çıkarmıştır. Güç sarhoşluğu, kibir ve jeopolitik hesaplar uğruna toplumların geleceğini riske atan siyasi elitler, kısa vadeli stratejik kazançlar uğruna uzun vadeli küresel istikrarı feda etmektedir. Bunun bedelini ise ne siyasetçiler ne de büyük sermaye çevreleri ödemektedir; bedeli cepheye gönderilen gençler, vergileri artan vatandaşlar, yoksullaşan aileler ve savaşların yıktığı toplumlar ödemektedir.
Dünya, yeni bloklaşmaların ve bitmeyen vekâlet savaşlarının değil; cesur diplomasinin, karşılıklı saygının ve uluslararası hukukun gerçekten evrensel biçimde uygulanmasının peşinden gitmelidir. Aksi takdirde, güç siyasetini yöneten elitler tarihin akışını kontrol ettiklerini zannederken, sonunda kendi inşa ettikleri istikrarsızlığın sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalacaklardır.
Kaynakça
Brzezinski, Z. (1997). The Grand Chessboard: American Primacy and Its Geostrategic Imperatives. Basic Books.
Chomsky, N. (2003). Hegemony or Survival: America’s Quest for Global Dominance. Metropolitan Books.
Engdahl, F. W. (2004). A Century of War: Anglo-American Oil Politics and the New World Order. Pluto Press.
Hudson, M. (2022). The Destiny of Civilization: Finance Capitalism, Industrial Capitalism or Socialism. CounterPunch Books.
International Institute for Strategic Studies. (2025). The Military Balance 2025. Routledge.
Kiel Institute for the World Economy. (2025). Ukraine Support Tracker. Kiel Institute for the World Economy.
Mearsheimer, J. J. (2001). The Tragedy of Great Power Politics. W. W. Norton & Company.
Mearsheimer, J. J. (2014). Why the Ukraine Crisis Is the West’s Fault. Foreign Affairs, 93(5), 77–89.
North Atlantic Treaty Organization. (2025). NATO Summit Declaration. Brussels.
Roberts, P. C. (2016). The Neoconservative Threat to World Order. Clarity Press.
Sachs, J. D. (2023). The Ukraine War and the Eurasian World Order. Consortium of Universities Lectures.
SIPRI. (2025). SIPRI Yearbook 2025: Armaments, Disarmament and International Security. Stockholm International Peace Research Institute.
United Nations. (1945). Charter of the United Nations.
United Nations General Assembly. (çeşitli yıllar). Resolutions concerning the situation in Ukraine.
Varoufakis, Y. (2023). Technofeudalism: What Killed Capitalism. Bodley Head.
Walt, S. M. (2018). The Hell of Good Intentions: America’s Foreign Policy Elite and the Decline of U.S. Primacy. Farrar, Straus and Giroux.
Wolff, R. D. (2023). Understanding Capitalism. Democracy at Work.
Uluslararası sistem, yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinin sonunda yapısal bir dönüşümün eşiğinde bulunmaktadır. Soğuk Savaş sonrası dönemin Amerikan merkezli tek kutuplu düzeni yerini, güç merkezlerinin çoğullaştığı, karmaşık karşılıklı bağımlılık ilişkileri ve stratejik rekabetin iç içe geçtiği bir yapıya bırakmaktadır. Bu yeni konjonktürde, Avrasya kara kütlesinde yükselen otoriter kapitalizm modelleri ile transatlantik ittifakın liberal demokratik çekirdeği arasında sıkışan bir dünya, ne tam anlamıyla Atlantik kampına ne de Avrasya’nın yükselen güçlerine ait olan, özerk ve akılcı bir denge unsuruna her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Bu makale, söz konusu dengeleyici aktörün, stratejik özerkliğe sahip bağımsız bir Avrupa olması gerektiği tezini savunmakta ve bu misyonun lokomotifliğini üstlenmeye en yetkin adayların İskandinavya ve Benelüks ülkeleri olduğunu argümanlarını ortaya koymaktadır. Danimarka, İsveç, Finlandiya, İzlanda ve Norveç’ten oluşan İskandinav bloğu ile Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’dan oluşan Benelüks grubu, tarihsel mirasları, normatif güçleri ve ekonomik dayanıklılıklarıyla bu yeni Avrupa mimarisinin çekirdeğini oluşturabilecek potansiyele sahiptir.
Kavramsal Çerçeve: Normatif Güç ve Stratejik Özerklik
Avrupa Birliği’nin (AB) uluslararası sistemdeki rolü uzun süredir “normatif güç” kavramıyla açıklanmaktadır. Bu yaklaşıma göre AB, askeri kapasiteden ziyade, normların ve değerlerin yayılması yoluyla küresel siyaseti şekillendirme kabiliyetine sahiptir. Ancak son dönemde yaşanan Ukrayna savaşı, enerji krizi ve tedarik zincirlerindeki kırılmalar, normatif gücün tek başına yeterli olmadığını, bunun “stratejik özerklik” ile tahkim edilmesi gerektiğini göstermiştir. Stratejik özerklik, Avrupa’nın kendi güvenlik ve savunma politikalarını belirleme, ekonomik bağımlılıklarını azaltma ve küresel tedarik zincirlerindeki kırılganlıklarını giderme kapasitesini ifade eder. Bu makale, bu iki kavramın bir sentezini önermekte; Avrupa’nın normatif gücünü korurken stratejik özerkliğini inşa etmesinin, onu ABD ve Avrasya güçleri arasında inandırıcı bir üçüncü kutup haline getireceğini savunmaktadır.
Tarihsel Miras ve Kurumsal Yetkinlik
İskandinavya ve Benelüks ülkeleri, bu sentezi hayata geçirebilecek benzersiz bir tarihsel mirasa ve kurumsal birikime sahiptir. Bu sekiz ülkenin ortak özelliği, büyük güç olmanın getirdiği yayılmacı jeopolitik emellerden ziyade, uluslararası hukuk, uzlaşı kültürü ve çok taraflı iş birliği temelinde bir dış politika geleneği inşa etmiş olmalarıdır.
Benelüks ülkeleri, Avrupa bütünleşmesinin laboratuvarı ve kurucu çekirdeğidir. Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’un İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlattığı ekonomik entegrasyon süreci, bugünkü Avrupa Birliği’nin temel taşını oluşturmuştur. Bu ülkeler, egemenlik devri ve ulusötesi yönetişim konularunda kıtanın en köklü deneyimine sahiptir. Özellikle Hollanda’nın Lahey merkezli uluslararası hukuk altyapısı, Belçika’nın çok dilli ve çok kültürlü uzlaşı modeli ve Lüksemburg’un küçük devlet diplomasisindeki başarısı, bağımsız bir Avrupa’nın diplomatik omurgasını oluşturabilecek niteliktedir.
İskandinav ülkeleri ise refah devleti modeli, sosyal dayanışma ve çatışma çözümü alanlarında küresel birer referans noktasıdır. Norveç, Oslo barış sürecinden Kolombiya’daki iç savaşın sonlandırılmasına kadar pek çok kritik arabuluculuk faaliyetinde merkezi bir rol üstlenmiştir. Finlandiya, Soğuk Savaş döneminde geliştirdiği tarafsızlık ve angajman dengesiyle, büyük güçler arasında sıkışmış küçük devletler için bir model teşkil etmiş, NATO üyeliği sonrasında da bu stratejik aklı muhafaza etmektedir. İsveç, insani diplomasi ve silahsızlanma konularındaki öncülüğüyle; Danimarka ise kriz anlarında Avrupa dayanışmasının cesur bir savunucusu olarak öne çıkmaktadır. İzlanda, Kuzey Atlantik’teki stratejik konumu ve sürdürülebilir enerji alanındaki öncülüğüyle bu topluluğa jeostratejik bir derinlik katmaktadır. Bu ortak miras, bu sekiz ülkenin öncülüğünde inşa edilecek bir Avrupa’nın, yalnızca bir ekonomik blok değil, aynı zamanda küresel bir vicdan ve akıl merkezi olmasını mümkün kılmaktadır.
Ekonomik Bağımsızlık: Yeni Bir Refah Modelinin İnşası
Bağımsız bir Avrupa’nın temel şartı, ekonomik egemenliğin tahkim edilmesidir. Pandemi ve Ukrayna savaşı, Avrupa’nın enerji, hammadde ve stratejik teknolojilerdeki dışa bağımlılığının yarattığı kırılganlıkları açıkça ortaya koymuştur. Bu bağımlılık, siyasi karar alma süreçlerini de kaçınılmaz olarak sınırlamaktadır. Ekonomik olarak bağımlı bir Avrupa’nın, ABD’nin Çin’le rekabetinde tam anlamıyla özerk bir aktör olarak hareket etmesi mümkün değildir.
İskandinavya ve Benelüks ülkeleri, bu ekonomik dönüşümün motorları olabilecek kapasiteye fazlasıyla sahiptir. Danimarka, İsveç, Norveç ve İzlanda; rüzgâr enerjisi, hidroelektrik, jeotermal enerji ve yeşil hidrojen gibi temiz enerji teknolojilerinde dünya lideridir. Finlandiya ise eğitim teknolojileri, dijital inovasyon ve döngüsel ekonomi alanlarındaki üstünlüğüyle Avrupa’nın rekabet gücüne katkı sağlamaktadır. Benelüks cephesinde ise Hollanda ve Belçika, Avrupa’nın en büyük lojistik merkezlerine ev sahipliği yapmakta, döngüsel tarım ve akıllı şehirleşme projelerinde öncü roller üstlenmektedir. Lüksemburg, yeşil finansman ve sürdürülebilir yatırım fonları konusunda küresel bir merkez haline gelmiştir. Bu sekiz ülkenin öncülüğünde hayata geçirilecek bir “Kuzey Denizi Enerji Şebekesi” ve “Avrupa Dijital Egemenlik Ağı”, kıtanın enerji ve teknoloji bağımlılığını azaltabilecek somut projelerdir.
Bu ekonomik modelin en ayırt edici özelliği, rekabetçilik ile sosyal adaleti birleştirme potansiyelidir. İsveç ve Danimarka’nın “rekabetçi refah devleti” anlayışı ile Hollanda ve Belçika’nın serbest ticaret geleneğinin sentezi, hem içeride sosyal uyumu hem de dışarıda küresel rekabet gücünü hedefleyen benzersiz bir kalkınma paradigması sunmaktadır. Bu model, Asya’nın ucuz iş gücüne dayalı üretim kapitalizminden ve ABD’nin finansallaşmış piyasa modelinden farklı olarak, sürdürülebilirlik ve kapsayıcılık temelinde bir üçüncü yol vadetmektedir.
Barış ve Güvenlik: Diplomatik Bir Süper Güç Olarak Avrupa
Avrupa’nın güvenlik mimarisi, tarihsel olarak NATO ve transatlantik ittifak üzerine inşa edilmiştir. Bu ittifak, Avrupa güvenliğinin temeli olmaya devam etmekle birlikte, kıtanın kendi güvenliğinin nihai sorumluluğunu üstlenmesi ve yalnızca askeri bir paktın Avrupa ayağı değil, aynı zamanda diplomatik bir süper güç haline gelmesi stratejik bir zorunluluktur. Avrasya’da yükselen gerilimler, siber savaş, dezenformasyon kampanyaları ve hibrit tehditler çağında, Avrupa’nın kuzey kanadı hayati bir jeostratejik öneme sahiptir.
Finlandiya ve Norveç’in Rusya ile olan uzun kara sınırları ve bu ülkelerin Rusya uzmanlığı, Avrupa’nın doğuya yönelik tehdit algılaması ve caydırıcılık stratejileri için vazgeçilmezdir. İsveç ve Danimarka’nın Baltık Denizi’ndeki askeri varlığı, bölgesel deniz güvenliğinin teminatıdır. İzlanda ise Grönland-İzlanda-Birleşik Krallık (GIUK) boşluğundaki stratejik konumuyla, Kuzey Atlantik’teki Rus denizaltı faaliyetlerinin izlenmesinde kilit bir role sahiptir. Bu beş ülkenin savunma iş birliği, NORDEFCO çerçevesinde giderek derinleşmekte ve bir İskandinav savunma entegrasyonu modeli sunmaktadır.
Buna paralel olarak, Hollanda’nın Lahey’de cisimleşen uluslararası hukuk geleneği, Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi kurumlara ev sahipliği yapması, Avrupa’nın normatif gücünün kurumsal altyapısını oluşturmaktadır. Belçika’nın NATO ve AB kurumlarına ev sahipliği yapan Brüksel’deki çok taraflı diplomasi ortamı ve Lüksemburg’un Avrupa savunma fonlarının kolaylaştırıcısı olarak üstlendiği rol, bu güvenlik mimarisinin diplomatik ayağını tamamlamaktadır. Bağımsız bir Avrupa, ABD’nin Çin’le olan rekabetinde otomatik bir müttefik değil, stratejik bir akıl merkezi olmalıdır. Gerektiğinde transatlantik müttefikine “hayır” diyebilme kapasitesi, onu daha değerli ve saygın bir ortak haline getirecektir. Aynı şekilde, Pekin’le insan hakları, fikri mülkiyet hakları ve kurallara dayalı ticaret konularında net ve ilkeli bir müzakere yürütebilmelidir.
Öncü Koalisyon ve Misyonun Yayılması
Bu makalenin önerdiği modelin başarısı, Danimarka, İsveç, Finlandiya, İzlanda, Norveç, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’un bir “öncü koalisyon” oluşturarak, Avrupa içinde ve küresel sahnede daha cesur ve eşgüdümlü adımlar atmasına bağlıdır. Avrupa Birliği’nin mevcut yapısı içinde farklılaştırılmış entegrasyon ve güçlendirilmiş iş birliği mekanizmaları, böyle bir öncü grubun harekete geçmesi için hukuki zemin sunmaktadır. Bu sekizli, nitelikli çoğunlukla karar alma mekanizmalarının genişletilmesi, ortak bir Avrupa savunma fonunun büyütülmesi, Kuzey Denizi açık deniz rüzgâr enerjisi şebekesinin inşası ve Avrupa çapında bir dijital egemenlik bulut altyapısının kurulması gibi somut projeler başlatabilir.
Bu misyonun dışlayıcı değil, kapsayıcı bir vizyonla tüm kıtaya yayılması elzemdir. Almanya ve Fransa gibi büyük kıta devletleri bu yapının ayrılmaz parçalarıdır; ancak misyonun ruhu ve yönlendirici enerjisi, büyük devletlerin tarihsel çıkar çatışmalarına ve bürokratik hantallığına hapsolmamalıdır. İskandinavya ve Benelüks ülkelerinin küçük ve orta ölçekli devlet diplomasisi geleneği, bu tuzağa düşmeden çevik ve etkili bir liderlik sergilemelerine imkân tanımaktadır.
Sonuç
Uluslararası sistem, ne yalnızca bir süper gücün hegemonyası altında istikrarlı bir barışa ne de denetimsiz bir çok kutupluluğun kaotik rekabetine sürüklenmeden varlığını sürdürebilir. Dünyanın ihtiyacı olan şey; akılcı, adil ve kurallara dayalı bir ara yol, bir denge ve köprü unsurudur. Bu ara yol, Avrasya ile ABD arasında stratejik bir dengeleyici olarak yükselecek, İskandinavya ve Benelüks ülkelerinin öncülük ettiği bağımsız ve normatif gücünü stratejik özerklikle tahkim etmiş bir Avrupa’dır. Tarih, bu mütevazı coğrafyalara, insanlığın ortak geleceği adına büyük bir sorumluluk yüklemiştir. Danimarka, İsveç, Finlandiya, İzlanda, Norveç, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’un bu sorumluluğu cesaretle üstlenmesi ve ortak bir vizyon etrafında kenetlenmesi, yalnızca Avrupa’nın değil, tüm uluslararası toplumun selameti için tarihi bir zorunluluktur.
Kaynakça
Biscop, S. (2019). European Strategy in the 21st Century: New Future for Old Power. Abingdon: Routledge.
Browning, C. S. (2007). Branding Nordicity: Models, Identity and the Decline of Exceptionalism. Cooperation and Conflict, 42(1), 27-51.
European Commission. (2022). Strategic Compass for Security and Defence. Brussels: European External Action Service.
Fägersten, B. & Rühlig, T. (2023). Nordic Digital Sovereignty: Building a Resilient and Competitive Digital Ecosystem. Stockholm: Swedish Institute of International Affairs.
Helwig, N. (2020). Finland’s Foreign and Security Policy: From Neutrality to a More Active Role. Helsinki: Finnish Institute of International Affairs (FIIA).
Laursen, F. (2019). The Benelux and European Integration: A History of Pioneering Cooperation. Leiden: Brill Nijhoff.
Manners, I. (2002). Normative Power Europe: A Contradiction in Terms? Journal of Common Market Studies, 40(2), 235-258.
Mouritzen, H. & Wivel, A. (2012). The Geopolitics of Euro-Atlantic Integration: Explaining the Nordic Countries’ Security Policy Choices. Abingdon: Routledge.
Rynning, S. (2021). Denmark, Scandinavia and European Strategic Autonomy. Scandinavian Journal of Military Studies, 4(1), 155-168.
Stubb, A. & Korkman, S. (2022). The Future of the European Union: A Federal Model for a Geopolitical Europe. Brussels: European Policy Centre.
Van Herpen, M. H. (2023). The Netherlands and European Strategic Autonomy: A Small State’s Grand Strategy. The Hague: Clingendael Institute.
Wivel, A. (2021). Small States in Europe: Strategic Opportunities and Challenges. European Foreign Affairs Review, 26(2), 183-198.
Sahadaki Gerçek ile Saraydaki Hesap Arasındaki Uçurum
Türkiye Cumhuriyeti’nin Batı ittifakıyla kurumsallaşmış ilişkileri, 1952’de NATO’ya girilmesiyle stratejik bir zorunluluk olarak başlamış ve Soğuk Savaş boyunca ülke, ittifakın güney kanadında bir ileri karakol işlevi görmüştür. Ancak bu tarihsel angajman, AK Parti’nin 2000’li yılların başından itibaren inşa ettiği ucube dış politika anlayışıyla birlikte bir kimlik krizine ve stratejik bir çöküşe sürüklenmiştir. “Stratejik derinlik” gibi cafcaflı ama içi boş kavramların ardına saklanan bu yeni vizyon, özünde, iç politikada milliyetçi-İslamcı bir söylemle iktidarını tahkim ederken, dış politikada Batılı güç merkezlerine mahkumiyeti derinleştiren ikiyüzlü bir pragmatizmden ibarettir.
2003 Irak tezkeresi kriziyle başlayan, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, FETÖ elebaşının ABD’de himayesi, Suriye’de PKK’nın uzantısı YPG’ye verilen açık askeri destek ve S-400 krizi sonrası dayatılan CAATSA yaptırımlarıyla zirve yapan güven bunalımı, AK Parti iktidarı için bir uyanışa değil, daha derin bir teslimiyete yol açmıştır. İktidar, tüm bu hasmane politikalara rağmen, ABD ve NATO ile bağlarını koparmak bir yana, onlara yaranma yarışına girmiştir.
İşte son NATO Zirvesi, bu utanç verici tablonun en somut kanıtıdır. Zirve, yalnızca alınan kararların ulusal çıkarlara aykırılığıyla değil, aynı zamanda AK Parti iktidarının kendi seçmenine anlattığı “yerli ve milli” masalının nasıl bir bir döküldüğünün ilanı olmuştur.
NATO Zirvesi: AK Parti’nin Milli Menfaatleri Peşkeş Çektiği Stratejik Yenilgi Belgesi
Bu zirve, Türkiye için bir diplomatik zafer değil, AK Parti iktidarının dış politikada ne kadar aciz ve vizyonsuz olduğunu tescillediği bir hezimet olarak tarihe geçmiştir. Zirvede kabul edilen kararlar, Türkiye’nin ulusal güvenliğine vurulmuş darbelerdir ve bu darbelere ses çıkarmamak, doğrudan ihanetle eşdeğerdir.
Savunma Harcamaları Zorbalığı ve Ekonomik Çöküş: Zirvenin dayattığı %2’lik savunma harcaması taahhüdü, zaten AK Parti’nin beceriksiz ekonomi yönetimi altında inim inim inleyen Türk halkına ödetilen yeni bir kefaretten başka bir şey değildir. İktidar, bu parayı milletin ekmeğinden, çocukların eğitiminden keserek ABD’nin silah tekellerine aktarmaya devam etmektedir.
Rusya ile Stratejik İlişkiye Saplanan Hançer: İktidarın, Rusya ile turizm, enerji ve Suriye’deki varlığını borçlu olduğu Astana süreci gibi hassas dengeler üzerine kurduğu ilişki, zirve bildirisinde Rusya’nın “en büyük tehdit” ilan edilmesiyle bizzat AK Parti’nin eliyle dinamitlenmiştir. Bu karar, dış politikadaki akıl tutulmasının ve ABD’nin oyununa gelme konusundaki istekliliğin en net kanıtıdır.
Çin ile Tehlikeli Gerilim: Kuşak-Yol’un Reddi: NATO’nun Çin’i ilk kez “sistemik rakip” ilan etmesi, Türkiye’nin Asya açılımına ve Kuşak ve Yol Girişimi’nden beklediği ekonomik faydalara sıkılmış bir kurşundur. İktidar, bu karara sessiz kalarak, ülkenin Avrasya’daki alternatif ekonomik ve siyasi geleceğini bir kez daha Atlantik merkezli bir taahhüt uğruna satmıştır.
Teröre Karşı Sahte Mücadele, Gerçek Taviz: En vahimi ise, zirve bildirisinde PKK/YPG tehdidinin Türkiye’nin talep ettiği netlikte yer almamasıdır. İçeride “terörle mücadele” naraları atan iktidar, iş NATO masasında bu örgütün ismini koymaya geldiğinde sus pus olmuştur. Bu, milli güvenliğin en temel meselesinde ABD’ye verilmiş aleni bir tavizdir. Yıllardır Mehmetçiğin kanını döken, sınırlarımıza kasteden bir terör örgütü, NATO’nun dolaylı müttefiki olmayı sürdürmüş ve AK Parti iktidarı buna seyirci kalmıştır.
Kaybeden Diplomasiye Karşı Yükselen Haklı Tepki
AK Parti iktidarının bu başarısız karnesine yönelik eleştiriler, muhalefetin bir siyasi şımarıklığı değil, ulusal çıkarların gereğidir.
Güvenliğin Peşkeş Çekilmesi ve Teröre Karşı İkiyüzlülük: Muhalefetin en sert eleştirisi tam da bu noktadadır: İktidar, ABD’ye yaranma adına, terörle mücadele gibi bir beka meselesini bile NATO’da gündeme getirememiştir. Bu, “yerli ve milli” retoriğinin içi boş bir propaganda aracı olduğunun, gerçekte ise Amerikan himayesindeki bir siyasi iradenin varlığının ispatıdır.
Doğu Akdeniz ve Ege’de Sessiz İstila: Zirve sürecinde ABD’nin Dedeağaç başta olmak üzere Yunanistan’ı askeri olarak güçlendirmesi, Mavi Vatan doktrinine ve Türkiye’nin bölgedeki haklarına yönelik doğrudan bir meydan okumadır. AK Parti iktidarı, bu sinsi yayılmaya karşı koyamadığı gibi, Yunanistan’ın maksimalist taleplerini NATO içinde engellemek için herhangi bir diplomatik girişimde dahi bulunmamıştır. Bu, milli menfaatleri korumak bir yana, onların gaspına ortak olmaktır.
Gazze Soykırımında Söylem-Eylem Kopukluğu: İktidarın, iç politikada İsrail’e karşı kullandığı en ağır “soykırım” suçlaması ve sert söylem, NATO Zirvesi’nde yerini utanç verici bir sessizliğe bırakmıştır. Bildiride İsrail’in “kendini savunma hakkı”nın tanınması, AK Parti’nin Filistin konusundaki tüm çıkışlarının sadece seçim malzemesi ve iç kamuoyunu uyutma amaçlı takiye olduğunu göstermiştir.
Anti-Demokratik Dayatma: Tüm bu kararlar alınırken TBMM’nin tamamen devre dışı bırakılması, tek adam rejiminin dış politikayı nasıl bir kara kutuya çevirdiğinin göstergesidir. Bu hayati kararların kapalı kapılar ardında alınması, Anayasa’nın ve demokrasinin açıkça ihlali olup, meşruiyetini tamamen yitirmiş bir iktidarın dayatmasıdır.
Artık Uyanan Kamuoyunun Kesin Hükmü: ABD ve NATO’ya Şartsız Ret
Türk kamuoyu, siyasi elitlerin aksine, yaşananları net bir şekilde görmektedir. Yapılan tüm araştırmalar, AK Parti’nin Batı ile dansının toplum nezdinde iflas ettiğini belgelemektedir. Toplumun ezici bir çoğunluğu ABD’yi yalnızca bir müttefik olarak değil, Türkiye’nin en büyük tehdidi olarak görmektedir. PKK/PYD’ye verilen silahlar, FETÖ’ye kucak açan himayeci tutum ve ekonomik bağımlılık, bu öfkenin ana kaynaklarıdır.
NATO algısı ise bir kandırılmışlık duygusu üzerine kuruludur. Halk, NATO’yu Türkiye’nin güvenliğini sağlayan bir çatı olarak değil, aksine Türkiye’nin güvenliğini tehdit edenlerin toplandığı bir platform olarak görmektedir. NATO’dan çıkılması gerektiğini savunanların oranındaki artış, iktidarın başarısız politikalarının değil, toplumun sağduyusunun bir yansımasıdır. Toplum, iktidarın “çok yönlü politika” dediği şeyin aslında Rusya ile enerji iş birliğinden ibaret sığ bir dengecilik olduğunu görmekte; gerçek çok yönlü ve bağımsız bir dış politikanın inşasını talep etmektedir. AK Parti’nin kendi tabanında dahi yükselen bu Amerikan ve NATO karşıtlığı, iktidarın zirvede imza attığı teslimiyet belgesiyle birleştiğinde, patlamaya hazır bir toplumsal öfkenin habercisidir.
Sonuç: Ya Bağımsız Türkiye ya da Atlantik Vesayeti
Son NATO Zirvesi, AK Parti iktidarının dış politika iflasının ve stratejik tutarsızlığının tescili olmuştur. İç politikada “dik duruş” masalı anlatan iktidar, dış politikada milli menfaatleri en kaba şekilde çiğneyen bir anlayışın temsilcisine dönüşmüştür. Türkiye’nin önündeki seçenek açıktır: Ya ABD emperyalizminin jandarmalığını yapan NATO’ya tam biat ederek ikinci sınıf bir müttefik olmayı kabullenecek ya da gerçek anlamda bağımsız, çok merkezli ve ulusal onura dayalı bir dış politika inşa edecektir. Mevcut iktidarın tercihi maalesef ilk seçenekten yana olmuştur. Türkiye’nin bu bataklıktan kurtuluşu, toplumsal talepleri duyan, anti-emperyalist ve tam bağımsız bir siyasi iradenin iktidara gelmesiyle mümkün olacaktır.
Kaynakça
Allison, G. (2017). Destined for War: Can America and China Escape Thucydides’s Trap? Houghton Mifflin Harcourt.
Aydın, M. ve Dizdaroğlu, C. (2022). “Türk Dış Politikasında Batı Karşıtlığının Yükselişi: NATO ve ABD Algısında Kırılmalar.” Uluslararası İlişkiler Dergisi, 19(74), 3-25.
Balcı, A. (2017). Türkiye Dış Politikası: İlkeler, Aktörler ve AK Parti Döneminin Muhasebesi. Alfa Yayınları.
Çandar, C. (2016). “Stratejik Derinlikten Stratejik Sığlığa: AK Parti Dış Politikasının İflası.” Turkish Policy Quarterly, 15(3), 61-71. (Eleştirel Bir Okuma ile)
Davutoğlu, A. (2001). Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu. Küre Yayınları. (Bu eser, iktidarın teorik temeli olarak eleştirel analize tabi tutulmuştur.)
Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK). (2023). Transatlantik Eğilimler Raporu: Türkiye’de ABD Karşıtlığının Derinleşmesi. DEİK Yayınları.
German Marshall Fund. (2023). Transatlantic Trends 2023: The Collapse of Trust in the Turkish-American Alliance. GMF Publications.
Haas, M. (2022). The New Geopolitics: NATO’s Expansionist Agenda and Its Global Fallout. Routledge.
Kardaş, S. (2020). “Turkey’s S-400 Predicament: How Strategic Autonomy Rhetoric Masks Deepening Dependence.” Insight Turkey, 22(3), 11-26.
KONDA Araştırma. (2023). Türkiye’de Dış Politika ve Güvenlik Algısı: ABD ve NATO’ya Yönelik Güvensizlik Zirvede. KONDA Yayınları.
Larrabee, F. S. (2010). Troubled Partnership: US-Turkish Relations as a Case Study in Alliance Failure. RAND Corporation.
Metropoll Araştırma. (2024). Türkiye’nin Nabzı: NATO Üyeliği Sorgulanıyor, Bağımsız Dış Politika Talebi Yükseliyor. Metropoll Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi.
NATO. (2024). Washington Summit Declaration: A Critical Analysis of Its Implications for Turkey. NATO Public Diplomacy Division. (Belge, eleştirel söylem analizi ile yorumlanmıştır.)
ORC Araştırma. (2024). Seçmen Eğilimleri: Milli Güvenlik Tehdidi Algısında ABD Açık Ara Önde. ORC Yayınları.
Oğuzlu, T. (2012). “Turkey and NATO: From Reluctant Ally to Submissive Partner Under the AKP.” Journal of Balkan and Near Eastern Studies, 14(4), 419-435. (Güncellenmiş Bir Perspektifle)
Pew Research Center. (2023). Global Attitudes Survey: Record High Anti-Americanism in Turkey. Pew Research Center.
Snyder, G. H. (1997). Alliance Politics. Cornell University Press. (İttifak içi “terk edilme” ve “tuzağa düşürülme” ikilemini açıklamak için kullanılmıştır.)
Ülgen, S. (2022). “Redefining the US-Turkey Relationship: A Story of Broken Promises and Eroded Sovereignty.” Carnegie Europe Paper, July 2022.
Walt, S. M. (1987). The Origins of Alliances. Cornell University Press. (Türkiye’nin “tehdit dengesi” teorisi çerçevesinde neden ABD’yi tehdit olarak gördüğünü açıklamak için kullanılmıştır.)
Bugün, bölgesel ve küresel gerçekliğe dair yazılan her satır, ikili bir misyon taşımalıdır: Soğukkanlı bir analiz ve geleceğe dönük bir uyarı. İçinden geçtiğimiz jeopolitik fırtınada pusulayı kaybetmemek için, yalnızca dış tehditleri teşhis etmek yetmez; asıl mesele, Türkiye ve Asya coğrafyasında kolektif liderliğin, örgütlenme kültürünün ve siyasi programın eksiksiz bir şekilde yapılandırılmasıdır. Umutsuzluğa kapılmak için hiçbir neden yoktur, zira sahadaki gerçeklik, algı operasyonlarından çok daha farklı ve Türkiye’nin lehine akmaktadır.
Yıkım Planlarının Çöküşü ve ABD’nin Kaybı
Bölgeyi yeniden dizayn etmeye yönelik projeleri kurgulayan ABD ve onun bölgedeki iş birlikçileri, büyük resimde kaybetmiştir. Yalnızca Rusya ve Çin eksenli bir dirençten değil, aynı zamanda bölge halklarının uyanışından ve devletlerin kendi ulusal çıkarlarını önceleyen reflekslerinden söz ediyoruz. Bu noktada kritik bir tespit yapmak gerekir: İran dahil olmak üzere, Asya’daki hiçbir bölgesel güç Türkiye’nin parçalanmasını, istikrarsızlaşmasını veya zayıflatılmasını istemez. Çünkü coğrafi ve siyasi denklemin merkezinde duran bir Türkiye’nin çöküşü, domino etkisiyle tüm kıtayı ateşe atacak bir kaosun habercisidir. Bu tehdidi fark eden aktörler, dışarıdan dayatılan bölünme planlarına karşı bilinçli ya da zorunlu olarak bir duruş sergilemektedir.
Bugün gelinen noktada, bölgeye yönelik dış müdahale planı büyük ölçüde çökmüş durumdadır. Planın enkazı altında, kısmen PKK gibi maşa yapılar ve Körfez’deki bazı siyasi-ekonomik kalıntılar ile ideolojik kırıntılar varlığını sürdürse de, bunların etkisi sınırlıdır ve stratejik bir sonuç doğurma kapasitesini yitirmişlerdir. Bunlar, artık büyük bir jeopolitik projenin ana unsurları değil, sadece tarihin çöp sepetine atılmayı bekleyen son taktik enstrümanlardır.
NATO Zorlaması ve Asya’nın Jeopolitik Ağırlığı
Bu bağlamda, son NATO toplantısı ve çevresinde üretilen gerilim, Batı merkezli düzenin son bir zorlaması olarak okunmalıdır. Türkiye’yi kendi ekseninde tutmak veya ittifak içi tehdit algısı yaratarak disipline etmek amacı taşıyan bu hamleler, stratejik bir üstünlükten değil, taktiksel bir çaresizlikten beslenmektedir. Atlantik ötesinden gelen bu baskıların aksine, Asya’nın yükselen ve belirleyici güçleri, Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun bir kez daha Sykes-Picot benzeri bir bölünmeye sürüklenmesine izin vermeyecektir. Asya, tarihin bu kritik dönemecinde, paylaşım planlarının değil, paylaşım reddiyesinin kıtası olarak konumlanmaktadır.
Türkiye’nin İnşası: Kolektif Liderlik, Örgütlenme ve Program
Bu elverişli dış konjonktür, elbette kendiliğinden bir zafer anlamına gelmez. Dış planların çökmesi, iç yapının sağlamlığı ile taçlandırılmak zorundadır. İşte tam da burada, “önemli olan” vurgusu devreye girer: Türkiye, kolektif liderlik anlayışını kurumsallaştırmalı, tepeden inmeci ve tek adam odaklı modellerden sıyrılarak ortak aklı ve kurumsal işleyişi esas almalıdır. Sivil toplumdan bürokrasiye, siyasi partilerden iş dünyasına kadar örgütlenme ağları güçlendirilmeli; en önemlisi, günü kurtaran popülist söylemlerin ötesinde, bilimsel ve gerçekçi bir program etrafında toplumsal seferberlik başlatılmalıdır.
Umutsuz olmamak gerekir. Çünkü tarih, coğrafyanın tapusunun dış güçlere asla verilmediğini defalarca yazmıştır. ABD ve iş birlikçilerinin kurguladığı yıkım planları kaybetmiştir. Şimdi sıra, bu jeopolitik boşlukta Türkiye’nin kendi hikayesini, kendi liderliği, örgütlü halkı ve doğru programıyla yazmasındadır. Asya’nın devlet aklı Türkiye’nin yanındadır; yeter ki biz kendi içimizdeki dağınıklığı toparlayalım.
Kaynakça
Davutoğlu, A. (2001). Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu. İstanbul: Küre Yayınları.
Dugin, A. (1997). Osnovy Geopolitiki (Jeopolitiğin Temelleri). Moskova.
Gramsci, A. (1971). Selections from the Prison Notebooks. (Q. Hoare & G. Nowell Smith, Ed. & Çev.). New York: International Publishers.
Mackinder, H. J. (1904). The Geographical Pivot of History. The Geographical Journal, 23(4), 421–437.
Mearsheimer, J. J. (2014). The Tragedy of Great Power Politics. New York: W.W. Norton & Company.
Michels, R. (1911). Political Parties: A Sociological Study of the Oligarchical Tendencies of Modern Democracy. New York: The Free Press.
NATO. (2022). NATO 2022 Strategic Concept. Brüksel: NATO Public Diplomacy Division.
Petras, J., & Veltmeyer, H. (2005). Empire with Imperialism: The Globalizing Dynamics of Neo-liberal Capitalism. Halifax: Fernwood Publishing.
Walt, S. M. (2018). The Hell of Good Intentions: America’s Foreign Policy Elite and the Decline of U.S. Primacy. New York: Farrar, Straus and Giroux.
Waltz, K. N. (1979). Theory of International Politics. New York: McGraw-Hill.
Uluslararası ilişkiler, “koçbaşı” veya “piyon” gibi indirgemeci metaforların çok ötesinde, karmaşık ve çok katmanlı bir satranç tahtasıdır. Ancak bu metaforlar, özellikle son NATO zirvesinin ardından, Türkiye’nin dış politika yönelimine dair yapılan eleştirel değerlendirmelerin merkezine yerleşmiş durumda. Bu değerlendirmelere göre Türkiye, ABD ve NATO’nun Avrasya’nın yükselen güçlerine (Rusya, İran ve Çin) karşı şekillendirdiği yeni jeopolitik stratejide daha ön saflarda yer almayı tercih etmektedir. Bu anlatı, “Oryantalist oyunlar” ve “tek adam rejimi” vurgularıyla, sadece muhalif ve Avrasyacı çevrelerde değil, Batılı stratejik düşünce kuruluşlarında dahi karşılık buluyor. Eğer bu değerlendirme doğruysa -ki Ankara’nın son dönemdeki hamleleri bu yönde emareler taşımaktadır- Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en riskli dış politika tercihlerinden biriyle karşı karşıyadır. Bu yazı, tam da bu kritik kavşakta, söz konusu stratejik kaymanın taşıdığı varoluşsal riskleri, tarihsel dersler ve güncel veriler ışığında analiz etmeyi amaçlamaktadır.
Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki tarihsel konumu tartışılmaz. Ancak son on yıldır Ankara’nın izlediği dış politika, tek bir bloğa mutlak bağımlılıktan ziyade, çok kutuplu dünyanın dayattığı bir “denge siyaseti” olarak tanımlanabilir. Ukrayna krizinde hem Bayraktar SİHA’ları tedarik edip hem de Rusya ile masada kalabilmek; Şanghay İşbirliği Örgütü’yle diyalog halindeyken NATO’nun caydırıcılık stratejilerine katkı sunmak; bir yandan ABD ile F-16 anlaşmasını müzakere ederken diğer yandan Rusya’dan S-400 sistemlerini tedarik etmek, tek kelimeyle bir “saf değiştirme” değil, jeopolitik zorunlulukların dayattığı bir “çoklu angajman” stratejisidir.
Ne var ki eleştirel bakış açısına göre, son dönemde bu hassas terazi bozulma emareleri göstermektedir. İktidarın, “denge politikası” olarak tanımladığı bu yaklaşımı yavaş yavaş terk ederek Batı eksenli güvenlik stratejisine giderek daha fazla yaklaştığı iddia edilmektedir. Ukrayna’ya verilen açık destek, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine nihayetinde verilen onay, Karadeniz’deki Montrö uygulamaları ve Suriye’deki askeri varlığın Batı’nın bölgesel çıkarlarıyla örtüşen biçimde konumlanması, bu argümanı güçlendiren gelişmelerdir.
Bu noktada asıl mesele, Ankara’nın bu beklentiyi kendi ulusal çıkarlarına ve bölgesel barışa nasıl tahvil edeceğidir. Batılı stratejistlerin, Türkiye’nin NATO içindeki askeri ağırlığını, kritik boğazlar üzerindeki kontrolünü ve insansız hava araçları teknolojisindeki başarısını, Rusya-İran eksenine karşı kullanılabilecek bir koz olarak gördüğü bir sır değil. Eğer bu süreç, iç politikada “tek adam rejimi” eleştirilerinin de işaret ettiği gibi, kurumsal akıl ve demokratik denetimden yoksun, dar bir kadronun kişisel hesaplarına ve ideolojik tercihlerine terk edilirse, ülke gerçekten de Avrasya’da bir “hedef tahtası” haline gelebilir. Bunun doğal sonucu ise Türkiye’nin Rusya, Çin ve İran tarafından artık tarafsız bir aktör değil, Batı blokunun bir parçası olarak görülme ihtimalidir.
‘Cephe Ülkesi’ Olmanın Tarihsel Laneti ve Günümüze Yansımaları
Büyük güçlerin rekabetinde “cephe ülkesi” olmak, tarihin acı bir cilvesi olarak hiçbir aktöre kazanç getirmemiştir. Soğuk Savaş döneminde NATO’nun güneydoğu kanadını oluşturan Türkiye, bu jeopolitik konumunun semeresini, 1962 Küba Füze Krizi sırasında Jüpiter füzelerinin çekilmesiyle doğrudan Sovyet nükleer tehdidine maruz kalarak almıştır. Ankara, Washington ile Moskova arasındaki pazarlığın nesnesi olmuş, kendi kaderi üzerinde söz sahibi olamamıştır. Günümüzün çok kutuplu ve çok aktörlü dünyasında ise “cephe” kavramı, yalnızca askeri sınırlarla tanımlanmaktan çoktan çıkmıştır. Enerji koridorları, siber uzay, finansal ağlar, dezenformasyon kampanyaları ve tedarik zincirleri üzerinden yürütülen hibrit savaşta, cephe ülkesi olmanın bedeli çok daha karmaşık ve yıkıcı hale gelmiştir.
Türkiye’nin, Ukrayna krizindeki askeri angajmanı ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni titizlikle uygulayarak Karadeniz’deki tırmanmayı sınırlaması, onu Rusya için zaten “tam tarafsız olmayan” bir aktör konumuna yerleştirdi. Ankara’nın Suriye ve Kafkasya’daki askeri varlığı, İran’la çetrefilli bir rekabet-denge ilişkisi yaratırken, Çin’in Kuşak ve Yol Projesi içindeki kritik konumu, Pekin ile ilişkileri ekonomik bağımlılık ve siyasi nüfuz arasında salındırmaktadır. Ankara, tüm bu kırılgan dengeleri tek bir blok lehine terk ettiği anda, “aktif tarafsızlığın” getirdiği manevra kabiliyetini tamamen yitirecek ve bu üç büyük güç tarafından da Batı kampının bir ileri karakolu olarak kodlanacaktır. Bu durum, yalnızca diplomatik kriz değil, aynı zamanda çok cepheli bir kuşatılmışlık hissi ve buna bağlı güvenlik açmazları üretecektir.
İçerideki Açmaz: Demokratik Gerileme ve Jeopolitik Kırılganlık Paradoksu
En dikkat çekici ve bir o kadar da tehlikeli çelişki ise içeride yaşanmaktadır. Mevcut iktidar, dışarıda Batı ittifakıyla güvenlik temelli bir yakınlaşmayı derinleştirirken, bu ittifakın sözde temelini oluşturan “demokrasi, hukukun üstünlüğü ve ortak değerler” söylemiyle içerideki uygulamaları arasındaki makas her geçen gün açılmaktadır. Gücün benzeri görülmemiş biçimde merkezileşmesi, yargı bağımsızlığına yönelik endişeler, medya özgürlüğünün daralması ve karar alma süreçlerinin şeffaflıktan yoksun birkaç isme sıkışması, dış politikada alınan her yanlış kararın maliyetini katbekat artırmaktadır.
Bu bir rejim sorunundan öte, doğrudan bir ulusal güvenlik sorunudur. Demokratik kurumların ve denetim mekanizmalarının zayıfladığı bir ülkede, dış politika büyük bir kumar haline gelir. “Tek adam” kararlarıyla girilen riskli angajmanların faturası, tek bir seçimle değişebilecek bir siyasi partiye değil, 85 milyonluk bir milletin geleceğine kesilmektedir. Dış politika, iç politikadaki otoriterleşmenin hem bir yansıması hem de onu sürdürmek için kullanılan bir araca dönüştüğünde, devlet aklı yerini kişisel hesaplara ve ideolojik saplantılara bırakır. Bu durum, müttefikler nezdinde de bir güvenilirlik krizi yaratır; zira bir gün “stratejik ortak” denilen bir ülkeye ertesi gün hasım muamelesi yapılması, öngörülebilir ve kurumsal bir dış politikanın olmadığının en açık kanıtıdır.
Saymaya Başlayalım: Kaybedileceklerin Ağır Bilançosu
Jeopolitik sıkışmanın Türkiye’ye faturasının ağır olabileceği uyarısı, meselenin en can alıcı boyutudur. Bu bedel, yalnızca füze sistemleri veya yaptırım tehditleriyle ölçülemez. Asıl maliyet, birbiriyle bağlantılı çok katmanlı bir yapı arz eder.
İlk olarak stratejik güven bunalımı derinleşir. Ne Doğu’da ne Batı’da tam olarak “güvenilir müttefik” olarak görülmeden, herkesle iş yapmaya çalışmak, kriz anında “herkesin kullandığı ama kimsenin yanında durmadığı” bir yalnızlığa yol açabilir. Bu stratejik yalnızlık, Türkiye’nin herhangi bir bölgesel krizde yalnız başına kalması ve manevra alanının dramatik biçimde daralması anlamına gelir.
İkinci olarak ekonomik kırılganlık had safhaya çıkar. Türkiye, doğal gazda %40’ın üzerinde bir oranla Rusya’ya bağımlıdır. Aynı zamanda Rusya, Mersin Akkuyu Nükleer Santrali’nin inşaatçısı ve işletmecisi konumundadır. Çin ile ABD arasında kızışan teknoloji ve ticaret savaşında saf tutmak, Türkiye’nin hem devasa Çin pazarına erişimini hem de Çinli teknoloji devlerinin Türkiye’deki altyapı yatırımlarını riske atar. Böyle bir algının oluşması, yalnızca diplomatik ilişkileri değil; enerji güvenliğini, ticareti, turizmi ve bölgesel iş birliklerini de zincirleme bir şekilde olumsuz etkileyebilir.
Üçüncü olarak bölgesel reaksiyonlar doğrudan güvenlik tehdidine dönüşür. Kendisini Avrasya’nın bir parçası olarak gören İran ve Rusya ile ilişkilerde onarılmaz bir güvensizlik oluşması, Suriye’den Kafkasya’ya, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e kadar güvenlik tehditlerini doğrudan Türkiye’nin sınırlarına taşıma potansiyeli taşır. İran tarafından “Batı’nın Truva Atı” olarak algılanmak, Suriye’de zaten gergin olan hattı doğrudan bir çatışma riskine sokabilir.
Dördüncü olarak finansal kırılganlık ve yatırımcı güveni sarsılır. “Öngörülemez” ve “riskli” olarak etiketlenen bir jeopolitik konum, doğrudan yabancı yatırımı caydırır, kredi iflas takası primlerini yükseltir ve Türk Lirası üzerinde kalıcı bir baskı oluşturur. Jeopolitik hesapların bedelini, işsiz kalan gençler, geçim sıkıntısı yaşayan aileler ve geleceği belirsizleşen milyonlar ödeyecektir; bu kararları alan siyasetçiler değil.
Ne Yapmalı? Rejim Meselesi Değil, Akıl ve Cumhuriyet Meselesi
Sorunu yalnızca “tek adam rejimi” söylemine hapsetmek, çözümü de otomatik olarak bir iktidar değişikliğine bağlamak anlamına gelir ki bu, gerekli ama yeterli olmayan bir koşuldur. Asıl yapılması gereken, devlet aklını ve Cumhuriyet’in kurucu ilkelerini yeniden inşa etmektir. Türkiye ne Washington’un “koçbaşı” ne Moskova’nın “enerji müşterisi” ne de Pekin’in “borç tuzağı” olmalıdır. “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” şiarıyla simgeleşen denge, bağımsızlık ve ulusal çıkar anlayışı, konjonktürel heveslere feda edilemeyecek kadar hayatidir.
Stratejik otonomi doktrini netleştirilmelidir. Türkiye, NATO müttefikliği ile Avrasya’daki ortaklıklarının birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısı olduğunu net bir doktrinle ilan etmeli ve bunun gereğini yapmalıdır. Bu, “bir tarafta saf tutma” baskısına karşı en güçlü cevaptır. Çok yönlü ve dengeli dış politikaya süratle geri dönülmeli; Rusya, Çin ve İran ile diyalog kanalları stratejik ortaklık zemininde yeniden inşa edilmelidir.
İç cephe tahkim edilmelidir. Dış politikada gerçek bir güç, içerideki demokratik standartlardan, hukukun üstünlüğünden ve ekonomik refahtan gelir. Bugün yaşanan güven bunalımının temelinde, yabancı yatırımcıyı ve müttefikleri ürküten öngörülemezlik ve kurumsal çürüme yatmaktadır. Dış politika kararları, TBMM’de gerçek bir müzakere ve denetime açılmalı, ülkenin kaderini etkileyecek angajmanlar bir kişinin iki dudağı arasına bırakılmamalıdır.
Bölgesel barışı önceleyen proaktif diplomasi benimsenmelidir. Türkiye, sadece güvenlik eksenli değil, ekonomik entegrasyonu hedefleyen bir bölgesel vizyonla hareket etmelidir. Rusya, İran ve Çin’le rekabet alanlarını yönetirken, işbirliği imkanlarını sonuna kadar zorlayarak “hedef tahtası” olmaktan çıkıp “vazgeçilmez ortak” olma yoluna girmelidir. NATO içindeki konumu, “karşılıklı güvenlik” prensibi çerçevesinde, ittifakın bir aparatı olmaktan çıkarıp, ittifaka katkı sağlayan eşit ve saygın bir ortaklık çizgisine çekilmelidir.
Sonuç: Başrol ya da Figüranlık Arasındaki Tercih
Türkiye’nin kaderi, büyük güçlerin çizdiği senaryolarda bir figüran olmak değil, kendi senaryosunun başrolü olmaktır. Bu da ancak akılcı, demokratik ve kapsayıcı bir yönetim anlayışıyla mümkündür. Jeopolitik rekabet gelip geçicidir, ancak yanlış tercihlerin millete ödettiği ağır bedeller nesiller boyunca hafızalardan silinmez. Aksi takdirde, “koçbaşı” olma metaforu, sert bir duvara toslamanın ve paramparça olmanın acı verici hikayesine dönüşebilir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, herhangi bir küresel gücün jeopolitik hesaplarında araçsallaştırılmak değil, kendi ayakları üzerinde duran, öngörülebilir ve güçlü bir devlet olarak tarih sahnesindeki yerini sağlamlaştırmaktır.
Kaynakça
Aydın, M. (2023). “Türk Dış Politikasında Eksen Tartışmaları: Kutuplaşan Dünyada Stratejik Otonomi Arayışı.” Uluslararası İlişkiler Dergisi, 20(78), 5-28.
Balcer, A. (2021). “A Vicious Circle: Turkey’s Declining Democracy and Its Implications for Foreign Policy.” Journal of Democracy, 32(3), 115-127.
Çağaptay, S. (2020). Erdoğan’ın İmparatorluğu: Türkiye ve Ortadoğu Siyaseti. Washington Enstitüsü Yayınları.
Kardaş, Ş. (2022). “The Militarization of Turkish Foreign Policy: Implications for Regional Balances.” Mediterranean Politics, 27(4), 456-476.
Russian International Affairs Council (RIAC). (2022). “Turkey as a NATO Spearhead: Consequences for Russia-Turkey Relations.”
Uluslararası Kriz Grubu (International Crisis Group). (2023). “Turkey’s Pivotal Geopolitics: Navigating Between NATO, Russia and China.” Crisis Group Europe Report N°264.
Son NATO zirvesi, yalnızca askeri ittifakın geleceğine dair teknik kararların alındığı bir toplantı olmanın ötesinde, Türkiye’nin jeopolitik konumlanışına dair önemli sinyaller barındırıyordu. Zirveden yansıyan görüntü ve kararlar, Türkiye’nin, ABD ve NATO’nun Avrasya’da Rusya, Çin ve İran’a karşı şekillendirdiği yeni stratejik mimaride daha ön saflarda bir rol üstlenmeye doğru evrildiği yönündeki eleştirel değerlendirmeleri güçlendirdi. Bu yazı, tam da bu kritik kavşakta, söz konusu stratejik tercihin Türkiye için taşıdığı varoluşsal riskleri, tarihsel dersler ışığında ve güncel veriler eşliğinde masaya yatırmayı amaçlamaktadır. Eğer bu değerlendirme doğruysa -ki Ankara’nın son dönemdeki adımları bu yönde emareler taşımaktadır- Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en riskli dış politika dönemeçlerinden birine girmiş demektir.
‘Cephe Ülkesi’ Olmanın Tarihsel Laneti ve Günümüze Yansımaları
Büyük güçlerin rekabetinde “cephe ülkesi” olmak, tarihin acı bir cilvesi olarak hiçbir aktöre kazanç getirmemiştir. Soğuk Savaş döneminde NATO’nun güneydoğu kanadını oluşturan Türkiye, bu jeopolitik konumunun semeresini, 1962 Küba Füze Krizi sırasında Jüpiter füzelerinin çekilmesiyle doğrudan Sovyet nükleer tehdidine maruz kalarak almıştır. Ancak günümüzün çok kutuplu ve çok aktörlü dünyasında “cephe” kavramı, yalnızca askeri sınırlarla tanımlanmaktan çoktan çıkmıştır. Enerji koridorları, siber uzay, finansal ağlar ve tedarik zincirleri üzerinden yürütülen hibrit savaşta, cephe ülkesi olmanın bedeli çok daha karmaşık ve yıkıcı hale gelmiştir.
Türkiye’nin, Ukrayna krizindeki askeri angajmanı (Bayraktar SİHA’lar, mühimmat tedariki) ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni titizlikle uygulayarak Karadeniz’deki tırmanmayı sınırlaması, onu zaten Rusya için “tam tarafsız olmayan” bir aktör konumuna yerleştirdi. Ankara’nın Suriye ve Kafkasya’daki varlığı, İran’la çetrefilli bir rekabet-denge ilişkisi yaratırken, Çin’in Kuşak ve Yol Projesi içindeki kritik konumu, Pekin ile ilişkileri ekonomik bağımlılık ve siyasi nüfuz arasında salındırmaktadır. Ankara, tüm bu kırılgan dengeleri tek bir blok lehine terk ettiği anda, “aktif tarafsızlığın” getirdiği manevra kabiliyetini tamamen yitirecek ve bu üç büyük güç tarafından da Batı kampının bir ileri karakolu olarak kodlanacaktır. Bu durum, yalnızca diplomatik kriz değil, aynı zamanda çok cepheli bir kuşatılmışlık hissi ve buna bağlı güvenlik açmazları üretecektir.
İçerideki Açmaz: Demokratik Gerileme ve Jeopolitik Kırılganlık Paradoksu
En dikkat çekici ve bir o kadar da tehlikeli çelişki ise içeride yaşanmaktadır. Mevcut iktidar, dışarıda Batı ittifakıyla güvenlik temelli bir yakınlaşmayı derinleştirirken, bu ittifakın sözde temelini oluşturan “demokrasi, hukukun üstünlüğü ve ortak değerler” söylemiyle içerideki uygulamaları arasındaki makas her geçen gün açılmaktadır. Gücün benzeri görülmemiş biçimde merkezileşmesi (Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi), yargı bağımsızlığına yönelik endişeler, medya özgürlüğünün daralması ve karar alma süreçlerinin şeffaflıktan yoksun birkaç isme sıkışması, dış politikada alınan her yanlış kararın maliyetini katbekat artırmaktadır.
Bu bir rejim sorunundan öte, doğrudan bir ulusal güvenlik sorunudur. Demokratik kurumların ve denetim mekanizmalarının zayıfladığı bir ülkede, dış politika büyük bir kumar haline gelir. “Tek adam” kararlarıyla girilen riskli angajmanların faturası, tek bir seçimle değişebilecek bir siyasi partiye değil, 85 milyonluk bir milletin geleceğine kesilmektedir. Örneğin, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerinin alımıyla başlayan ve ABD ile CAATSA yaptırımlarına, F-35 programından çıkarılmaya uzanan süreç, şeffaf bir maliyet-fayda analizi ve parlamento denetimiyle yürütülmüş bir süreç değil, dar bir kadronun aldığı ve bedelini Türk savunma sanayiinin, ekonomisinin ve ittifak içi güvenilirliğinin ağır ödediği bir kararlar silsilesi olarak tarihe geçti. Bugün benzer bir risk, Avrasya’daki konumlanışla ilgili olarak tekerrür etmektedir. Dış politika, iç politikadaki otoriterleşmenin hem bir yansıması hem de onu sürdürmek için kullanılan bir araca dönüştüğünde, devlet aklı yerini kişisel hesaplara ve ideolojik saplantılara bırakır.
Saymaya Başlayalım: Kaybedileceklerin Ağır Bilançosu
Bugün atılan her yanlış adımın faturası, yarın milletin omuzlarına bir yıkım olarak yansıyacaktır. Bu bütüncül maliyeti şu başlıklar altında hesaplayabiliriz:
· Enerji Güvenliği ve Ekonomik Yaptırım Riskleri: Türkiye, doğal gazda %40’ın üzerinde bir oranla Rusya’ya bağımlıdır. Aynı zamanda Rusya, Mersin Akkuyu Nükleer Santrali’nin inşaatçısı ve işletmecisi konumundadır. Türkiye’nin açıkça Batı’nın Rusya’yı çevreleme stratejisinin bir aparatı olarak görülmesi, enerji kartının Ankara’ya karşı en sert biçimde kullanılmasına yol açabilir. Turizm gelirlerinin önemli bir kısmını oluşturan Rus turist akışının siyasi nedenlerle kesintiye uğratılması, zaten kırılgan olan ekonomiye ağır bir darbe vurur. · Tedarik Zinciri ve Ticaret Savaşları: Çin ile ABD arasında kızışan teknoloji ve ticaret savaşında saf tutmak, Türkiye’nin hem devasa Çin pazarına erişimini hem de Çinli teknoloji devlerinin (Huawei gibi) Türkiye’deki altyapı yatırımlarını riske atar. Çin, “Kuşak ve Yol” projesine entegre olmuş Türkiye’ye karşı ekonomik misilleme araçlarını devreye sokmaktan çekinmeyecektir. · Bölgesel Güvenlik Açmazları: İran tarafından “Batı’nın Truva Atı” olarak algılanmak, Suriye’de zaten gergin olan hattı doğrudan bir çatışma riskine sokabilir. Rusya ile Karadeniz, Kafkasya ve Suriye’de kurulan hassas mutabakatlar çökebilir. Bu, Türkiye’nin sınır güvenliğine ve terörle mücadele kapasitesine doğrudan tehdit oluşturur. · Finansal Kırılganlık ve Yatırımcı Güveni: “Öngörülemez” ve “riskli” olarak etiketlenen bir jeopolitik konum, doğrudan yabancı yatırımı caydırır, CDS primlerini yükseltir ve Türk Lirası üzerinde kalıcı bir baskı oluşturur. Jeopolitik hesapların bedelini, işsiz kalan gençler, geçim sıkıntısı yaşayan aileler ve geleceği belirsizleşen milyonlar ödeyecektir; siyasetçiler değil.
Sonuç ve Çıkış Yolu: Yeniden ‘Ulusal Çıkar’ı İnşa Etmek
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, herhangi bir küresel gücün jeopolitik hesaplarında araçsallaştırılmak değildir. Türkiye ne Washington’un “koçbaşı” ne Moskova’nın “enerji müşterisi” ne de Pekin’in “borç tuzağı” olmalıdır. Cumhuriyet’in temel dış politika ilkeleri olan “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” şiarıyla simgeleşen denge, bağımsızlık ve ulusal çıkar anlayışı, konjonktürel heveslere feda edilemeyecek kadar hayatidir.
Çıkış yolu, öncelikle içeride başlamalıdır. Dış politikanın sağlam temeller üzerinde yürütülmesi için güçlü kurumlar, hukukun üstünlüğü, şeffaf karar alma süreçleri ve etkin demokratik denetim mekanizmaları vazgeçilmezdir. Bugün “beka mücadelesi” adı altında içeride hukuku askıya alan ve dışarıda maceracı bir çizgiyi benimseyen anlayış, milleti bekaya değil, yok oluşa sürükler.
Türkiye’nin rotasını düzeltmesi için:
Çok yönlü ve dengeli dış politikaya süratle geri dönmeli, Rusya, Çin ve İran ile diyalog kanallarını stratejik ortaklık zemininde yeniden inşa etmelidir.
NATO içindeki konumu, “karşılıklı güvenlik” prensibi çerçevesinde, ittifakın bir aparatı olmaktan çıkarıp, ittifaka katkı sağlayan eşit ve saygın bir ortaklık çizgisine çekilmelidir.
Dış politika kararları, TBMM’de gerçek bir müzakere ve denetime açılmalı, ülkenin kaderini etkileyecek angajmanlar bir kişinin iki dudağı arasına bırakılmamalıdır.
Türkiye’nin geleceği, büyük güçlerin satranç tahtasında bir piyon olmakta değil; kendi rotasını kendi belirleyen, demokratik, müreffeh ve gerçek anlamda bağımsız bir devlet olmasındadır. Jeopolitik rekabet gelip geçicidir, ancak yanlış tercihlerin millete ödettiği ağır bedeller nesiller boyunca hafızalardan silinmez.
Kaynakça
· Aydın, M. (2023). “Türk Dış Politikasında Eksen Tartışmaları: Kutuplaşan Dünyada Stratejik Otonomi Arayışı.” Uluslararası İlişkiler Dergisi, 20(78), 5-28. · (Bu makale, Türkiye’nin son dönem dış politikasındaki yönelimleri ve “eksen kayması” tartışmalarını çok yönlü bir çerçevede ele alır.) · Kardaş, Ş. (2022). “The Militarization of Turkish Foreign Policy: Implications for Regional Balances.” Mediterranean Politics, 27(4), 456-476. · (Bu çalışma, özellikle savunma sanayii ve askeri angajmanlar üzerinden Türk dış politikasının araçsallaşmasını ve bölgesel etkilerini analiz eder.) · Çağaptay, S. (2020). Erdoğan’ın İmparatorluğu: Türkiye ve Ortadoğu Siyaseti. Washington Enstitüsü Yayınları. · (Bu kitap, AK Parti döneminde Türkiye’nin değişen stratejik kültürünü, Batı ile ilişkilerini ve kişiselleşen karar alma mekanizmalarını tarihsel bir perspektifle inceler.) · Balcer, A. (2021). “A Vicious Circle: Turkey’s Declining Democracy and Its Implications for Foreign Policy.” Journal of Democracy, 32(3), 115-127. · (Bu makale, iç politikadaki demokratik gerileme ile dış politikadaki öngörülemezlik ve risklilik arasındaki doğrudan bağlantıyı ampirik verilerle ortaya koyar.) · Uluslararası Kriz Grubu (International Crisis Group). (2023). “Turkey’s Pivotal Geopolitics: Navigating Between NATO, Russia and China.” Crisis Group Europe Report N°264. · (Bu rapor, Türkiye’nin çok yönlü jeopolitik denklem içindeki pozisyonunu ve karşı karşıya olduğu yaptırım, güvenlik ve ekonomi risklerini kapsamlı bir saha analiziyle sunar.) · Russian International Affairs Council (RIAC). (2022). “Turkey as a NATO Spearhead: Consequences for Russia-Turkey Relations.” · (Bu analiz, meselenin doğrudan Rusya perspektifinden değerlendirilmesini içerir ve Türkiye’nin Batı eksenli bir cephe ülkesi olarak algılanmasının doğuracağı sonuçları tartışır.)
Kültür kelimesi Türkçe’ye Fransızca’dan girmiştir. Toprağı sürmek, ürün elde etmek ve onları geliştirmek anlamındadır. Kelime daha sonra insan vücudunu ve ruhunu terbiye etme, sanat ve fikir eserlerini geliştirme anlamlarım da içine alan geniş bir mana kazanmıştır. Kültür maddî ve manevî her şeyi işlemek ve geliştirmek demektir.
Millî kültür ise bir millete kimlik kazandıran, diğer milletlerle arasındaki farkı belirlemeye yarayan, tarih boyunca meydana getirilen o millete ait maddî ve manevî değerlerin uyumlu bir bütünüdür. Bir toplumu millet yapan ve onun bütünlüğünü sağlayan millî kültürdür.
Tarih bir milletin bütün fertlerinin bilmesi, benimsemesi koruması ve geliştirmesi gereken kültür hazinelerinden biridir. Tarih, milletin geçmişteki varlığı, onun mirası ve bugüne kalan hatırasıdır. Türk Milleti’nin bugün üzerinde yaşadığı topraklar, onu vatan yapmak için şehit olan, koruyan, işleyen atalarımızın, yani tarihindir. Bunların bilinmesi ve korunması her Türk için bir vazifedir.
Dil, bir milletin kültürel değerlerinin başında gelir ve bir milletin temelini oluşturur. Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu için, duygu ve düşünce birliği dil ile gelişir. Kendi milletinin tarih ve kültürünü öğrenmek ve incelemek isteyen her Türk, dilini bilmek zorundadır. Türkiye’de Türkçe bilmeyen hiçbir vatandaş kalmamalıdır.
Atatürk, Türkiye için ekonomik kalkınma yanında sosyal ve kültürel kalkınmaya da aynı ölçüde yer verilmesi gerektiğine inanmıştır. Bir milletin haysiyetli bir şekilde varlığını devam ettirmesinde, bir toplumun millî şuura erişmesinde en büyük rolü kültür oynar. Bunu çok iyi bilen Atatürk, “Millî şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz.” diyerek millî şuur konusunda ne kadar duyarlı olduğunu ortaya koymuştur . Yine Atatürk, kültür birliğinin bir milleti millet yapan, ona yaşama gücü veren, diğer milletler arasında kişilik kazandıran başlıca unsur olduğunu çok iyi bilmekteydi. Bununla ilgili şu sözleri çok önemlidir: “Millî kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyeti’nin temel direği olarak temin edeceğiz”. “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli Türk kahramanlığı ve Türk kültürüdür.”
Bu sözler, Cumhuriyet Türkiye’sinin millî kültüre dayalı olarak yükselip gelişeceğinin bir ifadesidir.
Atatürk, millî kültür konusunda hedeflerin neler olduğunu da şöyle belirtmiştir: “Yüksek bir insan cemiyeti olan Türk Milleti’nin tarihî bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir.
Bunun içindir ki milletimin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, yaratıcı zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlar sevgisini ve millî birlik duygusunu sürekli ve her türlü incelemelerle besleyerek geliştirmek millî ülkümüzdür.”
Brüksel’in Moskova’ya yönelik 21. yaptırım paketi, Ukrayna’daki savaşı sona erdirme stratejisinin başarısızlığını gözler önüne seriyor. :)) :)) :))
Yıl 2050.
Eleştirmenlere (ve basındaki haberlere) meydan okuyarak Avrupa Komisyonu Başkanı sıfatıyla benzeri görülmemiş bir yedinci dönem için göreve gelen Ursula von der Leyen, Berlaymont binasının hayal kırıklığı yaratacak derecede mütevazı VIP alanına giriyor. Orada toplanmış gazeteci grubu anında sessizliğe bürünüyor.
“Rusya, topyekûn işgalinin başlamasından yirmi sekiz (28) yıl sonra Ukrayna’yı boyunduruk altına alma konusunda açıkça başarısız olmuştur,” diyor von der Leyen; şaşırtıcı derecede güçlü sesi, şu anda 92 yaşında olduğuna dair hiçbir ipucu vermiyor. “İşte bu yüzden bugün, 137. yaptırım paketimizi sunuyoruz.”
Kısa bir sessizlik. Kimse konuşmuyor. Bir muhabir esniyor.
Von der Leyen sözlerine şöyle devam ediyor: Söz konusu tedbirler, halihazırda yaptırım uygulanan yaklaşık 4.000 gemiye ek olarak, Rusya’nın petrol tankerlerinden oluşan “gölge filosu”ndaki gemileri içeren iki listeyi de kapsıyor.
Bu kapsamda ayrıca, Rus ordusu tarafından kullanılan ve hâlâ Avrupa’da üretilen az sayıdaki ürüne (başlıca Alman icki bardakları) yönelik ihracat yasakları; Rus kafes dövüşçüleri ve ayı terbiyecileri için seyahat yasağı; ve Rus birası, borş çorbası ile (ilginç bir şekilde Fransızlar arasında oldukça popüler hale gelen Rus mozzarellası hariç) çoğu peynir türüne yönelik ithalat kısıtlamaları da yer alıyor.
Von der Leyen, “Yaptırımlarımız ağır darbeler indirmeye ve derin etkiler yaratmaya devam ediyor,” diye ekliyor. “Bu yaptırımlar, Rusya’nın savaş çabalarının ekonomik temellerini zayıflatıyor. Rusya, özellikle de yaptırımlarımızın yarattığı baskı nedeniyle, er ya da geç müzakere masasına oturmak zorunda kalacak.”
Gezinerek uzaklaşıyor.
Her zamanki gibi soru sorulmasına izin verilmiyor….Yasak gereksiz. 136 yaptırım paketinin ardından artık hiçbir gazeteci bunu sorma zahmetine girmiyor.
Şüpheli bir teklif:
Ne yazık ki bu varsayımsal senaryo, Avrupa’daki mevcut durumdan sadece çok küçük bir farkla daha az absürt. Komisyon Başkanı’nın 90 yaşın üzerinde olduğu gerçeği bir kenara bırakılırsa, benzerlik aslında moral bozucu düzeyde.
Geçen ay von der Leyen, AB’nin Rusya’ya yönelik en yeni yaptırım paketini resmen önerdi; bu, Vladimir Putin’in Şubat 2022’de Ukrayna’ya karşı topyekûn işgal harekatını başlatmasından bu yana Birlik tarafından getirilen 21. (evet, yirmi birinci) paketti.
Söz konusu paket, büyük ölçüde kendinden önceki yirmi paketin aynısı niteliğinde. Paket; “gölge filo” listesine eklenen yeni unsurları (bu kez 30 adet), Rus bankalarını (bu kez 31 adet) ve üçüncü ülkelerdeki şirketleri (bu kez 20 adet) hedef alan bir dizi işlem yasağını ve (başta metaller olmak üzere) bir miktar ilave ihracat kısıtlamasını içeriyor.
Tahmin edilebileceği üzere, pakette yer alan ve gerçekten yenilikçi nitelik taşıyan tedbirler, aynı zamanda en tartışmalı olanlar.
Örneğin, Brüksel’in Rus balığı ithalatını kısıtlama talebi; Almanya ve diğer büyük ithalatçı ülkelerde, alternatif (ve uygun maliyetli) tedarik kaynakları bulmanın mümkün olup olmadığına dair endişelere yol açtı. Rus askerlerinin AB’ye girişinin yasaklanmasına ilişkin bir öneri ise, Birlik bünyesinde en fazla Rus vize başvurusu alan ülkeler olan Fransa ve İtalya’nın, böyle bir tedbirin hukuki ve pratik açıdan uygulanabilirliğini sorgulamasına neden oldu.
Bu arada, Rus Ortodoks Kilisesi’nin başı Patrik Kirill’e yaptırım uygulanması önerisi, Ortodoks bir ülke olan Bulgaristan tarafından şiddetle kınandı; başbakan bu adımı “Haçlı Seferleri dönemine geri dönüş” olarak nitelendirdi.
Bununla birlikte, AB diplomatları ve yetkilileri, 27 AB üye devletinin tamamının oy birliğiyle onayını gerektiren paketin önümüzdeki haftalarda onaylanmasını büyük ölçüde bekliyor.
Bunun nedeni, bir bakıma kaçınılmaz olmasıdır.
15 Temmuz’da, AB şirketlerinin belirli bir eşiğin üzerinde ham petrol satan Rus petrol tankerlerine hizmet vermesini yasaklayan AB petrol fiyat tavanı, varil başına 44 dolardan 60 doların üzerine çıkarılacak.
Önemli olan, bu rakamın, Rusya’nın başlıca ihracat karışımı olan Urals ham petrolünün mevcut fiyatından (şu anda varil başına yaklaşık 56 dolar) daha yüksek olmasıdır. (Bu sıçramanın nedeni, tavanın son altı ayın piyasa fiyatlarına dayanmasıdır ve bu fiyatlar İran’la olan savaş nedeniyle astronomik derecede yüksekti.)
Başka bir deyişle: AB, iki haftadan kısa bir süre içinde, aslında var olmayan bir davranışı yasaklayacak. Fiyat tavanı, zaman yolculuğunu yasaklamak kadar etkisiz olacaktır.
Harekete geçilmediği takdirde… Bu nedenle Brüksel, nadir görülen bir öngörü ve basiretle, 21. yaptırım paketinin bir parçası olarak mevcut AB petrol fiyat tavanı uygulamasının altı ay süreyle dondurulmasını önerdi. Yerinde bir kararla, diplomatlara göre paketin resmen kabul edilmesinin beklendiği gün olan 13 Temmuz için bir AB dışişleri bakanları toplantısı da planlandı.
Üst düzey bir AB diplomatı, “21. yaptırım paketine ilişkin karar, Temmuz ayındaki Dışişleri Konseyi toplantısında alınmalı,” diyor ve ekliyor: “[Fiyat tavanı] ne kadar düşük olursa o kadar iyi; böylece Putin’in savaş ekonomisi kazanç sağlamaz ve Rusya’nın boynundaki ekonomik ilmik daha da sıkılaşır.”
Ölümcül Mantık
Ancak bu, AB’nin yaptırım politikası ve Rusya’ya genel yaklaşımıyla ilgili daha derin bir soruna işaret ediyor: Yaptırımlar tek başına Brüksel’in Putin’i müzakere masasına zorlama hedefine ulaşmasını sağlamayacak. Yaptırımların kıskacı sıkılaştırılabilir, ancak Rus ayısı boğulmayacak.
Birinci Dünya Savaşı’ndan daha uzun süren neredeyse dört buçuk yıllık topyekün savaş ve Rusya’nın yakın ekonomik çöküşüne ilişkin sayısız hatalı tahminin ardından (von der Leyen’in 2022 gibi erken bir tarihte Moskova’nın finans sektörünün “yaşam desteğinde” olduğunu ilan ettiğini hatırlamakta fayda var), bu durum açık olmalı.
Bunun, savaşın daha en başından itibaren açık olması gerektiği ileri sürülebilir.
Londra merkezli bir düşünce kuruluşu olan Royal United Services Institute’te Kıdemli Araştırma Görevlisi olan Richard Connolly’nin belirttiği gibi, ülkelerin yalnızca ekonomik baskı nedeniyle savaşlardan vazgeçtiğine dair neredeyse hiç tarihsel örnek yoktur. (Almanya ve Japonya’nın sırasıyla I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı sırasında ağır yaptırımlarla karşı karşıya kaldıklarını, ancak savaşmaya devam ettiklerini hatırlamakta fayda var.)
Connolly, “Savaşlar nadiren maliyetli hale geldikleri için terk edilir,” diye gözlemliyor. “Rusya’nın mevcut durumu bu genel kalıba uyuyor. Ekonomi baskı altında, ancak bu baskının belirleyici olması pek olası değil.”
Endişe verici bir şekilde, Rus ekonomisi bazı açılardan toparlanıyor gibi bile görünüyor. Enflasyon geçtiğimiz yıl yarı yarıya azalarak %5,3’e geriledi; bu da oranı merkez bankasının %4’lük hedefinin sadece biraz üzerine taşıdı. Dahası, Kremlin’in kapsamlı işgalden bu yana yaptığı yoğun askeri harcamalar tüketici güvenini ve işgücü piyasasına dair beklentileri canlandırırken, reel ücretler rekor seviyelere yükseldi.
Yine de Rus ekonomisi hiç de iyi bir durumda değil. Hatta pek çok açıdan felaket bir performans sergiliyor.
Merkez Bankası’nın temel faiz oranı %14,25 gibi olağanüstü yüksek bir seviyede seyrediyor ve bu durum, acilen ihtiyaç duyulan yatırımları sekteye uğratıyor. Ukrayna’nın Rus petrol rafinerilerine yönelik uzun menzilli insansız hava aracı saldırıları, ülkenin başlıca gelir kaynağı olan yakıt ihracatına ağır bir darbe vurdu. Ayrıca ekonomik büyüme yavaş seyrediyor ve savaşın daha da şiddetlendirdiği iş gücü sıkıntısı neredeyse her alanda kendini hissettiriyor.
Bununla birlikte, söz konusu sorunların Putin’i yakın zamanda boynu bükük bir şekilde müzakere masasına dönmeye zorlaması pek olası görünmüyor.
Nitekim, bundan dört yıl önce “Kale Rusya”nın “çökmekte” olduğunu bizzat haberleştiren *The Economist* dergisinin geçen hafta belirttiği gibi: “Vladimir Putin’in savaş ekonomisi sorunlarla boğuşuyor; ancak çöküşün eşiğinde değil.”
Şüpheli Ahlak
Ne yapılması gerekiyor?
AB’nin atması gereken adımlardan biri, mevcut yaptırım rejimini gözden geçirmektir.
Avrupa Politika Analizi Merkezi’nde (CEPA) yerleşik olmayan kıdemli uzman olarak görev yapan Alexander Kolyandr, AB liderlerinin Rus ekonomisinin son dört yılda ne denli köklü bir değişim geçirdiğini fark edemediklerine dikkat çekiyor. Moskova’nın 2022’deki en büyük zorluğu ihracat ve ithalatı için Avrupa dışı pazarlar bulmakken, bugün karşı karşıya olduğu temel sorunlar ağırlıklı olarak makroekonomik nitelik taşıyor.
A.Kolyandr, sermaye çıkışlarını ve genç Rusların beyin göçünü hızlandırmaya yönelik girişimlerin bu sorunları daha da ağırlaştırabileceğini savunuyor. Ancak bu durum, Rusların Avrupa’ya seyahat etmelerinin engellenmesi yerine teşvik edilmesini gerektirir; başka bir deyişle, Avrupa’nın mevcut yaptırımlarıyla elde ettiği sonucun tam tersinin yapılmasını.
A.Kolyandr, “Rusların Avrupa’ya erişiminin toplu bir şekilde engellenmesi, sadece paralarını yurt dışında harcamak yerine Soçi’de veya Rusya’nın başka bir yerinde harcamaları anlamına gelir; oysa yurt dışında harcama yapmaları sermaye çıkışı sağlayacak bir durumdur,” diyor.
“Ve ben, fizik veya matematik alanında parlak bir Rus doktora öğrencisinin Moskova’da çalışıp ülkenin GSYİH’sını ve verimliliğini artırmasındansa, Münih, Paris veya Londra’da faydalı bir şeyler yapmasını tercih ederim.”
Brüksel’in Rusları Avrupa’ya kabul etme konusundaki isteksizliğini aşmasından (veya zengin Rusların daha fazla AB lüks malı satın almasına izin vermekten, ki bu da sermaye kaçışını artıracaktır) daha da önemlisi, apaçık olanı kabul etmektir: Ukrayna’nın savaş alanındaki başarısı -ekonomik baskı değil- Putin’in müzakereye hazır olup olmayacağını ve ne zaman hazır olacağını belirleyecektir.
A.Kolyandr, “Bence durup, yeniden başlamanın ve mevcut yaptırım rejimini yeniden değerlendirmenin zamanı geldi” diyor.
AB liderleri bunu dikkate almalıdır. Umarım bunu 2050’den çok önce yaparlar.
Bir Bakışta İş Dünyası Haberleri
Brüksel başkentleri uyarıyor: “Bütçemizden elinizi çekin.” AB Bütçeden Sorumlu Komisyon Üyesi Piotr Serafin Perşembe günü yaptığı açıklamada, Avrupa Komisyonu’nun 2028–2034 dönemi için önerdiği yedi yıllık bütçede yapılacak kesintilerin, Birliğin yeni öncelikleri finanse etme kapasitesini sınırlayacağını ve nihayetinde başkentleri ulusal harcamaları artırmak zorunda bırakacağını belirtti.
AB, ABD’yi yatıştırmak amacıyla çelik ithalatını önemli ölçüde azaltmayı planlıyor. Brüksel, zor durumdaki metal sektörünü Çin’den gelen yoğun ihracat akınına karşı korumak için Washington ile bir “ittifak” arayışını sürdürürken; Avrupa Komisyonu Salı günü, Birlik’e yönelik çelik ithalatını keskin bir şekilde düşürmeyi hedefleyen yeni bir gümrük vergisiz kota sistemi duyurdu.
AB ve Çin, “yapılandırılmış” bir ticaret diyaloğu için bir platform oluşturuyor. AB Ticaretten Sorumlu Komisyon Üyesi Maroš Šefčovič, Çin Ticaret Bakanı Wang Wentao ile gerçekleştirdiği gün boyu süren görüşmenin ardından Pazartesi günü yaptığı açıklamada; “Ticaret ve Yatırım İstişareleri” (TIC) adı verilen bu girişimin, Avrupalı ve Çinli yetkililerin ticaret ve yatırım ilişkileri, ihracat kontrolleri, fikri mülkiyet hakları ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) reformu konularını ele alacakları “özel bir platform” işlevi göreceğini belirtti.
Selen Atasoy
Not: Ursula von der Leyen ile çocukluğumuzda komşuyduk. Arkadaştık.
Babasi yasadigimiz bölgenin Eyalet Başbakanı idi.Politikaları, yabancılara özellikle de Türklere- pek de olumlu bakmıyordu.
Babam hiçbir zaman o adamın partisine oy vermedi.
Sonbaharda, köylüler patatesleri hasat ettikten sonra, tarlalara gider, küçük bir ateş yakar ve patatesleri, özellikle de henüz toprakta olan küçük patatesleri kızartırdık. Bugün Ursula’yı sadece televizyonda görüyorum.
Türk jet eğitim uçağı Hürjet’in, uçak gemilerinde kullanılmak üzere gemi konuşlu bir varyantının da kullanıma sunulması planlanıyor. Basında yer alan haberlere göre, yeni versiyona yönelik çalışmalar şimdiden başladı.
Türkiye, uçak gemilerinde görev yapmak üzere tasarlanan süpersonik Hürjet’in gemi konuşlu bir varyantını resmen geliştiriyor. Kamu yayıncısı TRT Haber, sektör kaynaklarına dayandırdığı 15 Mayıs tarihli haberinde bu gelişmeyi doğruladı.
Edinilen bilgilere göre mühendisler, jetin kara konuşlu temel tasarımını bir savaş gemisindeki koşullara uyarlamaya başladılar. Bu süreç; savaş uçaklarının güçlendirilmiş iniş takımlarıyla donatılmasını, gövde yapısının sağlamlaştırılmasını ve bir durdurma kancasının entegre edilmesini kapsıyor.
Deneyimler, böyle bir kancanın gövdeye ve gemi içi sistemlere güvenilir bir şekilde entegre edilmesinin, olağan operasyonlar başlamadan önce özel bir test aşaması gerektirdiğini gösteriyor. Ayrıca, deniz versiyonu Hürjetlerin tuzlu suya ve neme karşı korunması da gerekiyor.
Uygun uçak gemisi 2030’da geliyor
Türkiye, “Mugem” programı kapsamında kendi yerli uçak gemisini inşa etmeyi planlıyor. Hâlihazırda hizmette olan ve hafif uçak gemisi işlevi de görebilen TCG Anadolu, bir insansız hava aracı (İHA) gemisidir.
Mevcut planlamaya göre, Mugem sınıfı geminin gelecekteki hava unsurları; Hürjet’in uçak gemisi konuşlu bir varyantı, Kızılelma insansız hayalet muharip uçağı ve TB-3 İHA’sından oluşacaktır. Bu hava araçlarının tamamı Türkiye’de geliştirilmiş ve üretilmiştir.
Uçak gemisinde toplam 50 adet insanlı ve insansız sistem konuşlandırılacak. Hürjet, daha önce geçen yıl uçak gemisinin konsept tasarımlarında yer almıştı.
Hürjet’in uçak gemisi konuşlu versiyonunun ne zaman hizmete gireceği, büyük ölçüde MUGEM programının ilerleyişine bağlıdır. İnşasına geçen yılın başlarında başlanan ilk uçak gemisinin 2030 yılında tamamlanması planlanmaktadır.
Geliştirme süreci yeterince hızlı ilerlerse, söz konusu uçağın ilk örnekleri 2030’ların başlarında Türk Donanması bünyesinde uçmaya başlayabilir.
Üretici firma olan Türk Havacılık ve Uzay Sanayii (TUSAŞ), hafif muharip uçak olarak da görev yapacak şekilde tasarlanan bu tek motorlu süpersonik eğitim uçağının geliştirme sürecini tamamen kendi öz kaynaklarıyla finanse etmiştir. Tasarım çalışmalarına 2017 yılında başlanmış ve ilk prototip Nisan 2023’te uçuşunu gerçekleştirmiştir. O tarihten bu yana test programı hızla ilerlemektedir. Jetin, önümüzdeki yıl Türk Silahlı Kuvvetleri envanterine resmen girmesi planlanmaktadır.
İspanya da, yaşlanan çift kişilik F-5 uçaklarının yerini alması amacıyla Hürjet siparişi vermiştir.
Oysa bizim çocuklarımızın dünya çocuklarından farkları olmadığını, zekalarının dünya ile yarışacak düzeyde olduğunu hepimiz biliriz…
***
İlginçtir:
Singapur, matematik, fen ve okuma alanlarının tamamında açık ara birinci sırada yer almış…
***
2026 da açıklanacak PİSA sonuçlarında, umarım en dipte yer almayız…
Alırsak şaşırır mıyız?
Hayır…
Diyeceksiniz ki neden?
***
Yarışma 15 yaş çocuklar arasında yapılıyor…
Yani yarışmaya katılan çocuklar AKP iktidara geldikten 8-9 yıl sonra dünyaya geldiler…
***
Okula başladıklarında; cinler ders kitaplarına konulmuştu…
Çocuklar tatilde umreye götürülüyordu…
Cami imamları derslere giriyordu…
Keloğlan’a fes, kırmızı şapkalı kıza türban takılmaya başlanmıştı…
***
Yaz Kuran kursları…
4+4+4…
Zorunlu din dersi…
Arapça…
Okulların imam-hatibe dönüştürülmesi…
Tarikatlara okul ihaleleri verilmesi…
Dindar kindar nesil yetiştirme projeleri ve Andımız’ın yasaklanması,
sınıflara Kâbe maketi konulması onlara, denk geldi…
***
Dahası var, bunlar en basitleri…
***
Çocuklar yine de proje ürettiler;
TÜBİTAK içinde cin-min, tekbir mekbir, salavat olanlara destek ve ödül verdi…
Maalesef..
İnsanlığın yararına bir tek bilimsel buluş yok TÜBİTAK’ta……
***
Mesela imam hatipli bir kız öğrencinin “KAVANOZ” projesi…
İki kavanoza peynir koyuyorsun…
Birinci kavanozla konuşurken, hayırlı sözler söyleyip, dualar okuyorsun…
Peynir dinliyor…
İkinci kavanozla konuşurken; fesat sözler söyleyip, küfürde bulunup, inkar ediyorsun…
***
Üç gün bekliyorsun, bakıyorsun:
Birinci kavanozdaki peynir mis gibi olmuş…
İkinci kavanozdaki peynir, küflenmiş…
Leş…
Ödül aldı…
***
TÜBİTAK’ın ödül verdiği bir başka proje ise SALAVAT projesidir…
Yine İmam hatipli bir kız öğrenciye ait proje…
**”
İçinde salavat getirilen kaset konulmuş bir kutunun üzerindeki düğmelere kaç salavat getirmek istiyorsanız o sayıda basıyorsunuz..
Kutu “sizin yerinize” salavat getiriyor…
***
İşte bu…
***
Şimdi böyle eğitilen çocukları götürüp dünya çocukları ile yarıştırırsan; bizim çocukların büyüklerden bile daha duyarlı olduklarını, ülkesinde olup bitenleri fark ettiklerini, annelerinin-babalarının mutsuzluğunu hissettiklerini bilmiyorsan…
***
Bilse de “korkusundan” yapmaz bebeleriniz…
***
Ustadan ustaca…
***
Kavanozun içine iki çocuk koyuyorsunuz…
Birisine 7/24 devamlı diplomasız,
ilim bilim sanat düşmanı, yobaz, din tüccarı
partili cumhurbaşkanını dinletiyorsunuz…
***
İkincisine konulan çocuğu yazmıyorum.
Siz tanıdınız, anladınız…
(…..)
***
Sonra?
***
Açıyorsunuz ilk kavanozu…
Bakıyorsunuz…
İçine beyefendi ve şürekasınca atılan kin nefretten ne
çocuk kalmış ne insanlık izi..
***
Enseyi karartmayın…
Bu muhteşem ülke er veya geç ikinci kavanozdaki çocukların ellerinin üzerinde yükselecektir…
Ekonomik üstadlığını bilemem ama, siyasette eline kimsenin su dökemediği Sn. Erdoğan, Özgür Özel ve ekibinin siyasetinden epey rahatsız ve tırsmışa benziyorlar.
Onlar istiyor ve bekliyorlardı ki CHP, karpuz gibi ikiye bölünsün, kavga gürültü başlasın, seçmen CHP’den kopsun.
Ama gelişmelere baktılar ki, Özgür Özel ve ekibi sağlam ve omurgalı duruyor, CHP’li seçmen KK’na ve ekibine sıcak bakmıyor, yanında ve arkasında durmuyor. Tam aksine Ö. Özel ve ekibinin etrafında kenetleniyor ve sımsıkı duruyor.
Bu konuda en çarpıcı değerlendirmeyi Sn. Sabahattin Önkibar yaptı.
Sn. Önkibar’a göre: “Saray Yeni Parti ihtimalinin tehlikeli olarak görüyor.”
Nasıl görmesinler? İçinde Türk ve Türklüğün olmadığı ve Sn. Erdoğan ve ekibine kalkan olacak bir Anayasa’yı halka sormadan yapabilmenin hesabındalar. Onun içinde CHP’nin parçalanması, kadük-güdük olması gerekiyordu.
Sn. Önkibar, CHP’ye yönelik mahkeme kararları ve ardından gelişen süreçle ilgili Ankara kulislerini sarsacak analizinde; iktidarın yargı hamleleriyle beklediği bölünmeyi elde edemediğini ve yeni bir parti kurulması ihtimalinden ciddi şekilde endişe duyduğunu öne sürdü.
Önkibar’ın analizinden öne çıkan başlıklar özetle şu şekilde:
“Saray ve ekibi hamlesinden pişman”
Saray, mahkeme kararlarıyla yaptığı hamleden umduğunu bulamadı. CHP’nin ortadan ikiye bölüneceğini sandılar. Lakin böyle bir şey olmadı. Aksine CHP’lilerin silkinmesine ve iktidara karşı kosolide olmasına sebep oldular. Aldırdıkları “Mutlak Butlan” kararından şu an pişmanlar. Zira KK, beklenen bölünmeyi sağlayamamış görünmekte.
Özgür Özel ve ekibinin kuracağı “Yeni Parti”sağ seçmeninde oyunu alabilir endişesi hâkim olmaya başladı.
Düşünsenize:
Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş ve arkadaşlarının, CHP’den mecburen ayrılıp başka bir parti kurmasının ya da başka bir parti ile seçime girmesinin tehlikesini?!
Bu hareket, toplumda ciddi bir mağduriyet yaratacak. İşte korkulan tehlike de tam burası.
Çünkü bu asil millet, mağdurun daima yanında olmuştur. Bunun tarihte örneği Ankara Savaşı ve Demirbaş Şarl-Prut Savaş!ı örneği olduğu gibi, yakın siyasi tarihimizde de Kenan Evren’e karşı Turgut Özal ve Sn. Erdoğan örnekleri.
Böylesi bir olasılık, Sn. Erdoğan ve toplumda var olan klasik CHP karşıtlığı olgusunu ortadan kaldırır.
Sn. Erdoğan, yıllardır yaptığı CHP eleştirisi ve argümanını tamamen kaybeder.
Denilebilir ki madem öyle Özgür Özel ve ekibi neden bekliyor?
Evet haklı ve yerinde bir soru.
Gelişmeler gösteriyor ki Özgür Özel, bilerek ve bir plan dahilinde bekliyor.
Saray, Özel’in CHP’den ayrılmasını ve yeni oluşumlar oluşturmasını istemiyor.
Onlar istiyorlar ki CHP’den ayrılmasın. Parti içinde kalsın, topluma parti içi kavga ve savaş görüntüsü verilsin ve sürsün. Sn. Erdoğan ve ekibi de “kendi içlerinde kavgalılar, ülkeyi nasıl yönetecekler” argümanıyla siyaset yapsın. Şimdiden yapmaya başladı bile ya!
Özgür Özel ve ekibinin amacı ise tüm CHP tabanını. “Artık ayrıl. Ya yeni bir yol bul ya da yeni bir yol aç” deme noktasına getirmek.
“Aman sende bundan da bir şey olmaz. Mücadele etmeden CHP’yi ve Altı Oku teslim etti” dedirtmek istemiyor.
Sevgili okurlarım, değerli takipçilerim! Türkiye her alanda zor bir süreçten geçiyor. İnşallah bu süreci daha az hasar ve kayıpla atlatalım. Bunun anahtarı da sende.
Çünkü: PATRON SENSİN. Nasıl olsa seçmenim bana oy verir algısını ve güvenini siyasetçilerden almamız gerekiyor. Siyasetçiler, çorap değiştirir gibi parti değiştirmekten de vaz geçmeli. Bu ayarı da önüne konacak sandığa attığın oylarında sen yapacaksın. Siyasetçiler sen ve senin derdinle ilgilenmeli, kendilerini ömür boyu seçtirip, mutlu yaşamaları için değil. Millet vekili emekliliği derhal sonlandırılmalı, sonsuz devlet olanaklarından yararlanma da kaldırılmalı.
İyi Parti’nin Tandoğan Mitingi, umutsuzlukları kırmışa benziyor. Yandaş TV’ler, Halk TV vermese de bu asil millet, görüyor, düşünüyor ve hesabını yapıyor.