Dünya, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra daha güvenli, daha istikrarlı ve daha adil bir uluslararası düzen kurulacağı vaadiyle karşı karşıya bırakıldı. Fakat bugün gelinen noktada görünen tablo bunun tam tersidir. Savaşlar çoğalıyor, diplomasi zayıflıyor, silahlanma yarışına ayrılan bütçeler rekorlar kırıyor ve milyonlarca insan büyük güçlerin jeopolitik hesaplarının bedelini ödüyor.
Bu tablonun başlıca sorumluları arasında, kendilerini “kurallara dayalı düzenin koruyucuları” olarak tanımlayan ABD ve Batılı NATO ülkelerinin siyasi ve ekonomik elitleri önemli bir yer tutmaktadır.
Batılı yönetici sınıf, onlarca yıldır demokrasi, insan hakları ve uluslararası hukuk söylemini dış politika için ahlaki bir ilke olmaktan çok stratejik bir araç olarak kullanmaktadır. Aynı eylem, müttefik tarafından yapıldığında “meşru müdafaa”; rakip tarafından yapıldığında ise “uluslararası hukukun ağır ihlali” olarak nitelendirilmektedir. Bu çifte standart, Batı’nın ahlaki üstünlük iddiasını her geçen gün daha da aşındırmaktadır.
NATO ise başlangıçta savunma amacıyla kurulduğunu savunsa da, son otuz yılda Yugoslavya’dan Afganistan’a, Libya’dan farklı coğrafyalardaki askerî müdahalelere kadar uzanan geniş bir operasyon geçmişi oluşturmuştur. Bu süreç, dünyanın önemli bir bölümünde NATO’nun yalnızca savunma ittifakı olmadığı yönündeki algıyı güçlendirmiştir.
Bugün Avrupa halklarına dayatılan güvenlik anlayışı, giderek daha fazla silah üretmek, daha yüksek askerî harcamalar yapmak ve toplumların ekonomik kaynaklarını savunma sanayisine yönlendirmek üzerine kuruludur. Sağlık, eğitim, sosyal devlet ve üretken yatırımlar ikinci plana itilmekte; korku siyaseti ise kamuoyunu şekillendiren temel araç hâline getirilmektedir.
ABD’nin küresel stratejisinde Avrupa’nın giderek daha fazla askerî yük üstlenmesi beklenirken, bunun maliyeti Avrupalı vergi mükelleflerine yüklenmektedir. Enerji krizleri, yüksek enflasyon, sanayide rekabet kaybı ve sosyal huzursuzluk büyürken, savunma sanayisi ve büyük yatırım fonlarının kârları artmaktadır. Bu durum, savaş ekonomisinin kimlere kazandırdığı sorusunu kaçınılmaz olarak gündeme getirmektedir.
Batılı elitlerin en büyük yanılgılarından biri, askerî üstünlüğün siyasi üstünlük anlamına geldiğini düşünmeleridir. Oysa tarih bunun tersini defalarca göstermiştir. Vietnam, Irak ve Afganistan deneyimleri, dünyanın en güçlü ordularının bile siyasi hedeflerine ulaşamayabileceğini ortaya koymuştur. Buna rağmen aynı zihniyet, yeni krizlerde yine askerî çözümleri öncelemektedir.
Daha da kaygı verici olan ise nükleer güçler arasındaki gerilimin giderek normalleştirilmesidir. Diplomasinin dili zayıflarken tehdit dili güçlenmekte; müzakere yerine yaptırım, uzlaşma yerine askerî caydırıcılık öne çıkarılmaktadır. Böyle bir yaklaşım, yanlış hesaplama riskini artırmakta ve insanlığı geri dönüşü olmayan sonuçlarla karşı karşıya bırakabilecek bir güvenlik açmazı üretmektedir.
Batılı siyasi elitler, kamuoyuna sürekli “özgür dünyanın savunulması” söylemini sunarken, kendi toplumlarında ifade özgürlüğü, medya çoğulculuğu ve farklı görüşlere tahammül konularında da ciddi sınavlar vermektedir. Güvenlik gerekçesiyle genişleyen gözetim mekanizmaları, olağanüstü yetkiler ve savaş dönemlerinde artan sansür tartışmaları, liberal demokrasilerin kendi ilkeleriyle ne ölçüde tutarlı olduğu sorusunu gündeme getirmektedir.
Gerçek güvenlik, sonsuz silahlanma yarışıyla değil; güçlü diplomasi, karşılıklı güven inşası, ekonomik iş birliği ve uluslararası hukukun herkes için eşit uygulanmasıyla sağlanabilir. Büyük güçlerin kendi çıkarlarını evrensel değerler gibi sunmaları ise yalnızca yeni kutuplaşmalar ve yeni çatışmalar üretmektedir.
Tarih, savaş çığırtkanlarını nadiren haklı çıkarmıştır. Güç sarhoşluğu, kibir ve jeopolitik hesaplar uğruna toplumların geleceğini riske atan siyasi elitler, kısa vadeli stratejik kazançlar uğruna uzun vadeli küresel istikrarı feda etmektedir. Bunun bedelini ise ne siyasetçiler ne de büyük sermaye çevreleri ödemektedir; bedeli cepheye gönderilen gençler, vergileri artan vatandaşlar, yoksullaşan aileler ve savaşların yıktığı toplumlar ödemektedir.
Dünya, yeni bloklaşmaların ve bitmeyen vekâlet savaşlarının değil; cesur diplomasinin, karşılıklı saygının ve uluslararası hukukun gerçekten evrensel biçimde uygulanmasının peşinden gitmelidir. Aksi takdirde, güç siyasetini yöneten elitler tarihin akışını kontrol ettiklerini zannederken, sonunda kendi inşa ettikleri istikrarsızlığın sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalacaklardır.
Kaynakça
Brzezinski, Z. (1997). The Grand Chessboard: American Primacy and Its Geostrategic Imperatives. Basic Books.
Chomsky, N. (2003). Hegemony or Survival: America’s Quest for Global Dominance. Metropolitan Books.
Engdahl, F. W. (2004). A Century of War: Anglo-American Oil Politics and the New World Order. Pluto Press.
Hudson, M. (2022). The Destiny of Civilization: Finance Capitalism, Industrial Capitalism or Socialism. CounterPunch Books.
International Institute for Strategic Studies. (2025). The Military Balance 2025. Routledge.
Kiel Institute for the World Economy. (2025). Ukraine Support Tracker. Kiel Institute for the World Economy.
Mearsheimer, J. J. (2001). The Tragedy of Great Power Politics. W. W. Norton & Company.
Mearsheimer, J. J. (2014). Why the Ukraine Crisis Is the West’s Fault. Foreign Affairs, 93(5), 77–89.
North Atlantic Treaty Organization. (2025). NATO Summit Declaration. Brussels.
Roberts, P. C. (2016). The Neoconservative Threat to World Order. Clarity Press.
Sachs, J. D. (2023). The Ukraine War and the Eurasian World Order. Consortium of Universities Lectures.
SIPRI. (2025). SIPRI Yearbook 2025: Armaments, Disarmament and International Security. Stockholm International Peace Research Institute.
United Nations. (1945). Charter of the United Nations.
United Nations General Assembly. (çeşitli yıllar). Resolutions concerning the situation in Ukraine.
Varoufakis, Y. (2023). Technofeudalism: What Killed Capitalism. Bodley Head.
Walt, S. M. (2018). The Hell of Good Intentions: America’s Foreign Policy Elite and the Decline of U.S. Primacy. Farrar, Straus and Giroux.
Wolff, R. D. (2023). Understanding Capitalism. Democracy at Work.




Bir yanıt yazın