Bir Gece Yarısı Kararnamesinin Anatomisi
22 Mayıs 2026 Perşembe gecesi, Cumhurbaşkanı kararıyla Resmî Gazete‘de yayımlanan birkaç satırlık metin, Türkiye’nin akademi tarihindeki en karanlık sayfalardan birini araladı. Kurucu vakfına 2025 Eylül ayından beri kayyım atanan İstanbul Bilgi Üniversitesi‘nin faaliyet izni, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun ek 11. maddesi gerekçe gösterilerek tamamen kaldırıldı. Bu karar, 1996‘da Türkiye’nin dördüncü vakıf üniversitesi olarak kurulan, 20 bini aşkın öğrencisi, bini aşkın akademisyeni, 50 bine yakın mezunu, 7 fakültesi, 3 enstitüsü ve 150‘den fazla programıyla çeyrek asrı aşkın birikimi temsil eden koca bir kurumun fiilen yok edilmesi anlamına geliyordu.
Türkiye’de bir üniversite yalnızca dersliklerden, kampüslerden ve diplomalardan ibaret değildir. Üniversite; özgür düşüncenin üretildiği, bilimin geliştiği ve toplumun geleceğinin şekillendiği en temel kurumdur. Wilhelm von Humboldt‘un 19. yüzyıl başında Berlin’de inşa ettiği modern üniversite fikrinden bu yana, üniversiteler bilginin yalnızca aktarıldığı değil aynı zamanda üretildiği, araştırma ile öğretimin birbirinden ayrılmaz olduğu, bilimsel özerkliğin kurumsal omurgayı oluşturduğu yapılar olarak kabul edilir. Humboldt‘a göre üniversite, devlet tarafından finanse edilmesine rağmen siyasi iktidardan bağımsız olmalı; akademisyenler derslerin içeriğinde, yöntemlerinde ve yayınlarında tam bir özgürlüğe sahip bulunmalı; üniversite yalnızca meslek kazandıran bir kurum değil, bilimsel düşüncenin yeşerdiği özerk bir alan olarak var olmalıdır. Bugün Avrupa‘dan Amerika’ya, Japonya‘dan Avustralya’ya uzanan bütün gelişmiş ülke deneyimleri göstermektedir ki üniversitelerin gücü, siyasi iktidarın müdahale alanının dışında kalabilme kapasiteleriyle doğru orantılıdır.
İstanbul Bilgi Üniversitesi hakkında alınan kapatma kararı, bu evrensel ilkenin Türkiye‘de nasıl ayaklar altına alındığının en çarpıcı örneğidir. Resmî açıklamalarda kararın hukuki ve idari süreçlere dayandığı ifade edilse de, kamuoyunda bu adımın çok daha geniş bir siyasal ve yapısal tartışmayı tetiklediği açıktır. Hukuk devleti söyleminin arkasına sığınılarak alınan bu karar, Türkiye’de muhalif ve eleştirel düşünceye tahammül edemeyen bir siyasi zihniyetin akademiye indirdiği en ağır darbelerden biridir.
Üniversitenin Anlamı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Türkiye’deki Yeri
Üniversite kavramı, tarih boyunca farklı uygarlıklarda farklı biçimler almış olsa da özünde hep aynı ideal etrafında şekillenmiştir: Bilginin özgürce üretildiği, tartışıldığı ve yayıldığı kurumsal yapı. Orta Çağ Avrupası‘nda ortaya çıkan ilk üniversiteler (Bologna, Paris, Oxford) kısmi bir kurumsal özerkliğe sahipti; 19. yüzyılda Humboldt modeliyle modern üniversiteye geçilmiş, bilgi üretimi ve akademik özgürlük merkezî önem kazanmıştır. 20. yüzyılda Amerikan araştırma üniversiteleri bu mirası daha ileri taşırken, İkinci Dünya Savaşı sonrasında yükseköğretimin kitleselleşmesiyle birlikte üniversiteler demokratik toplumların temel direkleri hâline gelmiştir.
İstanbul Bilgi Üniversitesi, bu evrensel mirasın Türkiye‘deki en başarılı taşıyıcılarından biri olarak 1996 yılında kuruldu. Eleştirel düşünceyi teşvik eden eğitim modeli, sosyal bilimlere verdiği ağırlık ve uluslararası akademik bağlantılarıyla Türkiye’de farklı bir üniversite kültürü oluşturdu. Hukuk klinikleri, insan hakları merkezi, göç çalışmaları, toplumsal cinsiyet araştırmaları, kültürel incelemeler ve disiplinlerarası programlarıyla Bilgi, yalnızca öğrenci yetiştiren bir kurum değil; aynı zamanda fikir üreten, tartışma alanı açan ve toplumsal dönüşüme katkı sunan bir yapı oldu. Santralistanbul kampüsüyle endüstriyel mirası kültürel üretim alanına dönüştüren üniversite, 2024 QS sıralamasında Türkiye’den listeye giren vakıf üniversiteleri arasında ilk beşte yer alarak uluslararası akademik başarısını da tescil ettirmişti.
Bilgi Üniversitesi‘ni benzerlerinden ayıran en önemli özellik, Türkiye’nin otoriterleşme eğilimlerine rağmen akademik özgürlük alanını koruma konusundaki ısrarıydı. İfade özgürlüğü tartışmalarında taraf olmaktan çekinmemesi ve eleştirel sosyal bilimler geleneğini kurumsallaştırması, onu iktidarın hedef tahtasına yerleştiren temel etkenlerdi. 2019‘da Can Holding’e satılmasıyla başlayan süreç, 2025 Eylül ayında holdinge yönelik “suç örgütü kurmak”, “kaçakçılık”, “dolandırıcılık” ve “kara para aklama” iddialarıyla başlatılan soruşturmanın ardından üniversiteye kayyım atanmasıyla yeni bir aşamaya evrilmiş ve nihayet kapatma kararıyla sonuçlanmıştır.
Kapatma Kararının Gerekçeleri ve Hukuk Devleti Açısından Tartışmalar
Kapatma kararına teknik gerekçe olarak, üniversitenin kurucu vakfına kayyım atanması ve 2547 sayılı Kanun’un ek 11. maddesinin bu durumda faaliyet izninin kaldırılmasını öngörmesi gösterilmektedir. Ancak bu “teknik gerekçe” perdesinin ardında yatan asıl mesele, bir hukuk devletinde sorumluluğun bireyselleştirilmesi ve kurumsal yapının korunması ilkesinin nasıl hoyratça çiğnendiğidir.
Bir şirket ya da holding hakkında yürütülen soruşturmaların sonuçları neden doğrudan öğrencileri, akademisyenleri ve akademik kurumun tamamını etkilemektedir? Holding yöneticilerinin işlediği iddia edilen suçlarla bir üniversitenin varoluşu arasında nasıl bir illiyet bağı kurulabilir? Bu soruların hukuk devleti ilkesiyle bağdaşan hiçbir cevabı yoktur. Nitekim bir dönem Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın hukuk danışmanlığını da üstlenmiş olan ceza hukukçusu Prof. Dr. İzzet Özgenç dahi, kapatma kararını “anayasaya aykırı” olarak nitelemiş ve “Kanunla kurulmuş olan üniversitenin hukuki varlığına ancak yine kanunla son verilebilir; Cumhurbaşkanı kararı ile bir üniversitenin hukuki varlığına son verilemez” demiştir.
Hukuk devleti ilkesinin temel yaklaşımı, sorumluluğun bireyselleştirilmesi ve kurumsal yapının mümkün olduğunca korunmasıdır. Dünyanın hiçbir gelişmiş demokrasisinde, bir holdinge yönelik soruşturma gerekçe gösterilerek o holding bünyesindeki bir üniversite kapatılmaz; bunun yerine yönetim yapısı yeniden düzenlenir, kurumun faaliyetlerine devam etmesi sağlanır. Oysa Türkiye’de iktidar, hukuku bir araçsallaştırma enstrümanı olarak kullanmayı tercih etmiş; eleştirel düşüncenin kalelerinden birini bahane edilen bir soruşturma üzerinden yok etme yoluna gitmiştir. Bu durum, Eylül 2025’teki kayyım atamasıyla başlayan sürecin aslında kapatmaya giden bir merdivenin basamakları olduğunu, “hukuki süreç” söyleminin ise yalnızca bir kamuflajdan ibaret bulunduğunu göstermektedir.
Akademik Özgürlük ve Üniversite Özerkliği Tartışması
Bu karar, Türkiye’de uzun süredir devam eden akademik özgürlük tartışmalarının geldiği noktayı bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi‘nin 1975 yılında verdiği bir kararda ifade ettiği gibi, “üniversiteler özerkliğe sahip kamu tüzel kişileridir; devletin gözetimi ve denetimi altında kendileri tarafından seçilen organları eliyle yürütülürler.” Yine aynı karara göre, “Devletin gözetim ve denetim yetkisi, yönetim özerkliği bulunan bir kuruluşun yönetim işlemlerine ve işlerine karışmasını haklı göstermez.” Ne var ki 2026 yılının Türkiye’sinde bu ilkelerden geriye en ufak bir iz dahi kalmamıştır.
Son yirmi yılda AKP iktidarı, bilinçli ve sistematik bir biçimde üniversiteleri siyasi otoritenin tahakkümü altına almıştır. Bilim Akademisi‘nin raporlarına göre, son yirmi yılda Türkiye’de 131 üniversite açılmış; ancak bu niceliksel büyüme, niteliksel bir çöküşle el ele gitmiştir. Doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanan rektörler, üniversite bileşenlerine ve akademik özerkliğe değil yalnızca siyasi iktidara karşı sorumluluk taşır hâle gelmiştir. 15 Temmuz sonrası yaşanan kitlesel akademik tasfiyeler, liyakatsizliğin ve siyasi kadrolaşmanın kurumsallaşmasına yol açmıştır. Eğitim Sen’in 2025-2026 Yükseköğretim Ara Dönem Raporu, “akademik özgürlüğün siyasi-ideolojik saldırılar sonucu ayaklar altına alınmasının üniversitelerin yaşadığı sorunların temel nedenlerinden biri” olduğunu vurgulamaktadır. 2025 yılı içinde yalnızca basına yansıyan en az 251 hak ihlali vakası tespit edilmiş olması, tablonun vahametini gözler önüne sermektedir.
Bilgi Üniversitesi‘nin kapatılması, bu sistematik yıkım politikasının zirve noktalarından biridir. İktidar, yıllardır “milli ve yerli” söylemiyle üniversiteleri tek tipleştirmeye çalışırken, bu söyleme direnen, eleştirel düşünceyi ve bilimsel özerkliği savunan kurumları sırasıyla hedef almıştır. Önce Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyım rektör atanmış, ardından Bilgi Üniversitesi’ne kayyım gönderilmiş, şimdi de aynı üniversite tamamen kapatılmıştır. Bu kronoloji, bir tesadüf değil; siyasi iktidarın üniversiteleri ele geçirme ve muhalif bilim kurumlarını yok etme stratejisinin adım adım uygulanmasıdır.
TÜBA‘nın 2011 yılında bir Kanun Hükmünde Kararname ile özerkliğinin elinden alınmasıyla başlayan süreç, bugün bir üniversitenin Cumhurbaşkanı kararıyla kapatılmasına kadar varmıştır. Bu iki olay arasındaki on beş yıllık süre, Türkiye’de akademik özgürlüğün ve üniversite özerkliğinin nasıl sistematik bir biçimde tasfiye edildiğinin belgesidir.
Öğrenciler ve Akademisyenler Açısından Sonuçlar: Kaybolan Bir Dünya
Kapatma kararının en doğrudan ve yıkıcı etkisi, öğrenciler ve akademik kadro üzerinde ortaya çıkmaktadır. YÖK’ün açıklamasına göre öğrenciler, garantör üniversite statüsündeki Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne (MSGSÜ) aktarılacaktır. YÖK, “öğrencilerin, idari ve akademik personelin hiçbir mağduriyet yaşamaması ve eğitim-öğretim faaliyetlerinin aksamadan yürütülmesiyle ilgili gerekli tedbirlerin ivedilikle alındığını” duyurmuştur.
Ancak bu söylem, kapatmanın yarattığı travmayı gizlemeye yetmemektedir. Eylül 2025’teki kayyım atamasının ardından öğrenciler, “okulumuzun itibarının, diplomamızın değerinin düşeceğinden, özgürlük alanımızın kısıtlanmasından endişe duyuyoruz” demişlerdi. Bugün gelinen noktada, bu endişelerin ne kadar haklı olduğu acı bir biçimde teyit edilmiştir. Bir üniversite yalnızca diploma veren bir kurum değildir; öğrencilerin entelektüel gelişimini, sosyal çevresini, akademik aidiyetini ve gelecek planlarını şekillendiren bir yaşam alanıdır. Bu alanın bir gecede yok edilmesi, yalnızca teknik bir “aktarım” süreciyle telafi edilemeyecek kadar derin bir yıkımdır.
Akademisyenler açısından durum daha da vahimdir. Daha kayyım sürecinde araştırma görevlilerinin gerekçesiz işten çıkarılmasına, keyfî atamalara ve güvencesiz çalışma koşullarına tanık olan Bilgi Üniversitesi akademisyenleri, bugün bütünüyle belirsiz bir gelecekle karşı karşıya bırakılmıştır. Yıllar boyunca inşa edilen araştırma projeleri, akademik ağlar, uluslararası iş birlikleri ve kurumsal hafıza, bir Cumhurbaşkanı imzasıyla yok sayılmıştır. Bu akademisyenlerin bir kısmı yurt dışına gitmek zorunda kalacak, bir kısmı ise Türkiye’nin giderek daralan akademik özgürlük alanında tutunmaya çalışacaktır. Her iki durumda da kaybeden, Türkiye’nin bilimsel ve entelektüel birikimi olacaktır.
Uluslararası Akademik İtibar ve Beyin Göçü: Küresel Sonuçlar
Üniversiteler yalnızca ulusal değil, aynı zamanda uluslararası bilim dünyasının da parçasıdır. Humboldt Üniversitesi’nin 29 Nobel ödüllü bilim insanı yetiştirmiş olması, üniversitelerin küresel bilim ekosistemindeki rolünü çarpıcı biçimde göstermektedir. Berlin Humboldt, Harvard, Oxford, Cambridge, Tokyo Üniversitesi gibi dünyanın önde gelen üniversiteleri, yalnızca kendi ülkelerinin değil, bütün insanlığın bilimsel sermayesine katkıda bulunan kurumlar olarak kabul edilir.
Türkiye’de bir üniversitenin Cumhurbaşkanı kararıyla kapatılması, ülkenin akademik güvenilirliği ve öngörülebilirliği açısından ağır bir darbe niteliğindedir. Uluslararası akademik çevreler, bu kararı Türkiye’de hukukun üstünlüğünün, akademik özgürlüğün ve bilimsel özerkliğin ne kadar zayıfladığının bir göstergesi olarak okuyacaktır. Erasmus programları, araştırma ortaklıkları, ortak diploma projeleri ve akademik değişim programları bu güven erozyonundan doğrudan etkilenecektir.
Akademik Özgürlük Endeksi verileri, akademik özgürlüğün azalması ile demokrasi seviyelerindeki düşüş arasında güçlü bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Türkiye, son yıllarda bu endekste sürekli gerileyerek otoriter rejimlerle aynı kategoride değerlendirilir hâle gelmiştir. Bilgi Üniversitesi’nin kapatılması, bu gerilemenin yeni ve çok daha görünür bir aşamasıdır.
Daha da önemlisi, bu karar Türkiye’nin zaten hızlanmış olan beyin göçünü daha da tetikleyecektir. Yetişmiş akademisyenler, araştırmacılar ve en parlak öğrenciler, bilimsel özgürlüğün olmadığı, üniversitelerin bir gecede kapatılabildiği bir ülkede kalmak istemeyecektir. Her giden bilim insanı, yalnızca bireysel bir kayıp değil; onun yetiştireceği öğrencilerin, yapacağı araştırmaların, kuracağı laboratuvarların ve üreteceği bilginin de kaybı anlamına gelmektedir. Türkiye, bu kararla birlikte yalnızca bir üniversiteyi değil, gelecekteki bilimsel potansiyelinin önemli bir bölümünü de kaybetme riskiyle karşı karşıyadır.
Dünyada Üniversite: Modeller, İlkeler ve Karşılaştırmalı Perspektif
Üniversite kavramı, tarihsel olarak üç ana model etrafında şekillenmiştir: Humboldtçu Alman modeli, Amerikan araştırma üniversitesi modeli ve İngiliz kolej modeli. Her üç modelin de ortak paydası, akademik özgürlüğün ve kurumsal özerkliğin vazgeçilmezliğidir.
Humboldt modeli, üniversiteyi devletten bağımsız bir bilim kurumu olarak tanımlar. 1810‘da Berlin’de kurulan Humboldt Üniversitesi, “araştırma ve öğretim birliği” ilkesini üniversitenin kurucu felsefesi hâline getirmiştir. Alman üniversiteleri, İkinci Dünya Savaşı‘nın karanlık döneminde dahi kurumsal özerkliklerini büyük ölçüde koruyabilmiş; bugün Almanya, dünyanın en güçlü bilimsel araştırma altyapılarından birine sahipse bunu büyük ölçüde Humboldtçu geleneğe borçlu olmuştur.
Amerikan araştırma üniversiteleri ise Humboldt modelini daha rekabetçi ve girişimci bir çerçeveye taşımıştır. Harvard, Stanford, MIT, Berkeley gibi kurumlar, akademik özgürlüğü ve kurumsal özerkliği yalnızca bir ilke olarak değil, bilimsel başarının zorunlu koşulu olarak görmüştür. 20. yüzyıl boyunca dünyanın en önemli bilimsel buluşlarının bu üniversitelerden çıkması tesadüf değildir. Hiçbir Amerikan başkanı, bir üniversitenin faaliyet iznini tek bir imzayla kaldıramaz; böyle bir yetki, Amerikan hukuk sisteminde mevcut dahi değildir.
İngiliz modelinde de Oxford ve Cambridge gibi üniversiteler, yüzlerce yıllık gelenekleriyle siyasi iktidar karşısında özerkliklerini korumuşlardır. 1209‘da kurulan Cambridge Üniversitesi, sekiz asırdır İngiliz monarşisinden, parlamentodan ve hükümetlerden bağımsız bir akademik yapı olarak varlığını sürdürmektedir.
Türkiye ise 1933 Üniversite Reformu ile Humboldt modelini benimsemiş; ancak bu modelin gerektirdiği özerkliği hiçbir zaman tam anlamıyla hayata geçirememiştir. 1980 darbesiyle YÖK’ün kurulması, üniversiteleri merkezî bürokratik denetim altına almış; AKP iktidarı döneminde ise bu merkezîleşme eğilimi doruk noktasına ulaşarak üniversiteleri siyasi iktidarın birer aygıtı hâline dönüştürmüştür. 2011‘de TÜBA’nın özerkliğinin ortadan kaldırılması, 2016 sonrası ihraçlar, Boğaziçi’ne kayyım rektör atanması ve şimdi de Bilgi Üniversitesi’nin kapatılması, aynı siyasi iradenin farklı tezahürleridir.
Bugün gelişmiş ülkelerde bir üniversitenin kapatılması, olağanüstü ve neredeyse hiç rastlanmayan bir durumdur. Japonya‘da, Güney Kore’de, Kanada‘da, Avustralya’da, İsveç‘te, Hollanda’da siyasi iktidarlar, beğenmedikleri üniversiteleri kapatma yetkisine sahip değildir; çünkü bu ülkelerin anayasaları ve yasaları, üniversite özerkliğini güvence altına almıştır. Türkiye’de ise Cumhurbaşkanı, tek bir imzayla 20 bin öğrencinin eğitim gördüğü bir üniversitenin varlığına son verebilmektedir. Bu durum, Türkiye’nin ne kadar ileri bir demokrasi olduğu yolundaki resmî söylem ile gerçeklik arasındaki uçurumun en çarpıcı göstergelerinden biridir.
Sonuç
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin kapatılması, yalnızca bir idari işlem olarak değil; Türkiye’de üniversite, özgürlük ve bilim ilişkisini yeniden tartışmaya açan kritik bir kırılma olarak tarihe geçecektir.
Bu kararın sorumlusu, öncelikle ve esasen mevcut siyasi iktidardır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti, yirmi yılı aşkın iktidarları boyunca üniversiteleri birer “hizmet kurumu” olarak gören, eleştirel düşünceye tahammül edemeyen ve bilimsel özerkliği siyasi sadakatle ikame etmeye çalışan bir zihniyeti kurumsallaştırmışlardır. Bugün gelinen noktada Türkiye‘de üniversiteler, Humboldt’un, Einstein‘ın, Russell’ın, Gramsci‘nin tarif ettiği anlamda üniversite olmaktan çıkmış; siyasi iktidarın emir-komuta zincirine eklemlenmiş, itaatkâr bürokratik yapılar hâline gelmiştir.
Bilgi Üniversitesi’nin kapatılması, bu sürecin geldiği en tehlikeli aşamadır. Çünkü bu kez mesele yalnızca bir üniversiteye kayyım atanması, bir rektörün görevden alınması ya da akademisyenlerin ihraç edilmesi değildir; mesele, koca bir akademik kurumun bütünüyle yok edilmesidir. Bu, iktidarın “beğenmediğim üniversiteyi kapatırım” noktasına geldiğini göstermektedir. Yarın bir başka üniversitenin, bir başka gerekçeyle aynı akıbete uğramayacağının hiçbir garantisi yoktur.
Üniversiteler, toplumların düşünsel geleceğini inşa eden kurumlardır. Bu kurumların ortadan kaldırılması ya da işlevsiz hâle getirilmesi, yalnızca bugünü değil, uzun vadede ülkenin bilimsel ve kültürel kapasitesini de geri döndürülemez biçimde tahrip eder. Türkiye, bugün aldığı bu kararın sonuçlarını on yıllar boyunca hissedecektir: Beyin göçünün hızlanması, uluslararası akademik iş birliklerinin zayıflaması, bilimsel üretimin gerilemesi ve en önemlisi, özgür düşüncenin kurumsal zemininin daralması.
Tartışmanın merkezinde yalnızca bir kurum değil; üniversitenin ne olduğu, nasıl korunması gerektiği ve bilimin toplum içindeki yeri gibi temel sorular bulunmaktadır. Bu sorulara verilecek cevaplar, Türkiye’nin yalnızca akademik geleceğini değil, demokratik geleceğini de belirleyecektir.
Bugün İstanbul Bilgi Üniversitesi‘ni kapatan siyasi irade, aslında Türkiye’nin geleceğini kapatmıştır. Mesele bir üniversitenin varlığı ya da yokluğu değil; bilimin, özgür düşüncenin ve insanlığın ortak entelektüel mirasının bu topraklarda yaşayıp yaşamayacağıdır. Bilgi’nin kapatılması, bu soruya verilmiş karanlık bir cevaptır. Ancak tarih göstermiştir ki hiçbir karanlık sonsuza kadar sürmez; er ya da geç bilimin ve özgür düşüncenin ışığı, en kalın duvarları bile aşar.
Öneriler
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin kapatılması karşısında, akademik camiaya, sivil topluma ve demokratik kamuoyuna düşen sorumluluklar şunlardır:
- Hukuki mücadelenin başlatılması: Kapatma kararı, anayasaya ve evrensel hukuk ilkelerine açıkça aykırıdır. Ulusal ve uluslararası yargı mercileri nezdinde hukuki süreçler başlatılmalı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru dâhil bütün hukuki yollar etkin biçimde kullanılmalıdır.
- Uluslararası akademik dayanışmanın harekete geçirilmesi: Scholars at Risk, European University Association, Magna Charta Observatory gibi uluslararası kuruluşlar sürece dâhil edilmeli; Bilgi Üniversitesi’nin kapatılmasının küresel akademik özgürlük açısından bir tehdit olduğu vurgulanmalıdır.
- Öğrenci ve akademisyenlerin haklarının korunması için bağımsız izleme mekanizmaları kurulması: YÖK’ün “mağduriyet olmayacak” söylemi, bağımsız gözlemciler tarafından denetlenmeli; öğrencilerin ve akademisyenlerin yaşadığı sorunlar sistematik biçimde belgelenmelidir.
- Akademik özgürlük ve üniversite özerkliği için yasal güvencelerin güçlendirilmesi: Mevcut 2547 sayılı YÖK Kanunu başta olmak üzere, yükseköğretim mevzuatı, üniversite özerkliğini ve akademik özgürlüğü koruyacak şekilde yeniden düzenlenmeli; Cumhurbaşkanı’na üniversite kapatma yetkisi veren ek 11. madde yürürlükten kaldırılmalıdır.
- Beyin göçüne karşı politika geliştirilmesi: Bilgi Üniversitesi’nin kapatılmasıyla hızlanacak akademik beyin göçünü durdurmak için, akademisyenlere özgür ve güvenceli çalışma koşulları sağlanmalı; yurt dışına gitmek zorunda kalan bilim insanlarının Türkiye ile bağlarını sürdürebilecekleri mekanizmalar oluşturulmalıdır.
- Alternatif akademik yapılanmaların desteklenmesi: Kapatılan Bilgi Üniversitesi’nin entelektüel mirasını yaşatmak üzere, bağımsız araştırma enstitüleri, açık akademi programları ve alternatif eğitim platformları kurulmalıdır.
- Toplumsal farkındalığın artırılması: Bir üniversitenin kapatılmasının yalnızca akademik camiayı değil, bütün toplumu ilgilendiren bir demokrasi sorunu olduğu anlatılmalı; bilimin, özgür düşüncenin ve üniversitenin toplumsal değeri konusunda kamuoyu bilinçlendirilmelidir.
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Cumhurbaşkanı kararıyla kapatılması, Türkiye’de akademik özgürlüğün ve üniversite özerkliğinin sistematik biçimde tasfiyesinin son halkasıdır. Bu karar, 20 bin öğrencinin ve bini aşkın akademisyenin hayatını bir gecede altüst etmiş; çeyrek asırlık bilimsel birikimi, uluslararası akademik ağları ve eleştirel düşünce geleneğini yok saymıştır.
Hukuk devleti ilkesinin temel gereklerinden olan sorumluluğun bireyselleştirilmesi ve kurumsal yapının korunması ilkeleri açıkça çiğnenmiş; bir holdinge yönelik soruşturma, bütün bir üniversiteyi cezalandırmanın bahanesi hâline getirilmiştir. Bu, siyasi iktidarın eleştirel düşünceye tahammülsüzlüğünün ve üniversiteleri tek tipleştirme projesinin en somut tezahürüdür.
Bilgi Üniversitesi’nin kapatılması, Türkiye’nin uluslararası akademik itibarına ağır bir darbe vurmuş; zaten hızlanmış olan beyin göçünü daha da tetikleyecek bir kırılma yaratmıştır. Asıl kapatılan, bir üniversiteden çok Türkiye’nin bilimsel ve entelektüel geleceğidir. Ancak tarih göstermektedir ki bilimin ve özgür düşüncenin ışığı, hiçbir karanlığa yenik düşmez.
Kaynakça
Çeçen, Anıl. “Üniversite Özerkliği.” Eğitim ve Bilim 3, no. 14 (1978): 3-12.
T.C. Anayasa Mahkemesi. E. 1991/21, K. 1992/42 sayılı karar, 29 Haziran 1992. Resmî Gazete Tarih: 30 Kasım 1992.
Gedikoğlu, Tokay. “Yükseköğretimde Akademik Özgürlük.” Kuram ve Uygulamada Eğitim Yönetimi 15, no. 57 (2009): 5-34.
Bingöl, Bülent. “Üniversite Özerkliğinin Değişen Tanımı ve Üniversitelerin Yeniden Yapılandırılması.” Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 67, no. 1 (2012): 39-76.
Dedeoğlu, Saniye Gül. “Akademik Özgürlük ve Üniversite Özerkliği.” Yaşar Üniversitesi E-Dergisi 9, no. 34 (2014): 5887-5906.
Ergün, Rıdvan ve Berke Özenç. “Anayasa Mahkemesi’nin Barış Bildirisi Kararı: İfade Özgürlüğü, Akademik Özgürlük ve Devlete Sadakat Kavramı Çerçevesinde Bir İnceleme.” Anayasa Hukuku Dergisi 8, no. 16 (2019): 289-332.
Kükner, Burcu. “Bir Hak Olarak Akademik Özgürlük: Sınırlar ve Tartışmalar.” İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 10, no. 1 (2019): 177-192.
Tanrısevdi, Füsun. “Beyin Göçü mü, Beyin Gücü mü?” Adnan Menderes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 6, no. 2 (2019): 43-58.
Adaman, Fikret. “Akademik Özgürlük ve Üniversite Özerkliği İlkeleri: Boğaziçi Üniversitesi Deneyimi.” Boğaziçi Üniversitesi ÜYYK Yayınları, 2021.
Taştan, İlknur Özlem. “OHAL Döneminde Türkiye‘de Akademik Özgürlükler.” İnsan Hakları Okulu Yayınları, 2021.
Tufan Emini, Filiz ve Hatice Gürsoy. “Türkiye‘de Beş Yıllık Kalkınma Planlarında Beyin Göçü Olgusu.” Journal of Social and Humanities Sciences Research 8, no. 73 (2021): 2045-2056.
Bilgili, Ahmet Sinan. “Üniversitelerde Bilimsel/Akademik Özerklik ve Özgürlük: Kavramsal Bir Analiz.” Yükseköğretim ve Bilim Dergisi 12, no. 1 (2022): 1-15.
Bilim Akademisi. Akademik Özgürlükler Raporu 2021-2022. İstanbul: Bilim Akademisi Yayınları, Ocak 2023.
Buğday, Fatma. “Üniversite Özerkliği Üzerine Tarihsel Bir İnceleme.” Uluslararası Yönetim Akademisi Dergisi 6, no. 4 (2023): 1015-1032.
Eren, Esra. “Üniversitelerin Neoliberal Dönüşümü: Bologna Süreci ve Akademik Özgürlük.” Eleştirel Pedagoji Dergisi, no. 67 (2023).
T.C. Anayasa Mahkemesi. E. 2018/117, K. 2023/212 sayılı karar, 7 Aralık 2023. Resmî Gazete Tarih: 10 Mart 2024.
Akçiğit, Ufuk. Türkiye Akademik Diaspora Raporu: Beyin Göçünden Beyin Gücüne. İstanbul: TÜBA Yayınları, 2024.
Atamer, Yeşim M. ile Söyleşi. “Türkiye‘de Akademik Özgürlüklerin Hâl-i Pür Melali.” Reflektif Journal of Social Sciences 5, no. 3 (2024): 487-508.
Bilim Akademisi. Akademik Özgürlükler Raporu 2024-2025. İstanbul: Bilim Akademisi Yayınları, Şubat 2025.
European University Association (EUA). Free to Think 2025: Report of the Scholars at Risk Academic Freedom Monitoring Project. Brüksel: EUA Publications, Ekim 2025.
Hünler, Olga Selin. “Academic Freedom and Patterns of Self-Censorship in Turkey.” Philosophy & Social Criticism 51, no. 8 (2025): 1123-1145.
Scholars at Risk. Free to Think 2025: Annual Report on Attacks on Higher Education. New York: SAR Publications, Ekim 2025.
Scholars at Risk. SAR 2025 Annual Report. New York: SAR Publications, Kasım 2025.
Buğday, Fatma. “Üniversite İdeasının Krizi ve Özerkliğin Aşınması: Tarihsel Kökenlerden Neoliberal Dönüşüme Kavramsal Bir Analiz.” Eleştirel Pedagoji Dergisi, no. 79 (Mart 2026).
Eğitim Sen. 2025-2026 Yükseköğretim Ara Dönem Raporu. Ankara: Eğitim Sen Yayınları, Şubat 2026.
ÜNİVDER (Üniversite ve Akademisyenler Derneği). Üniversitelerde Hak İhlalleri Raporu 2025. İstanbul: ÜNİVDER Yayınları, 2026.




Bir yanıt yazın