Bir zamanlar siyasete gönül verenler vardı. Şimdi siyasete yatırım yapanlar var.
Eskiden parti değiştiren vekile “Neden geçtin?” diye sorulurdu. Şimdi “Ne zaman geçiyorsun?” diye soruluyor. Dün birbirine hain diyenler, bugün aynı kürsüden demokrasi nutku atıyor; bugün birbirine sarılanlar ise yarın birbirlerini devlet için tehdit ilan ediyor.
Siyaset öyle bir noktaya geldi ki, seçmen sandığa giderken parti logosuna değil, milletvekilinin gelecek yıl hangi partide olacağına dair bahis oynasa daha isabetli sonuç alır.
Meclis koridorları bazen havaalanı aktarma terminaline benziyor. Gelenler, gidenler, transit geçenler… Tek fark şu: Havaalanlarında valiz kaybolunca bulunmuş eşya bürosuna gidilir. Siyasette ise bazen bütün parti, bulunmuş eşya bürosuna dönüşüyor. Bir köşede eski sağcılar, diğer köşede yeni solcular; bir rafta milliyetçiler, öbür rafta liberaller. Aynı vitrinde birbirine zıt bütün fikirler. Tesadüfen bir araya gelmişler ama her biri memleketi kurtarmaya talip.
Seçim meydanlarında herkes halkın sesidir. Seçimden sonra halk, müşteri hizmetlerine bağlanmaya çalışan vatandaş durumuna düşer.
Eskiden siyasetçi vaat verirdi. Şimdi vaatler siyasetçiye veriliyor. “Bize katıl, seni şuraya getirelim.” “Bize destek ol, seni buraya oturtalım.” Makamlar artık hizmet için değil, hizmetler makam için üretiliyor.
Televizyon ekranlarında öyle tartışmalar izliyoruz ki, insan bazen hakikatin kayıp ilanı verilmiş olabileceğinden şüphe ediyor. Herkes dürüstlükten bahsediyor ama dürüstlüğün kendisi programa bağlanamıyor. Herkes ahlaktan söz ediyor ama ahlakın mikrofonu sürekli kapalı.
Din, millet, bayrak, vatan… Bunlar siyasetçinin elinde bazen bir inanç olmaktan çıkıp seçim afişine dönüşüyor. Kimi kutsalları korumak için konuşuyor, kimi konuşmak için kutsalları kullanıyor. Sonra da en yüksek sesi çıkaran, en samimi sanılıyor.
Vatandaş ise her seçim döneminde yeniden âşık edilen talihsiz sevgiliye benziyor. Ona sürekli güzel sözler söyleniyor. Yollar yapılacak, refah artacak, adalet güçlenecek, gençler umut bulacak. Fakat düğün günü yaklaşınca damat ortadan kayboluyor, nikâh masasında sadece vaatler kalıyor.
Bütün bunlara rağmen bu millet yine sabah işe gidiyor, vergisini ödüyor, çocuğunu okutuyor, asker gönderiyor, afetlerde yardıma koşuyor. Çünkü devletle siyaset aynı şey değil; milletle iktidar da aynı şey değil.
Belki de asıl mesele budur.
Siyasetçiler gelir geçer, sloganlar değişir, ittifaklar kurulur ve bozulur. Ama memleket hep yerinde durur. Çünkü bu ülke, kürsülerdeki hitabetten çok, sokaktaki insanların alın teriyle ayakta kalır.
Ve günün sonunda vatandaş, siyaset sahnesine bakıp kendi kendine şöyle mırıldanır:
“Bir zamanlar fikirler partilere girerdi. Şimdi partiler fikirlere sığmıyor.”
Sonra televizyonu kapatır.
Çünkü bazen en güçlü muhalefet, kumandadaki kapatma tuşudur.






Bir yanıt yazın