İran’a yönelik saldırılar gösterdi ki bu mesele, asla klasik bir karşılıklı füze savaşı değildir.
Bu savaş; hava sahalarının kimde kalacağı, enerji koridorlarının kim tarafından kontrol edileceği, erken uyarı sistemlerinin kimin adına çalışacağı, bölgesel üslerin kime hizmet edeceği ve en önemlisi de Ortadoğu sonrası düzenin kim tarafından kurulacağı savaşıydı.
Irak’tan başlayıp boylu boyunca uzanan geçiş koridorları, Körfez hattındaki üs yoğunluğu ve Kuveyt-Katar-BAE çizgisindeki savunma ağlarına kadar uzanan geniş bir denklem söz konusudur.
Durum böyle olunca ortaya çıkan sonuç şuydu;
Savaşın hedefi yalnızca İran’ı vurmak değil, İran üzerinden bölgeyi yeniden şekillendirmekti.
Fakat burada kritik kırılma noktası var:
İran, yalnızca füze atan bir ülke gibi davranmadı. Aynı zamanda bölgedeki hava savunma zincirlerini, radar mimarisini, erken uyarı altyapılarını ve ABD’nin Körfez’de kurduğu güvenlik şemsiyesini vurdu hatta yer yer çökertti.
ABD’nin buna verdiği tepki ise en az saldırıların kendisi kadar önemliydi.
Çünkü ABD, yıllardır koruyucu şemsiye diye pazarladığı Körfez güvenlik mimarisini anında ayağa kaldırmadı hatta kaldırmaya da çalışmadı, Bu konularda bilgisi olanlar bana hak verecektir çünkü şimdi yazacağım iddialı olacak:
Eğer ABD bu güvenlik şemsiyesinden vazgeçiyorsa mesele yalnızca bir savunma zafiyeti değildir; kontrollü bir tasfiye sürecidir.
Yani ABD, adeta şunu söyledi:
Artık her taş korunmayacak. Bazı taşlar feda edilecek. Gerekirse İsrail bile.
İşte zurnanın zırt dediği yer tam da burası oldu.. .
MISIR, TÜRKİYE, SURİYE VE LİBYA NEDEN BU ÇEMBERİN DIŞINDA?
Asıl soru budur.
Neden bazı ülkeler çatışmanın içine çekilirken bazıları ısrarla dışarıda tutuluyor?
Neden Körfez hattı yanıyor ama Mısır, Türkiye, Suriye ve Libya aynı ölçüde denkleme dâhil edilmiyor?
Çünkü bunlar sadece öylesine ülkeler değiller.
Bunlar, kurulacak yeni düzenin omurga coğrafyalarıdır.
Mısır = Süveyş’i kontrol eder.
Türkiye = Boğazları, Kafkas geçişini, Karadeniz-Akdeniz bağlantısını ve kara enerji koridorlarını kontrol eder.
Suriye = Levant’ın kapısıdır.
Libya = Doğu Akdeniz ile Kuzey Afrika arasındaki ileri karakoldur.
Yani bunlar, kolayca yıkabileceğiniz ülkeler değildir. Çünkü bu ülkeleri yıkarsanız, omurgayı yıkmış olursunuz.
Dolayısıyla bugün sıcak çatışmanın dışında kalmaları, önemsiz olduklarından değil; kurulacak yeni düzenin ana kolonları olmalarındandır.

D-8 İÇİNDEKİ TEK ÜLKEYKEN BÖLÜNMÜŞ COĞRAFYALAR TESADÜF DEĞİL
Şimdi en kritik noktaya gelelim.
D-8 içindeki bazı ülkeler veya D-8 havzasındaki bazı bölgeler, tarihsel olarak tek bir siyasal ve coğrafi bütünlükten koparılmış alanlardır.
Öylesine bir tarih bilgisi vermek için yazmıyorum bunu
aynı zamanda bugünkü savaşların nedenlerini anlamanın da anahtarı olduğu için yazıyorum.
1) Pakistan – Bangladeş
Bugün iki ayrı devlettir.
Ancak bir dönem aynı devlet yapısının doğu ve batı kanatlarını oluşturuyorlardı.
Sonra ne oldu?
Coğrafya parçalandı.
Araya Hindistan yerleşti.
Hint alt kıtasındaki Müslüman kuşak bölündü.
Kara sürekliliği kesildi.
Stratejik derinlik zayıfladı.
Peki buna kimler destek verdi?
İran’daki mollalar, İsrail kanadı ve Evangelist çevreler Siyonist Lobi en önemli destekleyen aktörler arasındadır.
Yani Bangladeş’in ayrılması yalnızca bir bağımsızlık hikâyesi değildir.
Aynı zamanda Hint Okyanusu’na açılan Müslüman jeopolitiğinin parçalanmasıdır.
2) Türkiye – Suriye – Irak Hattı (Tarihsel Kopuş)
Bugün bunlar ayrı devletlerdir.
Ancak Osmanlı sonrası cetvelle bölünmüş coğrafyalardır.
Aynı medeniyet havzası.. .
Aynı ticaret yolları.. .
Aynı güvenlik kuşağı.. .
Daha sonra parçalandılar.
Eğer bu parçalanma yaşanmasaydı;
Doğu Akdeniz denklemi farklı olurdu.
Levant farklı olurdu.
Kuzey Irak farklı olurdu.
Körfez’e uzanan kara koridorları farklı olurdu.
Peki araya kim yerleştirildi?
İran, burada bir tampon bölge işlevi görmeye başladı.
Burada kastettiğim şey İran’ı suçlamak değil, tarih boyunca yaklaşık 900 yıl Türk hanedanlarının yönettiği İran coğrafyasının el değiştirmesiyle oluşan Türklerin Farsileştirilme operasyonlarına maruz kalarak yönetiminde değiştirilmesi ile ortaya çıkan yeni jeopolitik durumdur.
İran zaten vardı. denilerek konu basitleştirilmemelidir.
Elbette vardı.
Ancak tarih boyunca Türklerle İran arasında savaşlar yaşansa bile iki coğrafya hiçbir zaman tamamen birbirinden kopuk olmamıştır.
Yaklaşık 6. yüzyıldan itibaren devam eden mücadelelere rağmen sürekli etkileşim içinde olmuşlardır.
3) Mısır – Libya – Levant Hattı
Bugün farklı ulus devletlerdir.
Ancak İngiliz-Fransız düzenlemeleriyle birbirinden koparılmış, Akdeniz ile Güneybatı Asya güvenlik kuşağının parçalarıdır.
4) İran Havzası – Güney Azerbaycan – Türk Kuşağı
Bugün bu bölgeler İran sınırları içerisindedir.
Ancak etnik, tarihsel ve jeopolitik açıdan İran’daki Türk varlığı, ülkenin geleceğini belirleyecek en önemli kırılma hatlarından birini oluşturmaktadır.
Bölgedeki Türk devletleri açısından da en kritik eşiklerden biri burasıdır.
Bu nedenle İran değerlendirilirken;
hem yeniden dizayn edilmesi gereken,
hem de parçalanmasına izin verilmemesi gereken,
ezdirilmemesi gereken bir ülke olarak ele alınmalıdır.
Yani mesele yalnızca devlet sınırları değildir.
Asıl mesele şudur:
D-8 coğrafyası, geçmişte bilinçli şekilde parçalanmış; bugün ise yeniden bağlanma potansiyeli taşıyan bir medeniyet omurgasıdır.
İşte bu yüzden bu coğrafyada savaş hiçbir zaman tamamen bitmiyor.
HİNDİSTAN – PAKİSTAN GERİLİMİNE NASIL BAKILMALI?
Hindistan ile Pakistan arasında yaşanan çatışmalara yalnızca iki ülkenin savaşı olarak bakarsak büyük resmi kaçırırız.
İşte geçen aylarda iki ülke kısa çatışma ortamı yaşadı.
Kimileri;
Pakistan iki günde Hindistan’a ders verdi.
Kimileri ise;
Hindistan milyarlık ülke, isterse ezip geçer.
şeklinde yorum yaptı.
Oysa mesele bunların çok ötesindeydi.
Hindistan-Pakistan gerilimi yalnızca Keşmir meselesi değildi.
Çin’in batı güvenliği,
Pakistan’ın deniz çıkışı,
Orta Asya’nın güneye açılması,
İran’ın doğu jeopolitiği,
Körfez’in Hint Okyanusu bağlantısı,
Türkiye’nin doğuya uzanan Türk koridoru
da dâhildir.
Dolayısıyla Pakistan, D-8’in doğu kanadı açısından hayati öneme sahip bir kilit ülkedir.
Pakistan sıradan bir devlet te hiç değildir.
Çin’in denize açılan emniyet supabıdır.
Körfez ile Orta Asya arasında tampon bölgedir.
Hindistan’ı batıdan dengeleyen güçtür.
Türk dünyasının güney jeopolitik kapısıdır.
Hindistan ise yalnızca bölgesel bir rakip değildir.
Aynı zamanda Batı’nın Çin’e karşı kullanmak istediği en büyük kara ve deniz ortaklarından biridir.
Mesela İsrail de Hindistan’a önemli destek veren aktörlerden biridir.
Bu nedenle Hindistan ile Pakistan arasında büyük bir savaş çıkarsa;
yalnızca iki ülke savaşmaz.
Aynı anda şu başlıklar da devreye girer:
Çin’in Kuşak ve Yol Projesi,
Gwadar hattı,
Arap Denizi’nin güvenliği,
Basra Körfezi-Hint Okyanusu enerji trafiği,
Orta Asya’nın sıcak denizlere erişimi,
Türkiye’nin doğuya uzanan stratejik hesapları.. .
Koskoca bir coğrafya aynı anda denklem içerisine girer ve insanlar ne olduğunu anlayamadan Dünya savaşı başlar.
ÇABAHAR ANLAŞMASI NEDEN ÖNEMLİ?
Peki burada başka bir soru ortaya çıkıyor:
Madem Pakistan, D-8’in doğu kanadı açısından bu kadar önemli, o zaman İran neden kendi ayağına sıkıyor gibi görünüyor?
Bu soru TV’lerde hiç sorulmadı konuşulmadı.
2024 yılında önemli bir gelişme yaşandı.
Hindistan ile İran, Çabahar Limanı’nın geliştirilmesi ve işletilmesi için 10 yıllık bir anlaşma imzaladı.
Peki bu neden önemli?
Çünkü bu anlaşma sayesinde Hindistan;
Pakistan’ı bypass ederek İran üzerinden Afganistan’a,
Oradan Orta Asya’ya,
Ardından Rusya ve Avrupa’ya ulaşabilecek yeni bir ticaret hattı elde etti.
Bu aynı zamanda Pakistan’daki Gwadar Limanı ve Çin’in CPEC (Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru) projesine karşı Hindistan’ın geliştirdiği stratejik bir hamleydi.

Dolayısıyla Pakistan’ın istikrarsızlaşması;
D-8’in doğu kanadının zayıflaması anlamına geliyordu.
Peki o zaman şu soru sorulmalıdır:
İran, hem D-8 üyesi hem de böyle bir anlaşmanın tarafı olarak neden kendi stratejik alanını zayıflatabilecek bir adım attı?
Masada bu anlaşma imzalanırken İsrail’in hiçbir etkisinin olmadığını düşünmek de bana göre gerçekçi değildir.
Öte yandan Türkiye’nin ABD ile yürüttüğü diplomatik temaslar sayesinde bu sürecin belirli ölçüde dengelendiği kanaatindeyim. Ancak bu konu kamuoyunda çok fazla konuşulmadı.
Pakistan’ın zayıflaması demek;
Türk merkezli doğu-batı ticaret omurgasının en önemli ayaklarından birinin zarar görmesi demektir.
İşte bu yüzden Hindistan-Pakistan cephesi ile İsrail-İran cephesi birbirinden bağımsız okunamaz.
İRAN’DA BİR KIRILMA OLURSA NE OLUR?
Daha önce bu konuda bir yazı kaleme almış ve şu değerlendirmeyi yapmıştım:
İran ya büyük bir hata yaparsa ya da kontrollü biçimde içeride bir ‘temizlik’ sürecine girerse, bugünkü mollalar düzeni kendi ağırlığı altında çöker.
Böyle bir durumda önlerinde iki seçenek kalacağını düşünüyordum:
Birincisi;
İsrail ile doğrudan çatışmaya girmek.
Ancak bunun son derece yıkıcı sonuçlar doğuracağı açıktır.
İkinci seçenek ise;
Kendilerini üçüncü bir tarafın inisiyatifine bırakmalarıdır.
Çünkü bugün İran’da aynı anda üç temel sorun birikti;
Toplumsal yorgunluk,
Etnik ve mezhepsel gerilimler,
Dış baskıyla tetiklenen sistem içi kırılmalar.
Birde İsrail Destekli Pehlevi faktörü var açmış ağzını darbe yapmak için bekliyor.
Özellikle Güney Azerbaycan hattı, İran açısından yalnızca etnik bir mesele değildir.
Aynı zamanda rejim açısından en kritik kırılma hatlarından biri olabilir.
PEKİ
REFORMİST VEYA POST-MOLLA BİR YÖNETİM GELİRSE?
Bu soruyu da daha önce sordular bana ve cevabını şu şekilde vermiştim:
Eğer İran’da reformist veya post-molla bir yönetim ortaya çıkarsa;
İran Batı’ya kontrollü şekilde açılır.
Körfez ülkeleriyle yeni bir denge kurar.
İsrail’in varoluşsal tehdit söylemi zayıflar.
Çin’in İran üzerinden oluşturduğu kara derinliği sarsılır.
Orta Asya-Türkiye hattı rahatlar.
Türk dünyasının güney kuşağı nefes alır.
Yani özetle;
İran değişirse, İpek Yolu da değişir. Buraya da değinelim öyle geçelim.
Bugün herkes İpek Yolu’ndan bahsediyor.
Fakat çoğu kişi meselenin özünü kaçırıyor.
İpek Yolu yalnızca bir ticaret hattı değildir.
İpek Yolu demek;
Enerji akışı,
Veri akışı,
Lojistik akışı,
Askerî sevkiyat,
Liman bağlantıları,
Sigorta ve finans koridorları,
Gümrük hâkimiyeti,
Deniz ve kara ulaşımının entegrasyonu demektir.
Dolayısıyla Körfez’de D-8 denklemine zarar verecek ülkelere yönelik her müdahale aynı sonucu doğurmaz.
BAE veya Ürdün gibi ülkeler üzerinden yürüyen senaryolar ile Lübnan üzerinden yürüyen senaryolar aynı değildir.
Türkiye’nin yıllardır üzerinde çalıştığı Lübnan denkleminde Hizbullah’ın vesayeti güçlendirmesi, meşru devletlerin hareket alanını daraltıyor.
Bu durum, İsrail’in askerî müdahalelerini meşrulaştıran yeni bir alan oluşturuyor.
ortalama 2 yıl öncede bu konuyu aynı şekilde yazmıştım.
Oysa Hizbullah orada olmasaydı uluslararası toplum;
İngiltere ve Fransa’yı tarihî sorumlulukları nedeniyle daha fazla baskı altına alabilirdi.
Bugün ise Hizbullah’ın sahadaki varlığı, bu baskının oluşmasını zorlaştırdı.
PEKİ MOLLA REJİMİ GİDERSE?
Eğer İran’da yeni bir dönem başlar ve molla rejiminin yerine Pezeşkiyan benzeri meşru bir yönetim söz sahibi olursa.. .
(Burada kişisel değerlendirmem olarak, Pehlevi çizgisindeki bir yönetimin tercih edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. )
Böyle bir durumda;
Çin’in batıya uzanan kara derinliği yeniden tartışmaya açılır. Ve Türkiye’nin önüne tarihî bir fırsat çıkar.
Artık Orta Koridor yalnızca alternatif bir güzergâh olmaktan çıkar; Tabi Türkiye’nin Rusya ile olan ilişkileri bu durumu şekillendirecektir.
Ana ticaret güzergâhına dönüşebilir.
Bu ne anlama gelir?
Çin’den Avrupa’ya giden yüklerin önemli kısmı Türkiye üzerinden geçmeye başlar.
Kafkas geçişleri daha da değer kazanır.
Hazar hattı stratejik merkeze dönüşür.
Pakistan ve İran üzerinden uzanan güney bağlantıları yeni bir forma kavuşur.
Süveyş ve Malakka ile birlikte D-8 hattı dünyanın en kritik ticaret damarlarından biri hâline gelir.
Dolayısıyla mesele yalnızca savaş değildir.
En başta söylediğim gibi;
Asıl mesele, yeni küresel ticaret ve askerî omurganın kim tarafından şekillendirileceğidir.
ÇİN NEDEN BU DENKLEMİN GİZLİ HEDEFİ?
Birçok kişi hâlâ bu savaşları yalnızca Ortadoğu savaşı olarak görüyor.
Bana göre mesele bundan çok daha büyüktür.
Ortadoğu’da yaşanan her büyük revizyon, eninde sonunda Çin’e uzanır.
Peki neden?
Çünkü Çin’in en büyük korkuları şunlardır:
Batıdan kuşatılmak,
Denizden çevrelenmek,
Kara koridorlarının güvensizleşmesi,
Uygur havzasının istikrarsızlaşması,
Türk dünyasının kültürel ve siyasi olarak yeniden canlanması.
İran’da yaşanabilecek olası bir değişim, Pakistan üzerindeki baskının artması, Orta Asya’daki Türk devletlerinin güçlenmesi ve Türkiye’nin merkez ülke hâline gelmesi; Çin açısından aynı denklem içerisinde değerlendirilir.
Bütün bunlar bir araya geldiğinde Çin’in batı kapısı ciddi biçimde sarsılabilir.
Bu durumda Uygur meselesi yalnızca bir insan hakları konusu olmaktan çıkar; jeopolitik bir kaldıraç hâline gelir.
Dolayısıyla Türkiye’nin Uygur meselesindeki rolü de sıradan bir diplomatik pozisyon olmaktan çıkar.
Türkiye aynı zamanda;
Türk devletlerini birbirine bağlayan siyasi merkez,
Orta Koridor’un güvenlik sağlayıcısı,
Doğu Akdeniz’den Türkistan’a uzanan kültürel ve fikrî eksenin merkezi,
Batı ile Türk dünyası arasında zorunlu geçiş kapısı
konumuna yükselebilir.
Peki Rusya neden sessiz?
Rusya bütün bunları görmüyor mu?
Elbette görüyor.
Ancak gördüğü her gelişmeye doğrudan müdahale edemez. Rusya, Türkiye’nin atacağı adımları dikkatle takip ediyor.
Çünkü Rusya şunu biliyor:
Çin’in aşırı güçlenmesi, uzun vadede kendisi açısından da tehdit oluşturacaktır.
Öte yandan Türkiye ile doğrudan karşı karşıya gelmenin maliyetinin oldukça yüksek olduğunu da hesaplıyor.
Ayrıca ABD ile yürüttüğü kontrollü pazarlık alanlarını tamamen kaybetmek istemiyor.
Orta Asya’dan bütünüyle dışlanmak istemediği gibi, bütün yükü tek başına üstlenmek de istemiyor.
Bu nedenle Rusya’nın yaklaşımı bana göre şöyledir:
Dengeleri bozmayayım; fakat oyunun da dışında kalmayayım.
Yani Rusya bugün bağıran değil, bekleyen güç konumundadır.
Ancak unutulmamalıdır ki;
Rusya’nın sıcak denizlere, enerji hatlarına, Orta Asya’ya ve Kafkasya’ya ilişkin bütün çıkarları, eninde sonunda Türk coğrafyasıyla kesişmektedir.
İNGİLTERE, İSRAİL VE MISIR ARASINDA HANGİSİ FEDA EDİLİR?
İngiltere, tarih boyunca bu bölgeyi cetvelle çizerek şekillendirdi.
Bugün hâlâ o sınırların etkisi altında yaşıyoruz.
Ancak İran meselesi Türkiye’nin öngördüğü şekilde çözülürse, Londra da yeni denklemde önemli tercihler yapmak zorunda kalacaktır.
Çünkü aynı anda şu unsurları sonsuza kadar taşıması mümkün değildir:
Körfez düzeni,
İsrail’in mutlak güvenliği,
Mısır’ın istikrarı,
Süveyş Kanalı’nın güvenliği,
Levant’taki eski manda düzeni.
Bir noktada bunlardan biri önceliğini kaybedecektir.
Benim değerlendirmeme göre;
Eğer yeni küresel düzen ticaret yolları, enerji akışı ve deniz geçitleri üzerinden kurulacaksa, Mısır jeopolitik açıdan İsrail’den daha vazgeçilmez bir konuma sahiptir.
Çünkü;
İsrail stratejik bir ileri karakol olabilir.
Fakat Süveyş, küresel ticaretin boğazıdır.
Bu nedenle büyük güçler tercih yapmak zorunda kaldığında romantik değil, pragmatik davranırlar.
Ve pragmatizm çoğu zaman şu sonuca götürür:
İsrail korunabilir; ancak gerektiğinde mevcut yapısı revize edilebilir.
TÜRKİYE BURADA NE PLANLIYOR OLABİLİR?
Asıl soru budur.
Türkiye’nin önünde tarihî bir fırsat penceresi bulunmaktadır.
Eğer Türkiye;
İran sonrası olası geçiş sürecini doğru okur,
Pakistan hattını yalnız bırakmaz,
Azerbaycan-Kafkasya-Türkistan eksenini güçlendirir,
Mısır ile rekabeti kontrollü bir dengeye oturtur,
Suriye ve Libya dosyalarını askerî reflekslerle değil, uzun vadeli jeopolitik sabırla yönetir,
D-8’i kâğıt üzerindeki bir oluşum olmaktan çıkarıp gerçek bir jeoekonomik koridora dönüştürürse,
ortaya şu tablo çıkabilir:
Boğazlar + Süveyş + Basra Körfezi’ne yakın kara erişimi + Arap Denizi + Bengal Körfezi + Malakka = Türk merkezli yeni jeoekonomik kuşak.

Bu yalnızca ekonomik bir kuşak değildir.
Aynı zamanda;
güvenlik kuşağı,
enerji kuşağı,
finans kuşağı,
medeniyet kuşağı,
siyasal etki kuşağıdır.
Bu nedenle bugün yaşananları yalnızca savaş olarak okumak eksik kalacaktır.
Benim değerlendirmeme göre yaşananlar, yeni küresel düzenin doğum sancılarıdır.
Ve bu düzen, yüzyıllar sonra ilk kez yeniden Anadolu merkezli şekillenme ihtimali taşımaktadır.
Toparlayacak olursak;
İsrail-İran çatışması görünen cephedir.
Körfez üsleri, hava savunma ağları ve Irak koridoru ise savaşın gerçek sahasını oluşturmaktadır.
Mısır, Türkiye, Suriye ve Libya’nın çatışmanın dışında tutulması; bu ülkelerin önemsiz olduğunu değil, sonraki safhanın temel kolonları olarak görüldüğünü göstermektedir.
D-8 ülkeleri tesadüfi bir ekonomik birlik değildir.
Boğazları, kanalları, enerji arterlerini ve tarihî İpek Yolu’nun ana damarlarını kontrol eden jeopolitik bir omurgadır.
Pakistan-Bangladeş ayrılığı ve tarih boyunca parçalanan coğrafyalar, bugünkü kırılganlığın temel nedenlerinden biridir.
Hindistan-Pakistan gerilimi yalnızca Keşmir meselesi değildir.
Bu gerilim; D-8’in doğu kanadını, Çin’in kara derinliğini ve Türk jeopolitiğinin doğuya uzanan hattını doğrudan etkilemektedir.
İran’da yaşanabilecek olası bir rejim değişimi veya reform süreci ise Çin’den İsrail’e kadar uzanan geniş jeopolitik denklemi etkileyebilir.
Yeni İpek Yolu mücadelesi, aslında limanların, boğazların, kara koridorlarının ve medeniyet havzalarının kontrol mücadelesidir.
Ve bütün bunların sonunda ortaya çıkan temel sonuç şudur:
Eğer Türkiye stratejik aklını, sabrını ve jeopolitik derinliğini doğru kullanabilirse; bu yüzyılın yeni düzeni Washington’dan, Londra’dan veya Tel Aviv’den değil, Anadolu’dan YÖNETİLİR.
Bunun adı da yalnızca jeopolitik değildir.
parçalanmış hatların yeniden birleşmesi,
dağıtılmış medeniyet damarlarının yeniden canlanması
ve Türk aklının yeniden merkez hâline gelmesi projesidir.
İşte NATO toplantısı sonucu ortaya çıkacak olan sonuçlar da yeni Dünya’nın omurgasının yükselişi ile Vazgeçilenlerin ilanı olacaktır. İsrail’de, Siyonist Lobide bunun için kudurmaktadır.
Hakan Bayram: Hadi gelin size NATO toplantısı sonrası neler olacağını anlatayım


Bir yanıt yazın