Sefa Yürükel
Sahne: Dünya dedikleri şu kanlı mezbaha. Kadro tamam, eksik oyuncu kalmasın.
Başrolde Trump var. Gazze’yi moloz tarlasına çeviriyor, İran’a bomba yağdırıyor, mermi kovanlarıyla tespih çekiyor. Herifin gülümsemesi ceset torbası fermuarı gibi, açıldıkça içinden ölü fışkırıyor. “Barış getiriyorum” diyor, ama getirdiği barış fosfor bombasıyla geliyor, çocukların kemiklerinde parlıyor.
Sonra Erdoğan kürsüye fırlıyor. Göğsünü yumrukluyor: “Filisssstin kırmızı çizgimizzz! Ey Amerika, ey İsrail!” Ses öyle gür, öyle heybetli ki, miting alanı inletiyor. Ama perde arkasında ne görüyorsun? Trump’la tokalaşma pozu, Beyaz Saray’da kırmızı halıda yürüyüş, “Sayın Başkan” deyip boyun kıvırma. Kırmızı çizgiymiş… O çizgiyi Trump’ın ayakkabısının altına sere sere incelttin, şimdi ip gibi oldu, gırtlağına dolanacak ama halk hâlâ “dik duruş” sanıyor o ilmiği.
Sırada Macron var. O bombalar düşerken “insani diplomasi” nutku atıyor, ağzında peynir şarap tadı, elinde telefonda silah şirketi lobicisiyle WhatsApp yazışması. Ukrayna için ağlıyor rolü, ama Filistin kanı değince “karmaşık mesele” deyip topu taca atıyor. İki yüzlülüğü fraklı, onunki smokinli riyakârlık.
Zelenski mi? O da alem. “Özgürlük savaşçısı” kostümü üstünde, ama Gazze konusunda soru gelince ses kaydı koyuyor: “İsrail’in kendini savunma hakkı…” Cümle bitmeden bomba düşüyor, o cümle de yarım kalıyor zaten, tıpkı insanlığı gibi. Kendi kanı akınca dünyayı ayağa kaldırıyor, başkasının çocuğu ölünce “jeopolitik denge” diyor. Meğer kanın rengi pasaporta göre değişiyormuş.
Almanya Başbakanı ayrı bir facia. Tarih kitapları utançla dolu, atalarının yaptıklarını telafi edeceğine şimdi aynı suça ortak oluyor. İsrail’e silah yağdırıyor, sonra “insan hakları” konferansında açılış konuşması yapıyor. Soykırım kelimesini duyunca alerji geçiriyor, “antisemitizm” diye hapşırıyor. Oysa asıl antisemitizm, insanlığın ölüsüne bakıp hapşırmamaktır. Tarihin en kara sayfasından ders çıkaracağına, o sayfayı fotokopi çekip bugüne yapıştırıyor. Utanç mirası yetmezmiş gibi, üstüne bir de faizini ekliyor.
İngiltere Başbakanı da tam bir Westminster tiyatrosu. BBC İngilizcesiyle “ateşkes” diyor, ama o kelime ağzından çıkarken bile İngiliz yapımı bombalar Gazze’de patlıyor. “Endişeliyiz” diyor, o endişe öyle bir endişe ki, silah satışından gelen paranın çıktısını alıp mendil niyetine gözyaşı siliyor. Sömürge geçmişini utanç müzesine kaldıracağına, güncelleyip “insani müdahale” diye paketliyor.
Meloni… Faşist kökleri soy ağacına işlemiş, Mussolini’nin torunlarıyla selfie çeken kadın. Ama bu sefer şaşırtıyor: İsrail’in Gazze’deki katliamına “orantısız” diyor, İran’a yönelik saldırılara karşı çıkıyor, İtalyan limanlarını silah sevkiyatına kapatıyor. Trump’ın savaş davullarına “biz yokuz” diyor. Peki locadakiler ne yapıyor? Dışlıyor, yalnızlaştırıyor, “aşırı sağcıdan barış güvercini mi olur” diye dalga geçiyor. Meloni doğru yerde duruyor, ama bu tiyatroda doğru yerde duranlar locadan kovuluyor. Neyse ki bu sefer şaşırtıyor, tarihin akışına ters yüzüyor. Faşist geçmişinden utanıp insan olmaya çalışıyor, o da bir şey.
İspanya Başbakanı Sánchez… İşte sahnedeki en net dürüst oyunculardan biri. Filistin’i devlet olarak tanıdı, İsrail’in katliamına “soykırım” dedi, silah sevkiyatını durdurdu. Ama bu dik duruşu locadakiler nasıl karşılıyor? Avrupa Birliği koridorlarında “aykırı” diye fısıldıyorlar, “fazla ileri gitti” diye dudak büküyorlar. Adam doğruyu söylüyor, ama doğru söyleyenin dokuz köyden kovulduğu bu tiyatroda, alkış yerine soğuk duş alıyor. Yalnızlığa mahkûm ediliyor, çünkü bu oyunda dürüst rol yapılmaz, dürüst olunur ve o rol locadakilerin işine gelmez.
Çek Başbakanı Pavel… Doğu Avrupa’dan yükselen o ender vicdan seslerinden. “İsrail’in yanındayız” korosuna katılmayı reddediyor, silah sevkiyatına şüpheyle bakıyor, insan hakları diyor. Ama NATO toplantılarında sesi yankılanmıyor, çünkü mikrofonunu çoktan kesmişler. Küçük ülke, büyük ahlak, ama bu sahnede büyük ahlakın cezası yalnızlık. Doğru yerde duranlar locada değil, sahne kenarında, ışığın vurmadığı köşelerde bekletiliyor.
Ve hepsini taçlandıran şu: Halk bunları izliyor, alkışlıyor, oy veriyor, bayrak sallıyor. Katliamı canlı yayında seyredip “ama liderimiz dik durdu” diyor. Mezarların üstünde nutuk atan adamı başköşeye oturtuyor. Ölü çocukların fotoğraflarını paylaşıp, altına onları öldürenlerle tokalaşan adamın zafer işareti yaptığı pozu koyuyor. İkiyüzlülük artık omurgasızlıktan değil, zevkten yapılıyor. Halk seviyor bunu. Çünkü yalan, rahatsız etmiyor; uyuşturuyor. Kan, kokmuyor; yapışkan bir şova dönüşüyor.
Ve bu kanlı tiyatroda en acı olan ne biliyor musun? Dürüst olanlar sahneden siliniyor, katiller ve riyakârlar başrolde. Sánchez yalnız, Pavel sessiz, Meloni dışlanmış, gerçekler toprağın altında. Locadakiler kadeh tokuşturuyor: Trump, Erdoğan, Macron, Zelenski, Alman, İngiliz… Hepsi aynı masada, aynı kana batırıyor ekmeğini. Perde hiç kapanmıyor. Çünkü ölüler alkış tutmayı bilmez. Bilenler ise locada, şampanyalarını bombaların sesine kaldırıyor.
Ve bu locadaki NATO cu figürler şerefe diyor marifetleri olan, insanlıktan istifa etmiş bu beş paralık dünyaya.





Bir yanıt yazın