Sefa Yürükel
Bir “Enerji Koridoru” Hülyasından Hukuki Bataklığa
Türkiye’nin 2010’lu yılların başında benimsediği ve dönemin Başbakanı, şimdiki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile IKBY Başkanı Mesut Barzani arasındaki kişisel yakınlık üzerine inşa edilen “komşularla sıfır sorun”dan “değerli yalnızlık”a evrilen dış politika macerasının en tartışmalı ayaklarından biri Kuzey Irak enerji stratejisi olmuştur. Ankara, Bağdat’ın tek ve meşru temsilcisi olan Irak federal hükümetinin açık itirazlarına rağmen, IKBY ile doğrudan hidrokarbon anlaşmaları yaparak, Irak’ın kuzeyindeki petrol ve gazın Türkiye üzerinden uluslararası piyasalara taşınmasına ve pazarlanmasına aracılık etmiştir. Bu politika, başlangıçta Türkiye’yi “enerji terminali” yapacak stratejik bir hamle olarak pazarlanmış; enerji arz güvenliğine katkı ve Türk şirketlerine yeni iş alanları açması vaadiyle meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Ancak Irak’ın uluslararası tahkime başvurması ve Paris’teki süreçte çıkan kararlar, bu hülyanın altında yatan vahim hukuki gerçekliği bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur: Türkiye, bir başka egemen devletin anayasal düzenini ve uluslararası hukuku kasıtlı olarak ihlal eden bir enerji yağmasına ortak olmuştur.
Hukuksuzluğun Belgesi: Paris Tahkim Kararının Anatomisi
Uluslararası Ticaret Odası (ICC) Tahkim Mahkemesi’nin Irak lehine verdiği ve Paris Temyiz Mahkemesi tarafından da onanan karar, Ankara’nın savunmasının aksine, önemsiz bir “teknik anlaşmazlık” değildir. Kararın özü, Türkiye’nin 1973 tarihli Irak-Türkiye Petrol Boru Hattı Anlaşması’na ve bu anlaşmanın özüne, yani Irak petrolünün münhasıran Irak federal hükümetinin yetkili kuruluşu SOMO tarafından pazarlanacağına dair temel ilkeye aykırı hareket ettiğini tescil etmektedir.
Türkiye, bu süreçte IKBY’nin kendi inisiyatifiyle Ceyhan’a gönderdiği petrolün yüklenmesine, depolanmasına ve nihayetinde SOMO’nun izni olmaksızın tankerlere aktarılarak dünya piyasalarına ihracına göz yummakla kalmamış, bu faaliyetleri aktif olarak kolaylaştırmıştır. Bu, bir devletin en temel yükümlülüğü olan pacta sunt servanda (ahde vefa) ilkesinin pervasızca ihlalidir. Mahkeme kararı, Türkiye’nin “boru hattının sadece taşıyıcısı olduğu, petrolden bağımsız olduğu” şeklindeki sofistike savunmasını reddederek, boru hattı operasyonunun ayrılmaz bir parçası olan depolama, yükleme ve sevkiyat işlemlerinin de taahhütler kapsamında olduğunu hükme bağlamıştır. Sonuç, Türkiye’nin, komşusunun en kritik egemenlik hakkını, yani doğal kaynakları üzerindeki mutlak tasarruf yetkisini ihlal ederek yaklaşık 1,47 milyar dolar (faiziyle 1,7 milyarı aşan) bir tazminata mahkum edilmesidir. Bu astronomik meblağ, Türk ekonomisinin zaten kırılgan olduğu bir dönemde, doğrudan vatandaşın sırtına yüklenen bir “siyasi maceracılık” faturasıdır.
Rant, Rüşvet ve Gizli Ortaklık: İsrail’e Petrol Satışı İddialarının Gölgesi
Paris mahkemesinin kararına yansımasa da, bu hukuki sürecin kamuoyunda en fazla tartışılan ve iktidar açısından en rahatsız edici boyutu, petrolün nihai varış noktası ve bu ticaretten kimlerin nemalandığıdır. Muhalefet partileri ve bazı araştırmacı gazeteciler tarafından ısrarla dile getirilen, IKBY petrolünün Türkiye üzerinden İsrail’e satıldığı iddiaları, bu yasadışı ticaretin karanlık yüzünü oluşturmaktadır. İddialara göre, Barzani yönetimi ile Ankara arasındaki enerji anlaşmaları, bu petrolün gizli bir şekilde İsrail’e pazarlanması için bir paravan işlevi görmüştür.
Bu iddiaların doğruluğu, yalnızca bir “komplo teorisi” olmanın ötesinde, AK Parti iktidarının siyasi ahlakıyla ilgili derin bir meşruiyet krizine işaret etmektedir. Zira aynı iktidar, bir yandan İsrail’e yönelik en sert söylemleri kullanarak iç politikada dini-milliyetçi bir tabanı konsolide ederken, diğer yandan perde arkasında aynı İsrail’e stratejik önemde petrol sevkiyatı yapıldığı iddia edilmektedir. Bu, iktidarın dış politikasının değerler ve ilkeler üzerine değil, tamamen ikiyüzlülük ve pragmatik rant paylaşımı üzerine kurulu olduğunu göstermektedir. Bu sürece aracılık eden bir kısım Türk ve yabancı şirketler ile onların siyasi bağlantılarının elde ettiği haksız kazanç, Türkiye’yi saran rüşvet ve yolsuzluk sarmalının uluslararası boyutunu teşkil etmektedir. Irak’ın resmi izni olmaksızın, yarı gizli şirketler ve aracılar üzerinden yürütülen bu ticaretin, devasa rüşvet ve komisyon mekanizmalarına yol açtığı yönündeki kuvvetli şüpheler, olayı basit bir “anlaşma ihlalinden” organize bir “uluslararası yağma ve kara para aklama” düzlemine taşımaktadır. Paris kararıyla ortaya çıkan tablo, bu yolsuzluk ağının yalnızca görünen kısmı olabilir.
Kişiselleşen Dış Politikanın Hukuku ve Devleti Felç Etmesi: Erdoğan-Barzani Ekseni
Bu fiyaskonun arkasındaki temel etken, Türk dış politikasının kurumsal yapısının, aklın ve hukukun yerini “liderler arası kişisel diplomasiye” bırakmasıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Mesut Barzani ile kurduğu kişisel ittifak, Irak’ın egemenlik hakları, uluslararası anlaşmalar ve uzun vadeli devlet çıkarları gibi hayati konuların, iki liderin şahsi muhabbeti ve siyasi ajandalarına feda edilmesine yol açmıştır. Ankara, Barzani’yi “Erbil’deki muhatap” olarak gören, Bağdat’taki merkezi hükümeti ise büyük ölçüde devre dışı bırakan bir strateji izlemiştir. Bu yaklaşım, Irak’ın birliğini ve toprak bütünlüğünü desteklediğini iddia eden bir ülke için tam bir tezattır. Türkiye, bu yolla Irak’ta etnik temelli bir mikro-milliyetçi projeye enerji kalkanı sağlayarak, aslında kendi Kürt sorununun gelecekte alacağı şekil konusunda da son derece riskli bir emsal yaratmıştır.
Dışişleri Bakanlığı’nın, Enerji Bakanlığı’nın ve ilgili devlet kurumlarının hukuki uyarılarının bu “siyasi” kararlar karşısında ne kadar etkisiz kaldığı sorgulanmalıdır. Ortaya çıkan manzara, devlet aklının ve kurumsal hafızanın tamamen devre dışı kaldığı, tüm kararların Saray’da, dar bir çıkar grubunun telkinleriyle alındığı bir yönetim anlayışının eseridir. Paris tahkimine giden süreçte Türkiye’yi savunan hukuk bürolarına milyonlarca dolar akıtılmış, ancak sonuç değişmemiştir; zira hukuken savunulacak bir pozisyon en baştan mevcut değildir. Devleti 1,7 milyar dolar gibi dev bir mali kayba uğratan bu siyasi kararların kişisel sorumluluğu sorulmalıdır; aksi takdirde, “yanlış yapıldıysa bedelini millet öder” anlayışı kurumsallaşmış olur.
Sonuç: Türkiye’nin Ödediği ve Ödeyeceği Bedel
Irak petrolü tahkim krizi, AK Parti iktidarının “yeni Türkiye” söylemiyle pazarladığı agresif ve kural tanımaz dış politika anlayışının iflasının somut bir belgesidir. Paris mahkemesinin kararı, uluslararası hukukun işlediğini ve bir devletin bir diğerinin egemenlik haklarını ihlal ederek, gayrimeşru yollarla ekonomik çıkar sağlamasının bir bedeli olduğunu göstermiştir. Yaklaşık 1,7 milyarlık tazminat, zaten ağır bir ekonomik krizle boğuşan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının cebinden çıkacak, “büyük oyun”un faturası millete kesilecektir.
Bu olay, meselenin sadece Irak’la yaşanan bir sorun olmadığını, Türkiye’deki iktidarın karar alma mekanizmalarındaki derin yapısal çürümüşlüğü gözler önüne serdiğini göstermektedir. Uluslararası anlaşmaları hiçe sayan, bir komşu ülkenin doğal kaynaklarını yağmalamaya göz yuman, bu süreçte ortaya çıkan rüşvet ve yolsuzluk iddialarını örtbas eden ve bu yasadışı ticaretin nihai alıcısının İsrail olduğu yönündeki şüpheleri ikiyüzlü bir söylemle geçiştiren bir yönetim anlayışı, sadece mali değil, aynı zamanda ağır bir siyasi ve ahlaki iflasın da taşıyıcısıdır. Paris kararı, bu iflasın uluslararası alandaki tescili olmuştur. Asıl mesele, bu ağır faturayı yaratan siyasi sorumlularla, hukukun üstünlüğü ve şeffaflık çerçevesinde hesaplaşılıp hesaplaşılmayacağıdır. Bu hesaplaşma yapılmadıkça, benzer maceraların yeni faturalarla Türkiye’nin önüne gelmesi kaçınılmazdır.
Kaynakça
Al-Jazeera. (2023). Iraq wins landmark arbitration case against Turkey over Kurdish oil exports. https://www.aljazeera.com
Arangio-Ruiz, G. (2015). State Responsibility and the Law of Treaties. European Journal of International Law, 26(3), 579-603.
Bilgin, M. (2011). Energy policy in Turkey: Security, markets, supplies and pipelines. Turkish Studies, 12(3), 399-417.
Bozkurt, A. (2023). Turkish foreign policy under AKP rule: Personalization of diplomacy and erosion of state capacity. Middle East Policy, 30(2), 45-62.
International Chamber of Commerce (ICC). (2023). Final Award in the Arbitration between the Republic of Iraq and the Republic of Türkiye, ICC Case No. 22918/ZF/AYZ.
Irak Anayasası. (2005). Madde 111-112: Petrol ve gaz kaynaklarının yönetimine ilişkin hükümler.
Kaya, K. (2024). Yolsuzluk ve rant ekseninde enerji politikaları: Ceyhan hattı vakası. Toplum ve Ekonomi Dergisi, 42, 113-138.
Mills, R. (2023). Iraq’s oil dispute with Turkey: Legal and geopolitical implications. The Washington Institute for Near East Policy. https://www.washingtoninstitute.org
O’Leary, B. (2014). The Kurdistan Region of Iraq: The next battleground in the energy wars. Foreign Affairs, 93(1), 86-99.
Paris Temyiz Mahkemesi (Cour d’Appel de Paris). (2024). Décision sur le recours en annulation de la sentence arbitrale République d’Irak c. République de Türkiye, RG n° 23/11254.
Reuters. (2024). Turkey loses appeal against $1.5 billion Iraq arbitration award. https://www.reuters.com
Uluslararası Adalet Divanı Statüsü. (1945). Madde 38: Uluslararası hukukun kaynakları.
Verdross, A., & Simma, B. (1984). Universelles Völkerrecht: Theorie und Praxis. Duncker & Humblot.
Yılmaz, S. (2024). Irak petrollerinde egemenlik mücadelesi ve Türkiye’nin hukuki sorumluluğu. Ankara Barosu Dergisi, 82(1), 215-249.





Bir yanıt yazın