Siyasetin garip bir kuralı vardır: Bazen bir lideri halk değil, düşmanlarının alkışı ayakta tutar. Ama tarih bu alkışların, tıpkı marketten alınan süt gibi, bir son kullanma tarihi olduğunu defalarca göstermiştir. Ne var ki Türkiyedeki bu yalaka tarihi okumayı unutmuş, süt ekşiyince de “yoğurt yapalım” diye düşünmüşlerdir.
Eskiden “Düşmanım eleştiriyorsa doğru yoldayım” denirdi. Devir değişti; şimdi formül tersine döndü: “Düşmanım övüyorsa, demek ki aynaya bakma vakti gelmiş.” Çünkü kurt, kuzuyu övmeye başladıysa ya kuzu artık kurtla aynı diyeti uyguluyordur, ya da kuzu postunun altından bir sırtlan çıkmıştır.
Fidel Castro’nun o meşhur sözünü burada bir kez daha hatırlayalım: “Düşmanın seni övüyorsa kendinde bir puştluk ara.”
Sert bir laf, evet. Ama bizim siyasetin perdeli salonlarında bu lafı duyan olursa, perdelerin arkasına saklanıp “O, bizim Kübalı arkadaşımız yanlış anlamış” diyecek kadar da acıklı bir duruma düşülmüştür.
Şimdi gelelim asıl meseleye: 36. NATO Zirvesi.
Orada, bir pedofil ve küresel mahallenin tanınmış “baş haydutu” (lakabı şimdilik Boss Bull), iktidardaki lidere şirin gözlerle bakıp “Aferin aslanım” dedi. Ve o an, iktidar kanadında öyle bir kıpırtı oldu ki, sanki Nobel Barış Ödülü geldi sandılar. Oysa o övgü, bir madalyon değil; üzerinde “İPOTEK” yazan kocaman bir çekti. NATO toplantı salonunun ışıkları altında, bu övgü aslında şu anlama geliyordu: “Bizim çiftlikteki en itaatkâr horoz sensin, horozcum, ötmeye devam et.”
Ama unutulan bir gerçek var: Bu alkışın meşruiyet sağlaması mümkün değil. Meşruiyet sandıkta alınır, Kuzey Atlantik’in abi konumundaki amcaların tebrik mesajında değil.
Halk “Bu adam kim?” derken, NATO amcası “Senin adamın” diye el sallıyorsa, o iktidar topal ördeğe döner. Hatta o kadar topaldır ki, yürümeye çalıştıkça bir ayağı “NATO onayı” bir ayağı “IMF reçetesi” olur; geriye sadece iki sol ayakla zıplamak kalır. Ve bu zıplama, ne yazık ki siyasi bir dans değil, trajikomik bir taklattır.
Sonunda tarih şunu yazar:
Kendi halkının güvenini kaybedip, düşmanın “Aferin”iyle ayakta durmaya çalışan iktidarlar, o tahtta oturuyor gibi görünür; ama aslında sandalyenin bir ayağı NATO’da, biri Brüksel’de, diğeri Washington’da kalmıştır. Biri de zaten kırılmıştır.
O sandalye devrildiğinde alkışlayanlar değil, sadece o koca kırık ayak konuşur. Ve o ayak, meşruiyet değil, izdüşümdür.
Dipnot:
“Topal ördek” misali yürümek, ancak o ördeğin “vak vak” değil de “evet evet” demeyi öğrendiği sürece geçerlidir. Ve ne acıdır ki, o ördek halkın gözünde ne kadar şişerse şişsin, sonunda kendi derisinden çıkan tüyleri değil, başkalarının taktığı tüyleri sergiler. Tarihin en komik, en hüzünlü ve en puştça sahnesi de tam olarak budur işte.



Bir yanıt yazın