Bir şehrin belediyesi vardı.
Kâğıt üzerinde hizmet üretiyor, afişlerde çağ atlıyor, sosyal medyada dünya liderliği oynuyordu. Şehrin her köşesinde devasa pankartlar vardı. Tek eksik olan şey, pankartlarda anlatılan şehirdi.
Belediye binasına giren vatandaş, hizmet almak için değil, sabır testi vermek için geldiğini kısa sürede anlıyordu. Sorular çoktu, cevaplar hazırdı:
“İnceliyoruz.”
“Komisyon kurduk.”
“Araştırıyoruz.”
“Algı operasyonu bunlar.”
Ne hikmetse araştırmalar yıllarca sürüyor, ama ihaleler ışık hızında sonuçlanıyordu.
Şehirde çukur kapanmıyor, park tamamlanmıyor, trafik çözülmüyor ama makam araçlarının konvoyu her geçen gün büyüyordu. Vatandaşın yolu bozuktu; yöneticilerin yolu ise dümdüz.
Bir gün belediyenin kasasında eksik para bulunduğu söyleniyordu.
Ertesi gün bunun yalan olduğu açıklandı.
Bir sonraki gün eksikliğin aslında fazlalık olduğu söylendi.
Dördüncü gün kimse konuyu hatırlamıyordu.
Çünkü yeni bir temel atma töreni vardı.
Temeli atılan projelerin çoğu, vatandaşın umuduna benziyordu: Başlangıcı görkemli, sonu belirsiz.
Belediye yönetimi şeffaflıktan da çok söz ediyordu. O kadar şeffaftılar ki, vatandaş bütçeyi göremiyor, ihaleleri anlayamıyor, harcamaların izini süremiyordu. Şeffaflık, sadece konuşmalarda görünüyordu.
Rüşvet iddiaları çıktığında yöneticiler öfkeyle kürsüye çıkıyorlardı:
“İspat edin!”
Vatandaş da kendi kendine soruyordu:
“Biz mi edeceğiz? Bunun için seçmedik mi sizi?”
Şehirde her şey pahalanmıştı.
Sadece yalan ucuzlamıştı.
Bol miktarda üretiliyor, ücretsiz dağıtılıyordu.
Her seçim öncesi verilen sözler, seçim sonrası kayıp ilanına dönüşüyordu. Vatandaş vaatleri arıyor, yöneticiler ise yeni sloganlar hazırlıyordu.
Sonunda şehir halkı gerçeği anladı:
Bu belediyede yollar değil, hesaplar karışıktı.
Kaldırımlar değil, vicdanlar çökmüştü.
Ve en büyük israf bütçede değil, güven duygusundaydı.
Çünkü çalınan para bir gün yerine konabilir.
Ama çalınan güven, nesiller boyunca faiz işler.






Bir yanıt yazın