Sıradan Bir Kanun Teklifi Değil, Stratejik Bir Teslimiyet Belgesi
Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan bu yana, etnik ayrılıkçılıktan ideolojik dogmatizme kadar uzanan çeşitli terör dalgalarına karşı varoluşsal bir mücadele vermiştir. Bu mücadele, on binlerce şehit, sayısız gazi ve toplumsal travmalarla örülü bir hafızanın ürünüdür. Tam da bu nedenle, terörle mücadele hukukunu ilgilendiren herhangi bir düzenleme, alelade bir infaz indirimi veya usul değişikliği olarak görülemez. Emekli Tümamiral Doç. Dr. Cihat Yaycı’nın kamuoyuyla paylaştığı ve dikkatle okuduğunu belirttiği iddialara konu olan kanun teklifi, tam da böylesi bir stratejik kırılma anına işaret etmektedir. Yaycı’nın ifadesiyle, bu teklif “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin terörle mücadele anlayışını, hukuk düzenini, kamu vicdanını ve devlet yapısını doğrudan etkileyecek stratejik bir düzenleme” niteliğindedir. Bu makale, Yaycı’nın bu temel tespitini derinleştirerek, teklifin bir “demokratikleşme” adımı olmadığını, aksine terörle mücadeleyi hukuk kılıfı altında tasfiye etmeye yönelik son derece tehlikeli bir girişim olduğunu bilimsel dayanaklarla ortaya koymayı amaçlamaktadır.
“Suça Karışmamış Terör Örgütü Mensubu”: Ceza Hukukunun Temel İlkelerine ve Akla Hakaret
Ceza hukukunun en temel ilkesi, suç ve cezada kanunilik ilkesidir. Bu ilke gereği, bir fiilin suç olarak tanımlanması ve karşılığında bir yaptırım öngörülmesi, kanun koyucunun tartışmasız yetkisindedir. Ancak kanun koyucu, hukukun genel teorisine ve insan aklının zorunlu çıkarımlarına aykırı, kurgusal kategoriler yaratma yetkisine sahip değildir. İktidarın teklifinde yer aldığı iddia edilen “suça karışmamış terör örgütü mensubu” ifadesi, tam da böyle bir kurgudur ve hukuk mantığı açısından tam bir faciadır. Yaycı’nın veciz bir şekilde hatırlattığı gibi, “Terör örgütü üyeliği zaten başlı başına bir suçtur.” Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesi ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun ilgili maddeleri, silahlı terör örgütüne üye olma fiilini, herhangi bir tamamlayıcı eylem aranmaksızın, müstakil ve çok ağır bir suç olarak düzenlemiştir. Dolayısıyla, bir kişinin “terör örgütü mensubu” olduğunu ikrar edip “ama suça karışmadı” demek, en hafif tabirle, hukuki şizofrenidir. Ceza hukukunun duayenlerinden Claus Roxin’in organize suçluluk üzerine yaptığı analizlerde belirttiği gibi, bu tür örgütlerde “suç işlemek için birleşme” iradesi, üyeliğin kurucu unsurudur ve bu irade, örgütün varlığıyla birlikte sürekli bir suç halini ifade eder (Roxin, 2006). Bu nedenle, örgüte üye olan kişi, daha ilk anda bu sürekli suçun faili haline gelir; ortada “suça karışmamış” bir örgüt mensubu bulmak, yuvarlak kare aramakla eşdeğerdir.
Bu kavramsal çöküş, ispat hukuku alanında daha da vahim bir hal almaktadır. Yaycı’nın son derece isabetli soruları burada devreye girer: “Bir kişinin hangi terör eylemine katılıp katılmadığına kim, nasıl karar verecek? Yıllarca dağ kadrosunda bulunmuş bir örgüt mensubunun hangi saldırıya katıldığını, hangi lojistik faaliyeti yürüttüğünü, hangi emri verdiğini veya hangi keşfi yaptığını herkes biliyor da bizim mi haberimiz yok?” Bu sorular, teklifin ne denli kötü niyetli veya en iyi ihtimalle akıl dışı bir temele dayandığını göstermektedir. Terör örgütleri, hiyerarşik, hücre tipi ve mutlak gizlilik esasına dayalı yapılardır. Örgütün kriminal faaliyetlerinin eksiksiz bir dökümü, devletin istihbarat aygıtları için bile her zaman tam olarak ulaşılabilir değildir. Eğer bir kişi “dağ kadrosunda” bulunuyorsa, onun yalnızca silah taşıdığını, keşif yapmadığını, lojistik sağlamadığını veya örgüte eleman devşirmediğini kim, hangi sihirli yöntemle ispat edecektir? Örgütlü suçlar üzerine yapılan kriminolojik araştırmalar, örgüt içindeki her bir “dişlinin”, görünürdeki masum işlevine bakılmaksızın, bütünün suç işleme kapasitesine hizmet ettiğini ve bu nedenle ahlaki ve hukuki sorumluluğun kolektif doğasını vurgulamaktadır (Paoli, 2002). Yaycı’nın ifadesiyle, “kimi silah kullanır, kimi istihbarat toplar, kimi lojistik sağlar, kimi eleman devşirir, kimi propaganda yapar. Bunların hangisi ‘suça karışmış’, hangisi ‘karışmamış’ diye cetvelle mi ayrılacak?” Bu ayrımı yapmaya çalışmak, terör örgütünün doğasını anlamamakta ısrar etmektir ki, bu ısrarın arkasında hukuki bir naiflik değil, doğrudan siyasi bir kasıt aranmalıdır.
Hukuki Emsalin Stratejik Felaketi ve “Beş Yıl” Safsatası
Yaycı’nın uyarısı, teklifin yalnızca bugünü değil, yarınları da zehirleyecek bir etkiye sahip olduğu yönündedir. “Daha da vahimi, bugün oluşturacağınız hukuki emsal yarın başka terör örgütleri için de kullanılmayacak mı?” sorusu, iktidarın, attığı adımın hukuk devleti içindeki sonuçlarını ya hesaplamadığını ya da hesaplayıp bilinçli bir şekilde bu sonuçları göze aldığını düşündürtmektedir. Anayasa’nın 10. maddesinde güvence altına alınan eşitlik ilkesi, hukukun üstünlüğü anlayışının temel taşıdır. Eğer siz PKK gibi bir bölücü terör örgütünün mensupları için “suça karışmama” gibi bir indirim mekanizması ve akabinde siyasi haklarının iadesini öngörürseniz, DHKP-C’den FETÖ’ye, DEAŞ’tan aşırı sol örgütlere kadar tüm terör yapılanmalarının mensupları da aynı talebi yargı önünde ileri sürecek ve Anayasa Mahkemesi’ni bağlayacak bir içtihat zincirinin oluşması kaçınılmaz olacaktır. Bu, Türk hukuk sisteminde terörle mücadele mevzuatının topluca kadük hale gelmesi anlamına gelir. Bu bir öngörü değil, hukukun zorunlu mantıksal sonucudur. İktidar, bugün belirli bir örgüte ayrıcalık tanır gibi görünürken, aslında tüm terör örgütlerine ileride aynı kapıyı açacak bir Pandora’nın Kutusu’nu aralamaktadır.
Teklifin en skandal boyutlarından bir diğeri ise, beş yıl gibi büsbütün keyfi ve bilimsel dayanaktan yoksun bir sürenin sonunda, terör örgütü üyeliğinden kaynaklanan siyasi yasakları ortadan kaldırmasıdır. Yaycı’nın bu noktadaki öfkesi son derece haklıdır: “Demek ki beş yıl geçince terör örgütü üyeliğinin doğurduğu sakıncalar ortadan kalkıyor öyle mi? Beş yılın sonunda örgütle kurulan bağın, örgütsel geçmişin ve güvenlik risklerinin kendiliğinden ortadan kalktığı mı varsayılıyor?” Bu düzenleme, terör örgütü üyeliğini, sanki beş yıl sonra kendiliğinden iyileşen bir hastalık ya da “zamanaşımına uğrayan bir karakter özelliği” gibi gören, bilim ve akıl dışı bir zihniyetin ürünüdür. Radikalleşme ve terör örgütlerinden ayrılma (deradikalizasyon) üzerine yapılan en güncel çalışmalar, örgütsel bağların ve ideolojik angajmanın zamanın geçmesiyle otomatik olarak ortadan kalkmadığını, aksine uzun yıllar süren, profesyonel gözetim altında yürütülen ve başarısızlık oranı oldukça yüksek olan karmaşık bir rehabilitasyon süreci gerektirdiğini göstermektedir (Horgan & Braddock, 2010). Bir kişinin, devleti yıkmayı amaçlayan bir silahlı örgütün hiyerarşisine bilinçli olarak dâhil olmasıyla oluşan derin sadakatsizlik ve güvenlik riski, bir kum saati gibi beş yıl dolunca bitmez. Bu sürenin hiçbir bilimsel dayanağı yoktur; tamamen siyasi pazarlıkların ürünü olduğu aşikârdır. Devletin, bu kişileri beş yıl sonra siyasi karar alma mekanizmalarına sokması, şehit ailelerine ve millete, “biraz bekleyin, teröristin zararı geçer” demek kadar vahim bir aymazlıktır.
İktidarın “Demokratikleşme” Aldatmacası ve Referandumun Zorunluluğu
Cihat Yaycı, açıklamasının son bölümünde meseleyi olması gerektiği yere, yani milletin egemenlik hakkına taşımaktadır. “Eğer bu düzenleme gerçekten ‘demokratikleşme’ adına yapılıyorsa, o halde demokrasinin en güçlü aracı işletilmelidir. … Son sözü doğrudan Türk Milleti söylemelidir.” Bu çağrı, iktidarın riyakârlığını ifşa eden en güçlü argümandır. İktidar, milletin ezici çoğunluğunun reddedeceğini bildiği bir düzenlemeyi, “demokratikleşme” gibi parlak bir ambalaja sararak, Meclis aritmetiğine havale etmeye çalışmaktadır. Eğer bu teklif gerçekten demokrasiyi güçlendirmek içinse, neden doğrudan milletin onayına sunulmasından korkulmaktadır? Cevap açıktır: Çünkü bu teklif, milletin iradesini değil, milletin iradesine rağmen yürütülen karanlık bir siyasi mühendisliğin ürünüdür.
Bu mesele, Yaycı’nın altını çizdiği gibi, “bir siyasi partinin, bir hükümetin ya da bir Meclis döneminin meselesi değildir.” Bu, doğrudan Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası meselesidir. Terörle mücadele, devlet dediğimiz aygıtın vatandaşına karşı en temel yükümlülüğüdür ve bu mücadelenin kurallarını, bedelini en ağır şekilde ödemiş olan milletin onayı olmadan değiştirmek, siyasi meşruiyetin ötesinde ahlaki bir yıkımdır. Devletin tekelinde olması gereken şiddet kullanma yetkisine kastetmiş, sivil-asker ayrımı gözetmeksizin katliamlar yapmış bir örgütün mensuplarına siyaset yolunu açmak, Schmitt’in deyimiyle, devletin “dost-düşman” ayrımı yapma kapasitesini felç etmek ve egemenliğini içeriden çökertmek anlamına gelir (Schmitt, 1932). İktidar, TBMM’deki sayısal çoğunluğuna güvenerek, milletin şehit cenazelerinde kristalleşen ortak vicdanını hiçe sayma cüretini göstermektedir. Yaycı’nın önerdiği gibi, şehit ailelerinin, gazilerin, hukukçuların ve güvenlik uzmanlarının katılımıyla yapılacak kapsamlı bir müzakere süreci ve nihayetinde bir referandum, bu karanlık girişime karşı tek meşru ve demokratik panzehirdir. Aksi takdirde, bu teklif, iktidarın kendi eliyle yazdığı bir “terörle mücadelede teslimiyet belgesi” olarak tarihe geçecektir.
Sonuç: Hukuk Kılıfı Altında Devlet Aklının Teslimiyeti
Cihat Yaycı’nın kamuoyuna duyurduğu değerlendirmeler ışığında net biçimde görülmektedir ki, söz konusu kanun teklifi, hukukun temel ilkeleriyle, devlet aklıyla ve toplumsal vicdanla topyekûn bir çatışma halindedir. “Suça karışmamış terör örgütü mensubu” gibi ucubemsi bir hukuki kategori icat etmeye çalışmak, ceza hukukunu ayaklar altına almak; beş yıl sonra siyaset yolunu açmak, şehit kanını hiçe saymak; bu düzenlemeyi sıradan bir kanun teklifi gibi dayatmak ise demokrasiyi ve milli iradeyi gasbetmektir. Yaycı’nın yerinde ifadesiyle, bu teklif, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin geleceği meselesidir.” İktidar, bu vahim hatasından derhal dönmeli ya da son sözü söylemesi için milletin huzuruna çıkma cesaretini göstermelidir. Aksi takdirde, atılan her imza, terörle mücadelenin ruhuna ve bu mücadelede can veren şehitlerin aziz hatırasına vurulmuş bir darbe olarak hatırlanacaktır.
Kaynakça
· Anayasa Mahkemesi. (Çeşitli Tarihler). Terör Suçları ve Temel Hakların Sınırlandırılmasına İlişkin Bireysel Başvuru ve İptal Kararları. Ankara: AYM Yayınları.
· Horgan, J. ve Braddock, K. (2010). “Rehabilitating the Terrorists?: Challenges in Assessing the Effectiveness of De-radicalization Programs”. Terrorism and Political Violence, 22(2), 267-291.
· Özgenç, İ. (2023). Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler. 19. Baskı. Ankara: Seçkin Yayıncılık.
· Paoli, L. (2002). “The Paradoxes of Organized Crime”. Crime, Law and Social Change, 37(1), 51-97.
· Roxin, C. (2006). Strafrecht Allgemeiner Teil, Band II: Besondere Erscheinungsformen der Straftat. München: C.H. Beck.
· Schmitt, C. (1932). Der Begriff des Politischen. München: Duncker & Humblot. (Türkçesi: Siyasal Kavramı, çev. Ece Göztepe, Metis Yayınları, 2006).
· Siyasi Partiler Kanunu, Kanun No. 2820, Resmî Gazete Tarih: 24.04.1983, Sayı: 18027.
· Terörle Mücadele Kanunu, Kanun No. 3713, Resmî Gazete Tarih: 12.04.1991, Sayı: 20843.
· Türk Ceza Kanunu (TCK), Kanun No. 5237, Resmî Gazete Tarih: 12.10.2004, Sayı: 25611.
· Yaycı, C. (2026). Kamuoyuna Duyuru: Terörle Mücadeleyi Etkileyecek Stratejik Düzenleme Hakkında Açıklama. 27 Temmuz 2026.
· Yargıtay Ceza Genel Kurulu. (Çeşitli Tarihler). Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma Suçuna İlişkin İçtihatlar. Ankara: Yargıtay Yayınları.


Bir yanıt yazın